Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

DARBE TEHLİKESİ ASIL ŞİMDİ VAR

Eskiden Türkiye’deki karşı-devrimcilik zayıftı ve Turgut Özal bir tek “benim memurum” diyebiliyordu. Recep Tayyip Erdoğan döneminde karşı-devrimcilik atak yaptıkça ve kurumları ele geçirdikçe “benim bakanım”, “benim müsteşarım”, “benim valim” denmeye başladı.

Ne mutlu, artık Başbakan Erdoğan’ın “benim Genelkurmay Başkanım” diyebileceği biri de var! Ve o Genelkurmay Başkanı’nın konuşması, eski AKP’li vekilin yönettiği Akşam Gazetesi’nde manşetten “e-demokrasi” diye nitelenmektedir.

Böylece AKP’nin “ileri demokrasi” adıyla maskelediği rejimi artık daha iyi tanımlayabileceğiz: Makbul olmayan Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının e-darbe, makbul Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının e-demokrasi diye nitelendiği rejimin adıdır ileri demokrasi…

NİFAK BAHANE, HEDEF MİLLİ GÜÇLER

Org. Necdet Özel’in konuşması neden Akşam’da “e-demokrasidir” peki? Yanıtı Org. Özel’i manşet yapan Hürriyet’ten öğrenelim: “TSK’ya nifak sokmayın.”

E-darbeci dedikleri Org. Yaşar Büyükanıt ve Org. İlker Başbuğ da “TSY’ye nifak sokmayın” derdi. Demek bugün mesele aslında nifak değil, nifak sözü üzerinden kimin hedef alındığıdır!

Yani Ordunun başı dün AKP ile F tipi cemaate “TSK’ye nifak sokmayın” diye seslenirse bu e-darbedir fakat ordunun başı, bugün AKP karşıtlarını hedef alarak “TSK’ye nifak sokmayın” derse, bu e-demokrasidir. Öğrenmiş bulunuyoruz…

TÜRKİYE AKP’YLE YÖNETİLEMİYOR

Bu kafa yapısının demokrasi kültürü açısından yarattığı tehlikeyi bir yana bırakarak öngördüğümüz asıl tehlikeye geçiyoruz: Türkiye, asıl darbe tehlikesiyle bugünden itibaren karşı karşıyadır!

Hayır, elbette Org. Necdet Özel’in konuşmasını kastetmiyoruz. İçeriğine katılmasak da konuşmasını demokrasinin gereği görüyoruz.

Darbe tehlikesi şurada: ABD, kâh beysbol sopasıyla kâh sıcak parayla AKP hükümetini buraya kadar taşıdı fakat tıkandı. Zira ABD hem ekonomik olarak zayıfladı, hem de askeri olarak artık bölgede değil. Diğer yandan büyük sorunlar ABD içinde bölünme yarattı; öyle ki bu Türkiye’ye bile yansıdı.

Uzatmayalım. ABD açısından Türkiye, artık AKP ile yönetilebilecek olmaktan çıkmaya başlamıştır. Zira AKP yıpranmış, Erdoğan’ın iktidarı Haziran’da sallanmıştır. Üstelik mevcut gidişat daha büyük bir halk hareketi potansiyelini gün geçtikçe büyütmektedir.

ABD’NİN ÇARE ARAYIŞI: DARBE

Peki, ABD bu durumda ne yapacak? Türkiye’yi kaybetmeyi göze alabilir mi? Ortadoğu’dan askerlerini çekmek zorunda kalan ve son olarak da Mısır’ı kaybeden ABD, Türkiye’yi de kaybederse açık ki Ortadoğu’yu kaybetmiş olacak!

Peki, ABD Türkiye’yi AKP ile yönetemeyecekse, nasıl yönetecek?

ABD’nin eskiden alternatifleri vardı: A partisi, olmayınca B, olmayınca C gibi… Ama bugün yok. AKP’nin dışında ABD’nin bölge çıkarlarını koruyabilecek iktidar potansiyeli taşıyan bir parti yok. İşte bu nedenle darbe tehlikesi asıl şimdi var!

İşini AKP’yle yürütemeyen ABD, darbe yapmaktan çekinmez! Kaldı ki Amerikancı darbeler hep böyle ihtiyaçlardan çıkmıştır. Örneğin 24 Ocak kararlarını mevcut partilerle yürütemeyeceği için 12 Eylül’e ihtiyaç duymuştur.

CHP-MHP-İP DARBEYİ ENGELLER

ABD’nin eski gücünde olmaması darbe olasılığını zayıflatsa da, Ergenekon tertipleriyle Türk Ordusu’nun millici kanadının bir bölümünün tasfiye edilmesi darbe ihtimalini kolaylaştırmıştır. Ordu içinde buna direnecek kuvvetler Silivri’de, Hasdal’da esirdir.

Peki, Amerikancı darbe engellenemez mi?

CHP-MHP-İP ittifakı ile 2014 seçimlerine girmek, hem gidişatın hem de darbe tehlikesinin panzehridir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ESAD KALDI, FİDAN GİDİYOR, DAVUTOĞLU SALLANIYOR

Atlantik kuvvetlerinin Suriye’ye karşı 2,5 yıl önce başlattığı saldırıda hangi noktaya gelindiğinin özeti şu üç haberdir:

KATAR’IN YENİ EMİRİ, ESKİ EMİRİ TUTUKLATTI

1. 3 ay önce babasını devirerek Katar Emiri olan Şeyh Tamim, annesi Eski Kraliçe Sheika’nın harcamalarına kızarak, silah çektiği babasını hapse attırdı! (gazetevatan.com, 21 Ekim 2013)

Ülke Katar, konu para ve görgüsüzce harcama olunca, Tamim’in babasını tutuklatmasının gerekçesi olarak açıklanan annenin harcamaları, haliyle gerçekçi durmuyor. Ya o zaman?

Şeyh Tamim’in, babasının koltuğuna el koyduktan sonra ülkesinin Suriye politikasını değiştirmeye soyunduğunu ve Beşar Esad’a bu yönde mesaj da gönderdiğini Ufuk Ötesi’nde not etmiştik!

ÖSO, KOMUTANINI TUTUKLUYOR

2. Özgür Suriye Ordusu, kendi Genelkurmay Başkanı olan Selim İdris’in tutuklanmasını istedi! (YDH, 21 Ekim 2013)

Bu köşede geçen hafta yazmıştık: Özgür Suriye Ordusu’nun sözcüsü Fahd el-Masri, Lazkiye’de Alevi katliamı yapılmasından ÖSO Genelkurmay Başkanı Selim İdris’i sorumlu tutmuş ve onu komşu ülke istihbarat örgütlerinin maşası olmakla suçlamıştı. İdris ise Masri’nin ÖSO sözcülüğünü tanımadığını açıklamıştı.

İşte bu restleşmenin ardından ÖSO sözcülüğü, ÖSO Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması kararı aldı!

EL KAİDE’YE KARŞI ÖSO-ŞAM GÖRÜŞMESİ

3. Suriye muhalefetinin bölünmesi sonucunda karşı karşıya gelen ÖSO ile El Kaide arasındaki çatışma gittikçe büyüyor. Daha doğrusu El Kaide, ÖSO’nun elindeki mevzileri adım adım ele geçiriyor.

El Kaide son olarak ÖSO’nun denetimindeki Bab-es-Selam Sınır Kapısı’nı ele geçirdi. (zaman.com.tr, 19 Ekim 2013)

Böylece Öncüpınar Sınır Kapısı’nın Suriye tarafının denetimini ele geçiren El Kaide, Türkiye’ye AKP’nin eliyle komşu oldu!

Daha ilginci ise ÖSO’nın El Kaide’ye karşı Şam’la görüşmelere başlamış olmasıdır. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesi ÖSO kaynaklarına dayandırdığı haberinde, ÖSO’nun El Kaide’ye karşı Şam yönetimi ile sorunun Suriyeliler arasında çözümünü öngören gizli görüşmeler başlattığını duyurdu. (YDH, 20 Ekim 2013)

ESAD KALDI, ATLANTİKÇİLER DÖKÜLÜYOR

Artık yapılması gereken muhasebe şudur:

AKP Beşar Esad’a 15 gün süre tanıdı, 2,5 yıl doldu; 100 bin mülteci sınırını kırmızı çizgi ilan etti, mülteci sayısı 600 bin oldu; kurduğu SUK ile Esad’ı yıkamayınca ABD kızıp Katar merkezli SUKO’yu kurdu; sınırını uluslararası terör örgütlerine açtı, Afganistan’dan Bosna’ya kadar pek çok ülkeden El Kaide militanı Hatay üzerinden Suriye’ye geçti; Adana’da yakalanan Sarin gazı sonrası Suriye muhalefetine kimyasal silah desteği sağlamakla suçlandı; desteklediği muhalefet sürekli bölündü, PYD ile El Kaide, ÖSO ile El Kaide ve PYD ile ÖSO hakimiyet mücadelesi veriyor; Türkiye-Suriye sınırının bir bölümü El Kaide’nin, bir bölümü de PYD’nin denetimine geçti; Türkiye-Suriye sınırı uluslararası terörün yatağına dönüştü, istihbarat örgütlerinin örtülü savaş alanı oldu…

Bu gerçeklik öncesinde AKP’nin kendi kurduğu denklem şöyleydi: Ya Erdoğan gidecek, ya Esad!

Bu gerçeklik sonrasında yeni denklem artık şöyle: Esad kaldı, Fidan gidiyor, Davutoğlu sallanıyor…

Erdoğan mı? O görev Türk milletinin…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ekim 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

BDP’NİN İŞARET ETTİĞİ ÇÖZÜM

Haziran Halk Hareketi’nin ortaya koyduğu gerçeklerden en önemlisi, AKP ile BDP’nin nesnel olarak aynı cephede olduğu gerçeğiydi.

ATLANTİK MÜTTEFİKLERİ: AKP-BDP

Gezi Erdoğan’ı silkelemeye başlayınca, Öcalan “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı vererek PKK-BDP’yi alanlara yönlendirmiş, PKK de Öcalan posterlerini Türk bayraklarının içine sokmaya çalışmıştı.

Erdoğan da İmralı’nın yaptığı bu yardımı değerlendirmek üzere her gün ekranlara çıkmış ve “bölücü örgüt bayraklarıyla Türk bayrağını yan yana getirmeyi nasıl içinize sindirdiniz” diyerek, kamuoyunu yanıltmaya çalışmıştı. Öcalan’la müzakere yürüten, tabelalardan TC’yi, gönderden bayrağı indirmeye çalışan Erdoğan’ın Taksim’deki “orantısız zekâyı” aşamayan bu psikolojik savaş malzemesi, haliyle başbakanlığın elinde patladı!

AKP ile BDP’nin aynı cephede olduğunun son kanıtı ise Sırrı Süreyya Önder’in açıkça “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni CHP kazanacağına, AKP kazansın” deme noktasına gelmiş olmasıdır! (Ahmet Hakan, Hürriyet, 20 Ekim 2013)

Cephe o kadar belirginleşmiştir ki, PKK her gün yurdun bir köşesinde şehitlik açarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da artık PKK-PYD’ye taziyede bulunabilmektedir. (Taraf, 20 Ekim 2013)

BDP: CHP, MHP, İP AYNI TARAFTA

AKP ile BDP’nin aynı cephede bulunduğu gerçeği, bağımsızlık mücadelesinin yönünü ve bileşenlerini saptamak bakımından hayatidir. Nitekim Atlantik Cephesi’nin AKP ve BDP kuvvetleri, o bileşenleri saptamaktadır!

Örneğin Almanya-Köln’de düzenlenen “Taksim ve Sonrası” konferansında konuşan BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Danış BeştaşCHP, MHP ve İşçi Partisi ile aynı tarafta yer alıyor” diyor. (ANF, 20 Ekim 2013)

Üstelik Beştaş bu sözleri konferansın bir diğer konuşmacısı olan CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun kendi partisini eleştirmesine katkı olarak yapıyor. Zira Tanrıkulu CHP’ye yeni bir kimlik kazandırma çabasında olduklarını, ancak bunu becerip beceremeyeceklerini henüz bilmediklerini söyleyerek, üstü kapalı şekilde CHP’deki ulusalcılığı yok etmeye çalıştıklarını dile getirmiş oluyor.

BDP’NİN IRKÇILIĞI

Ama Tanrıkulu ve benzerlerinin CHP’yi dönüştürmesi bile BDP’ye yetmiyor ve Köln’deki konferansta ona şöyle soruyorlar: “CHP’nin Türkiye dış politikasının ulusal güvenlik çerçevesinde ele alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Her tarafından cehalet ve kör bir ırkçılık akan bu sorunun sahipleri, üstelik CHP’nin MHP ve İşçi Partisi ile aynı tarafta olduğunu saptadıktan sonra “biz ırkçılarla yan yana olmayız” diyebiliyorlar.

Ancak bunu diyen BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş’ın asıl kendisi öyle bir Türk karşıtı ırkçılık anlayışına saplanmış ki, Erdoğan’ı konuşmasında ısrarla “Türk Başbakanı Erdoğan” diye nitelemektedir! Trajik olan ise Erdoğan’ın ulusalcı kesimlerin tepkisine rağmen ısrarla kendisini Türk diye nitelememesidir.

BDP’de ırkçılık öyle bir boyuta gelmiş ki, Türkiye’nin Atlantikçi yönetimler altında fiilen 20 yıldır Kuzey Irak’taki otonom yapıyı inşa etmesi bile Beştaş’ın kafasında “Türkiye Güney Kürdistan’ı (Kuzey Irak’ı) ekonomik olarak işgal etmiştir” şekline bürünebilmiştir!

ATLANTİK CEPHESİ, TÜRKİYE CEPHESİ

BDP Eş Başkan Yardımcısı’nın ırkçılıklarıyla köşeyi doldurmadan artık esasa gelelim.

Danış’ın kabaca yaptığı saptamayı, Erdoğan daha inceltilmiş olarak ve bileşenleri birbirine düşürmek amaçlı yapmaktadır sık sık: İşçi Partisi’nin sol parmağıyla CHP’yi, sağ parmağıyla MHP’yi idare ettiğini söylemektedir.

Türkiye’nin yurt savunması cephesindeki kuvvetlerinin parmak hesabı yapacak durumu yoktur. Nesnel olarak artık iki cephe vardır: Atlantik kuvvetleri olarak AKP-BDP cephesi ile Türkiye kuvvetleri olarak CHP-MHP-İşçi Partisi cephesi.

Ağır bir mücadeleyle geçecek 2014 yılında, herkes bu gerçeğe göre konumlanmak zorundadır! Aksi, bölünmüş Türkiye sonucudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ekim 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

DEVLETLERARASI İLİŞKİLERDE DÖRT YENİ İLKE

2004 yılı, ABD’nin dünya egemenliğindeki zirve yılıydı. O yıl Irak’ın olağanüstü bir direnişle ABD’ye karşı vatan savunması yapması, ABD tarihinde bir kırılmaya yol açtı.

Bu kırılmayı 2006’da İsrail’in Hizbullah’a yenilmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, 2008’de kapitalizmin yapısal bir krize girmesi, 2010’da ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2013’te ABD’nin Rusya’nın planına mecbur kalarak Suriye’de yenilmesi izledi.

Bu gelişmelerin sonucu ise bu köşede sık sık belirttiğimiz gibi yeni bir dünyanın inşa olmasıdır. Ve bu yeni dünyanın merkezi de Asya-Pasifik’tir.

Asya-Pasifik’in Atlantik’ten liderliği devralmaya başlaması, devletlerarası ilişkilere dört yeni ilke kazandırmaya başladı:

1. İLKE: SORUN ÇÖZÜMÜNDE ETKİNLİK

Dünyanın merkezi ve yeni lideri olmak, öncelikle savaşa ve barışa karar verebilmeye, yani sorunları çözebilme iradesine sahip olmaya bağlıdır.

Nitekim ABD’nin Suriye’de bir savaşı göz alamaması ve barışı inşa edecek iradeye sahip olamaması, liderliği adım adım devrettiğini göstermektedir. Moskova’nın hazırladığı yol haritasına mecbur kalması, Washington’un liderlik yeteneğini yitirdiğinin göstergesidir.

Asya-Pasifik merkezi ise yani Çin-Rusya hattı ise bu alanda belirleyen olmaya başlamıştır. Pekin-Moskova hattı, küresel anlamda sorun çözümünde etkin rol oynamaya başlamıştır.

2. İLKE: GÜÇ KULLANILMADAN ÇÖZÜM

Peki, sorun nasıl çözülecektir? Emperyalist ABD’nin uygulayageldiği gibi askeri güce başvurarak mı? Kaldı ki bu sorun çözme değil, tersine sorun yaratma olarak sonuçlanmıştır hep…

Çin-Rusya hattının devralmaya başladığı liderliğin bu konudaki ilkesi ise “güç kullanılmadan çözüm” esasına dayanmaktadır.

Bu anlayış kuşkusuz, daha barışçı bir dünyanın inşasına hizmet edecektir.

3. İLKE: KARŞILIKLI YARAR

Çin-Rusya hattının devralmaya başladığı liderliğin devletlerarası ilişkilere kazandırmaya başladığı üçüncü yeni ilke ise “karşılıklı yarar” ilkesidir.

Nitekim özellikle Çin, Afganistan’dan Afrika’ya uzanan son 10 yıllık ilişkilerinin tamamını bu esasa dayandırdı. Sömürmedi ve kazandığı kadar kazandırdı.

Bu anlayış, Çin’in devletlerarası yatırımlarına kolaylık sağladı. Özellikle Afrika ülkeleri, Batı’yla yaşanan 200 yıllık sömürü ilişkisinden sonra, Çin’le yeni bir atılım dönemine girmiş oldu.

4. İLKE: PAYLAŞARAK GELİŞTİRMEK

Çin-Rusya hattının dünya liderliğini devralmaya başlamasının uluslararası topluma yansıyan bir diğer özelliği is “paylaşarak geliştirmek” ilkesidir.

Bu anlayış, pratikte daha ziyade sosyalist Çin’den kaynaklanmaktadır. Çin, ABD’nin ve NATO’nun tersine silah satışından yüksek teknolojik endüstriyel ürün satışına kadar hemen her alanda ortak üretimi ve teknoloji paylaşımını esas almaktadır.

ABD’nin teknoloji transfer etmeyen, ortak üretimi kabul etmeyen emperyalist kapitalist anlayışının tam karşıtı olan bu yeni ilke, devletlerarası ticarette yeni bir model oluşturmaktadır.

Bunun son örneği ise Çin’in ulusal füze savunma sistemi nedeniyle Türkiye’ye yaptığı ve kazandığı tekliftir. Çin ABD’nin tersine füze teknolojisini paylaşıyor ve ortak üretim tesisi önererek, iki ülke arasında bağımlı bir ilişki kurulmasına engel oluyor.

KAPİTALİZMİN MEYDAN OKUMA KAPASİTESİNİ SINIRLAMA

Sonuç olarak yeni bir dünya kurulurken, devletlerarası ilişkilerin ilkeleri de yenilenmektedir. Emperyalist ABD’nin dayattığı eski dünyanın bağımlılık ilişkilerinin yerini, daha az bağımlı ilişkiler almaya başlamıştır.

Çin-Rusya hattı NATO’nun alternatifi olarak ŞİÖ’yü, IMF’nin alternatifi olarak BRICS Fonu’nu, Dünya Bankası’nın alternatifi olarak Güney Bank’ı inşa ederek, eski ilişkileri aşama aşama ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

Artık mesele, küresel kapitalizmin bu geçişe meydan okuma potansiyelini adım adım sınırlamaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ekim 2013

Yorum bırakın

FİDAN OLAYININ PERDE ARKASI

Önce Wall Street Journal hedef aldı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, ardında da Washington Post.

Wall Street Journall’a göre Fidan Suriye’deki radikal grupların güçlenmesini sağlamıştı ve üç yıl önce İran’a İsrail hakkında istihbarat sızdırmıştı. David Ignatius ise daha da ileri gitmiş ve Washington Post’ta, Fidan’ın 10 MOSSAD ajanının isimlerini İran’a verdiğini iddia etmişti.

FİDAN DEMEK, ERDOĞAN DEMEK

Kuşkusuz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 7 Şubat 2012’de Hakan Fidan’ın Cemaat tarafından hedef alınmasını nasıl algıladıysa, bugün de aynı şekilde algılıyor: Yani Fidan demek, Erdoğan demektir!

Nitekim her iki makale de genel olarak , “ABD Fidan’ı (Erdoğan) hedef alıyor” diye yorumlandı.

Ancak Hakan Fidan’ın hedef alınış biçiminde bir anormallik var. Zira Fidan’ı, dolayısıyla Erdoğan’ı İrancılık yapmakla suçlamak Batı’da “Erdoğan karşıtlığı” şeklinde okunsa da, Türkiye’de ve Ortadoğu’da hem inandırıcı bulunmaz, hem de Erdoğan’ın aleyhine bir durum oluşturmaz!

Üstelik MOSSAD Başkanı Tamir Pardo ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan son 6 ayda, Kahire’de, İstanbul’da birkaç kez görüştü ve iki kurum ilişkisi sorunsuzdu. Hatta “özür olayından” sonra ilişkilerin geliştiği de kamuoyuna servis edilmişti.

Dolayısıyla Washington acaba bu haberlerle, Türkiye düzleminde AKP’ye destek veriyor fakat dünya düzleminde beysbol sopası mı göstermiş oluyor? İçeride tahkim edip, dışarıda terbiye mi ediyor? Fidan ile Erdoğan’ın hedef alınması aslında ne anlama geliyor? Anlamaya çalışalım:

YENİ ORTADOĞU SÜRECİ

1. Suriye savaşındaki yeni durum, yani ABD’nin Rusya’nın planına mecbur kalması, haliyle yeni bir süreci başlattı. Böyle süreçlerin atlatılması, aynı zamanda bir suçlu ya da kurban bulunmasına bağlıdır. Fidan’ı kurban etmek ABD’yi, hatta iyi yönetilirse, aslında Erdoğan’ı bile rahatlatabilir!

2. Suriye’deki yeni durum, ABD’nin İran ile ilişkisine de yansıdı. ABD Başkanı Barack Obama ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani önce mektuplaştı, sonra telefonlaştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif ise baş başa görüştü.

Süreç, haliyle İsrail’i rahatsız etti. Böyle bir süreçte Erdoğan ile Fidan’ın İrancı diye suçlanması, gerçeği yansıtmasa bile ancak İsrail açısından bir değer kazanacaktır.

3. Mısır’daki devrim Suriye’de ABD’nin taşeronları olan Türkiye ve Katar ile Suudi Arabistan’ı karşı karşıya getirdi. Ankara Mursi’yi, Riyad ise geleneksel İhvan çekincesi nedeniyle Sisi’yi destekledi.

Bu saflaşmanın hemen ardından Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki istihbarat ofisini kapatması dikkat çekti. Bunu Ankara mı talep etti, yoksa Riyad kendiliğinden mi yaptı, henüz bilmiyoruz ama bu ofisin kapanmasının ilk ciddi sonucunun Suriyeli muhalifleri ilgilendireceğini, Riyad’ın yardım ve desteği belli oranda askıya alacağını tahmin edebiliyoruz.

4. Öte yandan Katar’ın da Suriye konusunda tavır değişikliğine gittiğini, ayrıntılarıyla bu köşede incelemiştik. Erdoğan’ın müttefiki olan Katar Emiri El Tani tasfiye olmuş, yerine oğlu El Tamim geçmişti. El Tamim de öncelikle Filistin Özerk Yönetimi üzerinden Şam’a “ülkesinin Suriye politikasını değiştireceği” mesajını göndermişti.

5. Bu durum tarafların kontrolündeki muhaliflere de yansıdı. Ülkeler ve istihbarat kurumlarının karşı karşıya gelmesi gibi, denetimlerindeki Suriye muhalefeti de birkaç parçaya bölündü.

6. “Yeni Ortadoğu Süreci” en çok Erdoğan hükümetini zor durumda bıraktı. AKP bir yandan Adana’daki “sarin gazı” operasyonu nedeniyle, bir yandan 21 Ağustos kimyasal komplosundaki rolü nedeniyle, bir yandan da El Kaide türevi örgütlerle ilişkisi nedeniyle Rusya’nın hedefi oldu. ABD’nin Rusya planına mecbur kalması, hatta Suriye muhalefetini Cenevre-2 Konferansı’na ikna etmek için Moskova’ya söz vermesi, benzer argümanların Batı’da da kullanılmasına yol açtı.

YENİ SÜRECE, SAVAŞ SUÇLUSU LAZIM!

İşte Hakan Fidan bu şartlar altında hedef alınmıştır. Fidan üzerinden Atlantik cephesinin, yani ABD, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın “aklanması” dört ülkeyi de rahatlatacaktır.

Ancak Erdoğan ve kurmaylarının bu istihbarat savaşını iyi yönetememesi halinde, süreç Türkiye açısından Hakan Fidan’ın hatta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun feda edilmesiyle de aşılamayacaktır!

Zaten son tahlil de öyle de olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ekim 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TSK, PKK, ESAD AYNI SAFTA!

Türkiye, ABD’nin Suriye politikasının taşeronu olunca ve AKP’liler de ABD’lilerden daha Amerikancı olunca, ortaya politik-mizah örnekleri çıkıyor. Türkiye’nin Ankara’dan değil de Washington’dan yönetilmesi, dış politikada ucubelikler yaşanmasına neden oluyor.

Son örnek, Suriye’de Türk Ordusu’nun, PKK’nin ve Suriye Ordusu’nun El Kaide’ye karşı operasyon yaparak kendiliğinden aynı cephede yer almasıdır.

EL KAİDE’YE KARŞI OPERASYON

Kamışlı’nın güneydoğusundaki Cevadiye bölgesinde bir süredir PKK’nin Suriye kolu olan PYD ile El Kaide bağlantılı Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt çatışıyordu. Son olarak Suriye ordusu bu bölgeye girdi ve IŞİD’e karşı operasyon yaptı. (YDH, 15 Ekim 2013)

Daha ilginci ise aynı gün Türk Ordusu’nun da El Kaide bağlantılı IŞİD’i hedef almasıydı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama aynen şöyleydi: “15 Ekim 2013 tarihinde saat 13.30’da Azaz/Parsa Dağı bölgesinden atılan bir havan mermisi, Kilis/Demirışık Hudut Karakolunun 450 metre doğusuna düşmüş ve patlamamıştır. Olayda herhangi bir zayiat meydana gelmemiştir. Gelişen durum üzerine, Azaz/Parsa Dağı’ndaki Irak Şam İslam Devleti Örgütü’ne ait mevziilere iki adet Fırtına obüsüyle 4 atış yapılarak mukabele edilmiştir.” (tsk.tr, 15 Ekim 2013)

Böylece Beşar Esad’ın ordusu, Türk ordusu ve PKK, El Kaide’ye karşı operasyon yaparak aynı cephede buluşmuştur!

SURİYE MUHALEFETİ SÜREKLİ BÖLÜNÜYOR

AKP’nin bağımlı dış politikasının yarattığı tablo sadece bununla sınırlı değildi. Örneğin bu operasyonların yapıldığı süreçte, AKP’nin açık destek verdiği Suriye muhalefeti de sürekli bölünüyordu.

AKP’nin SUK’unun, Cenevre-2 konferansına katılacağı için Katar’ın SUKO’sundan ayrılmayı gündemine aldığını daha önce bu köşede dikkatinize sunmuştuk. Diğer yandan El Kaide bağlantılı grupların Eylül ayı sonunda kendi aralarında SUKO’ya karşı birleştiğini de yazmıştık.

Ancak bölünme bitmedi:

1. Suriye’nin güneyinde 70 grup bir araya gelerek SUKO’dan ayrıldıklarını ve Devrim Komuta Konseyi’ni kurduklarını ila etti. (YDH, 16 Ekim 2013)

2. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir kafeteryada buluşan 106 grubun temsilcisi, Ahrar Suriye Birliği isimli yeni bir örgüt kurdu. (YDH, 16 Ekim 2013)

ABD’nin 23-24 Kasım tarihli Cenevre-2 konferansına mecbur kalması ve Rusya’ya Suriye muhalefetini de konferansa katacağı sözünü vermesi, böylece hem AKP hükümetini, hem de AKP’nin desteklediği muhalif grupları ortada bırakmış oldu!

Kuşkusuz bağımlı dış politikanın varacağı yer burasıydı. Ancak bağımsız dış politika izlendikçe bakın neler olabiliyor:

İŞTE BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA

Önce Hüsnü Mübarek’i, sonra da Muhammed Mursi’yi yıkan Mısır Halk Hareketi öncelikle Suriye politikasını değiştirdi. ABD ise Mısır’a 30 yıldır yaptığı askeri yardımları askıya aldığını ilan etti.

Bakın Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ABD’nin kararına ne dedi: “Gerçek şu ki sorunun kökeni çok daha geride. Sorun, Mısır’ın son 30 yıl boyunca ABD yardımına bağlı kalmasından kaynaklanıyor. Bu yardım, seçenekleri çoğaltmak yerine kolay olanı tercih etmemize neden oldu. ABD bu süre zarfında, Mısır’ın daima Washington’ın dış siyaseti doğrultusunda hareket edeceği gibi bir yanılgıya kapıldı. Mısır, yeni dönemde uluslararası platformda seçeneklerin artırılmasına yönelik bir dış politika çizgisi izleyecek. Mısır halkı, ABD’yle ilişkilerde yaşanacak olumsuzlukların üstesinden gelecek güçtedir.” (Dünya Bülteni, 16 Ekim 2013)

Nebil Fehmi’nin bu özlü sözlerinden sadece Türk Dışişleri Bakanlığı değil, “NATO’suz yapamayız” takıntısındaki Türk subayları da önemli dersler çıkarmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

WASHINGTON AÇILIMI

Özgür Gündem’den Veysi Sarısözen ve Taraf’tan Emre Uslu haklı sorular sormuşlar:

Sarısözen özetle şöyle diyor: “Kandil ‘geri çekilmeyi durdurduğu zaman’ ve İmralı, ‘AKP Kandil’e başka yol bırakmadı’ dediği zaman Erdoğan ve hükümet ‘görüşmelerin ipi kopar’ demedi. Ama Demirtaş konuşunca Erdoğan “görüşmelerin ipi kopar” dedi!” (Özgür Gündem, 16 Ekim 2013)

Sarısözen ortada bir tuhaflık olduğunu şu sözlerle resmediyor: “Silah görüşmenin iplerini koparmaya yol açmıyor, ama mesaj görüşmenin iplerini tarumar ediyor.”

Sarısözen yazısını, şu dikkat çeken “eleştiriyle” bitiriyor: “Siz ‘pakete yetmez’ derseniz, hükümet de size, ‘gerillanın susması yetmez, BDP de sussun’ der işte.

MİT’İN HER YAZDIRDIĞI YANLIŞ ÇIKTI

Emre Uslu ise sadece hükümetin değil, MİT’in de sesi olarak nitelediği Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin Açılım süresince yazdıklarını anımsatmış. (Taraf, 16 Ekim 2013)

Selvi’ye göre, daha doğrusu MİT ve AKP’ye göre Açılım üç aşamalıydı: 1. PKK’nın Türkiye sınırları dışına çekilmesi aşaması. 2. Demokratikleşme süreci aşaması. 3. Silah bırakma ve normalleşme süreci aşaması.

Selvi, 27 Şubat 2013’te bu anlaşma nedeniyle Cemil Bayık’ın PKK’den tasfiye edileceğini, 6 Mayıs 2013’te de tarafların müzakerede, kamuoyunun bildiğinden bir ay daha ileride olduğunu yazmıştı.

Uslu, tüm bunları yazdıktan ve her yazdığı yanlış çıktıktan sonra Selvi’nin önceki gün köşesinden Cemil Bayık’ın mesajlarına yer vermesini ve sürecin sıkıntılı olduğunu dile getirmesini köşesine taşımış ve ortaya çıkan tabloyla eğlenmiş. Uslu, “PKK barış değil, taktik ateşkes peşinde” diye yazdığı için Selvi ve benzeri seslerin kendisini “savaşçı” ilan ettiğini de özellikle anımsatmış.

Uslu sonuç olarak da hükümetin yanlış yaptığını, çünkü bu açılım sürecinin PKK’yi büyüttüğünü belirtmiş.

AÇILIM’IN HEDEFİ ZATEN PKK’Yİ BÜYÜTMEK

Ne Veysi Sarısözen’in “Siz ‘pakete yetmez’ derseniz, hükümet de size, ‘gerillanın susması yetmez, BDP de sussun’ der işte.” demesi, ne de Emre Uslu’nun “süreç PKK’yi büyüttü” saptaması aslında gerçeği yansıtıyor.

Zira Erdoğan-Öcalan ortaklığı üzerinden yürütülen Açılım’ın hedefi ne ülkeye demokrasi getirmekti, ne de PKK’yi bitirmek!

Açılım’a “Ankara merkezli” bakılınca haliyle taraflardan biri Açılım’dan “demokrasi”, diğeri de PKK’nin küçülmesini bekliyor.

Ancak Kürt Açılımı Ankara merkezli değil, Washington merkezlidir! Bu nedenle de Açılım ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgilidir, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açarak Kürt Koridoru oluşturma hedefiyle ilgilidir, Diyarbakır’ı BOP’un merkezi hedefi yapma ilanıyla ilgilidir…

Bu hedefler, haliyle PKK’yi büyütecek ve daha kullanışlı bir enstrüman haline getirecektir!

KÜRT AÇILIMI DEMOKRASİ DEĞİL, FAŞİZM GETİRİR

Kürt Açılımı, Türklerin ya da Kürtlerin değil, Türkiye’nin, Irak’ın ve Suriye’nin de değil, fakat bir tek ABD’nin ve işbirlikçisi enstrümanların çıkarlarına yaramaktadır!

Kürt Açılımı, Ankara Açılımı yerine Washington Açılımı olduğu için de, Türkiye’ye demokrasi değil, daha otokrat bir rejim getirecektir. Nitekim son bir aydır “demokratikleşme paketinin” gölgesinde çıkarılan yasa ve yönetmelikler, ancak faşist bir düzende uygulanabilecek türdendir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ekim 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

EN DEĞERLİ MEVZİ: İŞÇİ PARTİSİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki istifalara anlam verememiş, soruyor: “Samimi, dürüst, vatanını milletini seven bir generalin ve bir amiralin böyle süreçte istifa etmesi gerekmezdi. Nasıl böyle bir şey yaparlar anlamak da mümkün değil.” (hürriyet.com.tr, 15 Ekim 2013)

Bakmayın siz istifalara anlam veremeyen Erdoğan’a… Aslında bu istifaları en iyi anlayan kişi odur.

Fakat anlamayanlar gerçekten var. Hatta bize yazdıkları e-postalarda, istifa eden komutanları mevzileri terk etmekle suçlayanlar bile var!

ASKERİNİN SELAMINI ALAMAMAK

Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Atilla Kezek ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Teknik Başkanı Tuğamiral Sami Örgüç’ün istifa etmesi kesinlikle bir mevzi terki değil fakat AKP hükümetine verilmiş şu anlamlı yanıttır: “Biat edeceğine istifa et ve yıldızsız fakat onurlu yaşa!

Bu “yıldızsız ve onurlu yaşamanın” ne kadar değerli olduğunu sanırım son zamanlarda en çok Hilmi Özkök anlamaktadır. Doğru, yıldızları hâlâ vardır ama ne selamını alabildiği bir askeri, ne de rahatça gidebildiği bir orduevi vardır!

ONURLU İSTİFALAR TARİHİ

Türk Ordusu’nun devrimci tarihi, aynı zamanda onurlu istifalar tarihidir. Yakın geçmişten iki örnek verelim:

Genel Kurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa ederek sadece Turgut Özal’ın emrine itaatsizlik yapmış olmadı, aynı zamanda o emri dinlemeyerek ordusunu komşusuna saldırtan bir komutan olmaktan kurtuldu! Türk Ordusu’nu ve Türk milletini 100 yıl temizleyemeyeceği bir lekeden korudu.

Genel Kurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan Aksay topluca istifa ederek, Türk subaylarını esir alanların emrinde olmayacaklarını ilan etmiş oldular!

Dört komutan istifa edip Türk subaylarının gönlünde yükselirken, istifa etmeyerek bir günde hem Kara Kuvvetleri Komutanı hem de Genel Kurmay Başkanı olan Necdet Özel, topuk selamı ve çene selamı rekorlarıyla altındaki komutanları utandırmıştır!

MUSTAFA KEMAL’İN İSTİFASI

İstifa etmek mevzi terk etmek değil fakat tersine devrimci mevziler kazanmaktır.

Örneğin, “Bu milletle neler yapılmaz” diyerek 8-9 Temmuz 1919 gecesi askerlikten istifa eden Mustafa Kemal bir mevzi kaybetmemiş, tersine Türk milletinin emperyalizmi yenebilmesi için Anadolu’da mevzilenmiştir!

Türk Ordusu’nun general ve amirallerinin dörtte birinin esir alındığı bir süreçte, hiçbir şey olmamış gibi koltuklarda oturmak, mevzi korumak değil, erdemli yaşamaktan vazgeçmek demektir!

MÜCADELE MEVZİSİ: İŞÇİ PARTİSİ

İşte denizci komutanlar Atilla Kezek ve Sami Örgüç, tıpkı Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner gibi erdemli yaşamak üzere istifa etmiş ve bizce yeni bir mevzi kazanmıştır!

O mevzi bize göre, Türk milletine ve onun ordusuna karşı açılmış bu emperyalist savaşa karşı en kararlı mücadeleyi sürdüren, halkın en ileri devrimci örgütüdür artık!

İstifa eden değerli komutaların, Mustafa Kemal’in askerleri olarak asıl mücadele edebileceği o değerli mevzi, bugün İşçi Partisi’dir!

İşçi Partililerin, istifa eden değerli komutanların ve bağımsızlık mücadelesi veren Türk milletinin bayramı kutlu olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ekim 2013

,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİ DE BÖLÜNDÜ

Dün Türkiye’nin Suriye konusunda yalnızlaştığını, Washington’un Moskova’nın çözüm yoluna mecbur kalmasıyla birlikte taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da ayrıştığını incelemiştik.

Bugün ise muhalefet cephesine bakacağız:

SUK – SUKO AYRIŞMASI

Suriye muhalefeti konusunda Atlantik cephesinin vardığı en yüksek seviye Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO bünyesinde tüm muhalefetin birleştiği durumdu.

Peki, bugün durum ne? Washington’un Cenevre-2 sürecine razı olmasından ve Moskova’ya muhalefeti de bu sürece katma sözü vermesinden bu yana durum nasıl gelişti? İnceleyelim:

1. Muhalefet önce radikaller ve ılımlılar diye ikiye bölündü. El Kaide ve türevlerini bahane eden Batı, SUKO’ya ve askeri kolu olan ÖSO’ya yardımı azalttı. Ardından daha da ileri giderek ılımlı muhalefetten ve özellikle PYD gibi Kürt örgütlerinden El Kaide ile mücadele etmesini istedi.

2. El Kaide ve türevleri ise daha sonra Suriye muhalefetinden ayrıldıklarını ve yeni bir çatı örgütü kurduklarını ilan ettiler.

3. İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi istenilen işlevi yerine getiremediği için Katar-Doha’da ABD’nin inisiyatifiyle Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO kurulmuş ve Washington’un zoruyla SUK, SUKO’ya katılmıştı.

Ancak iki yapı arasında çelişmeler hep oldu. Cenevre-2 süreci ise çelişmeleri iyice derinleştirdi ve SUK, SUKO’dan ayrılmayı gündemine aldı.

Londra’da yayımlanan el-Hayat gazetesine göre George Sabra başkanlığında SUK, Cenevre-2 Konferansı’na katılması durumda, SUKO’dan ayrılacağını ilan etti. SUK, daha önce de SUKO Başkanı Ahmed Carba’nın Cenevre-2 Konferansı konusunda görüşmelerde bulunmak üzere New York’a gitmesine karşı çıkmıştı.

114 üyesi bulunan SUKO’da, 40 üyeyle temsil edilen SUK en büyük örgütü temsil ediyor.

4. 25 Eylül’de de içinde Nusra Cephesi’nin yer aldığı bazı örgütler ortak bildiri imzaladı ve SUKO’yu artık tanımadıklarını ilan etti. Bu bildiriyle birlikte SUKO’ya bağlı ÖSO ile El Kaide türevlerinin çatışmaları şiddetlendi.

5. Bu bölünme, ÖSO içinde de ayrışmalara yol açtı. Örneğin ÖSO’nun sözcüsü Fahd el-Masri, ÖSO’nun Genelkurmay Başkanı diye nitelenen Selim İdris’i bölge ülkelerinin istihbarat servislerinin maşası olmakla suçladı. Bu suçlamayla yetinmeyen sözcü Masri, Selim İdris’i bazı bölgelerde katliam yapmakla suçladı.

Bu süreçte Batı basınında muhaliflerin de sivil katlettiği türünden haberlerin yer alması dikkat çekti.

SURİYE KÜRTLERİ BÖLÜNDÜ

6. Bu süreçte SUKO’ya dâhil edilmeye çalışılan Kürt örgütleri de kendi içlerinde bölündü.

Örneğin Barzani’nin partisi KDP’nin Suriye kolu olan Suriye Demokratik Kürt Partisi, 28 Ağustos’ta İstanbul’da SUK ile anlaştığı için Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nden ayrıldı!

7. Son olarak Erbil’de toplanan dört Suriye Kürt Partisi, Barzani’nin denetiminde birleşti! El Parti, Suriye Özgür Kürtler Partisi, Kürdistan Birliği Partisi ve Kürt Özgürlüğü Partisi’ni tek çatı altında birleştiren Barzani, yeni partiye de Kürdistan DemokratPpartisi-Suriye (KDP-S) ismini verdi.

Barzani, bu yeni oluşumun gelecekte Suriye’de oluşabilecek her hangi bir rejimde Kürtlerin haklarını “demokrasi” çerçevesinde korumakla sorumlu olduğunu belirtti.

BÖLGE BARIŞI KARŞITI: AKP

Moskova ise Suriye muhalefeti içerisindeki bu bölünme nedeniyle öncelikle Cenevre-2 ortağı olan Washington’u, hem de alaycı bir dille suçluyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2 Konferansı’na katılmayacağını ilan etmesi, Batı’nın Suriye muhalefetini müzakerelere zorlayacak yetenekte olmadığını gösteriyor!

Ancak Rusya için gün geçtikçe asıl sorumlu AKP hükümeti olmaya başladı. Zira SUK İstanbul’da kuruldu ve Ahmet Davutoğlu’nun bizzat koordine ettiği bir örgüt olarak biliniyor.

Moskova’ya göre, SUK’un SUKO’ya rağmen Cenevre-2’ye katılmayacağını ilan etmesi, mutlaka AKP’nin bilgisi ve talebi dâhilindedir!

Bu durum ise sadece Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıyor, aynı zamanda AKP hükümetini açıkça bölgesel barışın karşıtı haline getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

KATAR SURİYE POLİTİKASINI DEĞİŞTİRİYOR

Washington’un Suriye konusunda Moskova’nın çizdiği rotaya mecbur kalması, en çok taşeronları olan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktı.

Üç ülkenin içinde en şanslısı Katar. Zira bu ülke, yola yeni bir Emir’le devam etme kararı alınca, Suriye konusunda manevra yapabilme şansı yakaladı.

En zor durumda olan ise maalesef Türkiye… Zira Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı yıkmayı varlık gerekçesi haline getirdiği için, Ankara’ya bir manevra alanı bırakmamış oldular!

KATAR’DAN ŞAM’A AÇIK MESAJ

Katar’ın Suriye politikasındaki değişimi yansıtan takvimi kısaca anımsayalım:

Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğlu Tamim’e bıraktı! Babasını saray darbesiyle yıkan El Tani de, bir saray darbesiyle yıkılmıştı!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, yönetimi babasından devralan Katar Emiri Şeyh Tamim’e, “Suriye politikanızı gözden geçirin” uyarısı yaptı. (Yeni Mesaj, 28 Haziran 2013)

Katar’ın yeni Emiri Şeyh Tamim, Ağustos ayında Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile görüştü. Şeyh Tamim Abbas’tan Şam’la temas kurarak Katar-Suriye ilişkilerinin iyileşmesi için zemin hazırlamasını talep etti. Şeyh Tamim Şam’a “Katar’da temel bir strateji değişikliği oldu, Katar’ın dış politikası da aşamalı olarak değişecektir” güvencesinin verilmesini istedi. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

Katar Emiri Şeyh Tamim Şam’a ikinci mesajını, 7 Ekim’de görüştüğü el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla gönderdi. Lübnan’da yayımlanan es-Sefir gazetesine göre Abbas Zeki, 9 Ekim’de Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile görüşerek Katar’ın mesajını iletti. (Yakın Doğu Haber, 11 Ekim 2013)

ERDOĞAN’IN KATAR’A MÜDAHALESİ

Bu gelişme haliyle en çok Erdoğan-Davutoğlu ikilisini rahatsız ediyor. Zira Katar’ın Suriye politikasını değiştirmesi AKP Hükümetini hem bölgede iyice yalnızlaştıracak hem de içeride muhalefete karşı elini daha da zayıflatacaktı.

Erdoğan ve Gül, Katar Emiri Şeyh Tamim’e iki kez müdahalede bulundu:

İlki Suriye’ye kimyasal komplonun gerçekleştiği 21 Ağustos gününün akşamıydı. Erdoğan Şeyh Tamim’i telefonla aradı ve 21 Ağustos komplosuyla ortaya çıkan “savaş iklimine” katkı vermesini istedi!

İkinci müdahale ise Şeyh Tamim’in el Fetih Merkez Komite üyesi Abbas Zeki aracılığıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a mesaj ilettiğinin kamuoyuna yansımasından hemen sonra gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Katar Dışişleri Bakanı Halid Bin Muhammed El Atiyye ile görüştü. Basına kapalı görüşme ajanslara şu sözlerle yansıdı: “Ortadoğu politikalarında Türkiye ile yakın politika izleyen Katar’ın devre dışı görüntü verdiği dönemde bu görüşmenin gerçekleşmesi dikkat çekti.” (13 Ekim tarihli ajanslar)

TÜRKİYE NE YAPACAK?

Suriye’deki ortaklarından Suudi Arabistan’la Mısır konusunda ayrı düşen AKP Hükümeti’nin, Katar’ın bu yeni yönelimiyle bölgede iyice yalnızlaşacak olması yeni bir süreç başlatıyor.

Batı basınında artık Suriyeli muhaliflerin Alevi katlettiği, o muhaliflerin Türkiye’yle bağlantılı olduğu şeklindeki haberlerin sıklıkla yer alması, zaten hükümeti oldukça zor bir durumda bırakmıştı.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi bu zorluğu aşabilmek için her ne kadar sık sık “El Kaide’ye destek vermiyoruz” açıklamasına başvursa da, başta Moskova olmak üzere pek çok başkentin Suriye dosyasında var olan gerçek bilgiler, Erdoğan’ı yakın gelecekte köşeye sıkıştıracak cinsten.

Bu gerçeği gören Washington, Erdoğan’a ve hatta Davutoğlu’na yardımcı olmak için açıkça Hakan Fidan’ı hedef almaya başladı. Suriye konusu Hakan Fidan’a yıkılarak Erdoğan-Davutoğlu rejimi korunmak istenmektedir.

Ancak Fidan’ın feda edilmesi durumu kurtarmaz. Zira Türkiye’nin Suriye konusunda dostluk politikasına dönebilmesinin tek şartı, önce AKP Hükümeti’nden kurtulmaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın