Archive for category Politika Yazıları

ERDOĞAN CIA OPERASYONUNUN NERESİNDE?

ABD Büyükelçiliği’ne bombalı intihar saldırısı yapıldığı 1 Şubat günü, Milliyet’in manşetinde dikkat çekici bir haber vardı: Usame Bin Ladin’in damadı Süleyman Ebu Geyt, CIA’nin verdiği bilgiyle Ankara’da bir otelde yakalanmıştı.

Habere göre Ebu Geyt, 11 Eylül olayları sırasında El Kaide’nin sözcüsüydü ve olaydan sonra kayıplara karışmıştı. Sonradan İran’da özel bir kampta saklandığı öğrenilmişti. Ancak İran Ebu Geyt’i bu yılın başında kamptan çıkarmış ve sınır dışı etmişti. Bin Ladin’in damadı sahte Suudi Arabistan pasaportuyla Türkiye’ye giriş yapmıştı. CIA bu bilgileri MİT’le paylaşmış ve Ebu Geyt’i Ankara’da yakalatmıştı.

Milliyet’ten Fikret Bila, ABD Büyükelçiliği’ne saldırı sonrası CNNTürk’te katıldığı canlı yayında, Ebu Geyt’in aslında beş gün önce yani 26 Ocak’ta yakalandığını söylüyordu.

İRAN EBU GEYT’İ TESLİM Mİ ETTİ?

Bu operasyonla ilgili, günler sonra 18 Şubat’ta, Abdülkadir Selvi’nin Yeni Şafak’taki köşesinde resmi kurum kaynaklı olduğu anlaşılan çarpıcı iddialar yayınlandı. İranlı bir ajan Ebu Geyt’i Türkiye’ye getirmiş ve yakalandığı operasyon günü ortadan kaybolmuştu. Ayrıca ABD, Ebu Geyt daha İran’dan çıkmadan önce Türkiye’yle istihbaratı paylaşmıştı.

Selvi bu çarpıcı iddialara dayanarak ortaya şu imalı soruyu atıyordu: “İran, Bin Ladin’in damadını Amerika’ya İran’da teslim etmek istemedi, Türkiye’den almasının önünü mü açtı?”

Selvi “Acem oyunu” vurgulu yazısında, ayrıca Ebu Geyt’in sorgusunda itiraf ettiği çok çarpıcı bir bilgiyi de okurlarıyla paylaştı. Bin Ladin’in damadı, 11 Eylül saldırısı için Amerika’nın önlerini açtığını söylüyordu!

İran’ın rolünü de, Ebu Geyt’in bu itirafı yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama bu süreçte basına servis edilen bir kaç haberde, Bin Ladin’in damadının CIA’ya kesinlikle teslim edilmeyeceğinin öne çıkarılmasını anlamlı bulduk. Büyük olasılıkla bu haberler, bir süre sonra yapılacak CIA’ya paket servisinin perdesiydi…

OPERASYONDAKİ ‘KUVEYT’ YALANI

Nihayet beklenen(!) haber 7 Mart günü bu kez Hürriyet’in manşetinden geldi. Ebu Geyt, Kuveyt’e verilmesi için Ürdün’e teslim edilmiş ancak CIA bir operasyonla Bin Ladin’in damadına Ürdün’de el koymuştu! Haberde Ebu Geyt’in ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e verildiği belirtiliyordu.

Kuşkusuz sorulacak çok soru var ama biz şu tek soruyla yetinelim. Amaç Ebu Geyt’i Kuveyt’e vermekse, neden doğrudan değil de Ürdün’ün aracılığına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin Kuveyt’le diplomatik ilişkisi yok mu?

Yanıt ortada… AKP Hükümeti Ortadoğu politikaları nedeniyle teslimatı Türkiye’den değil, üçüncü bir ülke üzerinden yapmayı siyaseten daha az maliyetli bulmuştu!

AKP HÜKÜMETİNİN ONAYI

Hükümete en yakın gazete olan Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, bu operasyonla ilgili ilginç bir makale yazdı dün. Karagül, “Ürdün Kralı ne zaman Türkiye’ye gelse, bölgede umulmadık şeyler olur” dedi.

Karagül’e göre, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Ürdün Kralı Abdullah aynı zamana gelen Türkiye ziyaretlerinde bu paketleme işlemini bağlamışlardı. Karagül Ebu Geyt’in, Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e gönderildiğini, Kral’ın geldiği gün de Ürdün’de CIA’ya teslim edildiğini belirtti.

İbrahim Karagül, Kral Abdullah’ın operasyondaki rolünü şu sözlerle saptıyor: “Ürdün Kralı bu tür örtülü operasyonları çok iyi bilir. Bölgede oynadığı tek rol de neredeyse budur. Bakmayın öyle gözyaşları döktüğüne; bölge genelindeki bazı örtülü operasyonlarda, ABD-İngiliz ve İsrail istihbaratıyla bağlantılı konularda her zaman gerekenden fazla yardımsever olmuştur.”

Şimdi asıl konuya geliyoruz. Karagül, her ne kadar Kerry ile Kral Abdullah’ın anlaşmasını sanki Türkiye’den habersiz yapmışlar gibi sunmaya çalıştıysa da, böyle bir operasyonun Ankara’nın onayı olmadan gerçekleşemeyeceğini hemen herkes saptar!

Ankara’nın elindeki El Kaide yöneticisi, Ankara’nın onayı olmadan CIA’ya teslim edilmek üzere Ürdün’e gönderilemez. Ankara’daki onay makamı da Ergenekon olmadığına göre, açık ki Erdoğan hükümeti operasyondan haberdardır.

O nedenle bitirirken mecburen soruyoruz: Ebu Geyt’i CIA’ya teslim eden Kral Abdullah Yeni Şafak’a göre örtülü operasyon görevlisi ise Ebu Geyt’i Kral Abdullah’a teslim eden Erdoğan bu operasyonun neresindedir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

HALK MÜZAKEREYİ DESTEKLİYOR MU?

Başbakan Erdoğan adına özel temsilcisi MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İmralı’da Abdullah Öcalan’la müzakere yürütüyor. BDP heyeti, AKP hükümetinin izniyle İmralı’ya gidiyor ve Kandil’deki PKK liderlerine ulaştırmak üzere, Öcalan’ın anlattıklarını not ediyor.

Bu notlar bir şekilde basına yansıyor. Anlaşılıyor ki, Erdoğan ile Öcalan’ın müzakere sürecinde vardıkları mutabakatta rejimin değiştirilmesinden Cumhuriyet’in tasfiyesine, yeni anayasa ortaklığından ulusalcılara karşı güç birliğine, Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesinden İran, Irak ve Suriye’ye karşı operasyonlara ve Kürtlerin Ortadoğu’da ateşe sürülmesine kadar pek çok şey var!

Normal bir ülkede bırakın hükümetin düşmesini, yer yerinden oynardı! İmralı zabıtlarının yarattığı deprem hükümeti yıkar, tsunamisi de pek çok kurum yöneticisini alaşağı ederdi!

Ama bir şey olmadı!

KAMUOYU SÜRECE KARŞI

Başbakan Erdoğan başta olmak üzere tüm müzakereciler, bu durumu halkın “çözümden” yana olmasına bağladılar. Hatta Erdoğan’ın prenslerinden Star gazetesi yöneticisi Mustafa Kaaalioğlu bu durumu “sokaktaki insanın çözüme gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” diye teorileştirdi! (Star, 6 Mart 2013)

Peki, gerçekten öyle mi? Halk, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek mi veriyor? Kamuoyu, “karşılığı ne olursa olsun, yeter ki PKK silah bıraksın” mı diyor? Millet, “yeter ki barış gelsin, varsın Öcalan da TBMM’ye girsin” mi diyor?

Biz evden işe, işten eve giderken belediye otobüslerinde, vapurlarda gördüğümüz, dinlediğimiz, konuştuğumuz insanların toplamı kadar veriye sahibiz. Kuşkusuz elinde devlet aygıtı olan ve sürekli kamuoyu araştırmaları yapan (ama gerçek sonucu açıklamayan) AKP hükümeti bizim topladığımız verilerden kat be kat fazlasına sahiptir.

Ancak bizim sayılı verimize göre, değil Erdoğan-Öcalan görüşmesine destek, tersine hükümete karşı büyük bir öfke var!

Peki, o zaman kamuoyu neden sessiz, neden Öcalan’la yürütülen müzakere sürecine karşı kitlesel tepki eylemleri olmuyor?

10 YILLIK BASKI

Türk milletinin büyük çoğunluğu, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek vermiyor. Verseydi, emin olun AKP hükümeti müzakere sürecinin ayrıntılarını da, varılan mutabakatı da her gün ballandıra ballandıra ekranlardan anlatırlardı!

Ama tık yok!

Bırakın ne konuştuklarını anlatmayı, “biz değil, devlet görüşüyor” diyerek “ne olur ne olmaz” önlemi bile alıyorlar.

Hiç bu millet müzakere sürecine destek verse, Erdoğan çıkıp da “baldıran zehri içtim” der miydi?

Hiç bu halk müzakere sürecine destek verse, Erdoğan kendisi dâhil tüm AKP’ye konuşma yasağı koyar mıydı?

Neyin sessizliği bu, neyin gizliliği? Halkın meşru sayabileceği konularda böyle ketum davranılması normal mi? Değil elbette!

BÜYÜK PATLAMA

Dolayısıyla asıl önemli soruya gelmiş bulunuyoruz. Peki, millet bu müzakere sürecine destek vermiyorsa, neden sessiz ve tepkisiz o zaman?

Bu sorunun yanıtı, Mustafa Karaalioğlu’nun yukarıda belirttiğimiz “sokaktaki insanın ‘çözüme’ gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” teorisinde var! Çünkü Karaalioğlu aslında bu teorisiyle 10 yıldır kitlelere neden sürekli gaz sıkıldığını, tazyikli su sıkıldığını, cop vurulduğunu açıklıyor! Karaalioğlu, sokaktaki insanın bile “beni de dinliyorlar” ruh haline neden sokulduğunu aslında açıklıyor!

Ve kitlelerin öncülerinin neden Ergenekon tertipleriyle Silivri’de zindana atıldığını da ortaya koyuyor. Kitlesellik açısından dünya tarihine geçmiş o büyük Cumhuriyet eylemlerinin hemen tüm düzenleyicileri artık esir çünkü!

Peki, ne olacak yani? Önderler Silivri’de diye, büyük baskı var diye, gaz var, cop var diye bu millet vatanın bölünmesini sessizce izleyecek mi?

Kuşkusuz hayır!

Toplumların devrim yasalarına bakılırsa, halk “sessizlikte öfkesini” biriktiriyor! Yani patlama büyük olacak! Artık mesele öncü de…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mart 2013

, , , ,

Yorum bırakın

KAPATILACAK PARANTEZ: CUMHURİYET

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hafta sonu Bursa’da dikkat çeken bir konuşma yaptı: “Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız. Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız.”

DAVUTOĞLU’NUN GÖREVİ

Böylece geçen yıl “1911-1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, 2011-2023 yılları arasında o kaybettiğimiz topraklardaki kardeşlerimizle buluşacağız” diyen Davutoğlu, asıl niyetini, daha doğrusu görevini bir parça daha açıklamış oldu!

Öncelikle şu saptamayı yapalım: Ahmet Davutoğlu’nun “geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi, şimdi o parantezi kapatacağız” dediği Kurtuluş Savaşı’dır, Kemalist Devrim’dir, Cumhuriyet’tir!

Üstelik Davutoğlu’nun Cumhuriyet parantezini kapatma görevi yeni de değildir; o görev danışmanlığından dışişlerinin başına atanmasına kadar, kendisine verilen her rütbenin gereğidir.

KUZEY IRAK VE KUZEY SURİYE’YLE ENTEGRASYON

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yüzyıllık parantezi kapatma görevinin ayrıntılarını, Bursa’dan önce, dört gün süren röportajıyla Yeni Şafak gazetesinde verdi:  “Son 100 yıl bir parantezdir, kapatılması gereken bir parantezdir. Sykes-Picot ile başlayan ayrışma kapatılması gereken bir parantezdir. Tarih coğrafi sınırlara isyan ediyordu ve evet biz bu parantezi kapatacağız.” (Yeni Şafak, 28 Şubat 2013)

Röportajın ikinci gününde, kapattıktan sonra nasıl bir parantez açacaklarını da belirtiyordu Davutoğlu: “Eskiden beri savunduğumuz ilke; bölgede yeni sınırlar oluşmasın, daha büyük ölçekli birliktelikler oluşsun. Sınırlar duvar olmaktan çıksın, anlamsızlaşsın.” (Yeni Şafak, 26 Şubat 2013)

“Yeni sınırlar oluşmasın ama eski sınırlar anlamsızlaşsın” demek, normalde anlamsızsa da, Davutoğlu’nda “perde” anlamındadır.

Nitekim Ahmet Davutoğlu ertesi gün perdeyi bir parça aralıyordu: “Sınırın hemen ötesindekilerle sınırları değiştirmeden entegrasyon yaşayacağız. Bu Kuzey Irak için de geçerlidir, Suriye’nin kuzeyinde her kesim için de geçerlidir.” (Yeni Şafak, 27 Şubat 2013)

İşte zurnanın zırt dediği delik budur; Türkiye’nin Kuzey Irak’la, Kuzey Suriye’yle entegrasyonu… Yani Kürt Koridoru, Kuzey Irak’ın Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e açılması; ardından da Türkiye’nin güneydoğusuna genişleyerek Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’a dönüşmesi…

Yani 2004 yılında “ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapma görevini” ilan eden Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi…

YANLIŞ HESAP BAĞDAT’TAN DÖNECEK!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül ve Abdülkadir Selvi’yle söyleşinde, İmralı sürecinin, dış politikadaki bu zihniyet değişiminin bir sonucu olduğunu da belirtiyor.

Böylece “barış” adı altında yürüttükleri müzakerenin de aslında ABD’nin Büyük Kürdistan hedefinin içinde olduğunu kabul etmiş oluyor!

Boşuna “barışı değil, savaşı getiriyorlar” demiyoruz! Çünkü ne Bağdat Kuzey Irak’ı, ne de Şam Kuzey Suriye’yi AKP’ye savaşmadan teslim etmez!

Üstelik küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı, Rusya ve İran’ın Ortadoğu’da etkin hale geldiği şu koşullarda, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye savaşarak da teslim alınamaz!

Türk ve Kürt’ü, Arap ve Fars’la karşı karşıya getirecek bu planları, Türk milleti artık ayaklarının altına almalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2013

, , , ,

Yorum bırakın

İŞTE ASIL DARBECİ KAFASI

Başbakan Erdoğan, Öcalan ile BDP heyeti arasındaki görüşmeye dair notların yayımlanmasına köpürdü ve Yıldırım Demirören ile Derya Sazak üzerinden medyayı tehdit etti: “Bu haberi yapamazsınız! Batsın gazeteciliğiniz!”

Öncelikle belirtelim: 12 Eylül’ün “Şu, şu haberler yapılacak” diyen generalleri ile günümüzün “bu haberi yapamazsın” diyen Başbakan Erdoğan’ı zihin kardeşidir!

Gelelim Erdoğan’ın neden itiraz ettiğine…

ANCAK SUÇLULAR KORKAR!

BDP heyetinin Öcalan’la görüşmesi kötü bir şeyse, iktidar neden hukuku hiçe sayarak böyle bir görüşmeye olanak yarattı? Bu görüşme MİT-Öcalan görüşmesinin bir parçası olduğuna göre iktidar, Öcalan’la görüşmekten utanıyor mu?

Utanacakları bir şey yapmıyorlarsa, tersine AKP hükümeti çıkıp görüşmeyi de görüşmenin içeriğini de çatır çatır savunmalı.

Ancak savunmak ne kelime, korkuyorlar! Çünkü yaptıklarının suç olduğunu biliyorlar!

Erdoğan özel temsilcisi Hakan Fidan aracılığıyla Öcalan’la görüşmesini “ben değil, devlet görüşüyor” diye kamufle edemiyor artık. Erdoğan “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek pazarlık yaptığını gizleyemiyor artık.

“Bu haberi yapamazsınız” demesi şundan: Çünkü o haberde, yani o notlarda, Öcalan aslında Erdoğan’la vardığı mutabakatın “bir bölümünü” dikte ediyor örgütüne. Erdoğan mutabakatın “kamuoyu hazırlanmadan” deşifre edilmesinden rahatsız!

Çünkü biliyor ki, mutabakat hazmettire hazmettire, alıştıramadan ortaya çıkarsa, milletin ayaklarının altında kalacak!

“Baldıran zehri içtim” demesi ondan…

HANİ DEMOKRATTINIZ?

Medyada “İmralı zabıtlarından” en rahatsız olanlar AK medya ile Gülen cemaati. AK medya rahatsız çünkü “Barışsever” diye pazarlamaya kalktıkları Öcalan portresi, hesaplarını tersyüz etti. Gülen cemaati rahatsız, çünkü “boşaltmak zorunda kaldıkları yere Öcalan’ın talip olduğunu” gördüler.

Merkez medyada “İmralı zabıtlarından” en mustarip olan isim ise Nagehan Alçı! Zira Nagehan Alçı daha iki hafta önce transfer olduğu yeni gazetesinin bu haberini savunmak ile Başbakan Erdoğan’la ters düşmemek arasında kaldı.

Nitekim son yazısında bu sıkışmışlık vardı. Önce yazısının başında Milliyet’in yaptığının habercilik olduğunu savunarak üzerindeki “yeni işyeri” baskısını atmış, ardından da Sol’dan Sağ’a dönen ağabeylerine nal toplatırcasına Erdoğan’a desteğe geçmiş!

Öyle ki, barış sürecine ve Erdoğan’a destek çıkmayanları ahlaksızlıkla hatta daha çok insanın ölümüne yol açmakla suçlamış! (Milliyet, 3 Mart 2013) Neredeyse Erdoğan’a destek vermeyen meslektaşlarını Duran Kalkan’la, Fehman Hüseyin’le bir tutacak!

Hani demokrattınız? Demokrasiden, aynı şeyi düşünmeyen meslektaşınıza iktidarın kanatları altında posta koymayı mı anlıyorsunuz?

Açık söyleyelim: Bu kafa Bushgil kafasıdır!

MUTABAKAT’A DESTEK BÖLGESEL SAVAŞA DESTEKTİR!

2003’ü hatırlayın… O zaman da Bush’un “Irak’a özgürlük götürmesine” destek vermeyenleri Saddam’ın “zulmüne” ortak olmakla ve daha çok insanın ölmesine yol açmakla suçluyorlardı!

Sonuç ortada: 1 milyon Iraklı Müslüman katledildi!

Bush’un Irak’ı işgal planının adı Irak’a özgürlük götürmekti; Erdoğan’ın Öcalan’la Kürt Koridoru mutabakatı ise “Barış” oldu!

Biri CIA’nın perdesidir, diğer de MİT’in…

Onlarca nedeni bir yana bıraksak bile, zabıtlarda yer alan Öcalan’ın “çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum; Suriye var, İran var” sözleri, “Barış’ı değil, Savaş’ı getireceklerini” tek başına kanıtlar!

Barış adı altında Kürtleri Ortadoğu’da ateşe sürüyorlar! Barış adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini yıkıyorlar! Barış adı altında Türk-Kürt federasyonu inşa ediyorlar! Barış adı altında komşularının topraklarına göz dikiyorlar! Barış adı altında Türk ve Kürt’ü, bölgede Fars ve Arap’la karşı karşıya getiriyorlar! Barış adı altında Savaş tezgahlıyorlar!

Asıl bu gerçeğe rağmen susanlar ve çıkarları için Erdoğan’a destek verenler ahlaksızdır ve daha çok insanın ölümüne yol açacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ARABESKİN OZANI: MÜSLÜM GÜRSES

1986 yılında, henüz 12 yaşındayken, bir okul çıkışı eve yürürken gördüm ilk kez Müslüm Gürses’i… Bordo renkli, Serçe marka makam aracından inip Kuruköprü’de bir otele giriyordu.

Gördüğüm ilk ünlüydü. O gün, ona dair ilk hatırladığım şey, mahcup ve mütevazı haliydi…

Ona dair son hatırladığım ve hep hatırlayacağım şey de mahcup ve mütevazı hali olacak…

SONRADAN ADANALI

Müslüm Gürses, çoğumuz gibi “sonradan Adanalı”ydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan zorunlu nedenlerle, iş için, aş için, yaşayabilmek için ailecek gelenlerdendi…

Hikâyesi bizdendi; Yaşar Kemal’di, Yılmaz Güney’di…

Yolu Adana’dan geçenlerdendi; Abidin Dino gibi, İlhan ve Turhan Selçuk gibi… Demirtaş Ceyhun ve Muzaffer İzgü gibi…

Adana’dan yükselenlerdendi; Şener Şen, Aytaç Arman, Menderes Samancılar gibi… Danyal Topatan, Yılmaz Duru, Bilal İnci gibi…

Adana’da söyleyenlerdendi; Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut, Ümit Besen gibi… Nesimi ve Mazlum Çimen gibi… Hem Kani Karaca gibi ama hem de Suna Kan gibi… Mustafa Sağyaşar, Faruk Tınaz, Can Etili gibi… Haluk Levent, Murat Kekilli, Rojin gibi…

Adanaspor’luydu, Adanademirspor’luydu; Fatih Terim gibi, Hasan Şaş gibi… Öyle ki, 4-0 yenikken bile umudunu hiç kaybetmeden çılgınca tezahürat yapan Adana taraftarı, hastanede olduğu şu son aylarda “Müslüm Baba maçı bırakma” pankartı açardı ona…

SİSTEME SIĞMAYAN ADAM

Müslüm Gürses’i önce jiletle özdeşleştirerek küçümsediler, yok etmek istediler, yapamadılar…

Sonra “sistemin içine alıp, eritmek istediler” ama sığdıramadılar…

Çünkü “sonradan Adanalı” olmuştu fakat “sonradan görme” olmamıştı! Almadan vermeyi, çilehanelerde çile çekmeyi öğrenerek büyümüştü…

Adana yazının sıcağında damda yatarken “fezada bir nokta” olduğunu öğrenmişti…

HİÇ BÜYÜK PARASI OLMADI

Pek bilinmez, 1978’de Tarsus yolunda içinde olduğu araç kaza yapar; öldü diye morga kaldırılır! Ancak “itirazım var” der ve yaşama sarılır: Şiddetli baş ağrıları, ağır hareketleri ve konuşması, hatta koku alamaması bile o kazadan kalmıştır…

Çok üretkendir, çıkardığı albüm sayısını kimse bilmez… Gittiği bir ülkede parasız kalınca, orada bile albüm yapar, üstelik çok da satar!

Zaten hep parasızdır; “sonradan Adanalıların” çoğu gibi biriktiremez; oldukça harcar, oldukça verir, oldukça paylaşır ama hiç bilinmez. Çünkü “sonradan Adanalılar” ayıbı bilir!

YOKSULLAR ERKEN ÖLÜR

Önce annesini sonra kardeşini kaybeder… Ki Doğu ve Güneydoğu’dan Adana’ya gelen hemen her ailede benzer bir acı vardır; erken ölümler yoksulluktandır.

Bu nedenle Müslüm Gürses’in müziğinde hep acı vardır; çile, dert, ıstırap vardır ama asla teslimiyet yoktur!

Tersine hep “itirazım var” der, isyan eder! Ne de olsa yolu Halkevi’nden geçmiştir 60’larda…

Yani devrimcidir, “İtirazım var bu zalim kadere, itirazım var bu sonsuz kedere, feleğin cilvesine, hayatın sillesine, dertlerin cümlesine itirazım var” demesi ondandır.

ACI’DAN, VEFA’YA BİR ÖMÜR

Sezen Aksu ya da Bülent Ortaçgil müziğini, onlardan daha çok sevdirecek denli kendine has bir yorumu vardır. Neşet Ertaş’tan da söyler, Teoman’dan da…

Arabeskin ozanı, Mezopotamya’nın cazcısıdır…

Çok satmıştır, liste başları olmuştur ama hep mahcup ve mütevazıdır. Asistanı da, sekreteri de, halkla ilişkiler danışmanı da, menajeri de karısı Muhterem Nur olmuştur çoğu zaman. Üstelik arkadaşı, dostu, yoldaşıdır aynı zamanda…

İlişkilerin hızla tüketildiği, birinin bırakılıp yenisinin hızla alındığı şartlarda Müslüm Gürses severek üretmeyi, sevgide çoğalmayı öğretmiştir dinleyenlerine…

Müslüm Gürses’in sözlüğü A harfindeki Acı ile başlar ama V harfindeki Vefa ile sonlanır! Biz “sonradan Adanalılar”, o nedenle Müslüm (Akbaş) Gürses’i çok sevdik!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mart 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CIA’NIN TÜRKİSTAN KARTI

Geçenlerde bu köşede Menderes hükümetinin Türkiye tarihinde nasıl bir rol oynadığını anlatırken, usta gazeteci Lütfü Akdoğan’ın anılarından bahsetmiştik. Akdoğan, “Krallar ve Başkanlarla 50 yıl” isimli üç ciltlik anılarında, ünlü Hint lider Cavaharlal Nehru’nun Fatin Rüştü Zorlu’ya dair söylediklerini aktarmıştı.

Bağlantısızlar Hareketi’nin liderlerinden Nehru, Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu’nun ve Menderes hükümetinin bölgedeki Amerikancı politikalarından şikâyet etmektedir: “Amerikan, İngiliz ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Türkiye Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size daha önceki bir görüşmemiz sırasında anlatmıştım. O Konferans’ta Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios, toplantının yapıldığı binanın koridorlarında mahalle kavgası çıkarmıştı. Bunun yanı sıra, Türkiye de Bandung Konferansı’nı baltalamak için birçok ülkeye baskı yapmıştı. Kısacası Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başarmıştı.”

CIA’NIN BANDUNG’DAKİ ROLÜ

Eski MİT mensubu Enver Altaylı, “Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu” isimli yeni çıkan kitabında hocasının kimi anılarını yazar. Rus Kızıl Ordusu’ndan Nazi’lere oradan da CIA’ya katılan ve 12 yıl boyunca Türkiye’de CIA yetkilisi olarak görev yaparak MİT’i CIA’ya bağlayan Ruzi Nazar, meğer Bandung Konferansı’nın baltalanması için Zorlu’yla birlikte uğraşanlardanmış…

Bağlantısızlar Hareketi’nin bir parçası olarak düzenlenen ve Asya ile Afrika’da sömürge olmaktan kurtulmuş ülkeleri bir araya getiren bu konferansın amacı, emperyalist Batı ülkelerine baskı yaparak diğer sömürge ülkelerinin de boyunduruktan kurtulmasını sağlamaktır.

Ancak CIA yetkilisi Ruzi Nazar, “Türkistan gözlemci delegesi” sıfatıyla katılarak Konferansı baltalamayı planlamaktadır. Eski Senatör olan ABD’nin Filipinler Büyükelçisi Homer Ferguson’a görevini şu sözlerle açıklar: “Konferansta ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerinin Asya ve Afrika’da hâlâ sömürgelere sahip oldukları belirtilecek ve müttefiklerimiz kınanacak. Biz ise Rusya ve Çin’in sömürgeci olduğunu konferans gündemine almaya çalışacağız.”

Ancak gözlemci üyelerin konuşma ve oy kullanma hakkı yoktur. Nazar, Hint lider Nehru ve Mısır’ın efsane lideri Cemalabdül Nasır ile Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Çu En Lay’ın önderlik yaptığı konferansın kimi üyelerine baskı uygular. Son koz olarak da Konferans’ın düzenlendiği yerin tam karşısındaki bir otelde basın toplantısı yapar. Yanına Türkiye’den gelen ve ünlü Şeyh Şamil’in torunu olan Kuzey Kafkasyalı Seyit Şamil’i de alan Ruzi Nazar, Moskova ve Pekin’i Türkistan’a baskı yapmakla suçlar!

ZORLU, ABD ADINA 3. DÜNYA ÜLKELERİNİ TEHDİT ETTİ

Ruzi Nazar anılarında Nehru’nun Lütfü Akdoğan’a aktardığı bilgileri de doğrular. Gerçekten de Fatin Rüştü Zorlu, İngiltere ve ABD’nin avukatlığını yapmıştır Konferans’ta.

Nazar’ın anlatımlarına göre Zorlu Bandung’da tarafsızlığın ve bağlantısızlığın yanlış olduğunu savunmuş, yanına Irak, Pakistan ve Seylan’ı alarak oluşturduğu blok ile Konferans’ı açıkça baltalamaya çalışmıştır. Zorlu daha acısı, Çin, Hindistan, Mısır ve Endonezya’nın liderliğini yaptığı bağlantısız ülkeleri, ABD’ye destek vermedikleri takdirde Rusya’nın yayılmasına hizmet etmekle suçlamıştır!

İlginç olanı Ruzi Nazar’ın, Fatin Rüştü Zorlu’ya kendisine açık ilgi ve aleni destek göstermemesini, bunun Moskova’ya koz verebileceğini söylemesidir!

CIA’NIN TÜRKİSTAN FAALİYETİ

Ruzi Nazar’ın anıları sadece Türkiye’deki faaliyetlerine ışık tutmuyor; ayrıca ABD’nin SSCB’yi kuşatmak için İslamcıları, Çin’e baskı yapmak için de Türkistanlı ayrılıkçıları nasıl kullandığını belgeliyor!

Türkistan dergilerinin CIA’nın kontrolünde olduğu, Türkistan Enstitüleri’ni CIA’nın kurduğu, Türkistan derneklerini CIA’nın yönlendirdiği gerçeği, eminiz bu meseleyi yeniden düşünmenizi sağlayacaktır.

Bitirirken belirtelim: Asıl meselemiz, CIA’nın elinden hem Türk hem de Kürt kartlarını almaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Mart 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

MÜZAKERE TUTANAĞININ KODLARI

Milliyet’in yayımladığı ve “İmralı zabıtları” diye adlandırılan tutanak her ne kadar Öcalan’ın BDP heyetiyle yaptığı görüşmeye dairse de, içeriğine bakıldığında bunun aslında Öcalan ile Erdoğan’ın müzakere tutanağı olduğu anlaşılmaktadır.

Bu nedenle de hemen “kim sızdırdı, neden sızdırdı” gibi sorularla içeriği perdelenmeye çalışılmaktadır; tıpkı Wikileaks ya da Oslo görüşmeleri tutanağında olduğu gibi… Uzmanlıkları “ya BDP sızdırdı, ya da MİT” demekten ileriye gidemeyenlerin iki gündür ekranları doldurarak gizlemeye çalıştıkları gerçek oldukça çarpıcıdır.

İşte tutanağın o çarpıcı kodları:

AKP EŞBAŞKANI ÖCALAN

1. 14 yıl önce “devletimin emrindeyim” diyen Öcalan gitmiş, yerine devlete posta koyan, AKP’yi iktidar alanı yarattığını, Türk Ordusu’na diz çöktürdüğünü söyleyen bir Öcalan gelmiş! Kuşkusuz bu değişimin sorumlusu önce ABD, sonra da BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır.

2. CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce sosyal medyada yakınıyor: “Altan Tan da milletvekili, ben de. Öcalan’ı ziyaret ederken onun üstü bile aranmıyor; İlker Başbuğ’u ziyaret ederken benim kemerime bile el konuyor.”

Kendisine sosyal medyadan şu yanıtı veriyorum: “Doğru, ikiniz de vekilsiniz ama Öcalan AKP ve BOP Eşbaşkanı fakat İlker Başbuğ terörist!”

REJİM YIKMA ORTAKLIĞI

3. Müzakere Tutanağı gösterdiği ki Erdoğan ile Öcalan’ın uzlaştığı en önemli konu rejimin değiştirilmesi…

Öcalan açıkça sürecin sonunda rejimin değişeceğini müjdeliyor BDP heyetine. Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi de zaten idari rejimin değişmesi demekti. Öcalan, Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek verdiğini belirterek ortaklığını ilan etmiş oluyor.

Öcalan’ın bu tutanaktan önce basına yansıyan sözlerinde, bir tek Ulusalcı ve Ergenekoncu yapının bu ortaklığa engel olabileceğine dikkat çekmesi önemlidir ve not edilmelidir. Zira Öcalan, asıl cepheleşmeyi resmetmektedir: Yani Erdoğan ve Öcalan o tarafta, Doğu Perinçek ve Çetin Doğan bu tarafta!

4. Başbakan Erdoğan “Dikkat ederseniz ben bu alanda çok konuşmak istemiyorum. Ama BDP’liler maalesef ellerine verilen o notlarla ilgili hemen açıklamalar yaptılar, yapıyorlar.” diyor. Yani Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Öcalan’la yaptığı mutabakatını bozmaya çalışmakla suçluyor ama aynı zamanda Öcalan’la ortaklığını itiraf ediyor.

5. Öcalan’ın sık sık Fethullah Gülen’i hedef alması kimseyi yanıltmasın zira hep birlikte Atlantik cephesindedirler. Ancak Öcalan şu aşamada Fethullah Gülen karşıtı sözleriyle Erdoğan’a “ondan boşalttığın yere talibim” mesajı vermektedir!

AKP, ÖCALAN’A KALKAN OLDU

6. AKP’nin ileri gelenlerinden Ömer Çelik, tutanaktaki ifadeleri Öcalan’a konduramıyor olmalı ki, “aktaranların spekülasyonu” diyor! Çelik’in muhalefetten gelen eleştirilere karşı “tutanak resmi belge değil ki” diye savunma yapması ise 10 yıldır iktidarda da olsalar, bir türlü devlet ciddiyeti öğrenemediklerini göstermektedir!

7. Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan da, Öcalan’ın tepki çeken ifadelerine şu sözlerle kalkan oluyor: “Öcalan, asıl mesajının önüne ve arkasına bir şeyler ekleyerek denge arıyor.”

Akdoğan ayrıca bu notları sızdıranların “Öcalan’ı boşa düşürmek istediklerini” söylüyor.

8. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu “Öcalan’ın sorumlu davrandığını” belirterek PKK’yi uyarıyor: “İleri boyutta makul şeyleri söylemeye BDP ve PKK yetkili değil.” Ensarioğlu görev dağılımını da açıklıyor: “PKK savaşla, BDP muhalefetle yetkilendirilmiştir, çözüm ve makul öneriler için yetkilendirilmemişlerdir. Bunu ancak Öcalan söyler.”

Bu sözlerden Öcalan’ın AKP Eşbaşkanı olarak milletvekilleri içinde bir taban oluşturduğunu anlıyoruz!

PKK’NİN BÖLGESEL ROLÜ

9. Müzakere Tutanağının kanımca en önemli kodu, PKK’ye bundan sonrası için çizilen roldür. “Kandil karamsar” diyen Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var.” demesi ibretliktir.

Öcalan bu sözlerle birincisi PKK’nin aslında silah bırakmayacağını, ikincisi bölgede İran ve Suriye’ye karşı kullanılacağını, üçüncüsü de örgütün ABD’nin bir kartı olduğunu ve onun ihtiyaçlarına göre değerlendirileceğini belirtmiş oluyor!

Bu itiraf Erdoğan ile Öcalan’ın barışı değil, savaşı görüştüğünü belgelemektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN KAFASI NEDEN KARIŞIK?

Başbakan Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri dönüşü sırasında gazetecilerle yaptığı sohbette söyledikleri kafasının karışık olduğunu resmediyor.

Bugün bu karışıklığın nedenini inceleyeceğiz ama gelin önce Erdoğan’ın o sözlerini anımsayalım:

‘KUZEY SURİYE’YE MÜSAADE ETMEYİZ’

1. “Irak’ta yaşanan sıkıntının da biz yaşanmasını istemiyoruz. Biz, Kuzey Suriye gibi bir oluşuma Türkiye olarak müsaade edemeyiz. O bize farklı yetkiler, farklı haklar verir.” (DHA, 25 Şubat 2013)

Erdoğan öncelikle Irak’ta Erbil merkezli ayrı bir yapının olmasını Irak açısından sıkıntı olarak saptıyor. Bu sıkıntının Türkiye’yi de olumsuz etkilediğini düşünüyor olmalı ki, Irak’takine benzer bir durumu Suriye için kabul edemeyeceklerini, hatta müsaade etmeyeceklerini vurguluyor. Daha da ötesi böylesi bir gelişmenin olması halinde “bize farklı haklar verir” diyerek Türkiye’nin buna müdahale edeceğini de belirtiyor.

2. Erdoğan konuşmasının hemen birkaç dakika sonrasında yeniden bu konuya dönüyor ve farklı vurgularla aynı şeyleri söyleyerek konunun altını çiziyor: “Suriye’nin kuzeyde, ne otonom, ne legal, ne illegal bir oluşum bütünlüğü bozar. Biz bütünlüğü bozan herhangi bir oluşuma müsaade edemeyiz. O olduğu zaman farklı bir sıkıntı meydana gelir.”

ERBİL’E SÜLEYMANİYE UYARISI

3. Erdoğan ardından Irak’taki duruma dair değerlendirmeler yapıyor: “Irak’takini ‘bölünme’ olarak kabul etmiyorlar, ‘eyalet sistemine geçiştir’ diyorlar. Eyalet sistemine geçişse Süleymaniye için Kerkük veya Musul için aynı sistemi niçin düşünmüyorsun? Biz, Kerkük için diyoruz ki ’oraya özel statü tanıyalım, aynı şeyi Musul’da, Süleymaniye’de yapalım’. Ama bunların hiçbirine yanaşmıyorlar. Er ya da geç o da olacak, oradaki yapı oraya gidecek. Kuzey Irak’ta olduktan sonra orada da olmasına mani bir hal yok.”

Bu sözler basında genel olarak “Kuzey Irak’ta oluyorsa Musul’da da olur” diye algılanarak Barzani lehineymiş gibi yorumlandı. Ancak konuşmanın bütününe bakılırsa aslında Erdoğan’ın tersine, “Erbil’i Irak’tan koparırsanız, Musul’un da buna hakkı olur” diyerek Barzani’yi uyardığı görülüyor.

Üstelik Erdoğan’ın “bölünme yok ve eyalet modeli varsa o zaman Kerkük’ü, Musul’u, Süleymaniye’yi de özel statülü yapalım” demesi dikkat çekicidir çünkü Süleymaniye zaten Erbil merkezli Irak Kürdistanı içindedir!

Erdoğan Süleymaniye’yi yanlışlıkla telaffuz etmediyse, -birkaç kez tekrarladığına göre etmemiştir- bu aynı zamanda Barzani’ye ciddi bir uyarıdır. Çünkü Süleymaniye Kuzey Irak yapısı içindedir ve Talabani’nin denetimi altındadır!

Ankara ile Erbil’in Bağdat’a rağmen yakınlaştığı son süreçte Talabani’nin Irak’ın birliğinden yana tutum aldığını anımsatalım. Hatta Talabani bir iddiaya göre Barzani’yi, bağımsızlık ilan etmesi halinde Süleymaniye’yi Kürdistan’dan çıkarmakla tehdit etmişti!

POLİTİKAYI WASHINGTON BELİRLİYOR

Peki, ne oldu da Erdoğan uygulamalarının tersine sözler söyledi? Daha düne kadar Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar imzalayan, Kuzey Irak petrollerini Akdeniz’e taşımaya soyunan ve Suriye’nin kuzeyinin Şam’ın denetiminde çıkmasına yönelik faaliyetlere imza atan Erdoğan, ne oldu da “Irak’ın ve Suriye’nin birliği” vurguları yaptı?

Yoksa Erdoğan taktik mi yapıyor, sol gösterip sağ mı vuracak? Elbette tam olarak bilemiyoruz…

Ancak tüm bu dış politikaların uygulayıcısı olan Ahmet Davutoğlu’nun şu sözleri sanki bu durumu açıklıyor: “Bize 4 yıl önce Kuzey Irak’la ilişkinizi geliştirin diyenler, şimdi Kuzey Irak’la geliştirdiğimiz ilişkilerden rahatsız oluyorlar. Neden?” (Yeni Şafak, 27 Şubat 2013)

Neden diye asıl bizim sormamız gerekmiyor mu Dışişleri Bakanı’na? ABD ne oldu da Ankara’nın Bağdat’a rağmen Erbil’le yakınlaşmasına “dur” dedi?

Bu sorunun yanıtını geçen günlerde bu köşede işlemiştik, anımsıyorsunuzdur. Çok kısaca belirtelim: Irak’a ve Suriye’ye aktif müdahale edemeyecek ABD’nin, seçeneği olmayan Maliki’yle ilişki sürdürmesi bir mecburiyettir ve “reel politik” denilen şeydir! ABD’li yetkililer bu nedenle Ankara’yı “Maliki’yi İran’a yakınlaştıran politikalardan uzak durun” diye uyarmıştır!

Erdoğan’ın “kafa karışıklığı” da buradan gelmektedir. Çünkü Ankara’nın siyaseti Washington’dan tayin edilmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Şubat 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

BEYAZ SARAY CIA’YA OSCAR VERDİ

Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!

Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor!

Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar! Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.

ORYANTALİST BİR FİLM

Filme gelirsek…

Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.

Yani ABD, 444 gün boyunca 52 diplomatının rehin alındığı o yenilgisine 34 yıl sonra “casus Rambo” ile yanıt arar ve bu filmle “aslında o kadar da başarısız değildik”  demiş olur! Kısacası Afganistan’da ABD’nin onurunu Rambo’nun kurtarması türünden bir CIA güzellemesi…

Sonuç olarak filmde ne ABD’nin 1979 öncesinde İran’ın iç işlerine müdahalesi var ne de CIA’nın katliamlara varan gizli operasyonları. Haliyle İran halkının ABD karşıtı haline gelmesinin de doğal bir sonuç olduğu anlaşılmıyor. Geriye kötü İranlılar ve iyi beyaz Amerikalılar kalıyor. (Filmin girişindeki kısa tanıtımda, sadece Şah’ın emperyalizmle işbirliği yaptığı, bunun da Humeyni’yi kurtuluş umudu haline getirdiği belirtiliyor.)

Öyle ki, ABD’de kimi yayın organlarında bile film, Batı merkezli ve oryantalist olması nedeniyle eleştirildi.

RUZİ NAZAR’IN ARGO’DAKİ ROLÜ

Film doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Sadece İran sahnelerinin ülkemizde çekilmesi nedeniyle değil elbette; Tahran’daki operasyonda imzası olan CIA istasyon şefi Ruzi Nazar’ın Ankara’da uzun yıllar görev yapması nedeniyle de…

Özbek asıllı Ruzi Nazar, ikinci dünya savaşında Rus ordusundan kaçıp önce Nazi oldu sonra da CIA görevlisi. Ancak önemi 11 yıl kaldığı Türkiye’de MİT’i CIA’ya bağlamasında ve ülkemizde kendisine bağlı bir NATOTürkçü birim oluşturmasındandır.

Eski MİT görevlisi Enver Altaylı işte bu Ruzi Nazar’ı yazdı şimdi. Altaylı’nın bir bakıma hocası da olan Ruzi Nazar kitapta Argo filmine konu olan operasyon hakkında da bilgiler veriyor.

Altaylı şu övgülerle başlamış o bölüme: “Bir kurtarma operasyonu yapılacaksa güncel, doğru bilgilere ihtiyaç vardı. Merkezden birinin Tahran’a gitmesi ve orada bir süre çalışması gerekiyordu. Bu tehlikeli ve belki de ölümle sonuçlanacak görevi kim yapabilirdi? Ruzi, tecrübeli ve cesur bir istihbaratçıydı. Bölgeyi, İran halkını ve bu halkın örf ve adetlerini iyi biliyordu. Ayrıca Müslüman’dı. Bu zor ve tehlikeli görevi, örgütünde Ruzi’den başka hakkıyla yerine getirebilecek tek kişi yoktu.”(Enver Altaylı, Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu, Doğan Kitap, Şubat 2013)

Altaylı’nın görevi açıklarken “Ruzi ayrıca Müslümandı” demesi önemli. Şimdilik “Ah Müslüman maskeliler, ah” diyerek ve onların Türkiye’nin Küçük Amerika sürecindeki rollerinin bir gün mutlaka cilt cilt yayımlanacağını bilerek geçiyoruz…

İRAN’IN VERDİĞİ FAKAT ALINMAYAN DERS!

Ruzi bu görev için Afgan halı tüccarı kılığında İsviçre Havayolları’nın bir uçağıyla Pakistan’ın Karaçi şehrine gider ve dönüşte uçağı Tahran havaalanına “mecburi iniş” yapar! CIA şefinin 11 günlük görevi böyle başlar.

Altaylı CIA’nın rehineleri kurtarmak için birinin merkezinde Ruzi Nazar’ın, diğerinin merkezinde de Tony Mendez’in bulunduğu iki ayrı operasyonun varlığından bahsediyor.

Mendez’in operasyonu Argo’ya konu olandır. Altaylı, Ruzi Nazar’ın anlatımlarıyla iki operasyonu birbirine bağlıyor ve “Ruzi’nin yerinde derlediği bilgiler ve yaptığı çalışma olmasaydı, Mendez operasyonunun başarısı mümkün olmazdı.” diyor.

Ruzi Nazar’ın bu bilgileri Müslüman ve Türk kimliğini kullanarak İran Azerilerinin üzerinden edindiğini özellikle not edelim.

Kitapta uzun uzun anlatılan bu süreci, şu notumuzla bitirelim: İranlı öğrenciler ABD’nin katliamlarına haklı tepki nedeniyle büyükelçiliği basmış ve 52 diplomatı rehin almıştı. İranlı öğrenciler, o dönemin simgesi olan ABD Başkanı Jimmy Carter’in seçimleri kaybetmesinden sonra rehineleri serbest bıraktılar. Hem de yeni başkan Ronald Reagon’ın yemin ettiği günün gecesinde…

Bu gerçek bile İran düşmanı filmin tüm maskesini indirmeye yeter!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Şubat 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

6 MADDELİ AKP-PKK MUTABAKATI

Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek, AK medyanın “barış ve çözüm” diyerek, medyanın akil adam ilan ettiği isimlerin de “sorunun bir şekilde bitmesi”  diyerek Türkiye’yi içine soktukları süreç barış değil savaş sürecidir!

Her üç ifade de savaşı perdeleme argümanlarıdır.

AKP’NİN 4 DÜĞMELİ DELİ GÖMLEĞİ

AKP’nin hiç taviz vermeden şu dört aşamalı “barış planını” PKK’ye dayattığı işlenmektedir: 1. PKK önce çatışmasızlık ilan edecek. 2. Ardından PKK sınır dışına çekilecek. 3. PKK silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan edecek. 4. PKK silahları tamamen bırakacak.

Bu dört madde, AKP’nin Türk milletine giydirmek istediği 4 düğmeli deli gömleğidir. Hükümet kamuoyunu müzakereye ikna etmek ve “asıl planı” hayata geçirmek için yılbaşından beri bu “4 düğmeli deli gömleğini” vitrinde sergilemektedir. AK medya her gün bu deli gömleğinin reklamını yapmaktadır.

Oysa PKK’nin üst düzey yöneticileri bırakın silah bırakmayı, gerçekte sınırları bile terk etmeyeceklerini ilan etmektedirler.

MASADAKİ ASIL PLAN

Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek perdelediği ve masada olan “asıl plan” ise şudur:

1. KCK tutukluları kamuoyunu rahatsız etmeyecek şekilde parça parça serbest bırakılacak. Kaldı ki bu sözün daha Oslo sürecinde PKK’ye verildiği görülüyor. Oslo’da Hakan Fidan’ın karşısında masada oturan Zübeyir Aydar, “görüşmelerde KCK operasyonlarının gündeme geldiğini, kendilerine ‘bu hükümetin tavrı değildir, bazı savcıların kendi başlarına yaptıklarıdır, kısa sürede bırakılacaklardır’ dendiği” belirtiyor.

KCK tutuklularının serbest bırakıldığı koşullarda PKK fiili çatışmasızlık sağlayarak AKP hükümetinin kamuoyu nezdinde elini güçlendirecek.

Toplumda “barış” havası estirilmesi için, örgütün elinde rehin tutulan 16 kişi adım adım ve PKK’ye resmiyet ve itibar kazandıracak şekilde teslim edilecek.

Bu süreçte medyada “barış” ve bunun ekonomiye olumlu etkisi işlenecek.

2. PKK’nin alt örgütlerine siyaset yapma alanı açılacak. Bunun için hem seçim yasalarında kimi düzenlemelere gidilecek hem de Kürt siyasetçilerine açılmış davalar adım adım düşürülecek.

Bu aşamada Avrupa’da olan yönetici düzeyindeki kimi Kürt siyasetçiler Türkiye’ye getirilecek ve “kardeşlik rüzgârları” estirilecek.

3. Anadil meselesi çözülecek. İki dilli eğitim modeli hayata geçirilecek.

4. Adım adım “demokratik özerkliğe” gidecek bir yerel yönetimler reformunda mutabakat sağlanacak. “Bölge belediyeler birliği merkezi” türünden yapılarla Diyarbakır’a merkez olma özelliği sağlanacak.

5. Vatandaşlık formülüyle ve AKP-BDP mutabakatıyla Anayasa süreci tamamlanacak. Başkanlık modeli ile demokratik özerklik arasındaki bağa dayalı bir konsensüs sağlanacak.

6. Tüm bu aşamaların gerçekleşmesinin karşılığı olarak Öcalan’a özgürlük verilecek. Çünkü kamuoyu, ancak “barış” geldiğinde Öcalan’ın özgürlüğüne evet diyebilecektir. Bu aşamaya kadar MİT’in yönlendireceği bir kampanyayla Öcalan adım adım “teröristlikten”, “barışı getiren adama” dönüştürülecek. Medyada Öcalan’ın İmralı’daki günlerinden aşama aşama “insanlık portreleri” çıkarılacak. Kuş ve çiçek sevgisi türünden objeler kullanılacak.

BARIŞ DEĞİL SAVAŞ!

Başta belirttik: Bu bir barış değil savaş planıdır. Çünkü hedef, Kürt meselesi üzerinden sınırların değiştirilmesi ve haritaların yeniden çizilmesidir.

Sonuçlarına bakarak artık daha da net gözükmektedir ki, ABD “Kürt sorunu” yaratmak üzere Irak’a 1991’de ve bu sorunu bölgeselleştirmek üzere 2003’te saldırmıştır. 2011’den itibaren Suriye’de aranan “demokrasi” de bölgeselleşmiş Kürt meselesini Akdeniz’e açma harekâtıdır. 2009’da Türkiye’de başlatılan “Kürt harekâtı” ise aslında PKK’yi bölgede iktidar yapma hamlesidir. 2013’te başlatılan “İran Kürtleri uyanıyor” kampanyası ise Tahran’ın direnişini kırma operasyonudur.

Ancak ne İran, ne Irak ne Suriye ne de Türk milleti “haritaların yeniden çizilmesine” teslim olmayacaktır!

O nedenle AKP’nin estirdiği barış rüzgârı, aslında bir bölgesel savaş çıkarma adımıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Şubat 2013

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın