Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Halepçilik tuzağı

Daha önce “82 Kerkük, 83 Musul” diye TBMM Grup Toplantısında plaka dağıtan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, şimdi de Halep’e göz dikti!

Bahçeli, son TBMM Grup Toplantısında “Halep iliklerine kadar Türk ve Müslüman’dır. Bunu Halep kalesine çekilen Türk bayrağı söylüyor” dedi ve ekledi: “Tarih tekerrür edecek, reklam arası son bulacak, coğrafya yeni baştan aslında dönecek.” (AA, 3.12.2024)

Bu fetih çılgınlığı AKP medyasına da yansımış durumda. Her akşam ekranları dolduran iktidar propagandacıları, devletlerarası hukuku ayaklar altına alarak, kahvehanede bile konuşulamayacak hevesleri dile getiriyorlar. “82. il Halep” bile kesmiyor, “83 Şam, 84 Kudüs, 85 Mekke, 86 Medine, 87 Kahire” diye el yükseltiyorlar. 

İktidarın sözcüleri açık açık “400 yıl biz yönettik, bizimdir” diyorlar, açık açık Neo-Osmanlı bir coğrafyanın hayalini kuruyorlar, bunu gerekçelendirmek için de sözde Misakı Millicilik yapıyorlar!

Ya Astana ya Washington modeli

Bu siyasal iklim, Suriye’de rejim değişikliğine soyundukları ve Esad’a 6 ay süre biçtikleri ilk dönemde de olmuştu. “ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayaliyle Neo-Osmanlıcı bir dış politika izlediler, bunu “Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişletme” diye sundular, bunu gerçekleştireceklerini sanarak terör örgütüyle masaya oturup “PKK açılımı” yaptılar… 

Bakın çok benzer bir sahne yaşıyoruz yine. Esad’ın köşeye sıkıştığını, Suriye’nin parçalanacağını, o nedenle Halep’in hakları olduğunu iddia ediyorlar. Ve aynı süreçte kör topal ilerletmeye çalıştıkları bir “Öcalan açılımı” var.

Kısacası ikinci kez “stratejik derinlik” dedikleri çukura düşüyorlar. O çukurdan çıkmalarını sağlayan Astana sürecine de sırtlarını dönme işareti veriyorlar. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Sorunlar Astana süreci ile yönetilecek bir durum olmaktan çıktı” diyor. Önemle belirtelim: Astana modelinden vazgeçen, yeniden Washington modeline savrulur. 

Esad mı, Colani mi?

Washington modelinde ne var peki? PYD liderine yine Ankara’da kırmızı halı var! Esad’la komşuluk yerine, Colani’yle, Abdi’yle komşuluk var. Adana Mutabakatıyla sınır güvenliği sağlanan “tek Suriye” yerine, 910 km boyunca çetelerin, grupların kontrol ettiği sınır var. 

Evet, Ankara “Halep’i fetih” hevesiyle yanlış istikamete giriyor. O istikamette sadece denetimi altındaki “silahlı muhalif” dediği terör gruplarıyla ittifak kurmuş olmayacak, kaçınılmaz olarak ABD’yle, İsrail’le, PKK’yle de aynı cephede yer almış olacak. Esad karşıtlığı hepsini aynı cephede yanyana getirmiş olacak. 

Sadece Amerika’nın Sesi’nin şu haberi bile anlamak isteyenler için çok öğretici: “ABD’nin desteklediği ve omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye ordusu arasında ülkenin kuzeydoğusunda çatışmalar yaşanıyor. Bu gelişmeyle, geçen hafta isyancıların ilerlemesi karşısında Halep’i kaybeden Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat için yeni bir cephe açılmış oldu.” (Amerika’nın Sesi, 3.12.2024).

Ankara destekli gruplar kuzeybatıdan, ABD destekli PKK/PYD/YPG kuzeydoğudan, İsrail güneyden ve havadan Suriye ordusunu ve Şam yönetimini hedef alıyor.

Ankara’da en azından güvenlik bürokrasisi içerisinde bu tabloyu doğru okuyabilen kimse yok mu? Türk devleti bu kadar mı kadro erozyonuna uğradı? 

ABD tuzağı

Daha önemlisi, ABD’nin tezgahına bu kadar çok düşülmesi normal mi? 

Anımsayınız, ABD, Irak’ta da benzer tuzağa düşürdü. Türkiye PKK’yle mücadele ederken, Barzanistan’la komşu oldu! 

Şimdi de aynı süreç işliyor. ABD, “PKK başka PYD/YPG başka” diyecek; Ankara, Halep hevesiyle, Fırat’ın batısında “nüfuz bölgesi” karşılığında, Fırat’ın doğusunu kabullenmeye kalkacak…

Halepçilikle girilen yolun sonu budur; o yola girmek istemeyenin önündeki yol açıktır: 1) Rusya ve İran’la Astana ortaklığını sürdürmek ve 2) Ankara-Şam normalleşmesini sağlamak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2024

, , , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’nın Halep stratejisi

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Halep’te yaşanan gelişmelere Türkiye müdahil değil” diyor. Peki öyle mi? 

1) Suriye Milli Ordusu (SMO) Halep’e saldırıda Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ile birlikte hareket ediyor. Nitekim AKP hükümetine yakın gazeteler de günlerdir bunu yazıyor. Peki Ankara’nın denetimindeki SMO, Ankara’ya rağmen mi bu saldırıda yer alıyor? 

Ankara’nın yeşil ışığı

2) Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli “İdlib’e saldırılar konusunda uyarmıştık. Bugün yaşananların nedeni o saldırılardır” diyor. Sözcünün “onlar İdlib’e saldırdı, bunlar da karşılığında Halep’e saldırıyor” özetli bu bakışı üç nedenle sorunludur: 

a) Ankara, Suriye’yi ve onları destekleyen Rusya ve İran’ı İdlib’e “saldırmakla” suçluyor.

b) İdlib Suriye’nin toprağıdır, dolayısıyla Suriye ordusunun İdlib’e operasyonu saldırı değil, terörle mücadele harekatıdır. 

c) Oysa Halep’e saldıranlar, en azından Suriye devletinin gözünde, terör örgütleridir. Peki Dışişleri Sözcüsü, kurduğu neden-sonuç ilişkisiyle bu durumda Halep’e saldırıyı olumlamış olmuyor mu?

3) Türkiye’nin dahli yoksa, hükümete yakın medya, neden bu terör örgütlerinin Halep’e saldırısını sevinçle haberleştiriyor? Neden Yeni Şafak başta AKP medyası “üç günde harita değişti” diyerek, HTŞ’nin egemenlik alanını artırdığını gösteren haritalar yayınlıyor? 

Ankara’nın İdlib sorumluluğu

4) İdlib’deki gruplardan Ankara sorumlu değil mi? Anımsayın, Suriye ordusu Rusya’nın hava desteğiyle İdlib’deki cihatçı terör gruplarını temizleyecekti. Ankara sorumluluk alarak “ben silahsızlandırırım” dedi. Astana anlaşmasının esası budur. Ancak geçen yıllara rağmen, Ankara İdlib’deki grupları silahsızlandır(a)madı. Üstelik bu süreç içerisinde HTŞ İdlib’de en büyük grup haline geldi, bir hükümet bile kurdu. Hani Ankara HTŞ’yi terör örgütü kabul ediyordu? Yoksa bu karar sırf BM’nin kararı diye mi alındı? 

Dolayısıyla İdlib’deki silahlı gruplar silahsızlandırılamadıysa, tersine daha çok silahlanabildiyse ve şimdi o silahlarla Halep’e saldırıyorsa, bunda Ankara’nın hiçbir sorumluluğu yok mudur? Astana garantörleri Moskova ve Tahran, olduğunu düşündüğü için, Halep’e saldırıyı öncelikle “Astana anlaşmasının ihlali” diye yorumluyorlar.

İsrail’in yeni cephesi: Halep

Önceki makalemde altını çizdim: Halep, aslında İsrail’in yeni cephesidir. İsrail Başbakanı Netanyahu, 26 Kasım’da Lübnan’la ateşkesi kabul etti, 27 Kasım’da SMO ve HTŞ Halep’e saldırıyı başlattı. Ve Netanyahu, 26 Kasım’daki anlaşmayla ilgili konuşmasında “Esad, Lübnan’a destek konusunda ateşle oynuyor” dedi. Kaldı ki bu grupların ele geçirmeye çalıştığı Halep-Hama hattı, İsrail’in bir süredir düzenli hava saldırısı yaptığı bölgeydi.

Unutulmamalı: Bugün Halep’e saldıran cihatçı terör grupları, İsrail İran’a füze saldırısı düzenlediğinde bunu sevinçle kutlamış, hatta halka tatlı dağıtmıştı!

Açık ki İsrail ile bu cihatçı gruplar, Suriye’ye saldırıda ortaktır. 

Çözüm

Tablo net: ABD, İsrail ve cihatçı terör grupları ile ABD’nin himayesinde devletleşmeye çalışan PYD bir tarafta; Suriye, Rusya ve İran diğer tarafta. Türkiye, maaşını ödediği SMO’nun HTŞ’yle birlikte Halep’e saldırması nedeniyle, bu saflaşmada nesnel olarak ABD-İsrail’in yanında yer almış oluyor ne yazık ki… 

Ankara’nın stratejisi şu: İsrail’in Lübnan’a saldırısı, Hizbullah’ın Suriye’deki güçlerini oraya kaydırmasına neden oldu. İsrail bir yandan da Suriye’deki İran destekli grupları vurarak, Şam’ın müttefiklerini zayıflatmış oldu. Diğer yandan Ankara, Güler ve Fidan’ın daha önceki açıklamalarında görüleceği üzere, Trump’ın ABD askerlerini Suriye’den çekeceğini öngörüyor. Dolayısıyla Ankara, Suriye’de bir boşluk oluştuğunu ve bu boşluğu doldurabileceğini hesaplıyor. 

Bu strateji, “Emevi Camisinde namaz kılma” hayali kurdukları dönemden hiçbir ders almadıklarını ortaya koyuyor. Oysa son 13 yılın en büyük iki gerçeğidir: 1) Suriye’nin bütünlüğü, Türkiye’nin bütünlüğünün teminatıdır. 2) Ankara ile Şam’ın anlaşması, terör ve sığınmacı başta tüm sorunların çözümünün anahtarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Aralık 2024

, , , , , ,

1 Yorum

İsrail’in yeni cephesi: Halep

Suriye’deki cihatçı gruplar, 27 Kasım’da Halep’e saldırı başlattılar. Heyet Tahrir Şam (HTŞ) başta, Suriye Milli Ordusu içindeki grupların bir süredir hareketlendiği, silahlandığı, hazırlık yaptığı bilgisi zaten haberlere yansımıştı. O nedenle Halep’e saldırının asıl dikkat çeken yanı, İsrail-Lübnan ateşkesiyle birlikte başlamış olmasıdır.

Yani İsrail Lübnan’da ateşkesi kabul etti, ardından cihatçı gruplar, İsrail’in her gün hava saldırısı düzenlediği Suriye’de yeni bir cephe açtı. Dolayısıyla Halep, cihatçı gruplar dışında, İsrail’in de yeni cephesidir.

İsrail-cihatçı ortaklığı

İsrail, en başından beri cihatçıların Suriye’deki doğal ortağıdır. Öyle ki İsrail’e karşı tek bir eylemi olmayan bu gruplar, İsrail İran’ı vurduğunda da sevinç gösterileri yapabilmiştir!

Halep’e saldırıda başı çeken Heyet Tahrir Şam (HTŞ), yani önceki adıyla Nusra, Atlantik cephesinin Suriye’ye saldırısının ilk yıllarından beri fiilen İsrail’le işbirliği içinde. Nusra, 2013’te Golan cephesinde İsrail ile sahada nesnel ortaktı. 

Nusra, IŞİD’in Suriye kolu olarak yapılanmıştı. IŞİD’den ayrılıp El Kaide’ye biat etti. Bu süreçte bile örgüt Atlantik’in hedefi değil, nesnel ortağı olmayı sürdürdü. Anımsayın, o süreçte Jake Sullivan – Hillary Clinton gizli yazışmalarında “El Kaide, Suriye meselesinde bizim tarafımızda. Tüm gelişmeler bizim tasarladığımız şekilde ilerlemekte” denilmişti. ABD IŞİD’e karşı harekete geçtiğinde ise örgütün lideri Colani El Kaide’den koptuklarını, artık bağımsız hareket edeceklerini ilan etti. Colani’nin bağımsızlık dediği, pratikte ABD-İsrail cephesine daha fazla bağımlılıktı elbette!

AKP’nin tutumu

Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu, Halep’e saldırıda HTŞ ile ortak hareket ediyor. İktidara yakın medya, saldırıyı “Suriye Milli Ordusu ve HTŞ’den oluşan gruplar, Halep merkezinin 1 km yakınına ulaştı” diye sevinçle müjdeledi! (Yeni Şafak, 29.11.2024). 

Yeni Şafak’a bilgi veren üst düzey güvenlik kaynağı, “Ankara’nın bu grupların düzenleyeceği operasyonları bugüne kadar engellediğini” belirtiyor. Dolayısıyla artık engelleyici durumda olmadıklarını, bu grupların önünü açtıklarını belirtmiş oluyorlar. Peki neymiş bu son saldırının hedefi? Şöyle açıklıyor: “Operasyon ile öncelikle 2019’da üzerinde uzlaşılan sınırlara ulaşılması hedeflendi” (Yeni Şafak, 29.11.2028).

Tüm bu açıklamalar ne acı ki şu gerçeği ortaya koyuyor: AKP’nin Esad karşıtı tutumu, Türkiye’yi fiilen İsrail’le aynı cepheye koymuş oldu! 

Hedef Esad ve Astana mı?

Peki Yeni Şafak’ı bilgilendiren üst düzey güvenlik kaynağının açıkladığı hedefle sınırlı mı acaba bu saldırı? Çünkü orada “öncelikle” deniyor. Ya sonra?

Ankara’nın asıl amacı ne? AKP-MHP sözcülerinin daha önce ifade ettiği “82. il Halep” hayali hâlâ sürüyor olamaz diye düşünüyorum! Bu durumda acaba Ankara “Trump ABD askerlerini çekecek” beklentisi nedeniyle, öncesinde Esad’ı tavize mi zorlamaya çalışıyor? 

Öte yandan Tahran’ın da dikkat çektiği gibi, bu saldırı fiilen “Astana sürecindeki anlaşmaların kaba ihlali” anlamına geliyor. Peki bunun Ankara’ya ne yararı var? İsrail’i memnun eden, Suriye ile birlikte Rusya ve İran’ı hedef alan Halep saldırısının Ankara’ya kazandıracağı ne var? Yoksa Ankara Astana ortaklarını da mı bir tavize zorluyor? Peki o taviz ne?

Ev ödevi meselesi 

Yine dönüyoruz Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken söylediği “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” sözüne!

AKP-MHP’nin “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” çıkışlı yeni açılımı ile bu ev ödevi ve Halep saldırısı arasında bir bağ var mı?

Bakalım doğru soruları sorabilmiş miyiz, göreceğiz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2024

, , , ,

Yorum bırakın

Masadaki üç konu

Biden’ın gitmeye, Trump’ın gelmeye hazırlandığı şu geçiş döneminde, Ankara ile Washington’u yakından ilgilendiren dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. 

O gelişmelere bazı açıklamaları, yalanlanmayan kimi iddiaları ve kulislerde konuşulanları eklediğinizde ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba ABD ile AKP arasında bir pazarlık mı olası? 

Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz. 

1) S400-F35-F16

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Güler bir soruya verdiği yanıtta “Amerikalıların F35 konusunda, bizim KAAN’ı yapabileceğimizi ve uçtuğunu görünce, biraz düşünceleri değişti. Onlar şimdi kendileri F35’i verebileceklerini ifade ediyorlar” dedi (AA, 26.11.2024).

ABD’nin fikri gerçekten KAAN nedeniyle mi değişti, yoksa başka gelişmeler mi var? 

Geçen hafta Bloomberg’in haberiydi: “Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400 hava savunma sistemini ‘elden çıkarmadan sınırlı kullanımını kabul edebileceğini‘ ABD’ye iletti, karşılığında F35 programına geri dönülmesini istedi.”

İddia buydu ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu iddiayı/haberi yalanlamadı.

2) Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği

Güney Kıbrıs Cumhurkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile “Güney Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğini” ele aldı. Yunan Kathimerini gazetesi, “katılım planı”nın ayrıntılarını yazdı. Öncelikle Güney Kıbrıs’ın “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacaktı. ABD bu süreçte hem Rum askerlerini eğitecek, hem Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize edecekti. 

Türkiye’nin vetosu mu? Plana göre vetoyu engellemek için Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, Rumlar bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak…

İlginçtir, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan basın temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, Anadolu Ajansı’nın metnine göre şöyle dedi: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselenin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).

3) ‘Suriyeli Kürtlerin ev ödevi’

Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaştı, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” dedi, önceki gün de ”İmralı’yla DEM arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyorum” dedi (AA, 26.11.2024).

Ardından Erdoğan, bir kez daha, “Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan bir teklif ortaya koymuştur. Bahçeli ile uyum halindeyiz” dedi, PKK’ye “silahları gömdüğünüz anda önünüz açılır” mesajı verdi (tccb.gov.tr, 27.11.2024).

Ve dikkat çeken bir ifade… Fidan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” dedi!

Sonuç: Pazarlık öncesi ön hazırlık 

Evet, masada üç konu var. Bu kritik üç konuda Trump’ın tam olarak nasıl bir çizgi izleyeceği kesin değil. O nedenle üç konudaki gelişmeleri bir pazarlıktan çok, 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a oturacak Trump’la yapılacak olan pazarlığın ön hazırlığı diye değerlendirmek daha doğru olacak sanırım. 

Nitekim Yaşar Güler’in “Trump ABD askerlerini bölgeden çekecek” (AA, 13.11.2024) ve Hakan Fidan’ın “Trump ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisini gözden geçirecek” (AA, 23.11.2024) değerlendirmesi de bir temenni olarak, pazarlığın ön hazırlığı gibi görünüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2024

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’nın A ve B planı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla, geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaptı. Ne yazık ki Türk dış politikasının kapsamlı bir şekilde ele alındığı bu basın toplantısında Cumhuriyet gazetesi yoktu. Ambargonun sadece bakanlık kaynaklı olmadığını, doğrudan saraydan kaynaklandığını önemle belirteyim.

Cumhuriyet’in Fidan’a sorusu

Fidan’ın gazetecilerin sorularına yanıtları, iktidarın temel dış politikalarını ortaya koymuş oldu. Bugün onlardan birini, ABD-PYD-Suriye bağlamında olanı ele alacağım ama öncesinde o basın toplantısında Cumhuriyet adına olsaydık neyi soracağımızı buradan belirteyim, belki Dışişleri kaynakları, ambargoya rağmen yanıtlama nezaketi gösterir… 

Fidan Haziran ayında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında çok önemli mesajlar verdi; “tek Çin” dedi, “çok kutupluluk” dedi, “yeni düzen” dedi, “küresel faciaya karşı güçlü Çin” dedi. Fidan’ın bu mesajları, iktidara yakın medyada olumlu görülmediği gibi, tersine iktidarın ideolojik amiral gemisi durumundaki gazete Çin’i hedef aldı; Fidan’ın mesajlarının aksine “Çin’in sessiz istilası” manşetini atdı. Dışişleri Bakanı Fidan bu çelişkiyi nasıl açıklıyor? Devlet ile hükümet politikası arasında fark mı var? Hükümet içinde farklılıklar mı var? Yoksa “hem vergiyi artırır hem de yatırım isterim” türünden bir taktik mi bu?

Güler-Fidan’ın Trump değerlendirmesi

Gelelim ele alacağım esas konuya…

Anımsayacaksınız, bu köşede Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in şu değerlendirmesini yorumlamıştım: “Ben, Sayın Trump’ın bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum” (AA, 13.11.2024).

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu değerlendirmeyi bir seviye daha yukarı taşımış: “Trump yönetiminin, PKK/PYD ile olan ilişkisini gözden geçireceğini değerlendiriyorum” (AA, 23.11.2024).

Öncelikle hep söylediğimi yineleyeyim: ABD girdiği yerden isteyerek çıkmaz, zorla çıkartılır. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’den çekilmesi Trump’ın isteğiyle değil, bölge ülkelerinin zor kullanmasıyla sağlanır.

ABD-PKK ilişkisi yanlış yorumlanıyor

Fidan ABD-PKK ilişkisinin stratejik değil, taktik bir ilişki olduğunu varsaydığı için, bir istekle biteceğini sanıyor; zira aynen şöyle diyor: “Geçici olarak başlayan bir şeyin bu kadar uzun sürmesi ve Türkiye gibi bir müttefikin artık başka bir noktaya itilmesi, rasyonel ve stratejik olarak izahı olmayan bir konu.”

Hayır, ABD açısından rasyonel ve stratejik izahı olan bir konudur bu. Çünkü birincisi ilişki iddia edildiği gibi geçici olarak başlamış değil. Dahası ABD’nin “Kürt kartı” Suriye’de PYD ile başlamış da değil. ABD “Türkiye himayesinde Kürdistan planı”nı Ankara’nın önüne ilk kez 1965’te, sonra 1973’te, sonra 1986’da getirdi. İkincisi, PKK ABD için taktik değil, stratejik bir araçtır ve İsrail’in güvenliğini de kapsayan çok geniş anlamlar içermektedir.

Normalleşme yerine açılım

Güler ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, Ankara’nın A planı, Trump’ın Suriye’den çekilmesine ve PKK/PYD’yi terketmesine dayanıyor. Dolayısıyla ortaya şu harekat planı çıkıyor: ABD çekilince boşluğu Türkiye dolduracak. 

Başka değerlendirmelerden, Ankara’da bir de B planı “tartışıldığı” anlaşılıyor: “ABD’nin çekilmesiyle PYD’nin İran’ın güdümüne ve Suriye istihbaratının kullanımına gireceği, o nedenle ABD’yle anlaşarak PYD’nin kontrolünün birlikte ele alınması…”

Ankara’nın A ve B planları bunlar olduğu için Şam’la normalleşme hamlesi doğru olmayan “Esad istemiyor” gerekçesiyle rafa kalktı ve yerini “döve döve açılım” süreci aldı.

Hedef Erdoğan’a süresiz başkanlık, yol Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’ye genişletme, araç Misakı Millicilik…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2024

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

G20’nin dönüşümü

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hakkında tutuklama emri yayınladı. ABD yönetimi, UCM’nin bu kararını engellemek için aylardır mahkemeye ağır baskı uyguluyordu.

UCM’nin bu kararı, elbette pek çok yönüyle incelenecektir ve tartışılacaktır. Ancak ben bugün meseleye, uluslararası kurumların dönüşümü açısından bakmak istiyorum. 

Dolayısıyla soru şu: UCM ABD’nin ağır baskısına rağmen bu kararı nasıl alabildi? Yanıtı hukukun bağımsızlığı, üstünlüğü gibi kavramlarda değil elbette. Yanıt, dünyanın değişmesiyle ilgili. Küresel Güney’in ekonomik ve siyasi etkisi arttıkça, Atlantik’in uluslararası kurumlar üzerindeki hegemonyası zayıflıyor. Somutlarsak, Çin güçlendikçe ABD’nin uluslararası kurumlar üzerinde etkisi dengeleniyor.

Sonuç bildirgesinde Küresel Güney etkisi

Bu dengenin görüldüğü uluslararası platformlardan biri de G20’ydi. 2022 ve 2023’teki zirveler o dengeyi yansıtmıştı. Bu yıl 18-19 Kasım 2024’te Brezilya’ın Rio de Janerio kentinde düzenlenen G20 zirvesi ise artık ağırlığın Küresel Güney lehine değişmeye başladığını ortaya koydu.  

“Adil Bir Dünya ve Sürdürülebilir Bir Gezegen İnşa Etmek” temalı G20 Zirvesi’nin 85 maddelik sonuç bildirgesinde dikkat çeken sonuçlar şunlardı:

1) Ukrayna konusunda “kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışı destekleyen tüm ilgili ve yapıcı girişimlere” destek açıklandı. 

2) Gazze’de kapsamlı bir ateşkes çağrısı yapıldı. Ayrıca Filistin’de “felaket yaratan insani durumla ilgili derin endişe” açıklandı. 

3) “Güvenlik Konseyi’nin 21. yüzyılın gerekliliklerini ve gerçeklerini karşılayan, daha temsili, kapsayıcı, verimli, etkili, demokratik ve sorumlu ve aynı zamanda tüm BM üyeleri için daha şeffaf hale getiren bir reformu destekliyoruz” denilen bildirgede, Afrika, Asya-Pasifik, Latin Amerika ve Karayipler’den temsilin arttırılması için “Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi çağrısında” bulunuldu. 

Küresel Güney’in G20’deki diğer etkileri de şunlardı: Afrika Birliği G20’ye tam üye olarak katıldı, Arap Birliği liderleri ve BRICS Yeni Kalkınma Bankası Başkanı zirveye davet edildi.

Almanya’nın G20’deki üç hoşnutsuzluğu

Bu tür metinler, içeriğinde ne olduğu kadar neler olmadığı bakımından da çok önemlidir. Bu nedenle Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un bildirgeyi yorumlaması çok şey anlatıyor. Scholz’un sonuç bildirgesi hakkında sıraladığı şu üç memnuniyetsizlik, G20’nin artık Atlantik’in kararlarını dikte ettiği bir platform olmaktan çıktığını ortaya koyuyor. 

1) Scholz G20’nin Rusya’yı açıkça suçlamamasından rahatsız: “G20’nin Ukrayna’daki savaştan Rusya’nın sorumlu olduğunu açıkça ifade edecek kelimeleri bulamaması çok yavan.”

2) Scholz, G20 sonuç bildirgesinin “İsrail’in kendini savunma hakkına işaret etmemesinden rahatsız: “Hamas, Hizbullah ve İran’dan gelen tehditler karşısında İsrail’in kendini savunma hakkına değinilmemesinden üzüntü duyuyorum.”

3) Scholz ayrıca bildirgede çatışmanın yayılmasından Hamas’ın sorumlu tutulmamasından da memnun olmadığını belirtti (Harici, 20.11.2024).

Süper zenginlere küresel vergi

En önemsediğim konuyu ise sona bıraktım: Ev sahibi Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva, G20 Zirvesi’nde ”süper zenginlere küresel vergi uygulanmasını” önerdi.

Lula da Silva, dünyada 3.300 milyarderin bulunduğunu, bu kişilerin bulundukları ülkedeki servetlerinin sadece yüzde 2’sini küresel vergi olarak ödemesi durumunda, yoksulluk, açlık ve iklim değişikliğiyle mücadele projelerinin kaynak sorununun çözüleceğini belirtti. 

Süper zenginlerin servetine vergi konusunun G20’de konuşulmuş olması kritik önemdedir ve etkilerini önümüzdeki yıllarda daha iyi göreceğiz.

Sonuç olarak; Küresel Güney’in ağırlığıyla çok kutuplu bir dünyanın inşası, süreç inişli ve çıkışlı olsa da, adım adım daha adil ve eşit bir uluslararası ilişkiler düzenine ilerliyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Kasım 2024

, , , , , , , ,

1 Yorum

Teğmenler meselesi

Teğmenler meselesi, AKP’nin 22 yıldır sürdürdüğü Türk ordusunu dönüştürme operasyonlarının yeni aşamasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) konuyu “disiplinsizlik” diyerek açıklaması ise teslimiyettir.

Dün “Mustafa Kemal’in askerlerini” bastırsınlar diye “Fethullah Gülen’in askerlerinin” önünü açanlar, bugün “Tayyip Erdoğan’ın askerlerini” oluşturmanın hayalini kurmaktadır. 

Mesele budur…

İktidarın davası

AKP’nin herhangi bir parti olmadığı, bir “davası” bulunduğu, o davaya göre adım adım kurumları biçimlendirdiği, rejimi ve sistemi dönüştürdüğü muhalefet cephesinin bir bölümü tarafından tam anlaşılmadıysa da çoğunluğu tarafından görülmüştür artık… 

AKP bu amacı gerçekleştirmek için herkesle işbirliği yapabilecek durumdadır; zira yola “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi bile giyilir” anlayışı ile çıkmıştır. 

AKP’nin “Hristiyan kulübü” gördüğü AB’yle işbirliği yaparak reform adı altında Türk devletinin kurumlarını dönüştürmesi, FETÖ ile işbirliği yaparak yargıyı ve güvenlik bürokrasisini dönüştürmesi tipik örneklerdir.

FETÖ askerlerini kim yerleştirdi?

AKP’nin davasının önündeki en önemli engel TSK’ydi. AKP’nin TSK’yi dönüştürme operasyonları iki ana başlıkta incelenebilir:

1) FETÖ’yle işbirliği dönemi:

FETÖ AKP iktidarından önce TSK’ye sızmaya çalışıyordu. 28 Şubat o sızmalara karşı yapılmış önemli bir çabaydı, sonuç vermedi. AKP döneminde ise FETÖ sızmadan adım adım yerleşme dönemine geçti. İktidarın Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarına koyduğu şerhler zamanla YAŞ kararlarını belirlemeye kadar vardı. 

Ergenekon kumpasları, bu yerleşme sürecinin en önemli aşamasıydı. AKP-FETÖ işbirliğiyle Türk ordusunun kritik komutanları tasfiye edildi, yerleri önü açılan çapsız FETÖ subaylarıyla dolduruldu. 15 Temmuz darbe girişiminde görev alan tüm FETÖ’cü generaller, AKP’nin sayesinde o koltuklara yerleşebilmişti!

AKP’nin TSK’yi dönüştürme operasyonları

2) “Allah’ın lütfu” dönemi:

15 Temmuz darbe girişimi, ortakların hesaplaşma günüydü. ABD’nin sponsorluğunda darbeye soyunan FETÖ’cü askerler, Atatürkçü subayların büyük çabasıyla 24 saat içerisinde diz çöktürüldü.

AKP ise kendisini de hedef alan bu darbe girişimini, daha ilk günden, “Allah’ın lütfu” diyerek kullandı. FETÖ‘yle mücadele gerekçesiyle, FETÖ’nün planlamasını hayata geçirdi, TSK’yi dönüştürdü: Genelkurmay-Kuvvet ilişkisini bozdu, iki kuvveti İçişleri Bakanlığı’na bağladı, askeri hastaneleri, liseleri kapattı. Harp okullarını sivilleştirerek üniversiteye dönüştürdü, YAŞ’ın tam belirleyeni oldu. FETÖ’nün boşluğunu doldurmak için de başka tarikatların önünü açtı. 

Alınmayan ders

Evet, AKP 15 Temmuz’dan sonra bunları yaptı ama yine de Türk subaylarının “Mustafa Kemal’in askeri” olmasını engelleyemedi.

Daha önce “Mustafa Kemal’in askerlerini” bastırsınlar diye “Fethullah Gülen’in askerlerine“ göz yumdular, şimdi de “Tayyip Erdoğan’ın askerlerini” oluşturmaya çalışıyorlar. “Cübbeli Amiralleri” çoğaltma çabaları da, her 10 Kasım’da Anıtkabir’e doldurulan taraftarlarına “Reis” sloganları attırmaları da bu amaçladır.

Disiplinsizlik kılıfıyla konuyu perdelemeye çalışıyorlar ama Teğmenler meselesi aslında budur. Asıl sorun ise Ergenekon kumpaslarının üstünden henüz 15 yıl geçmesine rağmen “Teğmenleri teslim etmenin” sonuçlarından hiç ders alınmamış olmasıdır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Kasım 2024

, ,

Yorum bırakın

Trump’ın ana stratejisi ne?

Dünya, Donald Trump’ın yeni döneminde hangi politikaları izleyeceğini tartışıyor. 

Trump ve ekibi seçim kampanyası sırasında ilan ettiği gibi Ukrayna savaşına son vermeye çalışacak mı, yoksa ABD’nin “uzun savaş” stratejisi sürecek mi? İsrail yanlısı isimlerin ağırlıkta olacağı bir kabine inşa etmekte olan Trump İsrail-Filistin meselesinde ne yapacak? Asıl önemlisi, Çin’le rekabeti nasıl yürütecek?

Dünya basınında yanıtları aranan bu soruları tartışalım:

Çin’den Biden/Trump’a üç uyarı

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesinde ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping üç mesaj verdi:

1) “Tukidides Tuzağı” tarihsel olarak kaçınılmaz değil.

2) Yeni bir “Soğuk Savaş” yapılmamalı çünkü kazanılamaz.

3) Çin’i çevrelemek akılsızcadır, kabul edilemez ve başarısızlığa mahkumdur. 

Kuşkusuz bu üç mesaj, “topal ördek” Biden’dan çok, 20 Ocak 2025’te Beyaz Saray’a oturacak Donald Trump’aydı.

Trump Asya-Pasifik’e odaklanmak istiyor

Başkanlığının ilk döneminde Çin’e “ticaret savaşı” açan Trump’ın yeni dönemde de “Çin’le mücadele” stratejisini izleyeceği öngörülüyor. Ama bu mücadelenin nasıl olacağı, rekabetle sınırlı mı kalacağı, Biden’ın sürdürdüğü ticaret savaşının çıtasının yükseltilip yükseltilmeyeceği, Çin’i çevrelemek üzere ikili, üçlü, dörtlü müttefikler kurma stratejisinin artarak devam edip etmeyeceği tartışılıyor. Bunu Trump’ın koltuğa oturduktan sonra ilan edeceği ulusal güvenlik stratejisiyle daha net anlayacağız.

Ancak hem Trump’ın ilk dönemine bakarak, hem seçim sürecinde söylediklerini dikkate alarak ve hem de Washington’un NATO belgelerine dahil ettiği ifadeleri anımsayarak şunu söyleyebiliriz: Trump döneminde ABD, Asya-Pasifik’e daha fazla odaklanacak. Bunun için de diğer iki konuyu hafifletmesi gerekiyor: Rusya-Ukrayna savaşı ve İsrail’in Filistin soykırımı… 

Ortadoğu’da iki konu

Trump’ın Ortadoğu’daki mevcut durumu, ilk döneminde başlattığı “İbrahim anlaşmalarını” yeniden canlandırmakta kullanacağı anlaşılıyor.

1) Trump’ın Filistin sorununa “iki devletli çözüm” yerine Arap-İsrail normalleşmesi zemininde çözüm dayatacağını söyleyebiliriz.

2) Trump’ın geçen dönemden farklı olarak bu kez İran’ı “sistem içine çekme” yolu arayabileceği ihtimal dahilinde.

Elon Musk’ın güçlü ilişkileri nedeniyle Çin, Rusya ve İran konularında Trump’a “özel elçilik” yapacağı anlaşılıyor. 

Ukrayna’da barış masası hazırlığı mı?

Trump, Çin ve Asya-Pasifik’e odaklanabilmek için Rusya-Ukrayna meselesini çözmek istiyor. Nitekim seçim süreci boyunca, kazanması halinde bu savaşa son vereceğini söylemişti. Bunu yapabilmek için, öncelikle bu savaştan nemalanan askeri endüstri ve enerji şirketleri ile “çarpışması” gerekiyor; bu da Biden’ın inşa ettiği “uzun savaş” stratejisinin çöpe atılması demek. 

Trump ve ekibi, Çin-Rusya işbirliğini derinleştiren zemini ortadan kaldırmayı ve Çin’i yalnızlaştırmayı savunuyor. 

Savaşın bir an önce bitmesini isteyen bir başka merkez ise Alman sermayesi. Alman ekonomisinin küçülmesi Berlin’de yeni hükümet formülünü ya da erken seçimi dayatmış durumda. Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un iki yıl aradan sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i telefonla araması bu nedenle. Avrupa’da pek çok ülke artık Ukrayna’da barış masasının kurulmasının zamanının geldiğini düşünüyor. 

Tam bu süreçte ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in yeni döneme işaret eder nitelikteki şu mesajını not etmeliyiz: “Ortadoğu’da gerilimi azaltmamız ve Ukrayna’da geçişe giden yolu bulmamız gerekiyor. Bu çatışma bir noktada bir tür müzakereyle sona erecek.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2024

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

Erdoğan’ın Trump’tan beklentisi

AKP iktidarı, Trump’ın bu kez ABD askerlerini Suriye’den çekeceğini  öngörüyor. Bu öngörüye göre bir planlama yaptıkları anlaşılıyor. “Öcalan açılımı”nın bir yönü de bu sanki…

Peki başkanlığının ilk döneminde ABD askerlerini Suriye’den çekemeyen Trump bu kez çekebilecek mi? Trump’ın müstakbel dışişleri ve savunma bakanları bu konuda ne düşünüyor?

Erdoğan-Güler’in öngörüsü

AKP hükümeti içinden Trump öngörüsünü en net açıklayan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler oldu: “Trump, başkanlığı döneminde üç defa Suriye’den asker çekmek için talimat verdi. Ben, Sayın Trump’ın şiddetle bunun üzerinde duracağını ve bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum.” (AA, 13.11.2024)

Nitekim Erdoğan’ın şu açıklamasını da aynı öngörünün bir olası sonucu olarak değerlendirebiliriz: “Önümüzdeki dönemde sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını da tamamlayacağız.” (AA, 10.11.2024)

Döve döve açılım

”Öcalan açılımı”nın AKP’lilerde bile şaşkınlık yaratan tuhaf uygulanma biçimi de bu öngörüye dayanıyor olabilir. Zira pek çok AKP’li şu çelişkileri açıklayamıyor: Bir yandan “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” deniyor, diğer yandan Öcalancılarla irtibatlı olduğu iddiasıyla CHP’li belediye başkanı tutuklanıyor. Bir yandan DEM’le tokalaşılıyor, diğer yandan DEM’li belediyelere kayyım atanıyor. 

“Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsun” diye soranlara şu yanıtı vermiştim: AKP’nin ilk açılımı bol tavizliydi, tepki gördü. O nedenle şimdi “döve döve açılım” uygulayacak demek ki…

Kuşkusuz açılımın bu hali de sonuç vermeyecek, çünkü yazmıştık: Bahçeli eliyle başlatılan “Öcalan Açılımı”, aslında Erdoğan için “başkanlık açılımı”dır.

En siyonist ABD kabinesi

Yeniden Erdoğan’ın Trump beklentisine dönersek… 

Doğru, Trump ilk başkanlık döneminde Suriye’den asker çekmek istediğini açıklamıştı ama çekememişti. Peki şimdi ister mi? Zira şartlar değişti ve Suriye’den asker çekmek, İsrail’in en istemediği durumdur. 

Kaldı ki Trump’ın müstakbel Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, değil Suriye’den asker çekmek, Suriye’ye daha fazla asker gönderme heveslisi iki isimdir. Çünkü Rubio ve Waltz, YPG’nin ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunu savunmaktadır. 

Diğer yandan isimleri ABD basınında konuşulan kabine adaylarına bakılırsa, Trump, ABD tarihinin en İsrail yanlısı hükümetini kuracak. Böyle bir kabinenin Suriye’den asker çekmesi pek olası görünmüyor. 

Öte yandan Trump’ın seçilmesiyle birlikte İsrail, “Lübnan’da ateşkese olumlu bakan ama Suriye’ye saldırılarını artıran” bir profil çizmeye başladı. Netanyahu, Lübnan, Suriye ve İran’a saldırılara karşı çıkan İsrail Savunma Bakanı Galant’ı, Trump’ın seçildiği gün görevden aldı.

Ne yapmalı?

Dolayısıyla AKP iktidarının “ABD’nin Suriye’den çekileceğine” dayanan bir strateji oluşturması temelsiz olacaktır. 

Ancak asıl vahimi şudur: ABD’nin Suriye’den çekilmesi daha önce gündeme geldiğinde, iktidarın düşünce kuruluşu SETA’nın uzmanları harekete geçmiş ve “boşluğu Rusya-İran-Esad üçlüsü doldurmadan Türkiye doldurmalıdır” tezleri ortaya atmıştı.

Oysa izlenecek yol tam tersidir: Türkiye, ABD’nin Suriye’den çekilmesini istiyorsa, 1) Esad’la anlaşmalı, 2) Astana ortakları Rusya ve İran’la işbirliğini derinleştirmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türk-Çin Üniversitesi

Çin’deydik. Türk-Çin Dostluk Vakfı’nın oluşturduğu 12 kişilik bir heyet olarak, Çin’de üniversite, eyalet ve Çin Komünizt Partisi (ÇKP) yöneticileriyle Türk-Çin Üniversitesi kurulmasının zeminini oluşturmak amacıyla görüşmeler yaptık. 

Heyet şu isimlerden oluşuyordu: Hasan Çapan (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı), Namık Güner Erpul (Em. Büyükelçi, Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Mehmet Ali Yaşar (Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkan Yardımcısı), Gamze Dürmez (Türk-Çin Dostluk Vakfı Genel Müdürü), Hüseyin Kocabıyık (eski milletvekili), Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan (eski YÖK Başkanı), Prof. Dr. Seriye Sezen (Ankara Üniversitesi), Prof. Dr. Yılmaz Bingöl (Yıldırım Beyazıd Üniversitesi), Doç. Dr. Levent Ersin Orallı (Hacı Bayram Veli Üniversitesi), Dr. Barış Adıbelli (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi), Av. Eda Lermi Zorer ve ben.

Sichuan temaslarımız

Çin’de ilk durağımız Sichuan eyaletiydi. Eyaletin başkenti Chengdu’da, Chengdu Üniversitesi Rektörü Zhu Ming başkanlığındaki heyetle görüştük. 

Daha sonra eyalet ve parti yönetiminden oluşan bir başka heyetle, hem Türkiye-Çin ilişkilerini konuştuk hem de Türk-Çin Üniversitesi için neler yapılabileceğini ele aldık. 

Çin’de ziyaret ettiğimiz ikinci üniversite Sichuan Üniversitesi’ydi. Bu üniversite, bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi dördüncü üniversitesiydi. Rektör Yardımcısı Zhao Changsheng ve heyetindeki dekanlarla çok verimli bir görüşme yaptık. 

Ayrıca Sichuan Eyaleti Dışişleri Bakan Yardımcısı Liu Min başkanlığındaki bir heyetle de görüştük. 

Hunan temaslarımız

Çin’deki ikinci durağımız Hunan eyaletiydi. Bu eyalet Mao Zedong’un memleketiydi. Heyet olarak Mao’nun doğduğu köyü ve evini ziyaret ettik, anıtına çelenk koyduk. 

Hunan eyaletinin başkenti Changsha’da Central South Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Bu üniversite de bilimsel yayın sıralamasına göre dünyanın en iyi beşinci üniversitesi olmuştu. 

Yeri gelmişken belirteyim. Son yıllarda Çin üniversiteleri her dalda yükseliş gösteriyor. Çin’e ziyaretimizden hemen önce açıklanan bilimsel yayın sıralamasında artık ilk 10’da tam sekiz Çin üniversitesi var. Diğer iki üniversite, ABD’den Harward ve Kanada’dan Toronto…

Central South Üniversitesi heyetine Rektör Yardımcısı Li Zhihong başkanlık etti. Heyette çeşitli fakültelerin dekan ve dekan yardımcıları vardı. Oldukça verimli bir toplantı oldu. 

Eyalet hükümetiyle de yine çok yararlı bir toplantı yaptık. Eyalet Parti Komitesi Sekreteri Wang Xiaohui başkanlığındaki heyette eyaletin eğitim ve ticaret bakanları, vali yardımcısı ve Çin Komünist Partisi’nin üst düzey yetkilileri yer aldı. 

Pekin’de Atatürk’ü andık

Çin’deki üçüncü durağımız ise başkent Pekin’di (Beijing). Burada Çin Ulusal Müzesini ve Yasak Kent’i gezme fırsatı bulduk. Pekin Büyükelçimiz İsmail Hakkı Musa, 10 Kasım’daki Atatürk’ü anma törenine heyetimizi davet etti. Törenden sonra heyet olarak burada büyükelçi ve siyasi müsteşarla, yukarıda çok kısaca özetlediğim ziyaretlerimizi değerlendirdik.

Sonuç olarak Çin’de çok verimli görüşmeler yaptık. Bir vakıf heyetiydik ama her eyalette “devlet protokolü” ile karşılandık. Görüştüğümüz tüm heyetler Türk-Çin Üniversitesi fikrine çok sıcak bakıyorlar.

Konu artık Ankara’nın önünde…  

Türk-Alman, Türk-Japon ve gündeme alınan Türk-Mısır üniversitelerinden sonra Türk-Çin Üniversitesi ülkemize çok yakışır. Zira Asya Yüzyılında, yükselen Çin’le eğitim alanında işbirliği yapmak, bilim ve teknolojide Türkiye’ye çok şey kazandıracaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2024

,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın