Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

TC İLE PKK SAVAŞIYOR, AKP İSE TARAFSIZ

Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı atanması sonrasında faaliyete geçen bir kurum var: Stratejik Düşünce Enstitüsü SDE.

Bu kurumun kendisini nasıl tanımladığını aktarırsam eğer, sizler de SDE hakkında fikir sahibi olursunuz: “SDE, stratejik derinliğine ve tarihi sorumluluğuna doğru emin adımlarla yol alan Türkiye’nin ulaşmak istediği büyük devlet idealinde önemli bir dönüm noktasıdır.”

Bir kurumun kendisini “büyük devlet idealinde” nasıl önemli bir dönüm noktası görebildiği, kuşkusuz bilimin sınırları dışındadır!

Bir “dönüm noktası” olan bu kurumun Yüksek İstişare Kurulu’ndaki kimi isimler, SDE’nin misyonunu anlamamızı sağlayacaktır: Sacit Adalı, Mustafa Karaalioğlu, Doğu Ergil, Faik Tarımcıoğlu, İhsan Dağı, Osman Can, Salim Uslu, Ümit Fırat

SDE’nin Başkanı ise televizyonlarda hemen her gün gördüğünüz bir isim: Yasin Aktay. Kendisi son olarak AKP’nin MKYK üyesi oldu!

AKP’NİN BAŞ DÜŞMANI TÜRK ULUSALCILIĞI

Derdimiz size bir kurumu tanıtmak değil elbette; bu kurumun hazırladığı “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002-2012” isimli çalışmayı sorgulayacağız.

Yasin Aktay, SDE’nin 148 sayfalık bu çalışmasıyla ilgili Star gazetesine yaptığı açıklamada üç önemli ve kritik konuda kendisinin, daha doğrusu partisinin görüşlerini ortaya koyuyor:

1. Aktay, öncelikle Türk ulusalcılığını hedef alıyor: “Kürt ulusu diye yola çıktığınızda, zaten Kürtlerin de Türkiye’nin de başına bunca iş açmış olan Türk ulusalcılığına simetrik bir yanlış talebinde bulunmuş oluyorsunuz. Hani ulusalcılık kötü bir şeydi? Türk ulusalcılığı Kürt sorununu doğurdu diyorsak Kürt ulusalcılığının nelere kadir olabileceğini Allah bilir.”

Aktay’ın daha doğrusu AKP’nin “Türk ulusalcılığını” hedef alarak “dönüştürmeye” soyunduğu Türkiye kuşkusuz artık “demokratik” değildir! Nitekim Başbakan Erdoğan açık bir şekilde “kuvvetler ayrılığını” yani demokrasiyi ayak bağı gördüğünü ilan edebilmektedir.

AKP, HEP’İN HEDEFLERİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ

2. Yasin Aktay, Türkiye’yi dönüştürme faaliyetleri sırasında kimin hedefini gerçekleştirdiklerini de açıklıyor!

Aktay’a göre 1993 yılında Halkın Emek Partisi HEP’in “Barış Çağrısı” metni ile talep ettiği 23 maddenin neredeyse tamamı AKP’nin 10 yıllık iktidarı döneminde karşılandı!

Elbette “demokratik haklar” kategorisi içinde değerlendirilebilecek haklara kimsenin itirazı olamaz. Ancak AKP’nin HEP’in hedefini gerçekleştirmiş olması, üzerinde durulması gereken bir konudur! Zira HEP bugün BDP’dir.

AKP, TC VE PKK’YE EŞİT MESAFEDE

3. Yasin Aktay’ın şu görüşleri ise “Türkiye’yi dönüştüren” AKP’nin misyonunu ortaya koymaktadır: “Esasen PKK şiddeti devlet direncini asla geriletebilecek bir unsur olmadı. Aksine iki tarafın şiddeti birbirlerini besliyordu. Bu savaşa dur demek için savaşın dışındaki bir unsurun devreye girmesi gerekiyordu. AK Parti bu sistemin dışında bir parti olarak, iki tarafın şikeli savaşlarını durdurmaya çalışınca her ikisinin silahı da AK Parti’ye döndü. AK Parti kendi tabanı üzerinden halkın klasik devlet anlayışı tarafından işlenmiş bu ulusalcı anlayışını rehabilite etti diyebiliriz.”

Özetle Aktay, “Türk devleti ile PKK’nin savaştığını, tarafsız olan AKP’nin ise bu savaşı durdurmaya soyunduğunu” söylüyor!

Daha açık ne söylesin ki?!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’DE KRİTİK TASFİYELER

Zirveden aşağıya inen, gerileyen devletlere özgü bir “iç çarpışmanın” yaşandığı ABD’de bir soruşturma tamamlanırken, bir başka soruşturma açılıyor…

Gelin en iyisi bu “iç çarpışmanın” istihbarat savaşları şeklinde cereyan etmesini tek tek inceleyelim.

BİNGAZİ’DE ABD DIŞİŞLERİ SUÇLU BULUNDU

1. Tamamlanan soruşturmalardan biri, ABD Büyükelçisi Chris Stevens’ın ve üç diplomatın öldürüldüğü Libya’daki Bingazi saldırısı…

Aralarında eski Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in de olduğu beş kişilik bağımsız komisyon soruşturmasını tamamlayarak 39 sayfalık raporunu teslim etti. Gizli kısımlarının ayıklanarak yayınlandığı rapora göre suçlu ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Diplomatik Güvenlik birimi ile Yakın Doğu İşleri masası…

Öldürülen Büyükelçi Chris Stevens’ın son olarak bir Türk diplomatla yemek yediği ve onu uğurladıktan iki saat sonra saldırının yaşandığı bilgisi de raporda yer aldı. (Bu son yemeğin Suriye’ye sevk edilmek üzere İskenderun’a silah getiren Al Entisar isimli gemiyle ilgili olduğunu ve Türk diplomatın da Ali Sait Akın olduğunu bu köşede daha önce belirtmiştik.)

DIŞİŞLERİ’NE OPERASYON

2.  Bingazi olayı Amerikan devleti içindeki çarpışmanın yaşandığı en önemli alandır.

Nitekim Bingazi saldırısını “terör değil spontane gelişme” diye değerlendirdiği için Cumhuriyetçilerin hedefi olan ABD’nin BM Büyükelçisi Susan Rice, Başkan Barrack Obama’nın gönlündeki Dışişleri Bakanı adayı olmasına rağmen, bu çarpışma nedeniyle adaylıktan çekildi!

CIA’YA OPERASYON

3. Bingazi saldırısı üzerinden tasfiye dilen bir diğer isim ise CIA Başkanı David Petraeus’du…

Petraeus, Bingazi saldırısı nedeniyle Kongre İstihbarat Komitesi’ne ifade vermesine birkaç gün kala “evlilik dışı ilişki” bahanesi ile tasfiye edildi. Ancak Petraeus yine de ifadeden kaçamamış, kendisine Beyaz Saray’ın bu saldırıyla ilgili olarak neden “terörist” yerine “aşırı gruplar” ifadesi kullandığı sorulmuştu!

Al Entisar İskenderun açıklarında yük boşaltma izni beklerken, Petraeus’un apar topar Türkiye’ye geldiğini de anımsatalım.

Petraeus’un görevleri sırasındaki bir başka olay da ABD’deki iç çarpışmayı göstermesi bakımından önemliydi: Petraeus, CIA Başkanı olmadan önce ABD’nin Merkez Kuvvetler Komutanı’ydı ve Irak ile Afganistan savaşlarından sorumluydu. Petraeus, 2010’da ülkesinin geri çekilme stratejisini Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne karşı savunurken sorular karşısında bayılmıştı!

Silahlı Kuvvetlerden CIA’nın başına geçen David Petraeus’un adının istifasından önce Savunma Bakanı adayı olarak geçtiğini özellikle belirtelim.

PENTAGON’A OPERASYON

4. ABD’deki iç çarpışmanın boyutlarını gösteren son olay ise Savunma Bakan Yardımcısı Michael Vickers’le ilgili…

Pentagon Basın Sözcüsü George Little’ın basına yaptığı açıklamaya göre Vickers’le ilgili bir soruşturma başladı. Vickers, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in Pakistan’da öldürülmesiyle ilgili operasyon hakkında bilgi aktarmakla suçlanıyor!

Michael Vickers soruşturmasını önemli kılan ise onun Petraeus’tan sonra CIA’nın başına aday gösterilmesiydi.

EN GÜÇLÜ ADAYLAR TASFİYE OLDU

Toparlarsak, önce Savunma Bakanı olması beklenen CIA Başkanı David Petraeus, sonra Dışişleri Bakanı olması beklenen BM Büyükelçisi Susan Rice ve son olarak da CIA Başkanı olması beklenen Savunma Bakan Yardımcısı Michael Vickers “iç çarpışma” neticesinde tasfiye oldu!

Üç çok önemli ve kritik mevkiiyle ilgili bu operasyonlar, iç çatışmanın daha da büyüyeceğini gösteriyor… İç çatışmanın merkezinde ise ABD’nin önümüzdeki yıllarda nasıl bir strateji izleyeceği sorunu var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN AÇILIMI

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamaları ile Başbakan Erdoğan’ın yapacağı ABD ziyareti, hükümetin “terörle mücadele, siyasetle müzakere” formülünü berraklaştırdı: AKP, BDP’yle mücadele(!) edip, PKK’yle müzakere ediyor.

AKP, ÖCALAN’I KURTARACAK

Müzakere edilen ise Öcalan’ın protokolleridir.

Öcalan’ın açlık grevlerini bitirmesinin ardından Aysel Tuğluk’un “masada” olduğunu ilan ettiği ve içeriğini Selahattin Demirtaş’ın açıkladığı “ikişer sayfalık üç protokol” şu üç konuyu kapsıyor: “Biri ateşkes, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü de yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkeleri.

Ancak protokollerin bir de müzakereye açık olmayan ve PKK’nin kırmızıçizgi ilan ettiği maddeleri var: 1. Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınması. 2. Anadilde eğitim. 3. Kürtlerin özyönetimi. 4. Öcalan’ın tutukluluk şartları.

Hem Öcalan’a açlık grevlerini bitirme olanağı yaratıldığında AKP ve PKK çevrelerinden yükselen “çözümün tek adresi Öcalan’dır” ortak sesi, hem de Adalet Bakanlığı’nın “Öcalan’ın tutukluluk şartlarını düzeltmek için özel bir çalışma” başlatması, dördüncü kırmızıçizginin kabul edildiğini gösteriyor.

ÖCALAN’A MEŞRUİYET, PKK’YE HAKLILIK

Tam bu noktada Bülent Arınç’ın ortaya çıkarak hem Öcalan’a “meşruiyet” araması hem de PKK’ye “haklılık kazandırmaya” çalışması anlamlıdır. Anımsayalım:

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bir TV programında “Durmuş, Yakup ve Abdullah isimli üç arkadaşın birlikte namaz kılmasından, oruç tutmasından” bahsetti. Durmuş eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Abdullah da Öcalan’dı…

Ardından Durmuş Yılmaz konuştu ve “Öcalan Nurcu olacaktı” dedi.

Bülent Arınç’ın konuşması sırasında Öcalan’dan “11-12 seneden beri tecrit halinde yaşayan bir insan” diye bahsetmesi önemliydi. Zira bu sözle devlet BDP’nin “Öcalan tecrit altında” iddiasını kabul etmiş oluyordu.

Arınç’ın bir başka çarpıcı ifadesi ise BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ı kastederek “Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki, o kadar kendisini zorlamışlar ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım” demesiydi…

Kuşkusuz Arınç Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencelere karşı çıkıyor görüntüsüyle, dağa çıkmaya ve aslında PKK’nin varlığına haklılık kazandırmaya çalışıyordu…

AKP, YENİ AÇILIMI OBAMA’YA SUNACAK

Başbakan Erdoğan’ın Şubat ayında ABD’ye “terör” ziyareti yapacağı bilgisinin basına servis edilmesi, Arınç’ın sözlerinin hedefine ışık tutuyordu.

Habere göre Erdoğan, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” kapsamında terörü bitirme çalışmalarına ABD yönetiminden destek istemek için Obama’yla görüşecek. Yine habere göre bu ziyaretin öncesinde Ankara’da Erdoğan başkanlığında yeni bir plan hazırlanıyor. Ancak vurgulandığına göre askeri, siyasi ve ekonomik olarak üç bölüme ayrılan çözüm planında bu kez siyasi ayak ağır basacak!

O siyasi ayak ‘Öcalan Açılımı’dır!

PKK İÇİN ABD VE ÖCALAN’DAN DESTEK İSTEMEK!?

Öcalan Açılımı’nın ABD açısından önemi “Kürt Koridoru”na yapacağı katkıdır.

Öcalan’ın açlık grevlerini bitirme talimatı verdiği el yazılı mesajında Suriye Kürtlerine de seslenmesi ve “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez” diyerek PYD’yi yeni bir hedefe yöneltmesi ile “demokratik özerkliğe” vurgu yapması bu nedenle önemliydi.

PYD’nin SUKO’ya katılma kararında bu mesajın etkisi olduğu açıktır.

ABD’nin ve hatta PKK’nin böylesine ince manevralar ve sonuç alıcı hamleler yapabildiği bir durumda Türkiye’nin içine düştüğü durum ibretliktir. Çünkü PKK’yi bitirmek(!) için PKK önderi Öcalan’la müzakere yapmayı ve PKK kartını elinde tutan ABD’den destek istemeyi devlet aklıyla açıklayabilmek mümkün değildir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Aralık 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD, PKK’NİN ÖNÜNÜ AÇIYOR

Türk devletinin Suriye’de PYD’ye karşı El Nusra’yı kullandığı, artık bir PKK iddiası olmaktan çıkmış ve “iyi kulak” Cengiz Çandar gibilerce de telaffuz edilmeye başlamıştır.

Beşar Esad’ı devirme göreviyle Eylül 2011’de kurulan Sünni İslamcı El Nusra’nın, PYD’ye karşı operasyonlarının ardından ABD tarafından terör örgütleri listesine alınması, sis perdesi arkasında kalmış kimi konuları da berraklaştırdı.

Ki o konuların başında Esad-PKK/PYD ilişkisi gelmektedir.

ESAD’IN AKILLI HAMLESİ

Meseleye “merkezin zayıflaması” ve “güç boşluğu” gibi ana etkenleri soyutlayarak salt “PYD’nin,  ‘kolayca’ Suriye’nin kuzeyine yerleşmesi” üzerinden bakarsanız, haliyle ortaya “PYD, Esad’ın kartıdır” gibi bir sonuç çıkar.

Oysa PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın “topu AKP’nin kucağına bırakması” nedeniyleydi.

Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…

ABD’NİN İKİ HEDEFİ

ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almakta iki hedefi var:

1. ABD, Suriye sorunun esası olan “Kürt Koridoru” konusunda, PYD’nin önünü açmakta, PYD karşısında engel yaratan konuları ayıklamaktadır.

Washington’un ana stratejisi, Basra’dan Akdeniz’e bir Kürt Koridoru inşa etmektir; Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamaktır.

İki Kürt bölgesi arasında kalan Türkmen ağırlıklı alanın son dönemde Nuri El Maliki ile Mesud Barzani arasında soruna dönüşmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun Kerkük düğümünde ABD ve Barzani’nin çıkarlarına uygun hamleler yapması, ana stratejiye bağlılıktandır.

Keza Davutoğlu’nun son günlerde PYD’ye sıcak mesajlar vermesi, yol haritası sunması, “federal Suriye” çekinceleri olmadığını ilan etmesi de bu ilişki nedeniyledir.

PYD de karşılık olarak “Suriye’de 3. yol” taktiğini bir kenara bırakmayı ve SUKO’ya katılmayı kabul etmiştir.

‘ÖZEL SAVAŞ’ ARAYIŞI

2. ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almasının taktik nedeni ise “özel savaş” arayışıdır!

Bilindik yöntem şudur: Suriye’de bir örgüt terör örgütüyse, ABD bu örgüte karşı mücadele etmelidir!

Mücadele kuşkusuz konvansiyonel araçlarla değil, “özel savaş” yöntemleriyle olacaktır.

HİZBULLAH DERSİ ALINMAMIŞ!

Bitirirken, Türk Devleti’nin PYD’ye karşı El Nusra’yı kullanması konusuna da değinelim.

Komşularının toprak bütünlüğü ve siyasal birliği konusunda net bir tutumu olmayan, daha doğrusu AKP hükümetinden ötürü “tek” bir tutumu olamayan Türk Devleti’nin, sorunlara karşı mücadelede değil stratejik bir program, taktik bir yöntem bile yaratamaması normaldir.

Geçmişte PKK’ye karşı Hizbullah’ın kullanılması türünden alışkanlıkların devam ettiği ancak başarısızlıktan bir ders alınmadığı ortada…

Yanlış cephede, doğru hamle yapılmaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

RUS DIŞ POLİTİKASI

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov’a ait olduğu söylenen “Muhaliflerin zafer kazanabileceklerini göz ardı etmek doğru değil” sözleri, Batı basınında ve bizdeki batıcı basında “Moskova havlu attı” şeklinde yorumlandı.

Putin’in aybaşında İstanbul’u ziyareti sırasında da benzer yaklaşımlar dile getirilmiş; “Erdoğan’ın Putin’i ikna ettiği” ve “Moskova’nın Esad’sız çözümü kabul ettiği” propaganda edilmişti.

Biz ise Moskova-Ankara arasında bir yakınlaşma olduğunu ancak Putin’in Erdoğan’a değil, Erdoğan’ın Putin’e yaklaştığını belirtmiştik. Erdoğan’ın bir süredir Suriye konusunda İran ve Rusya’yla müzakereye açık olduğunu dile getirmesini de, bu köşede birkaç kez “Türkiye’nin Suriye sahnesinden çekilme arayışı” olarak yorumlamıştık.

IRAK’IN ÖRNEĞİ DERS OLMALI

Öncelikle belirtelim. Moskova Bogdanov’un açıklamasını yalanladı ve “Rusya’nın Suriye politikasında bir değişiklik olmadığını” vurguladı.

Benzer durumun Ağustos ortasında da yaşandığını anımsatalım. O zaman da Bogdanov’a ait olduğu iddia edilen bir yorum nedeniyle, yine Rusya’nın havlu attığı iddia edilmişti. Bu durum öyle yoğun propaganda edilmişti ki, AKP’nin Suriye politikalarına karşıt olan kimi önemli analistler bile kişisel sohbetlerde “Rusya Suriye’yi sattı” değerlendirmesi yapmıştı.

Bu tür psikolojik savaş yöntemlerinin periyodik hale getirilmesini, ancak Atlantik’in çaresizliği şeklinde okuyoruz…

Esad’a 15 gün süre tanıyanların ve uluslararası denklemlerin kolayca değişebileceğini savunanların 2 yılda kaç kez yanıldıkları ortada…

Daha da önemlisi şu gerçektir: Değil Rusya, Esad’ın kendisi bile Atlantik’in bu baskısına direnmekten vazgeçse bile Suriye direnişini sürdürecektir. Tek başına Irak ve Maliki örneği bile bu tarihsel yasanın göstergesidir!

ABD BÜYÜKELÇİSİ: ESAD DÜŞMEZ

Kuşkusuz sinir merkezleri bu gerçeğin farkındadır. Örneğin ABD’nin bir önceki Şam Büyükelçisi Edward Djerejian

Djerejian, Mehmet Ali Birand’ın da katıldığı Cannes’daki çok özel bir toplantıda, politikacılara ve istihbaratçılara verdiği Suriye brifinginde Esad’ın kolay kolay düşmeyeceğini belirtiyor: “Babasından kalan öylesine kemikleşmiş bir devlet yapısının üstünde oturuyor ki, çıkarlar öylesine birbirine bağlı ki, kolay kolay çökmez…” (Posta, 11 Aralık 2012)

Djerejian’a göre Esad’ın boyun eğmesi bekleniyor ama gelişmeler tersine, Esad’ın işine yarıyor!

RUSYA DIŞ MÜDAHALELERE KARŞI OLMAYI SÜRDÜRECEK

Bu durumda soru şudur: Esad’ın konumunda bir gerileme yokken, Moskova neden havlu atsın?

Yanıtı Rusya Dışişleri Bakanlığı net olarak vermiştir: Rusya’nın dış politikasında bir değişiklik yok!

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı ve onaylaması için Putin’e sunduğu “dış politika raporu” da bu gerçeği teyit ediyor.

Rapora göre Moskova, 2008’le kıyaslanınca dünyayı “daha fazla istikrarsız” ve “daha az öngörülebilir” olarak tanımlıyor. “Batının diğer ülkelerin iç işlerine müdahalesi sonucu derin jeopolitik değişimlerin gözlemlendiği” belirtilen raporda, “uluslararası ilişkilerde yeniden ideolojilerin öne çıkarılma çabası olduğuna” dikkat çekiliyor.

Moskova bu tespitlerden hareketle dış politikadaki perspektifini şöyle belirliyor:

1. Rusya “yumuşak güç” kullanacak.

2. Rusya uluslararası ilişkilerde ve çağdaş dünyanın gelişiminde denge rolü oynayacak.

3. Rusya, ülkelerin içişlerine dışarıdan müdahale anlayışı ile mücadele etmeye devam edecek.

4. Rusya, eski Sovyet bölgesindeki ve Avrasya’daki bölgesel işbirliği modellerini daha da geliştirecek.

5. Rusya, Almanya başta olmak üzere AB’yle ilişkilerini güçlendirecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Aralık 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

HAVA DÖNÜYOR

19 Mayıs’ta başlayan büyük devrimci atılımla birlikte Türkiye’de hava dönüyor.

BU CEPHEDEN İŞARETLER

240 bin gencin 19 Mayıs’ta Dolmabahçe’ye yürümesi, Hatay halkının 16 Eylül’de Suriye’yi parçalama planına karşı ayağa kalkması, öncülerin 29 Ekim’de Ulus’ta geniş kitlelerle birleşmesi ve 10 Kasım’da Tandoğan’da “Cumhuriyetin yeniden inşası” kararlılığı sergilemesi, aydınlık yarınların işaretiydi.

O işaret 13 Aralık’ta, Silivri kuşatmasında daha da büyüdü…

Havanın döndüğüne dair işaretler sadece bu cephede değil, karşı cephede ve ara cephede de gözleniyor:

KARŞI CEPHEDEN İŞARETLER

1. Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Neşe Düzel ve Murat Belge dörtlüsünün gazetelerinden istifa etmesi ile Taraf çarpışmada bertaraf olmuştur. Ergenekon tertipleri için piyasaya sürülmüş bir gazetenin tam da şimdi çökmesi, havanın döndüğünün ve sürecin artık tersine işleyeceğinin işaretidir.

Alkım’ın 15 milyonluk binasının yasal sorunlarından başlayarak yazılan senaryoların toplamı bile bu gerçeği değiştirmez: Taraf’la birlikte Ergenekon tertibi de çökmüştür!

2. Son dönemde yandaş basının kritik konularda ikiye bölünmesi, birinin ak dediğine diğerinin kara demesi dikkatli okunmalıdır.

3. Tertipte yeni bir hamle yapabilmek için tezgâhladıkları “Özal zehirlendi” komplosunu gerçekleştiremediler. Tüm kışkırtıcı yayınlara, Adli Tıp Kurumu’nun raporundan önce piyasaya sürülen “zehirlendiği doğrulandı” türü yalan haberlere rağmen, sonuç alamadılar!

Bu arada “Özal zehirlendi” iddiasının ve iddiayı kanıtlamak üzere yapılan hamlelerin Başbakanlıktan değil de Cumhurbaşkanlığı katından gelmesini lütfen not ediniz!

4. Ahmet Davutoğlu’nın Fas’ta Aslı Aydıntaşbaş’a “Ben şahsen bu noktadan sonra Esad kalacak olsa bile elini sıkmaktansa istifa etmeyi tercih ederdim” demesi, Gül-Davutoğlu ikilisinin yenildiğinin ilanıdır!

ARA CEPHEDEN İŞARETLER

5. Abdullah Gül’ün Ergenekon tertibindeki rolünü en somut ortaya koyan “Bulun bir savcı, delillendirin” sözlerinden sonra, yeni bir kanıt daha ortaya çıktı.

Can Dündar’ın, Gül’ün 2007 yılında, henüz Ümraniye bombaları iddiası yeni ortaya atıldığında, bir grup gazeteciye, ama “yazılmamak koşuluyla” söylediği “Bu bombalara dikkat edin, bunun arkası gelecek” cümlesini, tam da bu süreçte yazabilmesi “havanın döndüğünü” göstermektedir!

6. Silivri zindanına yapılan gazeteci ziyaretlerinin artması, Ertuğrul Özkök’ün bile korkusuzca bu kervana katılabilmesi, hatta Mehmet Ali Birand’ın Ergenekon davasının bir itibarının kalmadığını yazabilmesi havanın döndüğünü göstermektedir. Zira medyada bu iki isimden daha iyi koku alabilen kimse yoktur!

7. 50 CHP milletvekilinin, yeni CHP’ye rağmen Silivri’ye gelmeleri ve devrimci tutum sergilemeleri hem çok önemlidir hem de havanın döndüğünün somut işaretidir.

NE YAPMALI?

Yeni Anayasa, Eyalet Modeli ve Başkanlık Sistemi dayatmasına karşı yapılan “Milli Anayasa Forumları”, hem en geniş kitlelerle birleşti hem de “milli merkez” ihtiyacını ortaya koydu.

Şimdi bu “milli merkezi” inşa etmek ve Dolmabahçe-Hatay-Ulus-Silivri eksenli bir devrimci kuvvete dönüştürmek, Mustafa Kemal’in askerlerinin görevidir!

Dolmabahçe’deki gençliğin, Hatay’daki halkın ve Ulus’taki milletin Silivri’deki devrimcilikle birleşmesi tarihidir. Bu birleşimin, izleri beliren emekçi hareketiyle buluşması yeni bir Türk devrimini gerçekleştirecektir!

Yakındır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Aralık 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SİLİVRİ TANIKLIĞI

Silivri’nin dışarıdan kuşatıldığı, içeriden yarıldığı 13 Aralık günü oradaydım… O gün bir milattı; o günle, ertesi gün Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ın Taraf’tan istifa etmesi arasında kuşkusuz bir tarihi bağ vardı. Tarih bu iki günü hem Taraf’ın hem de davanın çöktüğü gün olarak mutlaka yazacaktır!

O günü Ulusal Kanal canlı yayımlayarak büyük bir görev yaptı. Biz o günü dava salonunda yaşayanlar, dışarıda ne olduğunu kantinde açık olan Ulusal Kanal ekranlarından öğrendik.

O nedenle dışarıyı değil, içeriyi yazacağım bugün sizlere; kişisel notlarımı aktaracağım…

EN KIDEMLİSİ HİKMET ÇİÇEK

Sanıklardan önce duruşma salonunda yerimizi almıştık. Bizlerle aynı bölüme sıkışmaya çalışan CHP milletvekilleriyle sohbet ediyorduk ki, sanıklar salona girmeye başladı. En önlerinde Hikmet Çiçek’in olması, mahpushane kıdeminden olsa gerek…

Hikmet ağabey, peşine taktığı “örgüt üyeleriyle” salona girdi ve izleyicileri selamladı… O anı sizlere aktarabilecek kadar güçlü ve edebi bir kalemim yok maalesef; olsa da anlatamazdım herhalde, ancak yaşanır! İnsanların gözleriyle birbirine sarıldığı o anlara kelimeler yetmez.

Geçmeden belirteyim. Hikmet ağabey sakal bırakmış. Duruşmalardan men cezası aldığı için kesmemiş bir süre… Fikret Akfırat hariç biz gazeteci çıraklarının tamamı yeni imajını beğendik, “sakalını kesme” dedik. Yirmi yıla dayanan hapisliğin ona kazandırdığı “olağanüstülüğe” üniforma olmuş sakalı…

Ha unutmadan, müthiş bir kitaba imza atmaya hazırlanıyor. Yakında…

SANIKLARIN OTURMA PLANI

Mehmet Bedri Gültekin, Turan Özlü ve Erkan Önsel üçlüsü, her zamanki gibi tıraşlı, bakımlı, pırıl pırıl halleriyle salondaydılar. Hep aynı yere, yani sanık sıralarının en önündeki koltuklara oturdular yine.

Ancak “kare as” bir eksikti… Savunmasından korkulan Doğu Perinçek, duruşmalardan men edilmişti bildiğiniz gibi… Ancak Ulusal Kanal o gün Perinçek’in savunmasını da veriyordu ve o gür ses, zaman zaman kantindeki televizyondan duruşma salonundaki kulaklarımıza haykırıyordu!

Gültekin, Özlü ve Önsel üçlüsünün hemen sağında ise en kıdemli üç asker vardı her zamanki gibi: İlker Başbuğ, Hasan Iğsız ve Hurşit Tolon

Bu salona ne zaman gelsem, hep bu tabloyla karşılaşırım; en önde üç İşçi Partili ve üç TSK mensubu… Tüm sanıkların temsilcileri gibi…

Bu oturma planı biraz da Hababam Sınıfı gibidir… Sınıfın en muzip öğrencileri olarak Hikmet Çiçek ve Tuncay Özkan, arkalardadır, sürekli hareket halindedir ve yer değiştirirler sık sık…

İŞÇİ PARTİLİLER ZIPKIN GİBİ

Diğer İşçi Partililerden Deniz Yıldırım ve Mehmet Perinçek zımba gibiydi. Deniz yoğun spor yapıyormuş, ondan böyle zıpkın gibi; Mehmet’e de getirdiğim selamları aktardım…

İkisi de yoğun entelektüel faaliyetlerini sürdürüyorlar; bir bilim adamı ve bir gazeteci, Silivri’de gün be gün pişiyor, büyüyor, ustalaşıyor…

Muzaffer Tekin her zamanki gibi şık ve zarifti ama dimdikti! Öcalan’ı sorgulayan Albay Atilla Uğur da öyle; sanki duruşmadan sonra operasyona çıkacakmış gibi diriydi… Denk getirip de İstanbul ve Ankara kitap fuarlarında, kitabının ilgiyle karşılandığı notunu aktaramadım kendisine. Buradan ileteyim… Ha bir de şu notu aktarayım: Ağabey izninle, kimi okurlarının kitaplarını ben imzalıyorum yerine, gururla!

Oktay Yıldırım’ı da göremedim… Tıpkı Perinçek gibi o da duruşmalardan men cezası almıştı…

AVUÇLAR GÜNEŞE DOĞRU

Hâkim, avukatların büyük direnişi karşısında sık sık duruşmaya ara verdiğinden, her arada bir Ergenekon kahramanıyla selamlaşma, kısa bir hal hatır sorma fırsatı yakaladık. Hasan Ataman Yıldırım’la, Mustafa Dönmez’le, İbrahim Şahin’le, Fikri Karadağ’la, salondan çıkarıldıkları koridora bakan gazeteci bölümünden, uzanarak küçük sohbet fırsatları bulduk.

Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’la avuçlarımızı güne bakan çiçeği gibi açarak selamlaştık…

DEVRİMCİ ATILIM GÜNÜYDÜ

13 Aralık’ta sadece sanıklar değil, avukatlar da birer Ergenekon kahramanıydı… Hasan Basri Özbey ve Celal Ülgen gibi kıdemlilerinden, Ümit Kaplan ve Sedef Ünal gibi en gençlerine kadar hepsi, tek yürek, Türkiye’yi savunuyorlardı…

Zeynep Küçük ve İrem Çiçek ise adeta babalarını savunmuyor, onlara kalkan oluyor, tertipten hesap soruyorlardı!

Dışarıda on binler ve içeride yüzler, o gün Türkiye’nin yeni bir devrimci atılımına önderlik ettiler…

Biz tanıktık. Göreceksiniz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KIBRIS-İSKENDERUN-LÜBNAN ÜÇGENİ

Libya bandıralı Al Entisar teknesinin gizemini incelemeyi bugün de sürdürüyoruz. Daha önceki yazıları okumayanlar için kısaca anımsatalım:

BAKAN’IN SORU ÖNERGESİNE YANITI

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Al Entisar teknesiyle ilgili haberlere dair verilen soru önergesini şöyle yanıtladı:

“Al Entisar isimli Libya bandıralı “balıkçı” teknesi 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına girdi ve demirledi.

“Tekne, 29 Ağustos’ta limana yanaşıp, yükünü boşalttı.

Yükün alıcısı İHH Vakfı’ydı.

“Yük 353 tonluk, giyecek, yiyecek ve tıbbi malzemeydi.

“Tekne, 3 Eylül günü boş ve yolcusuz olarak limandan ayrıldı.

“Teknedeki 26 kişiden 24’üne Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla çift transit giriş-çıkış izni verildi. 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurtdışına çıktı, biri hâlâ Türkiye’de…

“Al Entisar, Balıkçı teknesi olduğu için Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaftı, denetlenmedi.”

AL ENTİSAR SİLAH TAŞIYOR

21 Ağustos tarihli Aydınlık haberinde ve 19 Kasım tarihli Ufuk Ötesi köşesinde, Al Entisar’ın 24 militan ile içinde uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk bir kargoyu Hatay’a getirdiğini yazdık. Al Entisar’ın demirli olduğu süreyle yük boşalttığı süre içerisinde CIA Başkanı’nın Türkiye’ye geldiğini, yük boşaltma izninin öyle çıktığını da belirttik.

İdris Naim Şahin‘in açıklamasından da görüldüğü üzere Bakanlık yükün cinsi dışında haberimizi kabul ediyor. Bu konuda ise bir mevzuatın arkasına (Balıkçı teknesi SOLAS’a göre denetimden muaftır) saklandıkları anlaşılıyor.

Önceki gün Ufuk Ötesi’nde mevzuata dair şu ayrıntıya dikkat çekmiştik: Balıkçı teknesi 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Balıkçı teknesi değil Yolcu teknesidir ve denetime tabidir! Tekne 24 kişiyi 3 Eylül’de bırakarak İskenderun’dan ayrılıyorsa, o 24 kişi mürettebat değil yolcudur, dolayısıyla denetim şarttır!

TEKNE NEDEN DENETLENMEDİ?

Bugün bir başka ayrıntıya daha dikkat çekeceğiz: Konunun uzmanı bir Gemi Mühendisi’nin bize ilettiği notlarla açıklayalım:

“Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır; bunun anlamı sadece SOLAS gereksinimlerini sağlamak zorunda değildir. Yani can kurtarma, yangın ve bölmeleme ile ilgili donanımları SOLAS gereksinimine uygun olmak zorunda değildir. Bir teknenin SOLAS’a tabi olup olmaması sadece SOLAS gereksinimlerinin denetlenmesini bağlar. Yani gemi hem teknik anlamda ve hem de diğer anlamlarda (emniyet, yük) denetlenebilir. SOLAS’a tabi olmaması, denetlenemeyeceği anlamına gelmez.”

Dolayısıyla İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “SOLAS’a tabiydi, denetimden muaftı” diyerek konuyu kapatamaz!

AL ENTİSAR KIBRIS AÇIKLARINDA

Öte yandan Al Entisar isimli teknenin son birkaç ayda nerelerde olduğuna bakarak da teknenin balıkçılık yapmadığını, silah taşıdığını saptayabiliriz. Nitekim deniz trafiğiyle ilgili yerlerde yaptığımız incelemeler neticesinde Al Entisar’ın Kıbrıs-İskenderun-Lübnan üçgeninde dolaştığını görüyoruz.

Al Entisar son olarak 27 Kasım’da, Güney Kıbrıs’ın Limasol Limanı açıklarında, Lübnan’a doğru ilerlerken görülüyor. Peki, Al Entisar şimdi ne taşıyor? Libya bandıralı balıkçı teknesi, Kıbrıs-Lübnan arasında balıkçılık yapamayacağına göre..?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2012

, , ,

Yorum bırakın

KÜRDİSTAN TÜRKİYE’Yİ BÖLER

ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı “Küresel Trendler 2030” raporu, senaryoları değil saptamaları ve Washington’un planlarını içeriyor. Bu nedenle raporda yer alan “Kürdistan’ın yükselişi nedeniyle önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bölünme riski var” ifadesi bir müttefik uyarısı değil, ABD’nin stratejik hedefidir!

Nitekim bu hedef yeni de değildir; ABD çeşitli dönemlerde ama en çok da AKP iktidarı süresince bu hedefi gerçekleştirmek üzere somut adımlar atmıştır. Bu planın Türkiye’ye hangi süreçlerde dayatıldığını anımsamak, hem belirlenen stratejiyi daha iyi kavramımızı sağlar hem de mücadelenin hangi cephede sürmesi gerektiğini ortaya koyar. İnceleyelim:

ABD PLANI İLK 1965’TE GETİRDİ

ABD Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilmesi şeklindeki tarihi projesini Ankara’nın önüne ilk olarak 1965 yılında getirdi.

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında bileştirilecekti.

Yine dönemim Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu,” belirtiyordu. (Sadi Koçaş, Atatürk’ten 12 Mart’a Anılar, 4. Cilt)

PENTAGON’UN KÜRT SENARYOSU

ABD, bu projeyi bir kez 12 Mart’tan sonra 1974’te ve bir kez de 12 Eylül sürecinde 1986’da Türkiye’nin önüne getirdi.

7 Kasım 1986 günü Ankara’ya gelen Pentagon’un iki numarası, Savunma Bakan Yardımcısı William Taft çantasında “Pentagon’un Kürt Senaryosu”nu getirmişti. Evren ve Özal ikilisinin kabul ettiği planı, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ reddetmişti.

ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 13 Ocak 1991 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker planın güncellenmiş halini yine Ankara’ya getirdi. Yüzyıl Dergisi’nin 10 Şubat 1991 tarihli “ABD’nin Üç İsrail Planı” başlıklı kapağıyla kamuoyuna duyurduğu plana göre ABD, Körfez Savaşı’ndaki desteği karşılığında Türkiye’ye “Kürdistan’ın hamiliğini” verecekti!

Plan, Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991 tarihli Huzur Operasyonu ile işleme sokuldu. 36. Paralel ile Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak ilan eden Çekiç Güç, Bağdat’tan kopardığı bu bölgede Kürdistan’ın temelini attı.

1996 yılında Türkiye plana müdahale sürecini başlattı; süreç 1998’e kadar bölge lehine işledi.

ÖCALAN’IN TÜRKİYE’YE TESLİMİ

ABD, 1999 yılında yeni bir Kürt Planı’nı devreye soktu. Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatılan plan, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın onayı ve ABD Başkanı Bill Clinton’un parafıyla yürürlüğe girdi.

Planın esasını, Irak’ın kuzeyinde beş aşamada kurulacak bağımsız Kürt devleti ile Türkiye’de bir Kürt federe devleti oluşturulması ve bu iki yapının daha sonra birleştirilmesi oluşturuyordu.

Öcalan ülke ülke dolaştırılırken, 25 Ocak 1999’da ABD’den gelen bir heyet, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını Ankara’ya dayattı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu Dairesi Başkan Yardımcısı Elizabeth Jones, ABD’nin Kuzey Irak Koordinatörü Francis Ricciardone ve Pentagon yetkililerinin bulunduğu heyet, 12 maddelik planı Ankara’ya kabul ettirdi!

‘CASUS BELLİ’YE ERGENEKON TERTİBİ

ABD 2 yıl süren hazırlığını, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan ederek taçlandırmak istedi.

Ancak Türk devleti ön aldı ve Mayıs’ta “Kürt devletini casus belli (savaş nedeni) saydığını” ilan etti. Türk Ordusu, sonraki aylarda, ABD müdahalesinden önce Irak’ın kuzeyine girme planı hazırladı.

2001 mali krizi, Ecevit Hükümeti’nin düşürülmeye çalışılması ve ABD’nin Türk Ordusu’na Ergenekon tertibi işte bu süreçte başladı.

Bahçeli destekli 3 Kasım 2002 seçimleri ve sandıktan AKP’yi çıkarma(!) hamlesiyle başlayan Atlantik süreci ise geride kalan tahribatlarla ve “açılımlarla” dolu 10 yılı yarattı.

Artık hamle sırası Türkiye’de…

Not: Bu konudaki ayrıntıları Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kürdistan” isimli kitabımdan okuyabilirsiniz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

LİBYA GEMİSİNİN GİZEMİ

Haber önce 21 Ağustos tarihli Aydınlık’ta “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” başlığıyla çıktı. El Entisar isimli bir gemi Libya’dan İskenderun’a gelmiş ve gemiden inen 24 militan bir otele yerleşmişti.

Sonra 19 Kasım’da biz bu köşede, geminin sadece militanları değil, uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk kargoyu da getirdiğini yazdık. 24 militan karaya çıkmıştı ancak İHH’nin teslim alacağı “tıbbi malzeme” görüntülü yük, “izin” nedeniyle boşaltılmamıştı. Gemi bir süre açıkta beklemişti.

Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve El Entisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!

Bu süreçte Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın, Başbakan Erdoğan’ın görevlendirmesiyle ABD Büyükelçisi Chris Stevens’le görüşmüştü. Hatta bu görüşme, Stevens’ın öldürülmeden önceki “son yemeği” olarak basında yer almıştı.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DOĞRULADI

CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu bu konuyu TBMM’ye taşıdı ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi.

Önergeyi yanıtlayan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamaları olayı, yükün cinsi dışında doğruluyor.

Bakan Şahin, Libya bandıralı geminin, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına gelerek demirlediğini, 29 Ağustos günü İskenderun limanına yanaşıp, Bingazi’den getirdiği 353 ton giyecek, yiyecek ve tıbbi malzeme boşalttığını, alıcının da İHH Vakfı olduğunu açıklıyor. Bakan Şahin, geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söylüyor.

İÇİŞLERİ TOPU DIŞİŞLERİ’NE ATTI

Yükün silah değil tıbbi malzeme olduğunu savunan Bakanlık, 24 Libyalının (hatta 26 Libyalının) varlığına itiraz edemiyor. İdris Naim Şahin gemideki 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atıyor:

“Gemiden indirilen 26 yabancı uyruklu şahıs hakkında gerekli incelemeler yapıldığı sırada 17 Ağustos 2012 tarihli Dışişleri Bakanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na hitaben yazdığı yazının İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne intikal ettiği ve Dışişleri Bakanlığı’nın söz konusu 24 Libya uyruklu şahsa ülkemize girişte çift transit giriş-çıkış izni verilmesinin bildirilmesi üzerine şahısların yurda girişlerine 18 Ağustos 2012 tarihinde müsaade edilmiştir.”

Bakan’a göre bu 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurt dışına çıkmışlar, biri ise hala Türkiye’deymiş!

Bu arada 23 kişinin çıkış yaptığı “yurt dışı” acaba Suriye midir, diye soruyoruz elbette…

HATAY CASUS KAYNIYOR

Öte yanda Bakan İdris Naim Şahin soru önergesine yanıtta son 6 ayda Hatay’a giriş yapan yabancıların bilançosunu da veriyor: 158 ABD’li, 40 Yemenli, 46 Afgan, 32 Mısırlı, 174 Faslı, geri kalanı da AB vatandaşları olmak üzere toplam 3 bin 210 kişi!

Resmisi bu kadarsa, Hatay’a gelen gayrı resmi yabancı sayısını siz düşünün artık…

GEMİ NEDEN DENETLENMEDİ?

Görüldüğü gibi İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, yükün cinsi dışında, yazdığımız her şeyi doğruluyor. İşin bam teli de burası zaten.

Bakan Şahin soru önergesine yanıtında bakın ne diyor: “Adı geçen El Entisar isimli geminin cinsinin ‘Balıkçı’ olması nedeniyle Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaf tutulması, ayrıca insani yardım amaçlı yük getirmesi nedeniyle herhangi bir denetime tabi tutulmadığı…”

Yani Türk Devleti, Libya bandıralı tekne “Balıkçı” olduğu için gemiyi denetlememişti.

Tamam, uluslararası kural öyle; Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır. Ancak, bu gemi Balıkçı teknesi midir?

Eğer 26 kişinin tamamı mürettebatsa, tekne Balıkçı’dır! Ancak 24 kişinin mürettebat olmadığı anlaşılıyor. Zira öyle olsaydı, gemi 3 Eylül’de Hatay’ı terk ederken, 24 mürettebatını 40 günlüğüne (19 Ekim’e kadar) Hatay’da bırakamazdı!

Dolayısıyla 24 kişi mürettebat değil, yolcudur!

O zaman da kural şöyle der. Eğer Balıkçı gemisi, mürettebatı dışında 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Yolcu gemisi statüsündedir! Yani denetlenmeyi gerektirir!

Artık soru şudur: AKP Hükümeti, Libya Bandıralı bu gemiyi neden denetlememiştir?!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın