Archive for category Politika Yazıları

ORG. ÖZEL ÇANAKKALE ZAFERİ’Nİ SULANDIRIYOR

Herhalde Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’e “Çanakkale mesajını yumuşak tut, çünkü ben Çanakkale Zaferi konusunu muhalefeti eleştirmeye ve Suriye politikama alet etmeye çalışacağım” demiş olmalı… Yoksa bir Genelkurmay Başkanı’nın Çanakkale mesajı böyle sığ, böyle içeriksiz, böyle uyduruk olmazdı!

Org. Özel’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sitesinde yayımlanan, Fethullah Gülen ile Bülent Arınç’ı gözyaşına boğma potansiyeli taşıyan şu mesajına bakın: “Çanakkale Savaşı, sadece tarafların birbiri ile kanlı mücadelesi olmayıp, farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirlerini tanımasına vesile olmuştur. Bu nedenle, muharebelerin yapıldığı Gelibolu Yarımadası, dost ve düşman her iki tarafın genç evlatlarının kıyasıya mücadele ettiği, savaşın acımasızlığına rağmen, yardımlaşma duygusunun da ön plana çıktığı, kalıcı dostlukların kurulduğu bir yer olmuştur.”

Nerdeyse zafer kazandık diye emperyalist devletler ile onlar adına savaşa katılanlardan  özür dileyecek!

Sanki Çanakkale’de emperyalist bir saldırıya karşı vatan savunması yapılmadı da, iki ayrı ordu kader kurbanı oldu!

MESAJDAKİ ERDOĞAN İZİ

Öte yandan Necdet Özel’in Çanakkale Savaşı için “farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” sözlerinin aşırma olabileceği, hatta doğrudan başbakanlık katında yazılmış olabileceği de ihtimal dâhilindedir. Zira oldukça tanıdıktır!

Başbakan Erdoğan, 13 Nisan 2011 günü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada tarihe ibretle geçen şu konuşmayı yapmıştı: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur.”

Yani Başbakan Erdoğan Haçlı Seferleri için “iki dinin birbirini tanımasına vesile olmuştur” derken, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel de Çanakkale Savaşı için “farklı devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” diyor!

“Yüreği insan sevgisiyle böylesine pırpır eden” iki isim, “tanışmak için bu kadar kana gerek var mıydı” sorusuna da bir zahmet yanıt bulsalar ya!

İMZALANAN AKİTLERİN BEDELİ

Peki, Erdoğan ve Özel bu açıklamaları neden yapıyorlar? Kuşkusuz cahillikten ya da saf bir insan sevgisinden değil, mecburiyetten!

Anımsayalım, NATO’nun Libya’ya müdahalesi gündeme gelince Başbakan Erdoğan esip gürlemişti: “NATO’nun ne işi var Libya’da?”

Sonra kendisine imzaladığı kimi akitleri göstermiş olmalılar ki, tarihe geçecek şu manevrayı yapmıştı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.” Böylece dünya yeni bir patent ve tescil kurumu kazandı, Erdoğan da koltuğunu!

Ya Org. Necdet Özel’in mecburiyeti nereden geliyor?

Birincisi, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanı tarihe onurla geçecek toplu istifaya imza atarken, o Jandarma Genel Komutanı olarak silah arkadaşlarına katılmamış ve en üst rütbeli olarak Erdoğan ve Gül tarafından önce Kara Kuvvetleri Komutanı sonra da Genelkurmay Başkanı yapılmıştı.

İkincisi, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği emperyalist devletlerin “müttefiki” olmanın ve onlar adına Afganistan’da, Lübnan’da, Libya’da görev yapmanın mecburiyetidir.

Çünkü Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği İngiltere ve Fransa’yla birlikte 90 yıl sonra Libya’ya saldırmayı, ancak Çanakkale’yi sulandırarak genç subaylara anlatırsınız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mart 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

BUGÜN DELİKANLILAR GÜNÜ

Bugün 18 Mart…

18 Mart 1915’teki Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü…

Çanakkale Deniz Zaferi, 1914-1922 yılları arasındaki Türk Milli Kurtuluş Savaşı’nın da ilk büyük dönemecidir. Bu zafer, deyim yerindeyse, birinci kurtuluş zaferimizdir.

DEVRİMLERİN ÖNÜNÜ AÇTI

Çanakkale Deniz Zaferi aynı zamanda dünya devrimler tarihinde de önemli bir dönemeçtir. Bu zaferle hem dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşı kazanılarak Kemalist Devrim yapıldı, hem de Bolşeviklerin Rus Çarlığını yıkarak sosyalist devrim yapmasının önü açıldı.

İtilaf Devletleri’nin boğazları aşamaması ve Rus Çarlığına yardıma gidememesi, Bolşeviklerin elini güçlendirmiş ve Rus devrimcileri Çarlığa son darbeyi indirmiştir.

Yani hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Çanakkale Deniz Zaferi’ne çok şey borçludur.

ATATÜRK’Ü TARİH SAHNESİNE ÇIKARDI

Çanakkale Zaferi, aynı zamanda Türk devrimine önderlik yapacak Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkmasının adıdır.

Bu büyük zaferin gerçek komutanı Alman Liman von Sanders değil, İtilaf Devletleri Donanması Komutanı İngiliz General Hamilton’un da kabul ettiği gibi Mustafa Kemal’dir!

Balkan cephelerinde, Trablusgarp cephesinde edinilen yüksek askerlik deneyiminin siyasi önderlikle cisimleştiği savaşın adıdır Çanakkale…

Nusrat mayın gemisinin döşediği mayınlarla ilk darbeyi yiyen İtilaf devletlerine Conkbayırı’nda ve ardından kara savaşlarında Anafartalar’da verilen askerlik dersi, Mustafa Kemal’i bu meslekte de dünyanın zirvesine taşımıştır.

TÜRK-KÜRT ZAFERİ

Bu zaferle Türkiye Cumhuriyeti’nin hem temeli atıldı, hem de Türk milletinin harcı karıldı. Şöyle ki, bu zafer kuruluşunun yolunu açtığı için Cumhuriyet’in temelinin atıldığı zaferdir. Zaferde karılan harç da, etnik unsurların toplamından bir millet yaratmanın yolunu açmıştır.

Gönüllü olarak Çanakkale’ye giden Galatasaray Liselilerden, Tıbbiyelilere kadar her yaştan Jön Türkler, Türk milletinin varlığı ve vatan için kendilerini feda etmiştir.

Çanakkale Zaferi, Türk ve Kürt’ün emperyalizme karşı birlikte vatanı savunmasıdır. Vatan savunması da millet olmanın en önemli parametresidir. Vatanı birlikte savunmak kültürde, dilde, pazarda ortaklaşmanın temelidir.

Bugün her ne kadar kimi ayrılıkçı Kürtler, “Atalarımız Osmanlı’nın silah zoruyla Çanakkale’de savaştırıldı” dese de, bugün kimi Kürt düşmanı Türk ırkçıları her ne kadar “Çanakkale’de Kürtler savaşmadı” yalanına sarılsa da, tarihi gerçeklik mezar taşlarında ve tarihi belgelerdedir…

Bir de 90 yıl önce Çanakkale Şehitlerine yakılan şu Kürtçe ağıttadır:

“Eşgu şewgu şahiya rewşa şehida/ Ji canu dil lè dixin kifşe jivanre îde/ Îro roja mèraye çi kurd çi tirk çi arab/ Alikarî’j bateye ser keftin bide Ya Rab/.”

(Şehit olacakların durumuna baksanıza aşk, şevk ve heyecan içindeler/ Canı gönülden çarpışıyorlar belli ki onlar için bayramdır/ Bugün delikanlılar günüdür; ister Kürt, ister Türk ister Arap/ Yardım ve destek Sen’dendir başarı ihsan eyle ey Rabbim.)

TARİH KARAR VERİR

Çanakkale’de Türk kardeşiyle birlikte vatanı savunmak, Kürt’e tarihte parlak bir yer vermiştir. Ancak bugün vatanı bölmeyi hedefleyen emperyalist politikaların içinde yer alırsa, tarih Kürt’ü affetmeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Mart 2013

, , ,

Yorum bırakın

MUHAFAZAKAR MANZARA!

Türk milleti adeta genetiğiyle oynanmış gibi…

Hemen her toplum haberi, milletimize özgü özelliklerin yok olmaya başladığının işaretleriyle dolu.

Özal’ın “işini bilen memuru” Erdoğanların “takiye” ikliminde iyice mutasyona uğradı.

1. OLAY

Geçen yıl AKP’nin çıkardığı bir yasayla 13 il, büyükşehir oldu. Büyükşehir olmak merkezden daha çok gelir elde etmek demekti.

Ancak Ordu ili, gerekli şart olan 750 bin nüfusa sahip değildi. Başbakan Erdoğan Ordululara “ha gayret” dedi, “şimdi işe koyulursanız, seneye yeni bir çocukla büyükşehir olursunuz” dedi.

Ancak Ordu bir türlü gerekli nüfusa erişemedi.

Çareyi alicengiz oyununda buldular. Başka şehirdeki hemşerilerinin kütüğünü Ordu’ya kaydettiler. Yani adam İstanbul’daydı ama kütüğü Ordu’da…

Böylece Ordu gerekli nüfusa ulaştı; şehir büyükşehir oldu. Artık daha çok para gelecekti!

Kuşkusuz Ordulularda değil, merkezden daha çok pay almak için ille de büyükşehir olmayı şart koşan sistemdeydi arıza…

2. OLAY

Gaziantep’te silahlı bir adam adliyeyi basıyor, kan davalısı olduğu şahısları öldürüyor. Sonra da gidip polise teslim oluyor.

Ancak anlaşılıyor ki, öldürdüğü 5 kişi kan davalıları değil, adliyede duruşmaları olan alakasız bir aile.

Televizyonlardaki habere göre adam büyük hata yapmıştı; kan davalıları yerine yanlışlıkla başkalarını öldürmüştü. Sanırsın kan davalısını öldürmesi normaldi!

Zaten ölenler de yanlış zamanda, yanlış duruşmadaydı!

3. OLAY

Televizyonda bir haber: Eminönü’ndeki taksiler vatandaşı türlü gerekçelerle almıyor. Ya şoför değişikliği vakti geldi ve araç teslim edilecek, ya araç bakıma girecek ya da öbür yakaya geçilirse teslim saatine yetişilemeyecek. Yani gerekçe şoförün yaratıcı zekasına bağlı…

Peki, amacı para kazanmak olan bir taksici neden müşterileri reddeder?

Yanıt: Taksici yerli müşteri yerine yabancı müşteri yani turist peşinde…

E diyeceksiniz ki, ne fark eder? Neticede taksimetre ne yazıyorsa o…

Ama durum öyle değil elbette… Hiç taksimetrenin yerliye yazdığı ile yabancıya yazdığı aynı olur mu?

Yerli Eminönü’nden Beşiktaş’a Karaköy-Kabataş’ı izleyerek gider… Yabancı ise artık şoför ne takdir ettiyse; Fener-Balat-Eyüp üzerinden Mecidiyeköy’e gidilip oradan da dönülür, Kadıköy’e geçip geri de gelinir…

4. OLAY

Vatandaş senet ödemeye bankaya gidiyor. Borcun tamamı çıkışmamış ki, kalan bir miktarını da küçük bir torbada bozuk para olarak getirmiş. Kim bilir ya çocuğunun kumbarasını açmak zorunda kaldı, ya da minibüs şoförü bir arkadaşından borç aldı…

Her neyse, görevliye ödüyor… Görevli oflaya puflaya sayıyor ama işi bitince müşteriye 10 TL de “bozuk para sayma” cezası kesiyor!

Haliyle itiraz ediyor müşteri… Devreye şef giriyor, müdür giriyor… O mini minnacık yazıların olduğu sözleşmelerden ilgili madde bulunup müşterinin gözüne sokuluyor: Şu kadar adetten sonraki bozuk para için sayma parası alınır!

Gerekçe? Müdür, “benim memurumu 10 dakika meşgul ettin bozuk parayla” diyor. Müşteri haliyle soruyor: “Ya benim sırada beklediğim 45 dakika?”

BU NASIL MUHAFAZAKÂRLIK

Televizyonlar hemen her saat böyle tuhaf, böyle bizden olmayan davranış haberleriyle dolu…

Anlaşılan 10 yıllık AKP iktidarı toplumu muhafazakârlaştırdı ama en önemli şeyi, milli değerlerimizi muhafaza edemedi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Mart 2013

Yorum bırakın

HALEPÇE DERSLERİ

Bugün bu coğrafyanın acılar tarihinde önemli bir yer tutan Halepçe Katliamının 25. yıldönümü…

16 Mart 1988’de Irak’ın Halepçe kasabasında 5 bin Kürt’ün uçaklardan atılan kimyasal gaz bombalarıyla öldürülmesinin üstünden çeyrek asır geçti. Ancak Halepçe’nin siyasi etkileri hâlâ sürüyor. Üstelik insani etkileri, sakat doğumlarla, kimsesizliklerle, kişisel anılarla her gün varlığını sürdürüyor…

HALEPÇE’DE NE OLDU?

Halepçe Katliamı, İran-Irak savaşının da dönüm noktasıydı. İki ülke bu katliamdan birkaç ay sonra ateşkes ilan etti. Ancak bu coğrafya yararına hâlâ dersler çıkarılmadığı görülüyor.

Gelin önce katliamı kısaca anımsayalım ve bugüne bir projeksiyon tutalım: İran günlerce Halepçe’yi top atışına tuttu. Ardından kendisini destekleyen Celal Talabani’ye bağlı peşmergelerle birlikte Halepçe’ye girdi. Halepçe sakinlerinin büyük bölümü Baas rejimine karşı olduğu için İran’ın işgalini sevinçle(!) karşıladı. Bunun üzerine Irak Halepçe’ye (emperyalist laboratuvarlarda üretilen) zehirli gaz bombaları attı. Katliamda İran askerleri de öldü. Ardından Irak, Halepçe’yi İran’ın elinden geri aldı.

KÜRTLER AÇISINDAN DERS

Kürtler bulundukları ülkeye bağlılık göstermeli ve rakip ülkenin çıkarlarına alet olmamalıdır.

Baas rejimine karşı olmak adına büyük bir savaşta diğer devleti desteklemek her şeyden önemlisi tarihe zor temizlenecek bir “ihanet” kimliği bırakır.

İran Kürtleri İran’ı, Irak Kürtleri Irak’ı, Suriye Kürtleri Suriye’yi ve Türkiye Kürtleri Türkiye’yi savunmalıdır!

Ve tüm Kürtler emperyalizme karşı bölgeyi savunmalı; bölgedeki iç çelişkilere karşı emperyalizme alet olmamalıdır.

IRAK AÇISINDAN DERS

Saddam Hüseyin’in ve Baas rejiminin 1991’de ve 2003’te ABD’ye yenilmesinin nedenlerinin başında kendi Kürtünü kaybetmesi gerçeği vardır.

Bu gerçek, Türkiye, İran ve Suriye için de alınacak tarihi bir derstir.

İRAN AÇISINDAN DERS

İran, Irak’la savaşında üstünlük sağlamak adına Kürtlerden yararlanmaya kalkmış ancak tarihe aynı durumla karşılaşma kozu vermiştir! Üstelik o koz artık bölge ülkeleri yerine emperyalist devlet ABD’nin elindedir. Washington’un İran’a karşı geliştirdiği “çözme planlarının” hepsinde, en başta İran Kürtlerinin isyana teşvik edilmesi vardır.

SURİYE AÇISINDAN DERS

İran gibi Suriye de geçmişte Kürt kartını kullanarak komşularına karşı üstünlük arayışına girmiştir. Ancak bu coğrafyada bir kartı kullanıma açmak, en sonunda daha büyük olan kuvvete yani ABD’ye yarar. Nitekim PKK, ABD’nin bölgedeki kartı haline gelmiştir.

Bağdat’ın tarihindeki Halepçe Katliamı ile Şam’ın ve hatta Ankara’nın tarihindeki kimi bastırma harekâtları bazı benzerlikler taşımaktadır. Bu üçünden çıkarılacak en önemli ders şudur: Yanlış yöntemle doğru iş yapılmaz! Ve o yanlışlık tarihe daha büyük yanlışlıkları taşır…

TÜRKİYE AÇISINDAN DERS

Dün İran’ın ve Suriye’nin yaptığını maalesef bugün Türkiye yapmaktadır: AKP Hükümeti Bağdat’a rağmen Erbil’le, yani alınmamış derslerin sonucunda ABD’nin yarattığı “özerk bir devletçikle” ilişki kurmaktadır.

Ayrıca İmralı zabıtlarında ortaya çıkmıştır ki, Erdoğan ile Öcalan’ın mutabakatında artık PKK’nin bölge ülkelerine karşı kullanılması da vardır.

BATI ASYA BİRLİĞİ

Geçen haftasonu Ankara’da yapılan “YeniNATO ve özelleştirilmiş savaş: Suriye örneği” isimli uluslararası sempozyumda Aydın Çubukçu anlattı. Bir toplantıda görüştüğü İranlı bir diplomat şöyle demiş: “Kürtler bu coğrafyada Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de yaşıyor. Kürtler bu coğrafyada Türklerle, Farslarla ve Araplarla yaşıyor. Kürtler bu özellikleri nedeniyle son yüzyılın birlikte yaşama kültürüne en çok sahip olan halkıdır.”

Evet, gerçekten de Kürtlerin bu zorunlu durumu, onlara bu coğrafyada tarihi bir “yapıştırıcı” rolü vermiştir. Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam Kürtlerin bu özel durumunu bölge adına bir avantaja dönüştürme becerisi gösterdiği oranda emperyalizmi alt edecektir!

Dört başkentin oluşturacağı Batı Asya Birliği, Kürtlere, bulundukları ülkeleri bölmek pahasına peşinde oldukları “statüyü”, bu kez bölmeden getirecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ CÜZDAN, İKİ LİDER

ABD’nin siyasal bir güç olarak gerileme sürecine girdiğinin en önemli işaretlerinden biri de yönetememe sorunu olarak ortaya çıkıyor.

Şöyle ki, ABD, 10 yıllık “ulus inşa etme” dönemi içinde işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta başta olan her iki isimle de sorunlu bir ilişki yaşıyor. Ancak diğer yanda da Türkiye örneği var…

Gelin bunu iki model olarak inceleyelim:

1. MODEL LİDERLER

ABD’nin işgal ettiği Afganistan’da Taliban’ın yerine başa getirdiği Hamid Karzai, 2004 yılından beri devlet başkanı…

Ancak Hamid Karzai, ABD’nin atadığı devlet başkanı olmasına rağmen, gittikçe Washington’un çıkarlarına mesafe koyan bir yönelime girdi. Hatta işin ironik tarafı, Karzai son günlerde Washington’u, Taliban’la işbirliği yapmakla suçluyor!

Kuşkusuz bunda ABD’nin siyasi geri çekiliş süreci ve Asya’nın yükselişi önemli yer tutuyor.

Benzer durum Irak’ta da geçerli. ABD işgali altında Allavi, Caferi ve Maliki yönetimlerinin sırasıyla hüküm sürdüğü bu ülke, artık Washington’dan değil, Bağdat’tan yönetiliyor. Öyle ki, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin bir numaralı gerekçesi olan “Kürdistan” konusunda bile Washington, Bağdat’ı dikkate almayan adımlar atamıyor.

Maliki yönetimi, Irak’ı bir milli devlet olarak yeniden inşa ediyor. Hatta diyebiliriz ki, Irak şimdi ikinci milli devlet olma hamlesi yapıyor. Bağdat’ın hedefi “Iraklı” kimliği yaratmak!

Burada Karzai ve Maliki’nin sınıfsal konumu da önem kazanıyor.

Maliki’yi, kendinden önceki başbakanlar Allavi ve Caferi’den daha farklı kılan öncelikle sınıfsal konumudur. Allavi ve Caferi Irak’ın burjuvasıyken, Maliki, orta sınıftan.

Hatta Maliki, şimdiki siyasal rakipleriyle de sınıfsal konumu bakımından ayrı düşmektedir. Örneğin Musul’un önemli bir Sünni Arap ailesine mensup olan Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, 24 milyar dolara hükmediyor!

Kuşkusuz Karzai’yi, Afganistan içinde varlıklı olarak değerlendirebiliriz. Ancak feodal bir ülke olan yani üretim ilişkilerinin kapitalizm öncesine dayandığı bir ülkede, hele de Gayri Safi Milli Hasılası 7,5 milyar dolar seviyesinde olan bir ülkede, Karzai’nin varlığını, Nuceyfi’yle kıyas bile demeyiz!

2. MODEL LİDERLER

ABD’yle ilişkileri bakımından ikinci modelin en önemli aktörü ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Siyaseten Erdoğan, işgal edilmemiş bir ülkenin başbakanı olmasına rağmen, ABD’ye işgal edilmiş ülkelerin başbakanlarından daha bağımlıdır.

Burada ayrımı ortaya koyan belirleyici faktörlerin başında kuşkusuz Erdoğan’ın da sınıfsal kimliği gelmektedir. Her ne kadar Başbakan Erdoğan kendisini “zenci Türk” diye nitelese de, ekonomik varlığı onu bal gibi “Beyaz-Türk-Sünni” (BTS) yapmaktadır.

Amerikan hâkim sınıflarının temsilcileri bildiğiniz gibi “White (beyaz), Anglo-Sakson (Irk), Protestan (mezhep)” kelimelerinin baş harfi olan WASP’a mensupturlar. Erdoğan da bir BTS olarak son tahlilde Koç ve Sabancı’nın temsil ettiği sınıfın önde gelenlerindendir.

Kuyumculuktan başbayiliğe ve gemi sahipliğine uzanan ekonomik varlığı, Erdoğan’ı en zenginler sınıfına sokmaktadır.

Erdoğan’la paralellik gösteren diğer iki lider ise Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ve Tunus Cumhurbaşkanı Gannuşi’dir. Üçü de Müslüman Kardeş olan bu isimler, ülkelerindeki ekonomik piramidin en tepesindedirler.

Erdoğan’ı ayrıca “ülkeyi pazarlamak” alt başlığı içinde İtalya Başbakanı Berlusconi ile aynı kefeye, ancak bindiği şeyden düşmek kategorisi içinde de ABD Başkanı Bush ile aynı kefeye koyabiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÜYÜK KÜRDİSTAN, KÜÇÜK TÜRKİYE

İmralı sızıntısı konusunda PKK Gülen cemaatini, cemaat de PKK’yi suçladı günlerce. Ancak BDP’nin “İmralı sızıntısına” ilişkin açıklaması hem adres değişikliğine neden oldu, hem de barındırdığı dikkat çeken şifrelerle yeni adres ihtimalleri ortaya çıkardı.

Şöyle ki, BDP, sızıntıda doğrudan Dicle Haber Ajansı’ndan bir ismi sorumlu tuttu. Peki, bu ajansın “Kürt” siyasi kimliğinin dışında nasıl bir özelliği var?

KCK iddianamesine göre Dicle Haber Ajansı’nı MİT kurdu! Hakan Fidan ve diğer üst düzey MİT yöneticileri de 7 Şubat 2012’de başta bu iddia nedeniyle sorgulanmak istenmişti.

ÖCALAN’IN PKK’YE MEKTUBU

Kuşkusuz sızdırılan tutanağın özelliklerinden biri de, “Öcalan Erdoğan’a teslim mi oldu” diye sorgulayan ve AKP’den gelen “anlaşmaya” dair açıklamalara tepki gösteren PKK tabanına “önderlik dimdik duruyor” mesaj kaygısı gütmesiydi…

Gerçekten de PKK içinde sürece dair ciddi itirazlar olduğu anlaşılıyor. Nitekim Öcalan’ın Kandil ve Avrupa’ya yazdığı 20 sayfalık mektup da bu itirazları yanıtlamaya dönüktür bir bakıma…

Fırat Haber Ajansı’nda çıkan Cahit Mervan imzalı bir yorum-haberde Öcalan’ın mektubundan kimi kesitler var. Özetleyelim:

1. “Ateşkes iki taraflı olacak: PKK 21 Mart’ta Öcalan’ın çağrısıyla ateşkes ilan edecek. Devlet bu ateşkese uyacak, aksi takdirde PKK ateşkesi geçersiz sayacak.”

2. “Öcalan’ın özgür hareket etmesi için koşullar yaratılacak: Bu olmadan süreç ilerlemeyecek. AKP’nin oyalama, zamana yayma çalışmaları, Kürt tarafınca anında bloke edilecek ve süreç deşifre edilerek, kesintiye uğratılacak.”

3. “Sadece idari tedbirlerle bu iş yürümez: Dolayısıyla Meclis devreye girecek. Yasal ve demokratik reformları hayata geçirecek. Anayasa değişikliği, Avrupa yerel yönetimler özerklik şartı, seçim yasası, barajın düşürülmesi, Köye dönüş için çalışmalar başlatılacak. PKK ve KCK dâhil olmak üzere Kürt hareketinin bütün aktör ve yöneticilerinin özgür siyaset yapmaları önündeki engeller kaldırıldıkça ve bu konuda güven verici yasal düzenlemeler yapıldıkça PKK aşamalı olarak ikinci adımı atacak.”

4. “Yasal düzenlemeler olunca, sınır dışına çıkılacak: Yukarıda belirtilen adımlar atıldığı takdirde PKK Türkiye’den çekilecek. Bu çıkış aynı zamanda yeni bir Kürt-Türk ittifakının temelini oluşturacak. Kürdistan parçaları arasındaki ilişkiler özgürleşecek. Bir anlamda Kürdistan’la birlikte ‘misak-i milli’ güncelleşecek.”

5. “PKK silah bırakmayacak: Varlık ve özgürlük güvence altına alınmadan silahlar bırakılmayacak. Kürtler her şart ve koşulda bu güvence sağlanmadan öz savunma güçlerini koruyacaklar.”

KÜRDİSTAN’LA MİSAKI MİLLİ GÜNCELLEMESİ!

Peki, Öcalan’ın mektubunun bu içeriği ne anlama geliyor?

Öcalan’ın aldıkları ile Erdoğan’ın verdikleri aynı hedefin birbirini tamamlayan yanlarıdır. Alınanlarla verilenlerin toplamı, barış maskesi altında Türk milli devletini yıkmak ve yerine Türk-Kürt federasyonu kurmak demektir.

“Kürdistan’la ‘misakı milli’ güncellenecek” iddiası, Türk-Kürt federasyonuna işaret etmektedir. Bu federasyonun sonraki aşaması ise Büyük Kürdistan ile Küçük Türkiye’dir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Mart 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT KORİDORU KOALİSYONU

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in “derhal Suriye’ye müdahale edilmeli” çağrısı, Erdoğan’ın Suriye politikasına destek verenler açısından artık not edilmelidir! Çünkü bu açıklama:

1. 20 aydır “İsrail Esad’ı destekliyor” yalanına sarılan AKP hükümetinin maskesini düşürdü.

2. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres “Esad’ın halkını katletmesi kalbimizi kırıyor” gibi en ufak bir ciddiyeti olmayan açıklamasıyla, Erdoğan’la zihin kardeşi olduğunu belgelemiş oldu.

3. AKP ile İsrail’in Esad karşıtı cephede birlikte mevzilendiğinin yeni bir kanıtı oldu.

PERES-ERDOĞAN-ÖCALAN ÜÇLÜSÜ

Böylece hem İsrail-AKP-PKK üçlüsünün yer aldığı Esad karşıtı koalisyon iyice belirginleşti, hem de neden Suriye’ye abanıldığını ortaya koydu: Kürt Koridoru!

Kuzey Irak’ın Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e açılması ve ikinci bir İsrail devleti kurulması hedefli planın tüm aktörleri artık açık kimlikleriyle sahadadır: Erdoğan ve Öcalan, Peres ile birlikte Obama’nın bölgesel aktörleri olarak silahlanmıştır!

Yani değil PKK’nin silah bırakması, artık topluca silah kuşanmaktadırlar!

ESAD’IN TARİHİ UYARISI

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın geçen hafta CHP heyetine yaptığı ve Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer’in köşesinde yer alan uyarıları bu nedenle çok önemli ve tarihidir. Anımsayalım:

1. Kuzey Suriye’deki Kürtler Irak Kürtleriyle buluşmuş durumda. Kürt devleti kurulması artık an meselesidir.

2. Suriye’deki durumun sorumlusu 23 ayrı ülkeden binlerce teröristi ülkeme sokan AKP hükümetidir. Türkiye sınırının yüzde 25’i PKK’nin, yüzde 75’i El Kaide’nin kontrolündedir.

ERBİL-KAMIŞLI-DİYARBAKIR ÜÇGENİ

Beşar Esad’ın uyarıları Türkiye’nin ve bölgenin yararınadır. Zira Suriye Cumhurbaşkanı, Irak’ın ya da Suriye’nin bölünmesinin Türkiye’nin de bölünmesi demek olduğuna dikkat çekmektedir.

AKP Hükümeti’nin Bağdat’a rağmen Erbil’le, Şam’a rağmen Kamışlı’yla bir eksen oluşturması Türkiye adına stratejik bir hatadır ve Diyarbakır’ı Ankara’ya rağmen bir merkez yapacaktır!

Erdoğan ile Öcalan’ın vardığı mutabakat işte bu ekseni kurma ve Diyarbakır’ı “bir merkez yapma” mutabakatıdır.

İMRALI SÜRECİNE NEDEN GİRİLDİ?

PKK’nin Suriye kolu PYD’nin başı Salih Müslim’in dün ANF’ye verdiği röportajdaki şu sözleri, Erdoğan’ın Esad karşıtlığının nedenini de, ana planın ne olduğunu da, İmralı süreci ile Suriye politikası arasındaki ilişkiyi de ve kimi karşıt görüntülü taktiklere rağmen Erdoğan ile PYD’nin ve PKK’nin de aynı stratejinin aktörleri olduğunu belgelemektedir:

“Eskiden Suriye Rejimi ve Türk hükümeti dostken biz bunun bedelini ödüyorduk. Türk ve Suriye rejiminin anlaşması gereği tesadüfen Suriye’den geçen her hangi bir Apocu bile anında Türkiye’ye iade ediliyordu. Yani bedelini yine biz ödüyorduk. Şimdi durum değişti bu defa Türk hükümeti muhaliflerle dost ve tüm hesaplarını yine bizim tanınmamamız üzerine kurgulamış. Yani yeni Suriye’de de bize bedel ödetmek istiyor. Hem kendisi Kürtlerin haklarını ve varlığını kabul etmiyor hem de başkalarının da Kürtleri kabul etmesini istemiyor. Eğer İmralı süreci başarıya ulaşırsa, Türkiye’de Kürtlerin hakları tanınırsa o zaman Suriye’deki bu politika da çöker. O zaman herkes madem sen Kürtleri tanıdın niye bizim tanınmamızı engelliyorsun diyecek. Bu bizim oradaki statümüzü doğrudan etkileyecek. Türkiye ile anlaşma olursa bizim Araplarla anlaşmamız konusunda sorun kalmaz.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN OBAMA’YI KANDIRABİLİR Mİ?

Haftasonu Ankara’da “Yeni NATO ve Özelleştirilmiş Savaş: Suriye Örneği” adlı uluslararası bir sempozyum vardı. Kenan Çamurcu’nun hazırladığı sempozyumda eski bakanlar Abdüllatif Şener ile Namık Kemal Zeybek, CHP milletvekili Mehmet Ali Edipoğlu, Saadet Partisi’nden Oğuzhan Asiltürk, Caferi lideri Selahattin Özgündüz ve Arap Alevileri önderi Ali Yeral açılış konuşmaları yaptı.

Fatih Yaşlı’nın yönettiği ilk oturumun konuşmacıları, Suriye’den Cevdet Said, Mısır’dan El Ehram yazarı Usame el Delil, Türkiye’den Alptekin Dursunoğlu ve bizdik. Nurettin Şirin’in yönettiği ikinci oturumun konuşmacıları ise Lübnan’dan Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Hüccetilislam Hüseyin Gabrisi, Türkiye’den Doç. Dr. Erdem Denk, Ayhan Bilgen ve Aydın Çubukçu’ydu.

Ortadoğu basını sempozyuma oldukça büyük ilgi gösterdi.

ŞENER ERDOĞAN’I TOPA TUTTU

Sempozyumun açılışında konuşan eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, oldukça çarpıcı şeyler söyledi. Aydınlık dün bir bölümünü yayımladı. Ben Şener’in yayınlanmayan diğer vurgularına dikkat çekmek istiyorum.

“Erdoğan’ın Suriye politikası, ne İslamidir, ne insanidir ne de millidir… Erdoğan 2004’te Sea Island’daki G-8 zirvesinde BOP eşbaşkanı ilan edildi… Erdoğan, İran’a karşı İsrail’e kalkan oluyor… Erdoğan, haçlı ordularını Suriye’ye saldırtmak istiyor… Suriye’deki silahlı muhaliflerin çoğu dışarıdan gelmiştir ve teröristtir… Erdoğan, Suriye’de 70 bin insanın ölmesinden sorumlu bir numaralı kişidir… Erdoğan, ülkemize El Kaide terör örgütünü soktu… Erdoğan, Türkiye’yi uluslararası silah kaçakçılarına açık pazar yaptı… Erdoğan’ın Suriye politikasından ‘Büyük İsrail’ çıkar. Erdoğan’ın Meşal’i Türkiye’ye getirmesinin altında İsrail’le anlaşması vardı…”

ÇUBUKÇU’NUN RAHATSIZLIĞI

Biz oturumdaki konuşmamızın bir bölümünde ABD’nin Kürt Koridoru planını anlattık. Ancak sonraki oturumun konuşmacılarından Aydın Çubukçu, bundan çok rahatsız oldu. Şaşırmadık, ne de olsa genel başkanı Levent Tüzel, BDP listesinden milletvekili!

Çubukçu konuşmasının sonunda ismimi vermeden özetle şunları söyledi: “Bugün burada Kürtlerin emperyalizme alet olduğu söylendi. Böyle bir ifade hoş değil. Özgürlük mücadelesini desteklemek solculuğun gereğidir. Her halk kendi kaderini istediği gibi tayin edebilmelidir. Halkların özgür olması asıl emperyalizmin hoşuna gitmez. Kürt halkı özgürleştikçe emperyalizm zorda kalacaktır.”

Oturumun sonunda söz hakkı isteyerek Çubukçu’ya şu soruyu yönelttim: “ABD’nin Kürt planından bahsettim, Kürtlerin emperyalizme bir halk olarak alet olduğundan değil. Siz halkların özgür olmasını, kendi kaderini tayin etmesini, yani ayrılma hakkını emperyalizmin zararına bir şey gibi anlattınız. Ancak emperyalizmin neo-liberalizm programının en başında ‘milli devletlerin yani milletlerin, milliyetlere bölünmesi hedefi’ var. Nitekim o programa göre Yugoslavya 8’e bölündü. Yani 8 halk birbirini boğazlayarak özgürleşti! Halkların özgürleşmesi tezinizi Yugoslavya örneği üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?”

Çubukçu’nun soruma yanıt arayışı oldukça sıkıntılı geçti. Önce iki konunun birbirinden farklı olduğunu, zaten Tito’nun birliği sağlayamadığını vs. söyledi. Bir süre Yugoslavya analizi yapan Çubukçu ardından şu tuhaf açıklamayı yaptı: “Elbette özgürlük isteyen halkların bu talebinden emperyalizm yararlanmak ister. Zaten kirlenmemiş bağımsızlık mücadelesi yoktur. Ama işte halklar emperyalistlerin arasından (eliyle işaretler yaparak) böyle kayarak geçecek.”

Yani Çubukçu’ya bakılırsa Öcalan Obama’yı oyuna getirecek!

YUGOSLAVYA’NIN FEDERASYON DEZAVANTAJI

Çubukçu’nun sözlerine Namık Kemal Zeybek bir anekdotla yanıt vermek istedi ancak konuşmalar sarktığı ve yabancı konukların uçağa yetişmesi gerektiği için yeni bir soru alınmadan sempozyum kapatıldı.

Zeybek, çok önemli bu anekdotunu bizimle paylaştı: “Yugoslavya eski Kültür Bakanı ile yıllar sonra bir toplantıdaydık. Kendisine, ‘Tito neden Atatürk gibi üniter devlet kurmadı da federasyon kurdu? Federasyonların er geç dağılacağı ortada.’ dedim. Bakan ‘haklısın’ diyerek, ‘biz de federasyonu tercih etmedik ama Almanya’nın ağır baskısı nedeniyle federasyona mecbur kaldık, razı olduk’ dedi.”

Üniter devletin dışında bir modelin Kürt sorununa şu aşamada “çözüm” olacağını savunanlar, umarız bu anekdottan dersler çıkarır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mart 2013

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AYDINLIKÇILIK MESELESİ

Aydınlık’ın 92. Yıl ekinde yer alan “kimler geldi, kimler geçti” listesindeki kimi isimler izlediğiniz gibi önemli bir tartışma yarattı. Zira öyle isimler vardı ki, eski Aydınlıkçı bile denemeyecek kadar Aydınlık düşmanıydı!

Ekin yayınlanmasından 6 gün sonra Doğu Perinçek, Mao’nun “karargâhı bombalayın” türünden bir çağrı yaptı: “Aydınlıkçılar, Aydınlık’ı kuşatın!” Perinçek ertesi gün de “Silivri duvarlarına güvenilebilir mi” başlıklı yazısıyla, duvarı yıkıp geldiğini ve meseleye el koyduğunu ilan etti.

Ancak Perinçek’in bu iki yazısından da önce gelip meseleye el koyduğu anlaşılıyor. Zira bu yazılardan bir gün önce gazetenin künyesinde Mehmet Sabuncu’nun ve Serhan Bolluk’un isimleri artık yer almıyordu!

AYDINLIKÇI OLMAK HEM ZORDUR, HEM DE KOLAYDIR

Bir Aydınlıkçı olarak, zor da olsa konuyla ilgili görüşlerimi açıklamam gerekiyor. Sosyal medyada yer alan alçakça bir yorumu dikkatinize sunarak görüşlerime geçeğim: “Cengiz Çandar, Aydınlıkçıları birbirine düşürdü!”

Şimdi kendi görüşlerime geçiyorum:

1. Aydınlıkçı olmak zordur, çünkü Aydınlıkçılık bir tek mücadelenin içerisinde var olabilir. Yani 17 yaşından itibaren Aydınlıkçısınızdır, 30 yıl mücadele etmişsinizdir fakat bir gün herhangi bir sebeple mücadele hattının dışına çıkmışsınızdır. İşte o gün bitmiştir Aydınlıkçılığınız; eski Aydınlıkçı bile değilsinizdir artık. Yani o kadar zordur Aydınlıkçı olmak, kalmak…

40 yıl sistemden nemalanmışsınızdır, emekli olmuşsunuzdur. Vicdanen rahat olmak için örneğin, hayatınızın son virajında gelmişsinizdir… Mücadele hattındasınızdır yani artık ve de Aydınlıkçısınızdır! İşte Aydınlıkçı olmak bu kadar da kolaydır…

LİSTEDEKİ EKSİKLİK, FAZLALIKTAN DAHA VAHİM

2. Cengiz Çandar’ın o listeye girmesi Serhan Bolluk’un ve Mehmet Sabuncu’nun kararı değildir ve bu yanlış yorumlanmaması için özellikle bilinmelidir!

Listenin yayımlandığı gün Serhan Bolluk’u arayıp şöyle dedim: “Cengiz Çandar’ın bile olduğu bir listede neden Tunca Arslan ve Asaf Güven Aksel yok?”

Kısa ve tatsız konuşmamızda ortaya çıktı ki, Bolluk listenin son halini görmemişti!

Listede başka çok önemli eksikler de vardı. Bırakın eskiyi, şimdiki Aydınlık’ın yazarlarından bile unutulanlar vardı. Açık ki, tek kişi hazırlamış ve doğal olarak unutmuştu. Üstelik Işık Soner, Halil Alkan, Fahir Özel gibi Aydınlıkçılar nezdindeki sembol isimleri bile…

Nitekim ben de ilgili arkadaşa fark ettiğim eksik isimleri çıkarıp, bir liste halinde yolladım; bir vesileyle Aydınlık’ta bu hata telafi edilir diye… Çünkü Çandar’ın bile girdiği listede olmadıklarını görmek, en azından bir kısmını oldukça üzecekti.

Sonrasında Mehmet Sabuncu’nun da listenin son halinden habersiz olduğunu öğrendim. Acaba her ikisinde de yılların “nasıl olsa her şey Doğu Perinçek’in kontrolü altındadır” rahatlığı mı vardı? Öyle ya, Genel Başkanımız Doğu Perinçek 40 yıldır, biz yanlış yapmayalım diye kendi yapmaktadır. Ayağı takılıp düşmesin diye çocuğunu kucaklayan bir baba edasıyla…

Bunun doğru bir yöntem olmadığı ortada; bu yöntemin yarattığı sıkıntılar da ortada…

Ancak madalyonun öbür yüzü de önemli: Ortada ideolojik bir hata vardır ve bu nedenle görevlendirmeyi yapan, listeyi yapan arkadaştan daha fazla sorumludur. Zira görevi alanın listesinin, üç aşağı beş yukarı böyle olacağı malumdur. Bu görülerek, böylesi ciddi bir işin tek kişi yerine üç kişilik bir komisyona verilmesi gerekirdi.

PERİNÇEK’İN İNDİRDİĞİ KALKAN

3. Doğu Perinçek’in “Aydınlıkçılar, neden Aydınlık’ı kuşatmıyor” diye sormasının yanıtı içindedir. Aydınlık hep Aydınlıkçıların kuşatması altındadır. Bunu ben dışarıdan yazan bir Aydınlıkçı olarak gelen eleştirilerden biliyorum. Perinçek’in köşesinden Aydınlık yönetimini sertçe eleştirdiği günler, okur eleştirileri 20 kat artar. Üstelik hem dostlardan hem de düşmanlardan!

Örneğin Perinçek’in köşesinden Aydınlık’ın yönetimini psikolojik savaşa alet olmakla suçladığı gün, en çok “Aydınlık’a sızmış gizli Kürtçü” diye suçlandığım gündür!

Aydınlıkçıların kaderinde vardır bu haksızlıklar…

Kuşkusuz Perinçek’in otoritesi, düşmanı bile cesaretlendirecek kadar büyük ve önemlidir. Düşman, Perinçek’in eleştirilerini fırsat bilmekte ve yararlanmaktadır.

DOĞRU SAPTANDI, EĞRİ ÇÖZÜLDÜ

4. Zannımca bu mesele, yani görevden almalar, “doğru saptanmış fakat eğri çözülmüş” bir meseledir! Yapılan hata ne kadar vahimse, hatayı düzeltmek yerine koparıp atmaya yönelmek de o kadar vahimdir; hatta sonuçları bakımından daha da vahimdir!

Üstelik bir vahim hatanın bu şekilde düzeltildiği(!) ilk olaydır; en azından benim bildiğim…

Mücadele hattında olan bir gazete her zaman hatalar yapar. Serhan Bolluk’un yaptığı türden hataları önceki yayın yönetmenleri de yapmıştır hatta fazlasıyla ama o hataları konuşmak şimdi yersiz ve yararsızdır elbette…

Ama şu kadarını söylemeliyim: “Cengiz Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşürdü” cümlesi çok ağırıma gitti! Keşke daha farklı bir yöntemle çözseydik de düşmanı memnun etmeseydik!

Daha doğrusu bu kadar keskin cepheleşme yaşandığı bir savaş koşulunda, iç cephedeki tartışmayı düşmanı memnun edercesine göz önüne getirmeseydik!

AYDINLIKÇILIK, HER DURUMDA AYAĞA KALKMAKTIR

5. Gelelim Aydınlıkçı olmanın en önemli parametresine. Biz Aydınlıkçılar, düşen kayayı inatla yukarıya yeniden ve yeniden yuvarlayan insanlarız. Zorluklar bizim genlerimizi güçlendiriyor.

Şimdi bu “yanlış çözülmüş” konudan da mücadelenin yararına sonuçlar çıkaracağızdır, eminim… Kolektif önderliği güçlendirmek ve gazeteyi kolektif yönetmek açısından sıçrama yapacağız. Kolektif çalışmanın ve yönetmenin önüne geçen hatayı bulup masaya yatıracağız ve sorunu kökünden çözeceğiz.

Çünkü Aydınlıkçılık düştükçe ayağa kalkmak ve her kalkışta daha da hızlı koşmak demektir!

Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşüremez! Değil düşürmek ayağımıza bile takılamaz! Biz onun ayakçılık yaptığı yerlere meydan okuyarak büyüyoruz çünkü!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT’ÜMSÜLER

Türk milleti, Türk milliyetçiliğini karalayanlara ve hedef alanlara haklı olarak soruyor: “Madem milliyetçilik kötü bir şey, neden Türk milliyetçiliğini karalarken, Kürt milliyetçiliğini kutsuyorsunuz?”

Baskın Oran, bu soruya bir yanıt(!) bulmuş. Şöyle açıklıyor bir röportajda: “Milliyetçilik milletini sevmek ve yüceltmek değildir. Milletini yüceltmeyi başkalarını aşağılamaya dayandıran ideolojidir. Kürtler, ‘Biz Türklerden üstünüz’ dediğinde bu milliyetçiliktir. Fakat ‘Biz kendi dilimizi, eğitimimizi istiyoruz, kendimizi yönetmek istiyoruz’ dediklerinde bu milliyetçilik değildir.” (Milliyet, 4 Mart 2013)

Kuşkusuz Baskın Oran, bu kavramları çok iyi bilecek bilgi ve birikime sahiptir. Ancak taraf olmak ama yanlış tarafta olmak, Oran’da bilgiyi eğmeye, bükmeye vesile olmuş. Fakat bizi asıl hayal kırıklığına uğratan, Baskın Oran’ın yaratıcılığının “ırkçılığı milliyetçilik” diye yutturmaya çalışmak seviyesinde kalmasıdır.

TÜRK ÜLKÜCÜSÜ DEĞİL TÜRKİYE ÜLKÜCÜSÜ!

Kavramları eğme bükme işlemi hükümet katında da uygulanıyor. Örneğin Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan…

Biliyorsunuz Çağlayan Kürt olduğunu ilan etti! Zafer Çağlayan’ı uzun süredir tanıyanlar ve onun ilk defa Kürt olduğunu duyanlar, haliyle şaşırdılar.

Fakat daha ilginci, Çağlayan’ın kendisini eski “Türkiye ülkücüsü” olarak da ilan etmesiydi. Anlaşılan AKP katında “Türk milliyetçiliği” dememek için “Türkiye milliyetçiliği” gibi bir kavam da uydurulmuş. Yanıt vermek kuşkusuz o dönemin ülkücülerinin eğitiminden sorumlu olan Devlet Bahçeli’ye ve diğer MHP yöneticilerine düşer!

KÜRT SORUNU İÇİNDE BİR ÇELİŞKİ

Aslında Kürt sorunu içinde yaşanan 40 yıllık iç çelişkilerden biri de budur. Şöyle ki, üç tür Kürt vardır:

1. Etnik olarak Kürt olan ama Türk milletinin bir parçası olduğunu bilen Kürtler. Ki bir kısmı, (soya dayalı) milliyet ile (dil, kültür, ortak pazar ve ortak vatana dayalı) milletin farkını bilir; zira ya 70’lerin sol ikliminde bulunmuştur ya da milli devletin ve Cumhuriyetin kazanımlarının farkındadır! Özellikle 80 öncesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ağırlıklı olarak CHP’li olması iyi incelenmelidir.

Ancak yine de bedel ödemişlerdir. Özellikle 70’lerle birlikte şehirlere göç edenler, horlanmaya, dışlanmaya maruz kalmıştır.

2. Milliyet, millet ayrımını bilmeden Kürt kimliğiyle yaşayanlar. Bu Kürtlerimizin büyük kısmı bedel ödemiştir: Sırf Kürt köyü olduğu için devletin imkânlarından yararlandırılmayan köylerden tutun, kimliği nedeniyle varı yoğu olan iki ağacına kastedilen köylüye kadar geniş bir kesim geçmişte, sağ iktidarlar döneminde ağır bedeller ödediler.

Başına gelenlerin Kürt kimliğinden kaynaklandığını görenlerin bir bölümü, maalesef etkisi günümüze kadar uzanan “ayrılıkçılığa” işte o dönemde saptılar.

Kuşkusuz bu kitleyi “bilinçli” olarak ayrılıkçılığın neferi olanlardan ayırıyoruz.

SAHTE KİMLİKLİLER

3. Kürt olduğunu gizleyen, bu etnik kökenini perdeleyerek yükselen, sistemin nimetlerinden faydalanan fakat günü geldiğinde Kürt olduğunu hatırlayan Kürt’ümsüler! İşte Zafer Çağlayan bu Kürt’ümsü türündendir.

Çelişki ilk iki grup ile sayısı az olan bu üçüncü grup arasındadır:

Yani bir yanda Türk milletinin bir parçası olarak Kürt milliyetine mensup olan birinci gruptaki yurttaşlarımız ile millet, milliyet ayrımı bilmeden Kürt’üm diyen ve bir kısmı maalesef ayrılıkçılığa sapan, ABD planlarına alet olan yurttaşlarımız vardır.

Bir yanda da Zafer Çağlayan gibi Kürt’ümsü isimlerin içinde bulunduğu, zor günlerde başka kimliklerin altına gizlenerek yükselen, küpünü dolduran, günü geldiğinde de “Ben de aslında Kürt’üm” diye ortaya çıkanlar vardır!

İlk iki grup kimliği nedeniyle bedel öderken, üçüncü gruptakiler sahte kimlikle dolaşmış, sistemden nemalanmıştır!

Kuşkusuz Kürt’ümsüler gibi ABD projeleri içinde olduklarından Türk’üm diyemeyen Türk’ümsüler de vardır. Hem Türk’ümsülere hem de Kürt’ümsülere verilecek en iyi yanıt ise kararlılıkla “Ne mutlu Türk’üm ve Kürt’üm diyene” demektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mart 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın