Posts Tagged Öcalan
Bahçeli-Öcalan’ın ABD formülündeki rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/12/2024
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “DEM’lilerin Öcalan’la görüşme talebine olumlu yanıt verdik” açıklamasından sonra Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder İmralı’ya gittiler ve iki saatlik görüşmeden sonra Öcalan’ın “Erdoğan ve Bahçeli’ye olumlu yanıtıyla” döndüler.
Gerçi Adalet Bakanı “DEM’lilerin talebiyle” diyor ama talebin asıl sahibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Önce “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demişti, ancak bunun doğuracağı siyasi faturayı görünce, talebini “DEM’liler gitsin İmralı’da Öcalan’la görüşsün” şeklinde güncellemişti.
Bahçeli’nin rolü
O nedenle bugün asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Bahçeli’nin 1 Ekim’de TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması ve sonra 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesi ile HTŞ’nin 27 Kasım’da başlattığı “Esad yönetimini devirme” harekatı arasında bir ilişki var mı?
Çerçeveyi genişletelim: Ecevit hükümeti, ABD’nin “Irak’a saldırıda Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılması” talep ve baskılarına karşı koydu. Başbakan Ecevit’in yardımcısı Bahçeli ise 7 Temmuz 2002’de bırakın koalisyon ortaklarını, kendi parti yöneticilerini bile bilgilendirmeden 3 Kasım 2002 için erken seçim ilan ederek ABD’ye direnen hükümeti dağıttı. Sonuç? ABD’nin kuzey cephesi talebini kabul eden AKP hükümetinin yolu açıldı!
ABD’nin Irak’a harekatının en temel sonucu ise “Federal Irak” ile Barzani devletinin Türkiye’ye komşu yapılması oldu.
Öncesinde, 1999’da, Başbakan Ecevit bile şaşırmış, “ABD Öcalan’ı bize niye teslim etti, anlamadım” demişti. Bahçeli anlamıştı muhtemelen. Kolayca hem “asılmaması şartını” kabul etti, hem de Türkiye’nin AB kapısına bağlanarak kurumlarının çökertilmesini…
1 Ekim’de düğmeye basıldı
Evet, Bahçeli’nin “Öcalan açılımı”nın elbette Suriye’yle de ilgisi var. Nitekim Öcalan, kendisine gönderdiği yanıtı, “Gazze ve Suriye’de hadiseler göstermiştir ki… “ diyerek şekillendiriyor ve şöyle diyor: “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Heyet (Buldan ve Önder) bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.”
Çağrı? Bahçeli “Öcalan gelsin TBMM’de PKK’yi tasfiye ettiğini açıklasın” demişti ya…
Kim ne kazanacak?
İlk “çözüm” sürecinin tıkaçlarının başında PKK’nin Suriye’deki özerklik kazanımı geliyordu zaten. Bugünkü “çözüm” süreci ise bu bakımdan “kaldığı yerden devam” anlamına geliyor.
Planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye Savunma Bakanlığına devredecek…
Karşılığında DEM yeni anayasaya destek verip Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak. Böylece ilk “çözüm” sürecinin bir başka tıkacı olan Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisi de tamamen silinmiş olacak.
ABD’nin formülü
Tabloyu daha iyi anlayabilmek için YPG komutanı Mazlum Abdi ile HTŞ lideri Colani’nin son açıklamalarını birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.
YPG komutanı Mazlum Abdi, “yeni Suriye ordusuna entegre olmaya hazırız” diyor, “Suriye’nin birleşik olarak kalmasını ama siyasi sisteminin şeklinin değişmesini” istiyor, “ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir devlet inşası” talep ediyor, “özerk bölge temsilcilerinin söz sahibi olması gerektiğini” belirtiyor.
HTŞ lideri Colani ise PYD/YPG ile görüştüklerini belirtip, “Kürt güçleri ordu saflarına entegre edilecek. Kürtler Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır” diyor.
Özetle PKK’nin Suriye kolu, silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre etme karşılığında, Federal Suriye içinde özerk bölgenin tanınmasını amaçlıyor. Bu ABD’nin formülüydü. İşte Bahçeli-Öcalan açılımı, bu formülün gerçekleştirilmesi içindir.
ABD’nin stratejik formülü dün Federal Irak’tı, bugün Federal Suriye; yarın mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2024
Masadaki üç konu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/11/2024
Biden’ın gitmeye, Trump’ın gelmeye hazırlandığı şu geçiş döneminde, Ankara ile Washington’u yakından ilgilendiren dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor.
O gelişmelere bazı açıklamaları, yalanlanmayan kimi iddiaları ve kulislerde konuşulanları eklediğinizde ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba ABD ile AKP arasında bir pazarlık mı olası?
Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz.
1) S400-F35-F16
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Güler bir soruya verdiği yanıtta “Amerikalıların F35 konusunda, bizim KAAN’ı yapabileceğimizi ve uçtuğunu görünce, biraz düşünceleri değişti. Onlar şimdi kendileri F35’i verebileceklerini ifade ediyorlar” dedi (AA, 26.11.2024).
ABD’nin fikri gerçekten KAAN nedeniyle mi değişti, yoksa başka gelişmeler mi var?
Geçen hafta Bloomberg’in haberiydi: “Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400 hava savunma sistemini ‘elden çıkarmadan sınırlı kullanımını kabul edebileceğini‘ ABD’ye iletti, karşılığında F35 programına geri dönülmesini istedi.”
İddia buydu ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu iddiayı/haberi yalanlamadı.
2) Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği
Güney Kıbrıs Cumhurkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile “Güney Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğini” ele aldı. Yunan Kathimerini gazetesi, “katılım planı”nın ayrıntılarını yazdı. Öncelikle Güney Kıbrıs’ın “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacaktı. ABD bu süreçte hem Rum askerlerini eğitecek, hem Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize edecekti.
Türkiye’nin vetosu mu? Plana göre vetoyu engellemek için Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, Rumlar bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak…
İlginçtir, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan basın temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, Anadolu Ajansı’nın metnine göre şöyle dedi: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselenin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).
3) ‘Suriyeli Kürtlerin ev ödevi’
Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaştı, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” dedi, önceki gün de ”İmralı’yla DEM arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyorum” dedi (AA, 26.11.2024).
Ardından Erdoğan, bir kez daha, “Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan bir teklif ortaya koymuştur. Bahçeli ile uyum halindeyiz” dedi, PKK’ye “silahları gömdüğünüz anda önünüz açılır” mesajı verdi (tccb.gov.tr, 27.11.2024).
Ve dikkat çeken bir ifade… Fidan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” dedi!
Sonuç: Pazarlık öncesi ön hazırlık
Evet, masada üç konu var. Bu kritik üç konuda Trump’ın tam olarak nasıl bir çizgi izleyeceği kesin değil. O nedenle üç konudaki gelişmeleri bir pazarlıktan çok, 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a oturacak Trump’la yapılacak olan pazarlığın ön hazırlığı diye değerlendirmek daha doğru olacak sanırım.
Nitekim Yaşar Güler’in “Trump ABD askerlerini bölgeden çekecek” (AA, 13.11.2024) ve Hakan Fidan’ın “Trump ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisini gözden geçirecek” (AA, 23.11.2024) değerlendirmesi de bir temenni olarak, pazarlığın ön hazırlığı gibi görünüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2024
CHP’yi “plana” zorlama operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/10/2024
Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” başlattığı şartlarda, CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in KCK’lilerle irtibatı iddiasıyla tutuklanmasının tek anlamı var: AKP-MHP ittifakı CHP’yi “plana” zorlamaya çalışıyor.
Zira CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürece genel çerçevede bir destek verse de, ”iş anayasa değişikliğine gelecekse biz orada yokuz” diyor.
Oysa Erdoğan’a asıl lazım olan yeni anayasadır. Kürt sorunu, açılım, çözüm süreci gibi başlıklar talidir, asıl konu Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasadır.
CHP’nin komisyonlarına dahil olmadığı bir yeni anayasa sürecinden sonuç alınabilmesi olası değil. Erdoğan’ın istediği şu: CHP komisyona dahil olup sürece meşruiyet kazandırsın, sonra dilerse tabanı için “hayır” desin. “Nasılsa ondan sonraki süreç Kürtlerin oylarıyla yürütülür” diye düşünülüyor…
Operasyon aynı zamanda İmamoğlu’na
Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in 10 yıldır PKK/KCK’lilerle irtibatlı olduğu iddia ediliyor. Bu doğruysa devlet açısından durum vahimdir. Zira mesele Özer’in nasıl belediye başkanı adayı olabildiği ile sınırlı değildir, nasıl dekan ve rektör yardımcısı gibi üst düzey devlet memuru olabildiği de vardır…
Bu durumda ya “parti devleti mekanizmaları“ zafiyet içindedir ya da “parti devleti mekanizmaları” sonraki süreçlere koz biriktirmektedir!
Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi bu esas olarak bir “CHP’yi AKP-MHP planına zorlama operasyonudur” ama aynı zamanda CHP içini hedef alan, İmamoğlu’na karşı da bir operasyondur.
Zira savcılığa ek olarak MHP’li yetkililerin de dillendirdiği “belediyelerin Kandil’e peşkeş çekildiği” iddiası operasyonun merkezindedir ve hedefi de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’dur. Açık ki AKP-MHP ikilisi, plana zorlamada CHP içi dengeleri, cumhurbaşkanlığı yarışı gibi konuları da kullanmaktadır.
Erdoğan’ın planı
Bahçeli’nin “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla süren “Öcalan açılımı”, daha önce de belirttiğimiz gibi esas olarak “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açma” açılımıdır; “Kürt sorunu”, “ABD-İsrail planını engelleme”, ”bölgede yeni oyun kurma” şeklindeki propagandalar, bu esası örtme amaçlıdır.
Diğer yandan Erdoğan’ın bu netameli süreç için sahaya “siyaseten çaresiz” Bahçeli’yi sürdükten sonra bir süre net açıklama yapmaması, gerek AKP içinde, gerek Cumhur İttifakı saflarında farklı yorumlandı, “Erdoğan’ın sürece destek vermediği” şeklinde algılandı.
Oysa Bahçeli’nin risk alarak başlattığı süreç, Erdoğan’ın sürecidir, Erdoğan içindir. Nitekim Erdoğan, konunun tartışılması ve kamuoyunda normalleştirilmesi durumuna paralel olarak adım adım konuştu, konuşmaktadır. Son olarak Bahçeli’ye büyük övgülerle teşekkür ederek sürece desteğini daha açık şekilde ilan etmiştir.
Başkanlık açılımı
Mesele başkanlıktır, diğer her konu bu konuya endekslidir. Bahçeli’nin “ne Kandil ne Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın” diyerek muhatap belirlemesi, meselenin başkanlık olmasıyla ilgilidir.
Anımsayın: İmralı, yani Öcalan 2013’te “başkanlık sistemine” destek vereceğini açıklarken, Edirne, yani Demirtaş 2015’te “seni (Erdoğan’ı) başkan yaptırmayacağız” demişti.
Yine Erdoğan’ın 2022’de “Edirne’deki (Demirtaş) İmralı’ya (Öcalan’a) hesap verecek” demesi de aynı bağlamdadır.
Özetle konu dün de Erdoğan’ın başkanlığıydı, bugün de…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2024
PKK YOLSUZLUK OPERASYONUNA NASIL BAKIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/12/2013
Yolsuzluk operasyonu sonrası gelişmelere bakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın en sıkı müttefiki Öcalan ve PKK’dir!
Nitekim BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş meseleye nasıl baktıklarını açıkça ortaya koydu: “Yolsuzluk operasyonu çözüm sürecini bozar.” (Vatan, Hüseyin Yayman, 26 Aralık 2013)
Zaten BDP’ye göre sadece yolsuzluk operasyonunu değil, AKP aleyhine olan her şey çözüm sürecini bozacaktır. Haklılardır!
Zira AKP ile PKK’nin “çözüm süreci” dediği süreç, Türkiye’nin çözülmesi sürecidir ve Erdoğan ve AKP yıkılırsa, çözülme duracaktır!
O nedenle PKK sadece yolsuzluk operasyonu ile sallanan hükümete destek olmuyor, ona yol bile gösteriyor. Örneğin PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı. (Hürriyet, 20 Aralık 2013)
OSLO’DAKİ AYRIŞMA
Gelin bir saptama yaparak durumu netleştirelim: Aslında AKP, PKK ve Cemaat Oslo sürecine kadar ortaktı! Gladyo’nun bu üç bileşeni de Büyük Kürdistan planına uygun hareket ediyordu. Oslo’da ortaklık bozuldu. Cemaat ile AKP-PKK ayrı düştüler.
Ortaklığın bozulmasının nedeni Cemaatin ABD’nin Büyük Kürdistan planından ayrılması değildi kuşkusuz…
Oslo süreci, Cemaatin Güneydoğu’yu tamamen PKK’ye bırakması yönünde geliştiği için ayrışma yaşandı. Cemaat uzun zamandır Güneydoğu’ya yatırım yapıyordu ve bölgede “Saidi Nursicilik’in ve Gülenizm’in” egemen olmasını istiyordu.
İşte bu ayrışmayla birlikte Oslo mutabakatı satır satır sızdırıldı. Peki, kim sızdırmıştı? Cemaat PKK’yi, PKK de Cemaati suçladı hep.
Kimin sızdırdığı artık daha da somuttur.
PKK’NİN AKP’YE GEZİ’DE VERDİĞİ DESTEK
Oslo’daki bu ayrışma sonrasında AKP ile PKK birbirine daha da sıkı sarıldı. Zaten ikisi de Cumhuriyet’in çözülmesini arzulama açısından birbiriyle yarışır durumdaydı.
AKP ile PKK’nin birbirine yapışması, bir siyasi ittifakın ötesinde bir durumdu. Örneğin Öcalan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a yönelecek bir tehlikeye karşı kendisini kalkan yapabiliyordu: “Süreci esastan bozan güç kim diye baktım. Savcının 7 Şubat MİT’e darbesi. Ben bir darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim, 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)
Öcalan, Paris’te 3 PKK’li kadının öldürülmesini de “7 Şubat darbesi devam ediyor” diyerek değerlendirdi, Haziran Halk Hareketini de “7 Şubat’ın devamı” şeklinde yorumladı.
Dahası, Haziran Halk Hareketi’nin Erdoğan’ı yıkabileceği görüldüğü anda, AKP’ye can simidi attı. “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek örgütüne hedef gösterdi.
Çünkü BDP ilk günden itibaren Gezi eylemlerini tıpkı AKP gibi, bir darbe girişimi olarak okumuş ve daha 1 Haziran’da BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, parti olarak eylemlerde yer almayacaklarını ilan etmişti. Öyle ki, Başbakan Vekili olan Bülent Arınç, kendisine canlı yayında teşekkür etmişti.
GLADYO PARÇALANIYOR, ÇÖZÜLME SÜRECİ SONA ERİYOR
Özetle Erdoğan ile Öcalan, AKP ile PKK birbirine herkesten çok muhtaçtır. Birinin olmaması, diğerinin Türkiye’ye dair planı uygulayamamasına yol açar.
BDP’nin normal zamanlarda “muhalefet” yapması fakat en kritik zamanlarda AKP’ye destek çıkması, bundandır.
PKK de bilmektedir ki, çözüm süreci denilen çözülme süreci, en iyi Erdoğan’la uygulanır. İmralı ve Kandil o nedenle “Erdoğan’sız AKP” projelerine de karşı çıkmaktadır.
Ancak Türkiye artık yeni bir rotaya girmiştir ve o rotada Galdyo’nun üç çocuğu olan AKP, PKK ve Cemaat yoktur. Dolayısıyla yeni rotada çözülme değil, birleşme yaşanacaktır.
AKP ile PKK ortaklığının milletimizi ayrıştırdığı süreç, Gladyo parçalanırken, sona ermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2013
ÖCALAN’IN ARAÇSAL DEĞERİ BİTTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/12/2013
Aydınlık’ın “İşte İmralı’daki Apo” yazı dizisi çok öğretici. Sadece Abdullah Öcalan’ın 1999’dan 2013’e nasıl değiştiğini anlamamızı sağlamıyor, aynı zamanda onun varlık nedenini de ortaya koyuyor!
Gelin bugün Öcalan’ın siyasi tarihine kısa bir göz atalım:
ÖCALAN’IN İLK MİT BAĞI
Gazeteci Avni Özgürel, Bakaa’da görüştüğü sırada Öcalan’a, kendisini 1966-1967 yıllarında Fikir Ajansı’ndan anımsadığını söyler. Öcalan’ın yanıtı çarpıcıdır: “Doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım.” Refik Korkut’un yönetimindeki Fikir Ajansı, aslında MİT’in bir yan kuruluşudur.
Bu ilişki orada kalmaz. Örneğin Öcalan 1972’de SBF’de Şafak Bildirisi dağıtmaktan bir grup öğrenciyle birlikte gözaltına alınmış, fakat MİT’in devreye girmesinden sonra Askeri Savcı Baki Tuğ, Öcalan’la ilgili görüşünü duruşmada değiştirmiştir. Öcalan böylece serbest kalmıştır.
Abdullah Öcalan’ın 24 Mayıs 1978’de evlendiği Kesire Yıldırım’ın MİT’le bağlantılı olduğu artık biliniyor. Öcalan ve Kesire Yıldırım’ı evlendikten üç ay sonra Ankara’dan Diyarbakır’a götüren isim ise ordudan ayrılma Pilot Necati’ydi.
Öcalan yıllar sonra bu ilişkileri, “MİT’i kullandım” diyerek açıklamaya çalışmıştır.
ÖCALAN FİDAN’A KALKAN!
Ancak Öcalan’ın MİT’i değil, MİT’in Öcalan’ı kullandığı ortadadır. Nitekim Öcalan artık “konumuna araçsal bir değer biçilmesini anlamlandırdığını” söylemektedir. (Özgür Gündem, 18 Ağustos 2013)
Çünkü Öcalan, 2005’ten itibaren de yine MİT’in denetimine girmiş, MİT’in aracı olmuştur! Önce Emre Taner’in, ardından da Hakan Fidan’ın…
Hatta Cemaat’in 7 Şubat operasyonu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklamaya kalkması üzerine Cezaevi Müdürü’ne “Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir” demiş ve “araçsal konumunu” yükseltmiştir!
ELDEN ELE DOLAŞAN ARAÇSAL KONUM
Aslında Öcalan’ın siyasi tarihini incelemek, aynı zamanda kimin aracı olduğunu belirlemektir. Zira Öcalan “araçsal konumunu” sürekli yükselen kuvvetlere göre tayin etmektedir.
Örneğin MİT’ten sonra, Suriye’ye geçince Muhaberat’ın aracı olmuştur. 1991’den sonra ise CIA’nın aracı olmaya terfi etmiştir.
1991’den önce kendisine yapılan “ABD emperyalizminin denetimine girme” uyarıları, artık daha anlamlı ve öğreticidir! O uyarılar sadece Kürtler için değil, bugün daha iyi görülmektedir ki, aslında tüm bölge için hayatiydi!
Ancak Öcalan’ın değeri “araçsal konumunu” sürekli yükseltebilmesine bağlıdır ve o bölge ile birlikte olmak yerine, bölgeyi işgale gelen ABD’ye taşeron olmayı yeğlemiştir. Solculuk maskesini de o nedenle atmak durumunda kalmıştır.
AÇILIM’IN ORTAK BÖLENLERİ
1999-2004 yılları arasında İmralı’da TSK’nin denetiminde olması ise onu yeniden ve tam tersi bir çizgiye itmiştir. Öcalan bu kez “araçsal konumunu” Türk Ordusu’na ve onun bölge merkezli dış politikasına göre uyarlamıştır.
Artık Atatürk’ü öven, Kürt isyanlarının bastırılması gerektiğini savunan, Şeyh Sait’i İngiliz ajanı ilan eden, Kürt kimliği talebini gereksiz ve yararsız bulan, birlik mesajları veren bir Öcalan portresi vardır karşımızda…
Sonrasında ise yine yükselen kuvvetin aracı olmayı seçmiştir. AKP, ABD’nin desteğinde Cumhuriyet mevzilerini tek tek ele geçirirken, Öcalan da yeni sürece uyum göstermiş ve bu kez kendisini Erdoğan ile MİT müsteşarlarının kontrolüne bırakmıştır!
Dahası Öcalan yazdığı özel bir mektupla, açıkça Erdoğan’a biat etmiştir. Erdoğan ile Fidan’ın denetiminde Açılım Süreci’nin ortak böleni olmuştur!
ARAÇSIZ ÇÖZÜM DÖNEMİ
Tüm bu özet tablo şu iki gerçeğe işaret etmektedir:
1) Öcalan, zora göre konumlanır ve kuvvetlinin denetimine çabucak girer.
2) Öcalan’ın ABD ve AKP nezdindeki araçsal konumu, şu anda Açılım Süreci adı altında Türkiye’nin parçalanması için kullanılmaktadır.
Türkiye’nin birliği ve Kürtlerin gerçek anlamda özgürlüğü, öncelikle Öcalan’ın araçsal konumunun ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Kürt halkını Öcalan’dan, Türk milletini Erdoğan’dan kurtarmak, yeniden birliğin formülüdür.
İşte Aydınlık bu yazı dizisiyle, enstrümansız çözümü, yani asıl çözümü, yani birlikçi çözümü Türkiye’nin gündemine getirmiştir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2013
PKK’NİN YENİ HEDEFİ: İRAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/11/2013
İran-PKK ateşkesi sona mı erdi?
PKK’nin İran kolu PJAK’a bakılırsa, İran 25 Ekim 2013’ta iki PJAK üyesini idam ederek ateşkesi bozan taraf oldu. PJAK da bu iki idam üzerine İran hedeflerine saldırılar düzenledi.
Peki, aslında olan ne? Gerçekten ateşkes bozuldu mu? Ateşkesi bozan kim? İran’ın hedefi ne?
PKK: İRAN AKP-İMRALI GÖRÜŞMESİNDEN RAHATSIZ
Gelin önce PJAK’ın konuyu nasıl ele aldığına bakalım. BBC Türkçe servisinin, PKK ve PJAK yetkilileriyle bu konuda yaptığı görüşmeye göz atalım:
PJAK’ın Genel Başkanı Hacı Ahmedi, “İran’ın Kürt siyasi mahkûmları idam ederek 2011’den beri geçerli olan ateşkesi çiğnediğini ve son idamların Türkiye’ye yakınlaşma mesajı olduğunu” söylüyor. Ahmedi Türkiye’ye mesajın ne olduğunu da açıklamış: “İran, Türkiye’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmelerinden rahatsız ve bunu bozmak istiyor.”
Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal da idamları İran’ın Türkiye’ye mesajı şeklinde yorumluyor. Kartal’a göre mesaj şu: “Ortadoğu’da, özellikle de Suriye’de ortak hareket edelim.”
İRAN SURİYE’DE ÖZERKLİĞİ DESTEKLER Mİ?
Hem PJAK hem de Kongral-Gel İran’ın PKK’yi hedef alarak Türkiye’ye yakınlaşma mesajı vermeye çalıştığını söylüyor. İran’ın AKP-PKK görüşmelerinden rahatsız olduğunu savunuyor.
Bu açıklamalar, MİT kaynaklı bazı haberlerle de uyumlu gözüyor. Örneğin Yeni Şafak İran istihbarat şefi Kasım Süleymani’nin son dokuz ayda PKK yönetimiyle altı kez görüştüğünü, Tahran’ın PKK’den Türkiye’yle ateşkesini bozmasını istediğini, karşılığında da “Suriye’de özerk yönetimi destekleriz” mesajı verdiğini yazdı.
SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ KİM SAVUNUYOR?
Gelin hep birlikte akıl yürütelim:
1. PJAK Genel Başkanı’na göre İran PJAK’la ateşkesi bozdu çünkü Türkiye’nin Öcalan’la başlattığı süreçten rahatsız.
Tahran Ankara ile PKK’nin yakınlaşmasından rahatsızsa, ki olabilir, hatta görüşme süreci baltalansın istiyorsa, neden PJAK’a saldırsın ve ateşkesi bozsun?
2. Yeni Şafak’ın iddia ettiği gibi Tahran, Türkiye-PKK ateşkesinden rahatsızsa, ki olabilir, bunun bozulmasının karşılığı Suriye’de özerk yönetimin desteklenmesi olabilir mi? Suriye’nin bölünmesi ABD’nin mi, Ankara’nın mı, yoksa Tahran’ın mı hedefi?
BARKEY: PJAK ATEŞKESİ BOZACAK
Bakın aslında Tahran’ın 25 Ekim’de iki PJAK’lıyı idam etmesiyle başlamış bir sorun değil bu gelişme. Her ne kadar Türkiye’de ve Batı basınında İran’ın idamlarıyla başlayan bir süreçmiş gibi tartışılsa da, gerçek başka.
Zira ateşkes Ekim’den önce, Ağustos ayı sonunda fiilen bozulmuş durumda. Nitekim o tarihten itibaren PJAK’ın çeşitli saldırılar yaptığı görülüyor. En son 11 Ekim’de, yani idamlardan iki hafta önce, PJAK Baneh’te saldırı düzenliyor ve beş Devrim Muhafızını öldürüyor.
Peki neden?
Yanıtı Kürdistan’ın mimarlarından Henri Barkey Ağustos ayında veriyor: “Türkiye’deki Kürtler çözüm sürecinde bir şeyler elde ediyorlar, Suriye’deki Kürtler ayaklanıyor, Kuzey Irak’taki Kürtler otonomi kazanmış… Geriye kim kaldı? İran. PJAK’ın şu anda İranlılarla ateşkesi var ama bu ateşkes devam etmeyebilir.” (Akşam, 5 Ağustos 2013)
Yoruma gerek var mı?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2013
HAKAN FİDAN PROJESİ OLARAK HDP
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/11/2013
Abdullah Öcalan’ın İmralı tutanaklarında yer alan şu sözleri, MİT-Öcalan ilişkisinin en somut ifadesidir: “Süreci esastan bozan güç kim diye baktım. Savcının 7 Şubat MİT’e darbesi. Ben bir darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim, 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)
Öcalan’ın Hakan Fidan’a destek olması hem PKK hem de MİT açısından ibretliktir ve daha önemlisi, Öcalan’ın Erdoğan’a yazdığı biat mektubuyla birlikte değerlendirildiğinde, PKK tarihi için kritik bir dönemeçtir.
Artık açıkça saptayabiliriz: İmralı’dan çıkan her siyasi mesaj, bir Hakan Fidan mesajıdır. Onun talebi dâhilinde ve AKP’nin ihtiyaçları doğrultusundadır.
BDP, ÖCALAN’IN EMRİNE DİRENDİ
HDP için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Doğrudur, BDP’den HDP’yi kurmasını isteyen Öcalan’dır, ama projenin sahibi Hakan Fidan’dır.
Öcalan, kendisini 21 Temmuz’da ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’la PKK ve BDP’ye şu mesajı gönderir: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.” (Radikal, 1 Ağustos 2013)
Ancak hem PKK hem de BDP içinde Öcalan’ın, daha doğrusu Hakan Fidan’ın HDP projesine karşı çıkanlar olur. Hatta BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Doğu’da BDP ile gireceğimiz kesin ama Batı’da BDP mi olur, HDP mi olur, henüz kararlaştırmadık” der. (ANF, 1 Ağustos 2013)
Netice: Öcalan’ın “hepiniz HDP’ye geçin ve HDP’yle seçime girin” emri dinlenmez. Demirtaş yönetimi, “Seçimlere Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile girilecek” orta yolunu bulur.
PKK VE BDP’DE İÇ ÇARPIŞMA
Bu süreçte hem PKK’de hem de BDP’de çatlaklar oluşur.
Öcalan, PKK içinde Cemil Bayık’ın Murat Karayılan’ın yerine geçmesine direnemeyeceği için mecbur kalmıştır. Zira Bayık, Karayılan’ın uyum gösterdiği MİT-Öcalan sürecine mesafeli duran kesimdendir.
BDP içinde de çarpışma yaşanır. Demirtaş’ın adayların belirlenmesi noktasında PKK’nin bir kanadı ve Parti Meclisi ile karşı karşıya gelmesi, kongre çağrısının reddedilmesi ve istifasının konuşulması parti için kritik bir dönemeçtir.
HDP’NİN DÖRT HEDEFİ
Peki, Fidan ve Öcalan’ın “BDP’yi Türkiyelileştirerek HDP’ye aktarma” projesi aslında nedir? Neyi hedeflemektedir?
1. HDP projesi, aslında Erdoğan’ın Gezi’yi bölme ve etkisizleştirme projesidir.
Halk hareketine karşı Öcalan’ı devreye sokan MİT, ona “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısı yaptırmış ve PKK ile BDP’yi, soğuk durdukları Gezi’ye yönlendirmişti. Erdoğan, Apo posterleriyle meydanı bölmeyi ve Türk bayraklı büyük kitleyi alandan soğutmayı hedeflemişti.
Halk hareketi yeniden canlanacağı için proje yürürlüktedir. Nitekim Eylül ayında eşzamanlı olarak İmralı, Kandil ve BDP, Gezi’ye ve Gezi’deki geniş kitleye göz kırpmıştır.
2. MİT bu projeyle, Haziran Halk Hareketi’ne katılarak devrimcileşen büyük kitlenin doğal yatağına akmasını önlemeyi ve kitleyi en sonunda etkisizleştirecek sahte yataklara kanalize etmeyi hedeflemiştir. O kitlenin önüne “alın size sol” denilerek sahte bir havuz konulmuştur.
3. MİT’in “BDP artı Türk Solu” şeklinde projelendirdiği HDP’nin bir diğer hedefi de CHP’dir. Nitekim HDP Kongresi’nden sonra yerel seçimlerde İstanbul’da CHP-BDP ittifakı olabileceği dillendirilmiştir.
Hiçbir gerçekliği olmayan bu sözde ittifak ile CHP’nin devrimci, solcu, Kemalist kesimleri hedef alınmıştır. CHP’nin devrimci kanadının sistem için tehlikeli olabilecek bir ittifaka, örneğin İşçi Partisi ile bir ittifaka soyunmasındansa, BDP ile ittifak söylentileri içinde eritilmesi, tipik bir Gladyo operasyonudur.
4. Erdoğan ve MİT bir taşla bir kaç kuş vurmayı planlamaktadır. HDP ile Türk Solu’nu yutmayı, CHP’nin devrimci kesimlerini oyalamayı ve Halk Hareketini etkisizleştirmeyi hedefleyen MİT, aynı zamanda son tahlilde kanatlarını kırarak PKK’yi de daha biat eder hale getirmeyi planlamaktadır.
Doğuda güçlü ve Batı’da AKP’ye dalgakıran olacak bir PKK, Erdoğan için en önemli müttefiktir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2013
BDP’NİN İŞARET ETTİĞİ ÇÖZÜM
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/10/2013
Haziran Halk Hareketi’nin ortaya koyduğu gerçeklerden en önemlisi, AKP ile BDP’nin nesnel olarak aynı cephede olduğu gerçeğiydi.
ATLANTİK MÜTTEFİKLERİ: AKP-BDP
Gezi Erdoğan’ı silkelemeye başlayınca, Öcalan “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı vererek PKK-BDP’yi alanlara yönlendirmiş, PKK de Öcalan posterlerini Türk bayraklarının içine sokmaya çalışmıştı.
Erdoğan da İmralı’nın yaptığı bu yardımı değerlendirmek üzere her gün ekranlara çıkmış ve “bölücü örgüt bayraklarıyla Türk bayrağını yan yana getirmeyi nasıl içinize sindirdiniz” diyerek, kamuoyunu yanıltmaya çalışmıştı. Öcalan’la müzakere yürüten, tabelalardan TC’yi, gönderden bayrağı indirmeye çalışan Erdoğan’ın Taksim’deki “orantısız zekâyı” aşamayan bu psikolojik savaş malzemesi, haliyle başbakanlığın elinde patladı!
AKP ile BDP’nin aynı cephede olduğunun son kanıtı ise Sırrı Süreyya Önder’in açıkça “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni CHP kazanacağına, AKP kazansın” deme noktasına gelmiş olmasıdır! (Ahmet Hakan, Hürriyet, 20 Ekim 2013)
Cephe o kadar belirginleşmiştir ki, PKK her gün yurdun bir köşesinde şehitlik açarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da artık PKK-PYD’ye taziyede bulunabilmektedir. (Taraf, 20 Ekim 2013)
BDP: CHP, MHP, İP AYNI TARAFTA
AKP ile BDP’nin aynı cephede bulunduğu gerçeği, bağımsızlık mücadelesinin yönünü ve bileşenlerini saptamak bakımından hayatidir. Nitekim Atlantik Cephesi’nin AKP ve BDP kuvvetleri, o bileşenleri saptamaktadır!
Örneğin Almanya-Köln’de düzenlenen “Taksim ve Sonrası” konferansında konuşan BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş “CHP, MHP ve İşçi Partisi ile aynı tarafta yer alıyor” diyor. (ANF, 20 Ekim 2013)
Üstelik Beştaş bu sözleri konferansın bir diğer konuşmacısı olan CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun kendi partisini eleştirmesine katkı olarak yapıyor. Zira Tanrıkulu CHP’ye yeni bir kimlik kazandırma çabasında olduklarını, ancak bunu becerip beceremeyeceklerini henüz bilmediklerini söyleyerek, üstü kapalı şekilde CHP’deki ulusalcılığı yok etmeye çalıştıklarını dile getirmiş oluyor.
BDP’NİN IRKÇILIĞI
Ama Tanrıkulu ve benzerlerinin CHP’yi dönüştürmesi bile BDP’ye yetmiyor ve Köln’deki konferansta ona şöyle soruyorlar: “CHP’nin Türkiye dış politikasının ulusal güvenlik çerçevesinde ele alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Her tarafından cehalet ve kör bir ırkçılık akan bu sorunun sahipleri, üstelik CHP’nin MHP ve İşçi Partisi ile aynı tarafta olduğunu saptadıktan sonra “biz ırkçılarla yan yana olmayız” diyebiliyorlar.
Ancak bunu diyen BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş’ın asıl kendisi öyle bir Türk karşıtı ırkçılık anlayışına saplanmış ki, Erdoğan’ı konuşmasında ısrarla “Türk Başbakanı Erdoğan” diye nitelemektedir! Trajik olan ise Erdoğan’ın ulusalcı kesimlerin tepkisine rağmen ısrarla kendisini Türk diye nitelememesidir.
BDP’de ırkçılık öyle bir boyuta gelmiş ki, Türkiye’nin Atlantikçi yönetimler altında fiilen 20 yıldır Kuzey Irak’taki otonom yapıyı inşa etmesi bile Beştaş’ın kafasında “Türkiye Güney Kürdistan’ı (Kuzey Irak’ı) ekonomik olarak işgal etmiştir” şekline bürünebilmiştir!
ATLANTİK CEPHESİ, TÜRKİYE CEPHESİ
BDP Eş Başkan Yardımcısı’nın ırkçılıklarıyla köşeyi doldurmadan artık esasa gelelim.
Danış’ın kabaca yaptığı saptamayı, Erdoğan daha inceltilmiş olarak ve bileşenleri birbirine düşürmek amaçlı yapmaktadır sık sık: İşçi Partisi’nin sol parmağıyla CHP’yi, sağ parmağıyla MHP’yi idare ettiğini söylemektedir.
Türkiye’nin yurt savunması cephesindeki kuvvetlerinin parmak hesabı yapacak durumu yoktur. Nesnel olarak artık iki cephe vardır: Atlantik kuvvetleri olarak AKP-BDP cephesi ile Türkiye kuvvetleri olarak CHP-MHP-İşçi Partisi cephesi.
Ağır bir mücadeleyle geçecek 2014 yılında, herkes bu gerçeğe göre konumlanmak zorundadır! Aksi, bölünmüş Türkiye sonucudur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ekim 2013