Posts Tagged İran

Bölgesel savaş riski

İran 7 Ekim’den beri savaşın bölgeselleşmesine karşı ölçülü hareket ediyor. İsrail Suriye’deki diplomatik temsilciliğini vurduğunda da yine savaşı bölgeslleştirmeyecek ama İsrail’in dokunulşmazlığını delecek şekilde “ölçülü bir yanıt” vermişti.  

İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmesi, yine İran’ı yanıt vermeye zorlamaktadır. Üstelik bu kez misafirine suikast düzenlenmesi, sorumluluğu nedeniyle İran’ı daha da öfkelendirmiş durumda.

Yetkililerin açıklamalarından, İran’ın savaşı bölgeselleştirmeyecek ama İsrail’i caydırmakta çok daha etkili olacak bir yanıt vereceği anlaşılıyor.

ABD’nin ikiyüzlü tutumu

Dünya ise diken üstünde. Savaşın bölgeselleştirilmesine İsrail dışında herkes karşı. 

ABD merkezli Batı, savaşın bölgeselleşmemesi için İran’dan yanıt vermemesini istiyor hatta ABD, yanıt halinde İsrail’e yardım edeceğini ilan ediyor. 

İşte savaşın bölgeselleşme riskini artıran da bu yaklaşımdır. Savaşın bölgeselleşmesine karşı görünen ama bir tarafın saldırılarına sponsor olup, gelecek yanıtlara siper olan bu tutum, savaşın bölgeselleşme riskini asıl artıran tutumdur.

Bölgesel bir savaştan doğrudan etkilenecek bölge ülkelerinin “bölgesel savaş riski”ne karşı tutum alması elbette doğrudur ve de hakkıdır. Ama ABD’nin hem İsrail’in Gazze’de soykırım yapmasına sponsor olması, hem İsrail’in bölgede terör ve suikast düzenlemesine gerçekten karşı çıkmaması ama hem de yanıt hakkına karşı tutum açıklaması, ikiyüzlülüktür ve bölgesel savaş riskini artıran asıl etkendir.  

Netanyahu’nun pervasızlığının nedeni

ABD silah desteği vermese, ABD istihbarat desteği vermese, hatta ABD bölgedeki üsleri ve Doğu Akdeniz’deki gemileri aracılığıyla İsrail’i korumasa, İsrail bu kadar pervasız bir şekilde işgali, soykırımı ve bölgesel terörü sürdüremeyecek.

Dolayısıyla bugün İsrail’i Gazze’de ateşkese mecbur edebilecek asıl kuvvet de savaşın bölgeselleşme riskini frenleyebilecek asıl aktör de ABD’dir. 

ABD Başkanı Joe Biden’ın ateşkes isteğine rağmen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yeni şartlar ileri sürerek Washington’u olayılıyor oluşu, “İsrail’in ABD’ye bile kafa tutacak güçte olduğu” şeklinde yorumlanıyor. Ancak Netanyahu’nun pervasızlığı ve ABD’yi biraz da seçim sürecinden yararlanarak kullanıyor oluşu İsrail’in gücünden değil, ABD’nin çıkarları gereği İsrail’e biçtiği rolden kaynaklanmaktadır. Yani İsrail güçlü olduğu için değil, ileri karakolu olduğu için ABD tarafından her durumda korunmaktadır. Netanyahu da bunu bildiği için, pervasızca saldırganlığını sürdürmektedir.

Çabaları birleştirmek

İsrail’e soykırım, terör ve suikast sponsorluğu yapanların İran’a “yanıt verme” demesinin hiçbir anlamı ve değeri yok. Savaşı bölgeselleştirme riskini ortadan kaldırmak istiyorlarsa İran’a değil İsrail’e mesaj vermeleri gerekiyor. Mesajdan öte “seni korumayacağız” demeleri gerekiyor ki İsrail saldırganlığını sonlandırsın. Bunu yapmadıkları müddetçe de “bölgesel savaşa karşıyız” açıklamalarının hiçbir anlamı yok.

Peki bu durumda İsrail saldırganlığı durdurulamaz mı? Elbette bir yol daha var. Filistin için büyük çaba sarfeden, her biri ayrı kulvarlarda Filistin için hareket eden ülkelerin çabalarını birleştirebilmeleri. 

Çin 14 Filistin örgütünü Beijing’de biraraya getirerek birlik oluşturmaları ve bir ulusal mutabakat hükümeti kurabilmeleri için uzlaştırdı. 

Güney Afrika, İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla yargılatıyor. 

Kolombiya başta kimi ülkeler İsrail’le diplomatik ve ticari ilişkileri kestiler. 

İşte tüm bu çabaların birleştirilmesi gerekir. Ancak…

İsrail’i durdurmak ABD’ye pozisyon almaktan geçiyor

Dikkat edilirse İsrail’e karşı etkili eylem yapan bu ülkelerin hiçbiri bölge ülkesi değil. İşte asıl problem de bu. Bölge ülkeleri bu ülkeler kadar aktif tutum alamıyorlar, almıyorlar. Bunun birçok nedeni var ve dahası Filistin meselesinin bunca yıldır çözülememiş olması da bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bölge ülkelerinin önemli bir kısmı Amerikancı, topraklarından ABD üsleri var. Hem Amerikancı olup hem de İsrail’e karşı işe yarar tutum alabilmek haliyle mümkün olmuyor! Bu nedenle bölge ülkeleri İsrail’e karşı en üst perdeden konuşur ama fiilen pek bir şey yapmazlar yıllardır…

Dolayısıyla bu tablonun değiştirilmesi gerekiyor. Bu tabloyu değiştirebilmek de elbette ABD’nin küresel ölçekte dengelenebilmesine bağlı. ABD başka büyük kuvvetler tarafından dengelenebildikçe, bölge ülkeleri de yukarıda özetlediğimiz bu dar çemberin dışına çıkabilecekler. Aslında çıkmaya başladıklarını da söyleyebiliriz. Çok kutupluluk inşası güçlendikçe, bölge ülkelerinin çok taraflı hareket ettiklerini son birkaç yıldır görebiliyoruz. 

Ancak Gazze’de soykırıma uğrayan Filistinlilerin zamanı yok. O nedenle asıl bölge ülkelerinin risk alması gerekiyor; savaşın bölgeselleşmesi riskine karşı olanların, İsrail’i durdurmak için ABD’ye karşı net bir tutum alması gerekiyor. 

ABD’nin bölgedeki üslerinden hareket kabiliyetini kısıtlamaya başlamak, petrol ve doğalgaz gücünü kullanmaya başlamak vb tutumlar ile Washington’un sponsorluğu durdurulabilir. Washington’un sponsorluğu olmazsa, Tel Aviv de durur. 

Filistinlilerin lafa değil, bu türden eylemlere ihtiyacı var. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
6 Ağustos 2024

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

Haniye suikastının üç hedefi

Seçimden yararlanarak ABD Kongresi’nde konuşan ve Washington’dan tavizler koparmaya çalışan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ABD dönüşünde “bölgesel savaş” kışkırtıcılığı için düğmeye bastı.

İsrail’in Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmesi, Netanyahu’nun şu üç hedefine işaret ediyor:

Netanyahu ateşkesi hedef aldı

1) İsrail Başbakanı Netanyahu’nun amacı, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak. Bu amaçla Gazze’de ucu açık siyasi ve askeri hedeflerle saldırı stratejisini sürdürüyor. Öyle ki “ertesi gün” belirsizliği, Netanyahu ile ordu arasında gittikçe daha da derinleşen bir çelişkiye dönüşmüş durumda.

Öte yandan Biden yönetimi ve Demokrat Parti ise Gazze’deki saldırının uzaması ve soykırıma varması nedeniyle rahatsız. Zira durum üstelik seçim öncesinde, ağırlaşan bir iç kamuoyu baskısına dönüşmüş durumda. Ayrıca Washington, tablonun Körfez ülkeleriyle ilişkilerini de gittikçe sorunlu hale getireceğini görüyor. 

İşte Biden yönetimi bu amaçla bir ateşkes planı açıkladı. Ancak Netanyahu ateşkese direniyor; çevresinden dolanıyor, yeni şartlar ileri sürüyor, müzakereleri çıkmaza sokmaya çalışıyor.

Netanyahu, Haniye suikastıyla ateşkes baskısını kaldırmayı amaçlıyor. 

Netanyahu İran’ı kışkırtıyor

2) İsrail Hamas lideri İsmail Haniye’nin daha önce ailesini hedef almış, üç oğlu ile dört torununu öldürmüştü. Ancak bu kez Haniye’yi, üstelik İran topraklarındayken hedef aldı. Yani İsrail yönetimi Haniye suikastıyla doğrudan İran’a mesaj verdi. 

Netanyahu, Aksa Tufanı’nı fırsata çevirerek İran’a karşı saldırıya çevirmek istemişti. Kuşkusuz bunun için ABD’ye, hatta İngiltere ile diğer Atlantik müttefiklerine ihtiyacı vardı. Ancak ABD buna bir kaç nedenle karşıydı. Bir kere İran öyle kolay lokma değildi ve Ukrayna cephesine yeni bir cephe ekleyebilecek bir Amerikan gücü de yoktu. 

Netanyahu ABD’yi bölgeye çekebilmenin yolunun İran’ı kışkırtmaktan geçtiğini görerek bir kaç deneme yaptı: Suriye’deki İranlı komutanları hedef aldı, İran’ın Suriye’deki diplomatik temsilciliğini vurdu. İran, savaş açmadan “ölçülü bir yanıt” ile İsrail’in oyununu bozdu. Bu süreçte ABD ile İran, İsviçre’de gayriresmi görüşmeler yaparak, bölgesel bir savaşın önlenmesinde uzlaştılar.

Netanyahu, Hamas lideri Haniye’yi Tahran’da öldürerek, İran’ı yine kışkırtmaya çalışıyor, yanıt vermeye zorluyor. 

Hamas’ı dizayn etme hedefi

3) Gazze’de Hamas’ın bitirilemeyeceği ortada. Nitekim son dönemde çeşitli İsrailli yetkililer de bunu açıkça ifade etmeye başladılar.

Netanyahu, Haniye suikastıyla Hamas’ı dizayn ederek örgütte yeni bir liderlik oluşmasını amaçlıyor. Netanyahu böylece Hamas’ın gücünü zayıflatmayı ve günün sonunda masaya daha deneyimsiz bir Hamas liderliğinin oturmasını sağlamayı hedefliyor.

İsrail terörüne karşı ne yapılmalı?

İsrail, bir terör devleti olarak, düzenlediği suikastlar ile sadece Ortadoğu için değil, tüm dünya için bir sorundur. Bu nedenle Çin’den Türkiye’ye, Brezilya’dan Güney Afrika’ya tüm ülkeler Gazze çabalarını birleştirmelidir. İsrail’in bu saldırısına karşı Birleşmiş Milletler (BM) harekete geçirilmelidir.

İsrail’i bu tür saldırılardan caydırmak için en sert tedbirler alınmalı, Netanyahu soykırımdan, insanlığa karşı suçlardan, savaş suçlarından, terörden ve suikastlardan hızla yargılanarak, cezalandırılmalıdır.

İsrail devletinin soykırım, terör ve suikastlarına karşı “Filistin’in tanınması” çabaları hızlandırılmalı, AB devletlerinin geçen aylarda başlattığı “tanıma” sürecinin genişletilmesine uğraşılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ağustos 2024

, , , , , , ,

1 Yorum

Çin’in barış yapma gücü

Çin, 14 Filistin örgütünü uzlaştırarak tarihi bir iş yaptı. Daha önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı bir araya getiren Çin Dışişleri Bakanlığı, bu kez 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli örgütün “birlik bildirisi” imzalamasına aracılık etti.

İmzalanan Beijing Diyaloğu bildirisi, ABD-İsrail stratejisini bozacağı için kritik önemde. Zira ABD ve İsrail, Filistin’deki ayrılığı, iki parçalılığı, iki yönetimliliği bir avantaj olarak kullanıyordu yıllardır. Ayrıca ABD, İsrail-Filistin meselesini tekeline alarak İsrail lehine bir çözümsüzlük dayatıyordu.

İşte Çin’in hamlesi hem meseleyi ABD’nin tekelinden kurtarmanın yolunu açmış oluyor hem de Filistin’de birlik sağlanmasının zeminini oluşturuyor.

Çin İran-Suudi barışı sağladı

Bu başarı Çin’in artık küresel düzeyde bir “barış yapma” gücüne ulaştığına işaret ediyor. Ve barış masası kurma gücü, çoğu zaman savaş çıkarma gücünden daha önemlidir. 

Anımsayalım: Çin bir yıl önce, 10 Mart 2023’te, büyük bir sürprizle İran ile Suudi Arabistan’ın barış yapmasına aracılık etmişti. Ortadoğu açısından çok önemli bir adımdı o barış. Çünkü ABD İran-Suudi Arabistan karşıtlığı üzerinden Ortadoğu’da oyun kuruyor, İran karşıtlığı üzerinden İsrail-Körfez cephesi kurmaya çalışıyordu. 

Çin Dışişleri Bakanlığı, CIA Direktörü William Burns’ün ifadesiyle “ABD’yi gafil avlayarak” Tahran-Riyad barışı sağlamış, bu da hızla bölgeye Körfez-İran normalleşmesi getirmişti.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Çin’de

Çin’in etkili bir “barış yapma” gücüne dönüştüğünün bir başka işaretini de Ukrayna cephesinde görüyoruz. ABD Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisi uyguluyor. “Uzun savaş” üzerinden Rusya’yı yıpratmayı, “uzun savaş” üzerinden Avrupalı müttefikleri kendi stratejisine mahkum etmeyi, “uzun savaş” üzerinden askeri endüstride ve enerjide büyük kazançlar elde etmeyi hesaplıyor. 

Çin ise ABD’nin “uzun savaş” stratejisinin karşısına “yararlı barış” programı koymuş durumda. Çin Dışişleri Bakanlığı, “barış yapma” gücünün etkisiyle Ukrayna Dışişleri Bakanı Dimitri Kuleba’yı misafir etmiş durumda. Kuleba, 24-26 Temmuz tarihleri arasında yetkililerle barışı görüşecek. 

İlk gün Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüşen Kuleba, Çin’in barışı ve uluslararası düzeni korumak için oynadığı aktif rolü takdir ettiklerini belirterek, Çin ile Brezilya’nın “Ortak Anlayışlar” belgesini incelediklerini ve Rusya ile müzakereye hazır olduklarını söyledi. Kuleba, müzakerenin akılcı, somut, adil ve kalıcı barışı amaçlaması gerektiğini belirtti (CGTN Türk, 24.7.2024).

BRICS’in iki ortağı Çin ve Brezilya, mayıs ayında “Ukrayna Krizinin Siyasi Çözümüne İlişkin Ortak Anlayışlar Belgesi”ni yayınlamıştı. 

Bu arada Ukrayna’nın “müzakereye hazırız” mesajı, Moskova’da olumlu karşılandı. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, “Ukrayna’nın müzakere mesajının Rusya’nın yaklaşımıyla uyumlu olduğunu” belirtti (AA, 24.7.2024). 

Türkiye’nin önündeki fırsat

Çin’in hem İsrail-Filistin cephesinde hem de Ukrayna-Rusya cephesinde barış arayan ve tarafları barış için bir araya getiren tutumu, çok kutupluluğun inşasında yeni bir aşamaya işaret ediyor. 

Dünya, özellikle de Küresel Güney, Çin’in “barış yapma” gücünün avantajlarından önümüzdeki yıllarda çok daha fazla yararlanacak. 

Biz mi? Çin’in “barış yapma” gücünden, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nden ve ABD’ye karşı denge oluşturmasından, KKTC başta bir kaç alanda yararlanabiliriz. Tabii buna uygun politikalar üretebilirsek… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2024

, , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’de iki çizgi

Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)

Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.

Chatham House’dan verilen mesaj

Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı. 

Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.  

Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).

Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok

Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”

Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”

Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!

Aydınlık’ın manşeti

Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor. 

Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).

Normalleşme ile zaman kazanma 

Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu. 

Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi. 

Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.

İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

Kaza mı, sabotaj mı?

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın içinde bulunduğu helikopterin 19 Mayıs 2024 günü düşmesi ve 15 saatlik arama kurtarmadan sonra cesetlerine 20 Mayıs’ta ulaşılması, Türkiye de dahil pek çok ülkede komplo iddialarına yol açtı. 

Biri dış, biri iç kaynaklı iki temel iddia üzerinde duruluyor. Ancak eldeki veriler, bu iki iddianın da zayıf olduğunu gösteriyor; olayın kötü hava şartlarına bağlı bir kaza olduğu yüksek ihtimal. 

Fakat yine de iki temel iddianın incelenmesi ve işaret ettikleri yön bakımından İran Cumhurbaşkanı ile Dışişleri Bakanı’nın ölümünün İran ve bölge açısından nasıl sonuçlar doğurabileceği üzerinde durmamız lazım.

İsrail’in rolü iddiası

İlk iddia, Reisi ve Abdullahiyan’ın helikopterinin sabotajla düşürüldüğü yönünde. Olağan şüpheliler öncelikle İsrail, sonra ABD. 

Ülkeler bu tür sabotajları genelde üstlenmezler, sadece yapan ve maruz kalan bilir. Böylece iki ülke birbirine siyasi çıkarları bağlamında olabilecek en güçlü mesajı vermiş olurlar. Ancak İsrail’in yakın zamanda İran tarafından 1700 kilometre uzaklıktan gönderilen füzelerle vurulduğunu hatırlarsak, olayda parmağı varsa, İsrail’in bu sabotajı göstere göstere üstlenececeğini düşünebiliriz.

Ancak İsrail’den ve ABD’den gelen açıklamalar “ilgimiz yok” netliğinde. Kaldı ki mevcut koşullarda ne İsrail’in böyle bir sabotaja girecek durumu var, ne de ABD’nin buna ihtiyacı. Tersine ABD daha yeni Umman’da İran’la gizli bir görüşme yaptı. ABD’nin de İran’ın da savaşın bölgeselleştirilmesinden çıkarı yok ve kıvılcımları söndürmek için 7 Ekim’den bu yana kontrollü temas halindeler.

Taht mücadelesi mi?

İkinci iddia ise iç kaynaklı ve özetle şöyle: “İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney 85 yaşında ve sağlık sorunları var. Yerine en güçlü aday İran Cumhurbaşkanı Reisi’ydi. Reisi’nin ölümüyle Hamaney’in oğlu Müçteba Hamaney’in önü açıldı.”

İran rejimi, babadan oğula iktidar devrine soğuk bakıyor. Rejimin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin bu yönde açıklamaları var. Yerine geçen ve ülkeyi 1989’dan beri yöneten Ayetullah Hamaney de babadan oğula iktidar devrine karşı. Dolayısıyla “baba-oğul Hamaney Reisi’yi devreden çıkardı” özetli bu iddianın zemini yok. Peki sadece oğul? Şu kadarını söyleyelim: İran devleti, ideolojisi ne olursa olsun, geleneği olan güçlü bir devlettir ve bu devlet anlayışında “hızlandırılmış Büyük Ayetullahlık” gibi uygulamaların hayat bulabilmesi çok zordur.

Zarif’in mesajı

Özetle Türkiye’de de, uluslararası kamuoyunda da çok konuşulan bu iki iddianın dayanakları çok zayıf. Gerek olayın olduğu coğrafya, gerek arama kurtarma görüntülerine de yansıyan kötü hava şartlarının varlığı, olayın bir kaza olduğunu gösteriyor. 

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yaptığı baraj açılışından dönen İbrahim Reisi’nin aniden değişen kötü hava şartlarının kurbanı olduğu anlaşılıyor. 

Tabi buna eklenecek bir faktör de teknolojidir. Eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in mesajı önemli: “Cumhurbaşkanı’nın helikopterinin düşmesiyle ilgili trajedide suçlu, Uluslararası Adalet Divanı’nın kararına rağmen uçak/helikopter ve yedek parçaları satışına ambargo uygulayan ABD’dir.”

Bitirirken belirtelim: İran’da cumhurbaşkanı, strateji ve politika belirleyen değil, uygulayan konumdadır. İran’ın rotasını dini lideri çizer ve İran’da güçlü bir devlet vardır. Dolayısıyla bu vahim kazanın kayıpları, İran siyasetini etkilemez. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
21 Mayıs 2024

, ,

2 Yorum

ATEŞ AÇ’DAN ATEŞKES’E

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Tahran’da İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’le birlikte Suriye’deki taraflara “ateşkes” çağrısı yaptı!

Beşar Esad’ı yıkmaya yemin etmiş, bu uğurda tüm imkânlarını Suriye muhalefetinin önüne sermiş, dahası Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılacağını açıklayarak “işgal bayrağı” dalgalandırmış AKP Hükümeti’nin “ateşkes” çağrısı yapması ne anlama geliyor? İnceleyelim:

ESAD KALDI, ERDOĞAN GİDİYOR

1) Öncelikle ateşkes çağrısı açık bir başarısızlık ve yenilgi ilanıdır. Davutoğlu bu açıklamasıyla Suriye’de “ateş aç” pozisyonundan “ateşkes” pozisyonuna gerilediklerini kabul etmiş oldu.

2) Daha ilk günden Suriye muhalefetini Antalya ve İstanbul’da toplayarak, muhalefetin kontrolündeki terörist gruplara sınırı açarak, Suriye tarafında yaralanan teröristlere ambulans dahi gönderecek çapta her türlü lojistik desteği sunarak, TIR şoförlerinin ifadelerine yansıdığı gibi güvenlik birimlerinin eskortluğunda Suriye’ye silah sevkiyatına izin vererek, Türkiye’deki çeşitli atölyelerde üretilen füze parçalarının Adana’da birleştirilip Suriye’ye sevk edilmesine göz yumarak açık bir savaşa giren AKP hükümeti için “ateşkes” çağrısı kesin yenilginin ilanıdır.

3) Bu suçlar, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin önüne mutlaka gelecektir. Defalarca belirttik: Suriyeli teröristlere yapılan yardımlar, oyun kurucu ülkelerin dosyalarındadır ve AKP’nin önüne günü geldiğinde koyulacaktır. ErdoğanDavutoğlu ikilisinin uygulamaları, uluslararası ceza mahkemelerinin konusudur.

4) 22 Ocak 2014’te toplanacak Cenevre-2 konferansının en önemli gündem maddesi, Esad’ın pozisyonu değil, fiilen Erdoğan’ın durumu olacaktır!

5) Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, Esad’ın değil, Erdoğan’ın gidici olduğunu bir kez daha resmetmiştir. İlk günden beri denklem netti: Ya Esad, Ya Erdoğan. Esad iktidarda kalacaksa, Erdoğan iktidardan düşecektir!

BÖLGENİN CİDDİYE ALMADIĞI AKTÖR

Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, toplamda başka anlamlara da gelmektedir:

1) AKP hükümetinin bölge ülkeleri nezdinde hiçbir ciddiyeti kalmamıştır:

a) Neçirvan Barzani’yi petrol anlaşması imzalamak için Ankara’ya çağıran Erdoğan, Bağdat’tan gelen ültimatom üzerine eline kalem alamamıştır.

b) Mısır hükümeti, içişlerine karıştığı için büyükelçimizi kovmuş ve Ankara’yı son kez uyarmıştır. Hatta son olarak Mısır Başbakanı Hazem El Bablaui, AKP’nin hamisi ABD’yi de uyarmış ve içişlerine karışmayı sürdürdüğü takdirde, ABD ile de ilişkilerini gözden geçireceklerini, “Türkiye ile olduğu gibi benzer önlemler alacaklarını” ilan etmiştir.

c) Kendisini bölgenin bir numaralı oyun kurucusu ilan eden AKP Hükümeti, P5+1 ülkelerinin İran’la yaptığı anlaşma sürecinin dışında tutulmuştur.

d) AKP Hükümeti, Suriye konulu Cenevre-2 konferansı hazırlık sürecinden de dışlanmıştır.

e) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, basının önünde Erdoğan’a “bel altı” şaka yapmış, Erdoğan gülümseyerek sineye çekmek zorunda kalmıştır.

2) AKP Hükümeti, ABD tarafından kullanılma kabiliyetini de adım adım yitirmektedir. Erdoğan kullanılma değerini artırmak için bazen masaya Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik kartı atmakta, bazen de Çin’le ABD’yi kızdıran anlaşmalar yapmaktadır.

Artık ABD’ye Erdoğan değil, önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sonra da yardımcısı Bülent Arınç gidebilmektedir. ABD’nin ise alternatifini bulamadığı için Erdoğan’ı kullanmayı sürdürebildiği kadar sürdüreceği anlaşılmaktadır.

AKP’NİN YIKILMASI HIZLANDI

Peki, AKP Hükümeti neden bu hallere düştü? Elbette birbiriyle etkileşen pek çok dış etken var: Doğu’nun güçlenmesi, Batı’nın zayıflaması, ABD’nin askerlerini bölgeden çekmesi, Irak-Suriye-İran üçlüsünün emperyalizme direnmesi vs.

Fakat daha önemlisi iç etkendir: Haziran Halk Hareketi!

Mayıs’ta Obama’yla görüşen Erdoğan gücünün zirvesindeydi. Fakat o görüşmeden iki hafta sonra başlayan Gezi Direnişi, AKP açısından sonun başlangıcı oldu: Erdoğan’ın iktidarı sallandı, iktidar sallandıkça iktidar bileşenleri arasındaki çelişmeler arttı, Erdoğan’ın dış politikada eli zayıfladı, PKK ile yaptığı takvimler ötelendi vs.

Artık Erdoğan iktidarının yıkılması süreci daha da hızlanacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD-İRAN ANLAŞMASININ ANLAMI

P5+1 ülkeleriyle, yani ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile İran arasındaki Cenevre müzakereleri anlaşmayla sonuçlandı. Buna göre İran’ın uranyumu yüzde 5 zenginleştirmesi, artık kabul edildi. Daha önce İran’a “uranyumu zenginleştirme, bizden zenginleştirilmiş uranyum al” diyen Batı, Tahran’ın kararlılığına boyun eğmiş oldu.

Bu Tahran açısından tarihi bir başarıdır. Zira ABD, İran’ın nükleer silah üretebileceğini ileri sürerek, uranyumu zenginleştirmesine sürekli karşı çıkıyordu. Hatta ABD bu nedenle İran’ı ablukaya almış ve ciddi yaptırımlar uygulamıştı.

6 ay geçerli olacak ve ikincisi için geçiş niteliği taşıyacak bu anlaşmayla, İran etrafındaki çemberi kırmış oldu.

TEKNİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla ABD’yi, nükleer silah üretme niyetinin olmadığına ve sadece nükleer teknolojiden yararlanmak istediğine “ikna” etmiş oldu.

2) İran uranyumu yüzde 5 zenginleştirebilecek.

3) İran hiçbir nükleer tesisini kapatmayacak.

EKONOMİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla üzerindeki ekonomik baskıyı hafifletmiş oldu. Yeni yaptırımların uygulanmayacağı, eski yaptırımların da adım adım gevşetileceği bir süreç başlamış oldu.

2) İran bu anlaşmayla ambargoyu delmiş ve halkı için gerekli ürünleri dünya pazarlarından alabilmenin önünü açmıştır.

3) İran petrol ve gazını artık parayla satabilecektir. Daha önce bazı ülkelerle petrol ve gaz alışverişini takas yöntemiyle yapmak zorunda kalan Tahran, döviz elde edebilecektir.

SİYASAL SONUÇLAR

1) İran, ABD’yi masaya oturmaya mecbur bırakarak, çok önemli bir siyasal başarı kazandı.

2) ABD İran’ın gücünü kabul etmiş oldu. Irak ve Suriye üzerinden de İran’la çatışan ABD, önemli bir mevzi kaybetti.

3) İran, bu anlaşmayla İsrail’in etkinliğini kırdı. ABD ve İran arasında mektuplaşmayla başlayan, telefonlaşmayla süren ve dışişleri bakanları seviyesinde ilk temasla taçlanan süreç, İsrail’i zayıflattı. Hatta İsrail, “ABD olmazsa, İran’a karşı Suudi Arabistan’la ittifak kurarım” dedi.

OLASI SONUÇLAR

1) P5+1 ile anlaşma sağlayan İran, büyük ihtimalle Suriye konulu Cenevre-2 konferansına da artık katılabilecektir. Konferansta İran’ın olması, Asya cephesini daha da güçlendirecektir.

2) Suudi Arabistan’ın İran’a karşı İsrail’le açık ittifak yapmaya soyunması, bugüne kadar Riyad’la hareket eden Körfez Ülkeleri arasında bir ayrışma yaratacaktır. Böylece İran, bir cepheyi daha yarmış olacaktır.

3) Batı’nın saldırılarına karşı bir direniş hattı olan İran, Irak, Suriye, Lübnan hattı, daha da güçlenecektir.

4) Üzerindeki ağır baskıyı hafifleten İran, bölge sorunlarına daha fazla odaklanabilecektir. Hem batısındaki Irak ve Suriye’de, hem de doğusundaki Afganistan’da, bir barış kuşağı oluşturmaya çalışacaktır.

ANLAŞMANIN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

1) ABD’yle anlaşan İran, tıpkı İsrail gibi AKP Hükümeti’ni de yalnızlaştırmış oldu. AKP Hükümeti iki ileri bir geri götürdüğü İran’la ilişkilerini artık yeniden gözden geçirmek zorundadır. AKP Hükümeti daha önce ABD tarafından, Batı adına İran’ı masada tutmakla görevlendirilmişti. Washington Erdoğan’a “kolaylaştırıcı” rolü vermişti.

2) Suriye’ye düşmanlık yapan ve Beşar Esad’ı yıkmaya çalışan AKP Hükümeti’nin karşısında artık İran değil, “Batı’yı anlaşmaya mecbur eden” İran var!

3) Tahran’ın siyasal başarısı, bu ülkenin Kürt meselesinde de bölge adına olumlu adımlar atmasını kolaylaştırabilir. AKP’nin Diyarbakır’ı merkez yapma çalışması, İran’ın Irak ve Suriye’de daha da artıracağı etkinlikle, sekteye uğrayabilir. Ankara’nın Bağdat’ı zayıflatmayı amaçlayan Erbil’le yakınlaşması, Tahran’ın baskısıyla sınırlanabilir.

Bitirirken meselenin şu çok önemli boyutuna da dikkat çekelim: Çin ve Rusya, ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti. Sırada Suriye var! “Ortadoğu’da oyun kurucu” olduğunu iddia eden Erdoğan-Davutoğlu ikilisi ise tüm bu süreçlerin dışında…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

PKK’NİN YENİ HEDEFİ: İRAN

İran-PKK ateşkesi sona mı erdi?

PKK’nin İran kolu PJAK’a bakılırsa, İran 25 Ekim 2013’ta iki PJAK üyesini idam ederek ateşkesi bozan taraf oldu. PJAK da bu iki idam üzerine İran hedeflerine saldırılar düzenledi.

Peki, aslında olan ne? Gerçekten ateşkes bozuldu mu? Ateşkesi bozan kim? İran’ın hedefi ne?

PKK: İRAN AKP-İMRALI GÖRÜŞMESİNDEN RAHATSIZ

Gelin önce PJAK’ın konuyu nasıl ele aldığına bakalım. BBC Türkçe servisinin, PKK ve PJAK yetkilileriyle bu konuda yaptığı görüşmeye göz atalım:

PJAK’ın Genel Başkanı Hacı Ahmedi,  “İran’ın Kürt siyasi mahkûmları idam ederek 2011’den beri geçerli olan ateşkesi çiğnediğini ve son idamların Türkiye’ye yakınlaşma mesajı olduğunu” söylüyor. Ahmedi Türkiye’ye mesajın ne olduğunu da açıklamış: “İran, Türkiye’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmelerinden rahatsız ve bunu bozmak istiyor.”

Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal da idamları İran’ın Türkiye’ye mesajı şeklinde yorumluyor. Kartal’a göre mesaj şu: “Ortadoğu’da, özellikle de Suriye’de ortak hareket edelim.”

İRAN SURİYE’DE ÖZERKLİĞİ DESTEKLER Mİ?

Hem PJAK hem de Kongral-Gel İran’ın PKK’yi hedef alarak Türkiye’ye yakınlaşma mesajı vermeye çalıştığını söylüyor. İran’ın AKP-PKK görüşmelerinden rahatsız olduğunu savunuyor.

Bu açıklamalar, MİT kaynaklı bazı haberlerle de uyumlu gözüyor. Örneğin Yeni Şafak İran istihbarat şefi Kasım Süleymani’nin son dokuz ayda PKK yönetimiyle altı kez görüştüğünü, Tahran’ın PKK’den Türkiye’yle ateşkesini bozmasını istediğini, karşılığında da “Suriye’de özerk yönetimi destekleriz” mesajı verdiğini yazdı.

SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ KİM SAVUNUYOR?

Gelin hep birlikte akıl yürütelim:

1. PJAK Genel Başkanı’na göre İran PJAK’la ateşkesi bozdu çünkü Türkiye’nin Öcalan’la başlattığı süreçten rahatsız.

Tahran Ankara ile PKK’nin yakınlaşmasından rahatsızsa, ki olabilir, hatta görüşme süreci baltalansın istiyorsa, neden PJAK’a saldırsın ve ateşkesi bozsun?

2. Yeni Şafak’ın iddia ettiği gibi Tahran, Türkiye-PKK ateşkesinden rahatsızsa, ki olabilir, bunun bozulmasının karşılığı Suriye’de özerk yönetimin desteklenmesi olabilir mi? Suriye’nin bölünmesi ABD’nin mi, Ankara’nın mı, yoksa Tahran’ın mı hedefi?

BARKEY: PJAK ATEŞKESİ BOZACAK

Bakın aslında Tahran’ın 25 Ekim’de iki PJAK’lıyı idam etmesiyle başlamış bir sorun değil bu gelişme. Her ne kadar Türkiye’de ve Batı basınında İran’ın idamlarıyla başlayan bir süreçmiş gibi tartışılsa da, gerçek başka.

Zira ateşkes Ekim’den önce, Ağustos ayı sonunda fiilen bozulmuş durumda. Nitekim o tarihten itibaren PJAK’ın çeşitli saldırılar yaptığı görülüyor. En son 11 Ekim’de, yani idamlardan iki hafta önce, PJAK Baneh’te saldırı düzenliyor ve beş Devrim Muhafızını öldürüyor.

Peki neden?

Yanıtı Kürdistan’ın mimarlarından Henri Barkey Ağustos ayında veriyor: “Türkiye’deki Kürtler çözüm sürecinde bir şeyler elde ediyorlar, Suriye’deki Kürtler ayaklanıyor, Kuzey Irak’taki Kürtler otonomi kazanmış… Geriye kim kaldı? İran. PJAK’ın şu anda İranlılarla ateşkesi var ama bu ateşkes devam etmeyebilir.” (Akşam, 5 Ağustos 2013)

Yoruma gerek var mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2013

, , , , , ,

1 Yorum

‘DEĞERLİ YALNIZLIK’TAN ‘DEĞERSİZ DÖNÜŞ’E

Baştan saptayalım: “Sıfır sorun” aslında bir Ahmet Davutoğlu icadı değildir. BOP’un AKP’ye düşen görev kısmının adıdır.

Nitekim Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olarak atanmadan hemen önce şu sözlerle o projenin uygulayıcısı olacağının sözünü vermişti: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009).

Yani Davutoğlu, ABD’nin küresel düzenine katkı olarak bir alt düzen inşa edeceklerinin sözünü vererek koltuğa oturmuş oldu. O alt düzen de “komşularla sıfır sorun” diyerek ABD adına bir Ortadoğu Birliği kurmaktı.

BOP DA, SIFIR SORUN DA ÇUVALLADI

Ancak olmadı. ABD’yle birlikte AKP de yenildi. Üstelik Ortadoğu’dan asker çeken ABD, AKP gibi hükümetlere verdiği askeri desteği de çekmiş oldu.

İşte “sıfır sorundan”, “sıfır komşuya” dönüşen macera özetle budur. Maceranın sonunda AKP İran başta olmak üzere Irak, Suriye ve Mısır’la karşı karşıya kalmıştır.

AKP ise bu berbat tabloyu “değerli yalnızlık” diyerek yutturmaya çalışmıştır. Güya, “tamam yalnızız ama doğru yerde ve haklı zeminde duruyoruz, o yüzden de pozisyonumuz çok değerli” demeye getirmiştir.

Oysa hiç de öyle değildir. Tersine doğru yerde ve haklı zeminde durmadığı için yalnız kalmıştır!

‘HAYSİYETLİ KIVIRIŞ’ ADIMLARI

AKP şimdi “değerli yalnızlık” saçmalığını bir kenara bırakarak, “haysiyetli bir kıvırış”, “değerli bir dönüş” arayışına girmiştir. Zira “değerli” sandığı bu yalnızlık ile kritik seçimli 18 ayı atlatamayacağını görmektedir.

AKP, şu ana kadar “haysiyetli kıvırış” ya da “değerli dönüş” adına şu adımları attı:

1. Davutoğlu, Suriye konusunda, “ben hiç kırmızı çizgi telaffuz etmedim” dedi! AKP Cenevre-2 konferansına mecbur kaldı. El Kaide türevleriyle arasına mesafe koymaya başladı. Teröristlerin kontrolüne bıraktığı sınırları, TSK’nin inisiyatifine adım adım devretmeye başladı. Ankara-Tahran arasında varılan mutabakat gereği, sadece muhaliflere değil, Şam yönetimine de insani yardımda bulunmayı kabul etti.

2. AKP, provokatör dediği ve uzun süre Allavi-Haşimi kuvvetlerine dayanarak devirmeye çalıştığı Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye el uzattı. Erdoğan Bağdat’a özel elçi gönderdi ve Maliki’yi Ankara’ya davet etti. AKP, Erbil’i Bağdat’tan koparma ve himaye etme hamlelerini durdurdu.

3. Mursi’yi destekleyen, hatta İhvan’ı Mısır devrimine direnmeye çağıran, büyükelçisini Kahire’den çeken AKP, burada da “haysiyetli kıvırışlar” içine girdi. Önce Mısır karşıtı açıklamalara ve meydanlarda Mursicilik yapmaya bir son verdi. Ardından Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı’yı yeniden Kahire’ye gönderdi ve darbe dediği 3 Temmuz devrimini, onun ağzından “devrim” diyerek düzeltme yoluna girdi.

4. İran’ı karşısına alarak ve dışlayarak Ortadoğu’da başarılı olamayacağını gören AKP hükümeti, Tahran’la işbirliğine açık olduğu mesajını verdi ve yolu açtı. Ankara-Tahran arasında şimdi öncelikle Suriye olmak üzere bazı konularda mutabakat arayışları son hızla ilerliyor. İki ülke Dışişleri Bakanları arasında yapılan son görüşmede de, ilkini yukarıda yazdığımız 3 mutabakata varıldığı açıklandı.

DEĞERSİZ GERİ ADIMLAR!

Peki, bu “haysiyetli kıvırış”, bu “onurlu dönüş” AKP Hükümeti’ni kurtaracak mı?

Son tahlilde AKP’nin kaderi, Haziran Halk Hareketi’nin ve o harekete önderlik eden örgütlü kuvvetlerin elinde. Şimdi o kuvvetler güç topluyor ve yeni bir toplumsal dalgaya hazırlanıyor.

İşte o süreç geldiğinde, AKP Hükümeti için hiçbir geri adımının değeri kalmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

İRAN KARŞITLIĞININ PERDE ARKASI

Önce “Yeni Taraf” diye haklı bir unvan kazanan “Yeni Türkiye” gazetesi haber yaptı: “İran’ın böcekleri Başbakanlık’ta” (Türkiye, 17 Eylül 2013).

Doğru, böcek vardı. İki kadın da vardı. Hatta soruşturma da vardı. Ama İran yoktu! Birkaç gün tartışılan haber “aşk meselesiymiş” denilerek kapatıldı.

Ardından Hürriyet’in manşeti geldi: “İran turuna ajan sorgusu” (Hürriyet, 25 Eylül 2013). Habere göre götürüldükleri İran’da 20 gün boyunca dini eğitim verilen 25 çocuk, dönüşte Ağrı’da ajanlık sorgusuna çekilmişti.

Aynı gün Vatan’ın internet sitesi de “flaş flaş” diyerek şu başlığı attı: “O ülke İran çıktı”(gazetevatan.com, 25 Eylül 2013). Vatan’ın iddiasına göre MGK’nin 28 Şubat toplantısında adı gizlenen ve rejim aleyhinde faaliyet yürüten ülke İran’dı.

Haber doğru değildi, zira İran’ın ismi gizlenmiyor tersine o yıllarda sürekli Türkiye’de rejimi yıkma faaliyetlerinde bulunmakla suçlanıyordu. 28 Şubat’ın Truva atlarının rol aldığı bu İran düşmanlığı kampanyası aslında 1993’te başlamış ve Gladyo cinayetleri Tahran’a yıkılmaya çalışılarak, Atatürkçüleri İran karşıtı bir çizgiye çekmeye çalışmışlardı!

CEMAAT’İN İRAN KARŞITLIĞI

Kuşkusuz bir haftaya sığdırılan bu üç İran karşıtı haberin mutlaka özel bir anlamı olmalıydı:

Cemaatin gazetecilerinden Nuh Albayrak’ın Yeni Türkiye gazetesinin başına geçmesi ve Taraf’tan ayrılanlarla bir ekip kurmuş olması “İran böceği” haberine salt Cemaat düzleminde bile bir anlam katıyordu. Zira Cemaat okullarına topraklarında kesinlikle izin vermeyen İran Fethullah Gülen’in hep hedefindeydi…

Ancak meseleye Hürriyet ve Vatan’ın da bulaştırılmış olması, konuyu Cemaat düzleminden daha ileriye taşıyordu… Peki, o düzlem neydi? Gelin en iyisi işe olguları sıralayarak başlayalım:

OBAMA İRAN’A EL UZATTI

İlginçtir, Yeni Türkiye’nin haberinden iki gün önce ABD Başkanı Barack Obama İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile mektuplaştıklarını açıklamıştı (AP, 15 Eylül 2013). Ruhani bir hafta sonra BM toplantıları için New York’a gidecekti ve ikilinin 30 yıl sonra ilk kez görüşen liderler olarak tarihe bile geçebilecekleri konuşuluyordu.

Yine BM toplantıları için New York’a yola çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Suriye’de İran’sız çözüm olmaz” mesajları Obama’nın başlattığı yeni duruma “uyum” anlamına geliyordu.

New York’taki BM oturumları sırasında gerçi Obama ile Ruhani görüşmedi ama ilk kez ABD heyeti, İran lideri konuşurken salonu terk etmedi ve dinledi! Üstelik İsrail heyeti salonu terk etmişken…

Öte yandan Obama konuşmasında “İran’da rejim değişikliği istemediklerini” özellikle vurguladı. Ruhani de Obama’nın jestlerine olumlu yanıt verdi ve “Batı’yla anlaşmak istediklerini” ve “ABD ile farklılıklarının yönetilebilir olduğunu” açıkladı. (Washington Post, 25 Eylül 2013)

Diğer yandan Obama ile Ruhani’nin görüşmemesi ya da tokalaşmamasının İran tarafından kaynaklandığı, ABD’nin görüşmeye daha istekli olduğu da ortaya çıktı. Örneğin üst düzey ABD’li yönetim yetkilisi, “İranlılar bu aşamada el sıkışmanın kendileri için çok karmaşık olduğunu bize ilettiler” dedi (Hürriyet Planet, 25 Eylül 2013). Örneğin Reuters’e konuşan bir ABD’li yetkiliye göre Obama ile Ruhani’nin görüşmesine itiraz, ABD’den değil, İran heyetinden geldi. (Rusya’nın Sesi, 25 Eylül 2013)

ERDOĞAN LORDLARLA, GÜL MONROE’CÜLERLE

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Açık ki, ABD iç hesaplaşmaları ve hâkimiyet mücadelesi sadece Suriye politikasına değil, İran’la ilişkilere de yansımış durumda. Daha önceki makalelerimizde incelediğimiz gibi ABD’deki “savaş lordları” ile “yeni Monroe’cüler” kıyasıya mücadele etmektedir.

Yeni Monroe’cüler yani “geri çekilmeciler” ABD’nin geleceğinin Ortadoğu’daki bir savaştan değil, diplomasiden, akıllı güçten ve içeriye yönelerek ekonomiyi yeniden büyütmekten geçtiğini savunuyorlar. Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları, bu ekibe yaslandığını ortaya koyuyor.

“Savaş lordları” ise her halükarda savaşların ABD’ye yarayacağını savunarak Suriye’ye hemen savaş ilan edilmesini istiyor. Başbakan Erdoğan işte bu ekibe, kökleri Cumhuriyetçiler ve Neo-Con’lar olan bu kesimlere yaslanıyor.

İlginç olan CHP heyetinin de ABD’de Erdoğan’ın yaslandığı “savaş lordlarını” temsil eden kuvvetlerle görüşmüş olmasıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın