Posts Tagged İran

BOP-KYG çatışması

Önceki yazımızda güncellenen BOP’a, Trump’ın BOP’una işaret etmiştim. Önceki BOP, ABD’nin belirlediği Büyük Ortadoğu coğrafyasında “sınır ve rejim” değiştirme hedefliydi, “yeni ulus inşa etmeyi” amaçlıyordu. 

Trump’ın BOP’unda, “yeni ulus inşası” yok. Daha doğrusu, önceki gibi bir ulus inşası programı yok, doğrudan ABD’nin üstlendiği bir ulus inşası yok. Ne var peki? Federasyonlar var, konfederasyonlar var, Büyük İsrail var, ABD’nin “esas düşmanlarına” karşı bölgesel (federatif) işbirlikleri var, ittifaklar var. Ve bunların sonuçları olarak elbette yine dolaylı olarak yeni ulus inşası var.

ABD’nin hedefi: Çin-Rusya-İran

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın sıraladığı o ülkeleri anımsayalım: İsrail, Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Körfez ülkeleri, Azerbaycan, Ermenistan… 

Dikkat ederseniz İran (ve de Mısır) yok. Çünkü İran hedef. Dahası listeyi oluşturan coğrafyadan, İran ile birlikte Rusya’nın da hedef alındığı anlaşılıyor. 

Kimi ABD belgelerinden biliyoruz ki ABD’nin “büyük stratejisi”, Çin-Rusya-İran işbirliğini hedef alıyor.

İşte meselenin esası da budur: 

– Trump’ın BOP’u Çin-Rusya-İran’ı hedef alıyor. 

– Trump’ın BOP’u, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ni (KYG) ve onun sonucu olacak Büyük Avrasya Ortaklığını hedef alıyor. 

– Trump’ın BOP’u, KYG’yi Büyük Ortadoğu coğrafyasında durdurmaya çalışıyor.

Nasıl mı? Madde madde anlatayım:

Enerji-politik tablo

1) ABD, KYG’ye karşı IMEC’i, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu hayata geçirmek istemişti. Aksa Tufanı, o projeyi rafa kaldırmıştı. Trump “Gazze Planı” ile raftan indirmeye çalışıyor.

2) İsrail, doğusundaki Hindistan-Körfez ve batısındaki Kıbrıs-Avrupa hatlarının merkezi yapılmaya çalışılıyor. 

3) Katar gazının hem Suriye’ye hem de İsrail’e ulaştırılması projesi hazırlanıyor.

4) ABD, Irak Kürdistanı bölgesi ile 110 milyar dolarlık enerji anlaşması imzaladı. (Bağdat anlaşmaya karşı çıktı.) ABD Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol alanları için de benzer hazırlığı yapıyor.

5) İsrail, Doğu Akdeniz’de İsrail-Kıbrıs-Yunanistan hattı inşa ediyor. (İsrail medyasında son dönemde KKTC’yi ve adadaki Türk askerini hedef alan haber analizlere ve tehditlere dikkat.)

ABD’nin Zengezur müdahalesi

6) Güçlendirilmiş Azeri gazının bir yandan Suriye ve İsrail’e, diğer yandan da Karadeniz üzerinden LNG gemileriyle Ukrayna’ya ulaştırılması anlaşmaları yapıldı.

7) ABD, Zengezur Koridoru’nu işleterek Kafkasya’ya girmenin peşinde. ABD Büyükelçisi Tom Barrack koridorun ABD’li şirket tarafından 100 yıllığına işletilmesini talep etti. Tarafların ne yazık ki bu talebi uygun gördüğü anlaşılıyor. ABD böylece hem Rusya ile İran’ın arasına hem de Kuşak ve Yol’la entegrasyonu kritik önemde olan Orta Koridora yerleşmiş oluyor.

Paranın akış yönü

Bu tür çok boyutlu meselelerin analizindeki en önemli veriler; boru hatlarının yönü, gemilerin rotası, ticaret koridorlarının konumu ve paranın akış şeklidir. 

Esasa gelirsem: Emperyalist ABD ve ileri karakolu siyonist İsrail, çıkarlarını gözetiyor. Ülkelere demokrasi, toplumlara barış, halklara özgürlük elbette ve gerçekten umurlarında değil. Tersine bu kavramlar, emperyalist ABD’yi bölgeden atarak hayata geçirilebilir. Bu coğrafyada bu kavramların kör-topal kalmış olmasının asıl sorumlusudur emperyalist saldırılar, işgaller, sömürüler… 

Son 150 yıl, Britanya İmparatorluğunun, Çarlık Rusya’sının ve emperyalist ABD’nin çıkarları için bölge halklarını kullanmasının tarihidir aynı zamanda. Tarihi doğru okumak, bugün dünden daha da kritik önemde.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ağustos 2025

, , , , , , , , , ,

2 Yorum

Trump’ın BOP’u

Açılım’la beraber, o denklemler yeniden raftan indi. “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” denmeye, “Türkiye büyümezse küçülür” denmeye başlandı yine… 

Oysa…

1960’lar: Irak-İran Kürtleri

ABD’nin federasyon planıydı bu aslında. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. 

Evet, 60’larda Irak-İran Kürtleri Türkiye’ye bağlanmak istenmişti ABD tarafından. 

Sonra… 

1990-2010: Irak Kürtleri

1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, konuyu “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı olarak yeniden Ankara’ya dayattı. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı. Danışmanı Cengiz Çandar “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek ABD adına sopa salladı.

Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. Henri Barkey, ABD’nin “Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayan bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını önereceğini” açıkladı. Bir kaç ay sonra, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson ilan etti: “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz.”

ABD bunları açıklarken, “our boys”u Kenan Evren, 2007’de sahneye çıkıyor ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyordu. Erdoğan daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu zaten ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!

2025: Irak ve Suriye Kürtleri

Görüldüğü üzere ABD, İran’ı hedef alırken Türkiye’yi Irak ve İran Kürtlerine hamilik ettirmek istedi. Irak’a saldırdığı 90’larda ve 2000’lerde ise Irak Kürdistan’ını Türkiye’ye bağlamayı hedefledi. 

Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne konuldu. İşte yeni açılım budur. 

Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi… 

Sorun şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.

Güncellenen BOP

ABD Büyükelçisi Barrack, bir diplomat değil, işadamı ve her şeyi açık açık anlatıyor. HaberTürk televizyonunda Trump’ın “çok sayıda ülke ve farklı planlar arasında yaşanan karmaşayı” nasıl ayırmak ve ilerletmek istediğini açıkladı: “Düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi birleştirdiğinizi. Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.”

Güncellenen BOP’tur bu, Trump’ın BOP’u…

Kürt meselesi, demokratikleşme, Büyük Türkiye vb diyerek, ABD’nin “yeni Ortadoğu düzeni”ne uyum sağlama peşindeler. ABD’nin yeni düzenine uyarak, iktidarlarını sürdürebilmenin derdindeler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in hedef listesi

İsrail’in geçen yüzyılın başından beri Filistin topraklarını adım adım işgal ederek genişlemesi, artık yeni bir aşamada. İsrail bu yüzyılda, diğer çevre ülkelere doğru genişleme stratejisi izleyecek. Bir yandan Lübnan ve Suriye topraklarında, fırsat bulunca da Ürdün ve Mısır topraklarında genişlemeye çalışacak İsrail.

Kuşkusuz İsrail’in genişleme stratejisinin arkasında ABD var ve bu nedenle mesele “Ortadoğu’nun İsrail sorunu” olmaktan çok, “Ortadoğu’nun ABD sorunu”dur.

ABD, yeni dönemde, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. İsrail, ABD emperyalizminin ileri karakoludur ve eski ABD Başkanı Joe Biden’ın ifadesiyle, İsrail olmasaydı, ABD çıkarlarını savunmak için bir İsrail kurmak isteyecekti!

İsrail’in genişleme stratejisi

İsrail, Beşar Esad’ın devrilmesini fırsata çevirip 1967 savaşından sonra işgal ettiği Golan Tepelerini genişletmeye çalışıyor şu anda. En son ABD’nin Suriye valisi rolündeki Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın ifadesiyle, bu topraklar 400 kilometrekareydi. 

Soykırımcıı Netanyahu yönetimi bu toprakları elde tutmak ve adım adım daha da genişletmek üzere sürekli askeri üs inşa ediyor Suriye topraklarında. İsrail’in üs sayısı 10’u buldu ve bunlardan biri Suriye’nin başkenti Şam’a sadece 40 km yakınlıkta. 

İsrail diğer yandan Suriye’nin güneybatısındaki Dürzi bölgesini önce askersizleştirmek, ardından özerkleştirmek istiyor. Böylece Dürzi bölgesini Suriye ile arasında tamponlaştırmayı hedefliyor. İsrail aynı zamanda buradan, SDG’nin (Omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu örgüt) kontrolündeki kuzeydoğu bölgesine bir koridor açmaya uğraşıyor. Bu koridoru öncelikle SDG bölgesine hamilik yapmakta ama ardından da Irak-Türkiye hattında “savunma basıncı” oluşturmakta kullanmak istiyor. 

İsrail, sadece Suriye’deki Dürzi bölgesine değil, Lübnan topraklarındaki Dürzi bölgesine de hamilik yapma niyetinde. Dahası burada da ABD’nin desteğiyle Hizbullah’ı geriletip, tampon bölge kurmak, bazı bölgeleri de işgalle ele geçirmek niyetinde.

Sıra Mısır’da mı?

Tam da bu süreçte, özellikle ABD’de “yeni muhafazakâr” (Neo-Con) çevrelerde, “İsrail’in yeni hedefinin Mısır” olabileceği tartışılıyor. İsrail’in ABD’yle birlikte yürüttüğü Gazze Planı’nın başarısının Mısır’ı geriletmekten ve Gazze’deki Filistinlileri Mısır’da ele geçirilecek topraklara sürmekten geçtiği hesaplanıyor.

ABD ve İsrail için “Filistinlisizleştirilmiş yeni Gazze”, İsrail’in “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru”nda (IMEC) merkezi rol alması demek. Bu koridor ise emperyalist ABD’nin Çin’in liderliğindeki Kuşak ve Yol’u bölgede kesebilmesinin yolu… 

Yine Filistin’de “tam hakimiyet” için, Filistinlileri yerleştireceği Ürdün topraklarında da gözü var İsrail’in.

Barrack: Güçlü ulus-devletler İsrail için tehdit

ABD Başkanı Donald Trump açık açık söyledi: Beyaz Saray’daki masasını gazetecilere gösterip, masanın Ortadoğu olduğunu ve cebinden kalemini çıkarıp, kaleminin de İsrail olduğunu belirtti. 

Yani “Ortadoğu büyük ama İsrail küçüktü” Trump’a göre ve dolayısıyla İsrail’in de yeni toprakları olmalıydı!

Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi (ve Ankara Büyükelçisi) Tom Barrack’ın sözleri de Trump’ın hedef gösterdiği genişlemeye işaret ediyor. Barrack, “Güçlü ulus devletler bir tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail için bir tehdit olarak görülür” dedi (AA, 21.7.2025).

Barrack’ın kastettiği güçlü ulus devletler hangileri? Bölgedeki en güçlü Arap ulus devleti, Mısır’dır, bu da Neo-Con’ların “sıradaki İsrail hedefi: Mısır” yaklaşımına uymaktadır.

Esad’ın kritik rolü

İsrail’in bu yayılmacılığına çeyrek yüzyıldır barikat kuran bölgedeki esas güç İran’dı. İran, direniş ekseni ile İsrail üzerinde basınç uygulayarak onun “çevre genişlemesine” engel oluyordu. Irak, Suriye, Lübnan hattı üzerinden yapılan bu basınç, ABD’nin operatörlüğünde etkisizleştirilmeye çalışıyor.

Burada kritik önemdeki ülke Suriye’ydi. Beşar Esad’ın rolü tarihiydi. Esad’ın devrilmesi İsrail için altın fırsat oldu. Şimdi “Suriye’deki İran’ı temizlemeye” çalışıyor; böylece İran-Lübnan ve İran-Filistin bağını kesmeye uğraşıyor. 

İsrail, Lübnan ve Suriye’deki genişleme stratejisini önleyemesin diye İran’ı da ABD’nin desteğiyle askeri basınç altında tutmak istiyor.

Batı Asya Birliği

Görüleceği üzere emperyalist ABD ile siyonist İsrail, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek istiyor. Barrack’ın yüzyıl önceki anlaşmaların “yanlış harita” çizdiğine atıfla “yeni haritaya” işaret etmesi ve bölge için “Osmanlı millet sistemi” önermesi, bu amaçladır. İşte Dürzi meselesi de Kürt meselesi de ABD ve İsrail için bu hedefin içindeki yeri değerindedir.

Ortadoğu ya da daha doğru bir coğrafi isimlendirmeyle, Batı Asya ne yapmalıdır? Asıl mesele budur. 

ABD’nin planlarından fırsat umanlar da günün sonunda aslında ABD’nin hedefidir. Mesele asıl bu ülkelerin doğru konumlanabilmesidir öncelikle.  

Süreç, inişli çıkışlı ilerliyor. ABD ve İsrail’in bu atağı, ne Ortadoğu’daki ne de dünyadaki asıl ilerleme yönüne işaret ediyor. Dolayısıyla bu stratejik saptamaya uygun olarak, bölge ülkelerinin “Küresel Güneyci” bir perspektifle, bölgesel işbirliği amaçlaması, Batı Asya Birliği’ni hedeflemesi gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
22 Temmuz 202
5

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Yeni Ortadoğu için yeni PKK

Türkiye ve komşularında, Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek önemde görüşmelerin yapıldığı zorlu bir hafta yaşanıyor: Suriye’de ABD ve Fransa’nın gözetiminde Şam ile SDG/YPG görüşmesi, Lübnan’da ABD Büyükelçisi Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma görüşmeleri, Türkiye’de Öcalan’ın mesajı ve açılım görüşmeleri, Irak’ın kuzeyinde PKK’nin silah bırakma töreni…

Dört ülkede yaşanan bu gelişmelerin hepsi birbiriyle ilgili, ABD’nin yürütücülüğünde ilerliyor ve aslında merkezinde İsrail var.

ABD ve Fransa var, Türkiye yok

ABD, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi’yi masaya oturtmuş ve bir anlaşma imzalatmıştı. 26 Nisan’da ise PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzanilerin Suriye kolu ENKS “Kürt Ulusal Konferansı”nı toplamış ve birlikte “ademi merkeziyetçi bir bölge” hedefi belirlemişlerdi.

İşte bu gelişmenin ardından Şam ile SDG yeniden masaya oturdu dün: Suriye Cumhurbaşkanı Şara başkanlığındaki heyetin karşısında, SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi dışında, örgütün Dışilişkiler Eş başkanı İlham Ahmed, Kuzey ve Doğu Suriye Temsilciliği Eş Sözcüleri Foza Yusif ve Abid Hamid Mihbaş yer aldı.

Taraflar arasındaki müzakere, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Fransa’nın Suriye Özel Temsilcisi Jean-Baptiste Febvre gözetiminde yapıldı.

Peki taraflar Suriye’de 2. perdeye neden ihtiyaç duydular? Çünkü SDG 10 Mart anlaşmasının bazı maddelerinde değişiklik istedi, ABD de o değişiklikleri onayladı.

Öcalan’ın mesajı ve silah bırakma

Suriye’de bu görüşme olurken, aynı gün Öcalan’ın yedi dakikalık görüntülü mesajı servis edildi. PKK’ye yine silah bırakma talimatı veren Öcalan “Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor” dedi. 

Öcalan’ın bu açıklamasının servis edilmesinden önce DEM heyeti önce Öcalan’la, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüştü. 

Türkiye’de bu görüşmeler yapılırken, Irak’ın kuzeyinde de PKK’nin silah bırakma töreni için hazırlık yapılıyordu. DEM Parti, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bir grup PKK’linin silah bırakacağını açıkladı.

Burada kritik konu, bizzat Öcalan’ın talimatıyla, PKK’nin zaten ana gövdesinin parça parça Irak’tan Suriye’ye geçtiği gerçeğidir.

Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma planı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla Şam’daki Şara-Abdi görüşmesinde gözetmenlik yapmadan önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taydı. Barrack Beyrut’a, “Hizbullah’ı silahlansızlandırma planı”yla gitmişti.

Lübnan basınına bakılırsa, Barrack temaslarından bir sonuç alamamış görünüyor. Zira Lübnanlı yetkililer kendisine özetle “İsrail‘in geri çekilmesi ve silahın devletin tekelinde toplanması adımları eşzamanlı olmalı” mesajı verdiler.

İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu

Görüleceği üzere bölgedeki tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantılıdır ve yürütücüsü de ABD’dir.

ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Washington’a göre İran bu projenin önündeki engel. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap ittifakı oluşturmaya çalışıyor. 

Arka planda ise daha küresel bir strateji var: ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu (IMEC) hayata geçirmeye çalışıyor. İsrail, bu koridorda merkezi bir rol oynuyor. Trump, “Gazze Planı” üzerinden İsrail’in rolünü daha da yükseltmeye çalışıyor.

ABD açısından İran’ın etkisizleştirilmesi, Çin’in önünün kesebilmesinin ve IMEC’in hayata geçirebilmesinin kolaylaştırıcısı durumunda….

Kısacası ABD barış diyerek savaşı örgütlüyor, silah bırakma adı altında “silahlıları” yeni cepheye transfer ediyor. Yani PKK, ABD için artık SDG’dir.

Ankara ise bu gelişmeler karşısında “ikili bir yol” izlemeye çalışıyor. “Planın içinde kalarak planı çıkarlara uyarlayabilmek” diye özetlenecek bir taktik bakış bu…  

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Savaşın 7 sonucu

ABD’nin İsrail’den 9 gün sonra 22 Haziran’da İran’a saldırmasını, 22 Haziran akşamı Tele1’de, 23 Haziran’da Sputnik’te, 24 Haziran’da CGTN Türk’te ve kişisel youtube kanalımda, “ABD İsrail’e ’çıkış kapısı’ açtı” diye yorumladım.

Çünkü İsrail 9 gün boyunca hedefine ulaşamamış, tersine İran füzeleri İsrail kentlerinde büyük yıkım yaratmıştı. Sonucu olarak Trump bir ABD saldırısıyla İsrail’e çıkış kapısı açmak istemişti.

Kuşkusuz aslında Trump kendisine de çıkış kapısı açmak istiyordu; zira Trump yönetimi ile kurulu düzen arasındaki çatışma derinleşirken, Trump ile Trump yönetimi arasındaki çelişkiler de belirmeye başlamıştı. (Bu ve başka etkenler nedeniyle mevcut ateşkes hem kırılgandır hem de barışın garantisi değildir.)

Sonucu İran füzeleri belirledi

1) 12 günün sonunda ABD’nin ateşkes çağrısı yapmasına neden olan en belirleyici etken, İran’ın füzeleriydi. Atlantik propaganda aygıtları günlerdir ”havai fişek” muamelesi yapsa da İran füzeleri İsrail kentlerinde büyük yıkım yarattı. Üstelik bu köşede 16 Haziran’da ”İsrail’in doğrudan ve dolaylı müttefikleri” başlığı altında incelediğim gibi, İran füzeleri, Atlantik’in üç hat üzerinde kurduğu ABD, İngiltere ve Fransa savunmalarını geçerek her gece İsrail’i vuruyordu.

2) İran füzeleri, Atlantik’in propaganda aygıtlarını da vurdu: İsrail nokta atışla İranlı generalleri vurabilirken, “İran’ın soba borusundan attığı havai fişeklerin yere bile düşmediği” propagandası Türkiye’de de, Ortadoğu’da da ne yazık ki etkili oldu. Ama propagandayla gerçekleri tamamen gizleyebilmek elbette mümkün değildi. Türkiye’de pek çok yorumcu gazete ve televizyonlarda İran’ın nasıl mahvolduğunu anlatırken, İsrail’in en büyük ticaret kentinin belediye başkanı İran füzelerinin getirdiği yıkım karşısında ateşkes istemek zorunda kalıyordu. 

Rejim ve iç cephe meselesi

3) İsrail’in ve bazı ABD’li yetkililerin ilk günlerde dile getirdiği “İran’da rejim değişikliği” hedefi elbette gerçekçi değildi. Ne yazık ki bu propagandanın en iyi müşterileri “sünni mezhepçiler” oldu. Oysa İran’ı, İran halkının dayanıklılığını ve en önemlisi İran toplumunun bir savaş karşısındaki “iç cephe bütünlüğü” oluşturma dayanışmacılığını tanımıyorlardı. Önemle altını çizdim defalarca: Hamaney’in değil, tersine Netanyahu ile Trump’ın siyasi kırılganlıkları vardı; zira ülkelerinin yarısıyla kavgalılar.

4) Bölgemizin en önemli sorunu İsrail siyonizmi değil, ABD emperyalizmidir. Zira ABD emperyalizmi olmasa, eski ABD Başkanı Biden’ın “ileri karakol” dediği, Almanya Başbakanı Merz’in “pis işlerimizi yapıyor” dediği İsrail’in değil İran’a, Gazze’ye bile saldırması mümkün olmayacak. ABD İsrail’e sadece silah, istihbarat ve para vermiyor, daha önemlisi onu BM başta pekçok uluslararası platformda koruyor.

Amerikancılık ve mezhepçilik sorunu

5) ABD emperyalizmiyle işbirlikleri nedeniyle, Ortadoğu’daki pek çok ülke, kendisini dolaylı olarak İsrail cephesinde buldu. Topraklarındaki ABD üslerinden kalkan füzeler ve uçaklar, İsrail’in İran’a saldırganlığını kolaylaştırdı, İran’ın İsrail’e yanıtına savunma yaptı. Kısacası, Amerikancılık yaparak İsrail’e karşı gerçekten konumlanmak olası değildir.

6) Dincilik ve mezhepçiliğin, bölgemizdeki bu tür cepheleşmelerde işe yaramadığı da bir kez daha görülmüş oldu. Sünni mezhepçiliğin Şii alerjisi, Türkiye’den Suudi Arabistan’a pek çok kesimi ne acı ki İsrail siyonizminin yanına konumlandırdı; İsrail füzelerine sevindiler, İran füzelerini küçümsediler. Arap-İslam rejimlerinin ABD’yle işbirlikleri nedeniyle İsrail’in safına düşmeleri dışında, İhvan gibi Türkiye de dahil pek çok ülkenin bölge siyasetinin merkezine koyduğu İslamcı örgütlerde çatlak oluştu. İhvan’ın merkezi İran’ı desteklerken, Suriye kolu bu tutuma karşı çıktı ve “hem İsrail’e hem İran’a karşı çıktıklarını” ilan etti.

Türkiye’nin çıkarması gereken ders

7) Ve en önemli sonuç: ABD İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu haritası çizmeye çalışıyor. Bu fiilen 1990’da başlamış stratejik bir hedeftir. ABD ve İsrail bugün İran’a saldırabildi, çünkü öncesinde Suriye’deki Esad yönetimi engelini aşabildiler. ABD ve İsrail 15 yıl boyunca Suriye’ye saldırabildi, çünkü öncesinde 20 yıl boyunca Irak’ı vurabildiler.

Türkiye başta tüm bölge ülkeleri bu denklemleri iyi okumalıdır. Ve Türkiye başta tüm bölge ülkeleri, ABD-İsrail’in adım adım yürüttüğü bu stratejiyi kısmen Irak’ta ve esas olarak Suriye’de kolaylaştırma yanlışına bir daha düşmemelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Haziran 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan

Yakın zamanda bölgemizde Hindistan-Pakistan savaşı vardı. Şimdi de İsrail-İran savaşı sürüyor. Hindistan’ın İsrail’le çok özel ilişkileri var, Pakistan da İran’a açıktan destek açıkladı. 

Öte yandan Pakistan, SSCB’ye karşı Afganistan savaşında ABD’nin çok özel bir müttefikiydi. Ama geride kalan yıllar içinde Pakistan’ın Çin’le çok derin bir ilişkisi oluştu. ABD’yi fazlasıyla rahatsız edecek düzeyde stratejik bir ilişki bu.

Bu girişi neden mi yaptım? Çünkü Beyaz Saray’da çok ilginç bir görüşme vardı.

Trump’ın özel misafiri

ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir ile Beyaz Saray’da görüştü.

Bu görüşme pek çok yanıyla ilginç. Zira ABD Devlet Başkanı, bir başka ülkenin siyasi lideriyle değil, askeri lideriyle görüşüyor. Üstelik o asker Genelkurmay Başkanı değil. 

Görüşmede Trump’a iki isim eşlik etti: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff. 

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’e ise bir isim eşlik etti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik. Malik aynı zamanda Pakistan Ulusal Güvenlik Danışmanı.

İlginç konular

Katılımcılar kadar konuşulan konular da ilginç. 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almış: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği.”

Tamam, bir devlet başkanının, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanıyla görüşüyor olması tek başına yeterince ilginç ama yine de bu işaret edilen konular elbette şu süreçte konuşulması “normal” konular, denilebilir. Ancak ya şunlar? 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin açıklamasında Trump ile Münir’in şu konuları da ele aldığı belirtiliyor: “Ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zeka, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler” (AA, 19.6.2025)

Bir devlet başkanı, bir başka ülkenin kara kuvvetleri komutanı ile neden ekonomi konuşur, neden ticaret konuşur, neden maden konuşur, hatta neden kripto para konuşur? Bunda bir tuhaflık yok mu? 

Ziya ül-Hak’ın darbesi

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’in ABD ziyareti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesi, bana Ziya ül-Hak’ı anımsattı. “İslamcı general” denilen Pakistan Genelkurmay Başkanı Ziya ül-Hak, 5 Temmuz 1977’de darbe yaparak Zülfikar Ali Butto’yu devirmiş ve Pakistan’ı iki yıl sonra Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin özel operasyon üssüne dönüştürmüştü. 

Bu süreçte CIA, Pakistan İstihbarat Servisi ISI ile özel bir işbirliği yürütmüş, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, pek çok ülkeden mücahit getirerek onları birlikte Pakistan’da eğitip Afganistan’a sevketmişlerdi.

Uzun dört yıl

Züya ül-Hak’ın bir darbeyle ülkesini ABD stratejisine eklemlemesi, coğrafyamızın çok özel bir kesitinde ve tarihin çok önemli bir anında olmuştu. 

Öyle ki bu kesiti “uzun dört yıl” diye isimlendirebiliriz: Pakistan’da darbe (1977), SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979), İran’da Humeyni’nin Şah’ı yıkması (1979), Türkiye’de darbe (1980), İran-Irak savaşı (1981).

Bu uzun dört yıl, sonucu günümüze kadar uzanan derin değişimler doğurmuştu. 

ABD askerlerle daha kolay çalışıyor

Elbette doğrudan Ziya ül-Hak – Asım Münir benzetmesi yapmıyorum. Zira Pakistan İsrail’e karşı İran’ı destekliyor ve Münir de Beyaz Saray’daki görüşme öncesinde ülkesinin bu tutumunu açıklamasında sergiledi.

Ama yine de ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’da Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüşmesi, üstelik ancak bir devlet başkanıyla görüşülecek türden konuları görüşmüş olması, elbette ilginç ve dikkat çekicidir. Dahası dikkatle izlenmelidir.

Çünkü ABD açısından Pakistan’ın pozisyonu kritik önemde. Pakistan’ın Çin, İran ve Hindistan ilişkileri, hatta Azerbaycan ve Türkiye ilişkileri ABD açısından çok boyutlu önemde. 

Unutulmamalı: Pakistan Başbakanı İmran Han “kendisine Amerikancı bir darbe yapıldığını” savunmuştu ama yerine gelen Şahbaz Şerif de Çin’le iyi ilişkileri sürdürdü, sürdürüyor. Görünen o ki hangi parti seçimle gelirse gelsin, Çin’le işbirliğini sürdürecek. 

ABD, işte böyle zamanlarda özellikle askerlerle çalışmak ister!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin yeni harita niyeti

Mesele ne rejim meselesidir ne de nükleer meselesidir. Mesele harita meselesidir, mesele İngiltere ve Fransa yerine, yüzyıl sonra bölgenin haritasını ABD’nin çizmek istemesi meselesidir.

Beyaz Saray’daki anlaşma

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Beyaz Saray’daki koltuğuna 10 gün önce oturan Donald Trump’la görüşmek üzere Washington’a gitmeye hazırlanıyordu. Uçağa binmeden önce havalimanında şöyle dedi: “Hamas ve Hizbullah’a düzenlediğimiz saldırılarla Ortadoğu’nun haritasını yeniden çiziyoruz. Ancak Başkan Trump ile yakın çalışarak, haritayı daha da iyi bir şekilde yeniden çizebileceğimize inanıyorum” (AA, 2.2.2025).

ABD Başkanı Trump, Netanyahu ile Beyaz Saray’da görüşmesinden bir gün önce Oval Ofis’te gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtlıyordu. Batı Şeria’nın İsrail tarafından ilhak edilip edilmeyeceğine dair bir soruya şu yanıtı veriyordu: “İsrail toprak bakımından kesinlikle küçük bir ülke. Bakın masam Ortadoğu olsun, bu elimdeki harika kalem de, hatta kalemin üst kısmı da İsrail” (AA, 3.2.2025).

Barrack’ın misyonu

Trump, dedesi Lübnan göçmeni olan işadamı arkadaşı Tom Barrack’ı Ankara’ya ABD Büyükelçisi olarak gönderdi ve onu aynı zamanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi yaptı. Barrack Suriye’de cumhurbaşkanı Şara ve SDG Komutanı Mazlum Abdi’yle görüştü. Ve kamuoyuna sürekli “Yüzyıl önceki anlaşmalar ve haritalar” yanlıştı mesajı verdi, “Kürtlere haklarının verilmediğini” savundu, Lozan’ı hedef aldı. 

Özetle ABD Büyükelçisi Tom Barrack, bu söyledikleriyle aslında Ortadoğu’da Kürtler ve Yahudiler lehine yeni harita çizilmesini fiilen savunmuş oldu. Öyle ki Barrack “İsrail’in Suriye’de 400 kilometrekarelik tampon bölge kontrolü ele geçirdiğini” söyleyerek “harita çizmeye başladıklarını” bile söylemiş oldu.

İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu

İşte İsrail’in İran’a saldırısı bunun içindir, Ortadoğu’da yeni harita çizmek içindir.

ABD, 90’lar ve 2000’lerde Irak’a karşı, 2010’lar ve 2020’lerin ilk yarısında Suriye’ye karşı ”yeni harita çizme” saldırıları yaptı. Şimdi de İran’a karşı “yeni harita çizme” saldırısı başlattı.

Çünkü Washington “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” inşa etmek istiyor: İsrail’in genişlediği, Ortadoğu’da enerji ve ticaret yolu merkezi olduğu, Arapların İsrail’i tanıdığı ve gücünü kabul ettiği, Kürtlerin İsrail’e müttefik yapıldığı bir Ortadoğu… 

Peki bu hayata geçer mi? 

ABD’de İran yarılması

İran, büyük Atlantik propagandasına rağmen, Irak ya da Suriye olmadığını sahada gösteriyor. Öte yandan dünya ve küresel güç mücadelesinin yönü değişiyor. 

Ve ABD’de bu konuda “iç cephe bütünlüğü” yok: ABD halkının çoğunluğu Ortadoğu’da yeni bir macera istemiyor. ABD Kongresi Trump yönetiminin İran’a karşı savaşa dahil olmaması için yasaklayıcı bir tasarı çıkarıyor. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Trump’ı yalanlayarak “İran’ın nükleer silah üretmediğini” açıklıyor. İran konusunun Trump’a seçim kazandıran MAGA cephesini böldüğü belirtiliyor… 

Türkiye ne yapmalı?

35 yılda Irak, Suriye ve İran… 

İran engeli aşılırsa bu sıranın nasıl takip edeceği ortada. Ankara’nın Irak ve Suriye hatalarını İran’da tekrarlaması, kendi felaketimiz olacaktır.

Türkiye bu gerçeği görerek stratejik pozisyon almalıdır. Tarafsızlık masalı, ABD ve İsrail’e taraf olmaktır fiilen; Türkiye yarını düşünerek bugün komşusu İran’dan taraf olmalıdır. Taraf olarak, İsrail’e dolaylı istihbarat sağlayan Kürecik Radarı ile İncirlik Üssü’ne el konulması bile yeterli olacaktır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Haziran 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in doğrudan ve dolaylı müttefikleri

Gazete ve televizyonlardaki “İsrail İran’ı rezil etti”, “İran kağıttan kaplanmış” türünde yorumları gördükçe Yalçın Küçük’ü anımsıyorum. Hep şöyle derdi: “Türkiye’deki İsrail, İsrail’deki İsrail’den daha güçlüdür.”

Kuşkusuz çok abartılı bir değerlendirme ama kısmi bir doğruluğu var ne yazık ki. Üstelik Türkiye’deki İsrailcilik tek bir kesime değil, bir çok kesime nüfuz etmiş durumda. Örneğin mezhepci dincisi, “İsrail ‘Şii İran’ı’ rezil ediyor” diye, seküler Batıcısı da “İsrail ‘kadın düşmanı İran’a’ dersini veriyor” diye keyifli. (Elbette Türkiye’deki İsrailciliği, Türkiye’deki Amerikancılıktan ayıramayız son tahlilde.)

Atlantik’in İran’a karşı üç hatlı savunması

Oysa gerçek şu: İran kağıttan kaplan değil ve Batı’nın 40 yıllık baskısına ve ambargosuna karşı, her türlü açık ve örtülü saldırıya insanıyla, silahıyla gayet başarılı bir şekilde direniyor.

İran’ın başarısını ortaya koyan askeri bilgi olarak belirteyim. İran, saldırgan İsrail’e yanıt hakkı olarak füze fırlattığında, İsrail ve müttefikleri o füzeyi tam üç hat üzerinden durdurmaya çalışıyor:

1. Hat: İran füzeleri ateşlendiğinde, onları engellemek üzere önce a) Irak’taki ABD füze savunma sistemleri ve savaş uçakları, b) Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Fransız savaş uçakları ve c) Bölgede bulunan ABD-USS Carl Vinson uçak gemisi ve ona eşlik eden füze imha gemileri harekete geçiyor.

2. Hat: İran füzeleri ilk hattı aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) Doğu Akdeniz’deki ABD savaş gemileri, b) Ürdün’deki ABD savaş uçakları ve füze savunma sistemleri, c) Ürdün Hava Kuvvetleri ve d) Kıbrıs üslerindeki İngiliz savaş uçakları harekete geçiyor.

3. Hat: İran füzeleri ikinci hattı da aştığında, bu kez onları engellemek üzere a) 2000 km menzilli İsrail Arrow 3’ler devreye giriyor, b) ardından 1500 km’den başlayıp 500 km’ye kadar Arrow 2’ler İran füzesini engellemeye çalışıyor, c) düşüremezse 300 km’den başlayıp 40 km’ye kadar Davut Sapanı savunma sistemi devreye giriyor ve orası da aşılırsa d) 70 km’den 4 km’ye kadar olan mesafede Demir Kubbe İran füzesini yakalamaya çalışıyor. 

İsrail Kürecik’ten nasıl yararlanıyor?

Görüldüğü üzere İsrail demir kubbesini aşarak Tel Aviv’i vurabilen İran füzeleri, sadece İsrail savunmasını değil, ABD, İngiliz, Fransız ve Ürdün savunmasını delerek hedefine ulaşıyor aslında. İsrail’in İran’a kadar ulaşmasında ise tersine bu ülkeler kolaylaştırıcı rol oynuyor.

Tüm bunları görmeden “İran kağıttan kaplanmış” demek, sadece gerçeği ıskalamak değil, ötesinde koyu bir Atlantik propagandasına aldanmaktır.

Öte yandan İsrail’in İran karşısındaki müttefiklerinin ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün’le sınırlı olmadığını da hesaba katalım. Zira ABD ve NATO müttefikleri de dolaylı bir şekilde İsrail’in yanında yer almış oluyorlar:

Örneğin ABD üsleri bulunan Körfez ülkeleri de dolaylı olarak İsrail’in yanında saf tutmuş oluyorlar. 

Örneğin Şara’nın Suriyesi… İsrail uçakları Suriye hava sahasında yakıt ikmali yaptılar, Esad zamanında bu mümkün değildi. Ve soralım: Acaba hangi üsten kalkan tanker uçaklar yakıt ikmali yaptı İsrail uçaklarına?

Örneğin her ne kadar Ankara “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” diyerek yalanlasa da Kürecik’ten İsrail’e istihbarat akışı sağlanmaktadır. 23 Nisan 2024’te, bu köşede “İsrail Kürecik’ten nasıl yararlandı?” başlığı altında anlatmıştım: “Kürecik Radarı, ABD tarafından kurulup NATO üssüne dönüştürüldü. Üsteki AN/TPY-2 radarı ABD ordusuna ait. Dolayısıyla bölgedeki üslerini İsrail’e kullandıran, İsrail’e silah veren ABD, elbette AB/TPY-2’deki istihbarat bilgilerini de İsrail’e veriyor!”

Kaldı ki ABD’nin Akdeniz’deki savaş gemilerine de istihbarat/veri akışı Kürecik’ten sağlanıyor ve ABD o bilgileri İsrai’le paylaşıyor. 

NATO irtibatı

Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “Kürecik Radarındaki veriler sadece NATO müttefikleriyle paylaşılır” açıklaması, aslında bir dezenformasyondur. Çünkü İsrail ve Ürdün, NATO’yla da irtibatlıdır. 

İsrail’in İran’a saldırdığı 12 Haziran gecesinden saatler önce, NATO ile Ürdün, Amman’da “NATO’nun diplomatik irtibat bürosunun açılması” için imza attılar. Ve o Ürdün, İsrail uçakları İran’a saldırırken değil ama İran İsrail’e yanıt hakkını kullanırken “hava sahasını kapatmaya” geçti; Ürdün Hava Kuvvetleri birkaç İran füzesi ve İHA’sı düşürdü. 

İsrail’in NATO irtibatını da anımsayalım: İsrail, 2016’da, Ankara’nın onayıyla NATO merkezinde daimi ofis sahibi olmuştu!

Özetle tüm bu müttefik ağına rağmen 2 bin km’den Tel Aviv’i vurabilen İran, iddia edildiği gibi kağıttan kaplan değildir, tersine 40 yıllık Batı ambargosuna rağmen ulusal silahlanma başarısı sağlayabilen örnek durumundaki bir ülkedir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Haziran 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Netanyahu ve Trump’ın attığı zarlar

ABD ve İsrail, İran’ın nükleer programını durdurmayı, Tahran yönetiminin ileride nükleer silah elde etmesini engellemekten çok, İran’ı rejim değişikliğine götürecek bir dış basınç olarak görüyorlar.

Washington ve Tel Aviv’in bu amaçla işbölümü yaptığı anlaşılıyor. ABD müzakere yoluyla, İsrail askeri yolla İran’ın nükleer programını durdurmaya çalışıyor. Üstelik Netanyahu yönetimi, İsrail halkının bir bölümünün de karşı olduğu bu saldırıya meşruiyet sağlayabilmek için, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumla bir kaç gün içinde, bir düzine nükleer silah yapabileceğini iddia ediyor!

Oysa gerçek şu: İsrail’in nükleer silahları var ama İran’ın yok. İsrail’in nükleer silahları olduğunu nükleer fizikçi Dr. Vanunu’nun MOSSAD operasyonuna mal olan açıklamalarından ve hatta bazı ABD belgelerinden biliyoruz. İran’ın nükleer silahı olmadığını da yine ABD belgelerinden biliyoruz.

Trump‘ın sözlerinin anlamsızlığı

ABD, Obama döneminde İran’la nükleer anlaşma yapmış ama daha sonra Beyaz Saray’a yerleşen Trump, İsrail’in de isteğiyle o anlaşmadan çekilmişti. Aynı Trump, başkanlığının ikinci yılında, çekildiği anlaşmayı yeniden yapmak için İran’la masaya oturmuş durumda ve altıncı oturum bu pazar günü Umman’da yapılacaktı.

Açık ki ABD yönetimi açısından bu müzakereler, İsrail’in saldırısını perdeleme aracıydı. 

Trump’ın 12 Haziran gece saldırısından önce “İsrail saldırabilir” diyerek aslında İran’ı İsrail’e karşı uyardığı iddiası, bir anlam ifade etmiyor. Hatta Trump’ın birbirini tutmayan tüm sözlerinin de anlamı yok; İsrail’den İran’a saldırmamasını sosyal medya mesajıyla isteyen de o, İran yanıt verdiği takdirde İsrail’i koruyacağını söyleyen de o, hatta saldırıdan sonra “İranlı şahinler sert konuşuyordu, hepsi öldü” diyerek İranlı yetkilileri tehdit eden de o, Tahran yönetimine “gelip masaya oturmazsan daha kötüsü olacak” diyen de o… 

ABD’nin asıl rolü

Trump yönetimi ile ABD kurulu düzeni arasındaki çelişmelerden ve hatta Trump ile Trump yönetimi arasındaki çelişkilerden hareketle ABD’nin bu saldırıdaki sorumluluğunu görememek, hatta ABD’nin bu saldırıda hiçbir rolünün olmadığını iddia edebilmek, en hafifinden siyasi saflıktır.

İsrail bu saldırıyı ABD desteğiyle, ABD istihbaratıyla ve ABD olanaklarıyla yaptı: 200 İsrail uçağının aynı anda İsrail’den hareket etmesi pek olası değil, belli ki bazıları önceden bölgedeki ABD üslerinde konuşlandı. Daha da önemlisi, ABD sayesinde bölge ülkelerinin hava sahasını kullanabildi.

Trump’ın İran yönetimine karşı “ABD dünyanın en güçlü ve en öldürücü silahlarını yapar. İsrail’in elinde bu silahlardan çok var, daha fazlası da yolda” demesi, zaten tek başına her şeyi açıklıyor.

Avrupalıların iki yüzlülüğü

Ya Avrupa’ya ne demeli? İkiyüzlülükte sınır tanımıyorlar: İsrail’i kurban ilan ediyorlar, kendisini savunma hakkı olduğunu söylüyorlar. Bu “çok demokrat” Avrupalılar, İran’ın İsrail’e yanıt hakkına karşı da “itidal çağrısı” yapıyorlar! 

İsrail’i “kurban” gibi göstermeye çalışmak da nihayetinde bir insanlık suçudur. Çünkü kurban dedikleri İsrail, Filistinlilere soykırım yapıyor, Lübnan’ı bombalıyor, Yemen’i vuruyor, Suriye’yi işgal ediyor ve İran’a saldırıyor. 

Ama çok liberal Avrupalılara göre İran saldırgan, İsrail savunmada! 

Bölge ülkeleri ne yapmamalı?

Netanyahu hükümeti de Trump yönetimi de kendi ülkelerinde, ülkenin yarısıyla kavgalı durumdalar. Trump yönetimi, her ne kadar İsrail’in ABD’den ayrı İsrailcilik yapmasını istemiyorsa da, İran karşıtlığında çıkarları örtüşüyor.

Gazze’de Hamas’ın zayıflamasını, Lübnan’da Hizbullah’ın gerilemesini ve Suriye’de Esad yönetiminin yıkılmasını, tarihi bir fırsat olarak görüyorlar. Ve bu fırsatı, öncelikle İran’da bir rejim değişikliği zemini oluşturmakta kullanmaya çalışıyorlar. Rejimi değişen bir İran’ın da üçe bölünebileceğini hesaplıyorlar. 

Bölge ülkeleri tarihi bir tutum alma kararıyla karşı karşıyadır. ABD ve İsrail’in hesaplarına aldanarak, dahası bu hesaplardan kendilerine pay düşeceğini varsayarak, bir yandan itidal çağrısı yapıp bir yandan da ABD-İsrail’in İran’ı vurmasından memnun olup kazanç bekleyenler, yarın kendi rejim ve sınırları konusunda bedel ödemek zorunda kalabileceklerini mutlaka göz önünde bulundurmalıdırlar!

Bir zarı Netanyahu, diğer zarı Trump attı ama yere kaç kaç düşecekleri belli değil çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Haziran 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Pakistan’daki CIA örgütleri

Keşmir’in Pahalgam bölgesinde, turistleri hedef alan silahlı saldırı Hindistan ile Pakistan’ı karşı karşıya getirdi. 26 kişinin öldüğü 22 Nisan’daki saldırıyı Leşker-i Tayyibe örgütünün bir kolu olan Direniş Cephesi (TRF) üstlendi. 

Hindistan yönetimi bu örgütün Pakistan merkezli bir örgüt olması nedeniyle Pakistan’ı hedef aldı. Pakistan yönetimi ise suçlamaları reddetti. 

Ancak iki ülkenin tarihsel sorunları nedeniyle yine de tansiyon yüksek ve gerilim sınırda karşılıklı askerlerin ateş açmasına kadar vardı. Vizelerin iptalinden hava sahasının kapatılmasına kadar bir dizi karşılıklı karar da alındı. İki ülkenin nükleer güç olması, meseleyi daha da kritik hale getiriyor.

Pakistan’ın komşularını hedef alan örgütler

Peki Leşker-i Tayyibe örgütünün Pakistan merkezli olması Pakistan’ı suçlamaya yeter mi? 

Örneğin bir süre önce Pakistan’daki Çinli işçileri hedef alan bir saldırı olmuş, onu da yine Pakistan merkezli Belucistan Kurtuluş Ordusu üstlenmişti. Öncesinde de Çin’in işlettiği Gwadar Limanı’na yine bir terör saldırı olmuş, Belucistan Kurtuluş Örgütü saldırıyı üstlenmişti. 

Örneğin, yine yakın zamanda, Ceyşu’l Adl isimli Pakistan merkezli örgüt,  İran’ı hedef almış, Tahran yönetimi de bu örgüte ait olduğunu belirttiği Pakistan’daki mevzileri vurmuştu.

Pakistan’da böyle onlarca büyük, yüzlerce küçük örgüt var. Peki bu örgütlerin varlığı ve saldırıları nedeniyle Pakistan yönetimi mi suçlanmalı?

ABD Pakistan’ı üs yapmıştı

Bu örgütlerin varlık zeminini siyasal ve tarihsel olarak anlamadan yapılacak her değerlendirme eksik olur. Zira Pakistan yönetimi de bu örgütlerin hedefinde…

Bu örgütlerin önemli bir kısmı gerçekte CIA örgütleridir!

Evet, Pakistan’ı Afganistan’daki SSCB’ye karşı saldırı üssü yapan, Suudi Arabistan başta pek çok ülkeden “cihatçıyı” Pakistan’a yönlendiren, bu örgütleri kuran, finanse eden, eğiten ABD’dir, CIA’dır, Pentagon’dur.

Bu örgütlerin geride kalan yıllar içinde zaman zaman ABD’yi de hedef almış olması, “made in USA” olma durumunu değiştirmez. Bu ilişkiler böyledir, kurarsınız ama her zaman tam denetiminizde olmaz, kalamaz. Örgüt büyür, bir kolu kontrolden çıkar vb. Nitekim 1979’dan bu yana Pakistan’da yüzlerce örgüt bölünmesi, yüzlerce yeni örgüt kurulması örnekleri yaşandı.

ABD Pakistan’da uyguladığını, Türkiye’de de uyguladı. Suriye’de iç çatışma başladığında Türkiye sınırı da benzer durumu yaşadı. Gündüz Türkiye’deki çadır kentlerde kalan, gece silahıyla sınırı geçip Suriye’de savaşan cihatçı görüntülerini anımsayınız… 

Pakistan: “Cihat, Batı tarafından yaratıldı”

O nedenle bugünkü saldırılarından Pakistan yönetimini sorumlu tutmak doğru değil ama ülkeyi ABD’nin operasyon üssüne çevirmesine izin veren eski Pakistan yöneticileri, CIA’nın şubesi gibi çalışan Pakistan istihbaratı elbette sorumlu. (CIA, Pakistan devlet aygıtı içinde hâlâ etkin, bu da bir başka ciddi sorun oluşturuyor.) 

Bu gerçeği Pakistan’ın şimdiki yönetimi de görüyor ve kabul ediyor zaten. Pakistan Savunma Bakanı Khavaja Muhammed Asıf, “Cihat, Batı tarafında yaratıldı” diyor ve ülkesinin “ABD’nin bölge politikaları nedeniyle terörün mağduru olduğunu” savunuyor. 

Asıf, Pakistan’ın geçmişte “Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen Afganistan savaşına katılarak ABD adına cihatçıları eğitmek ve yerleştirmek için bir üs haline gelmesinin, büyük bir hata olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Batı tarafından icat edilen cihat kavramı, Pakistan toplumunun dokusunu değiştirdi ve bugünkü sorunlara zemin hazırladı.” (cumhuriyet.com.tr, 28.4.2025).

Üç ülke, üç hedef

Kuşkusuz bu örgütlerin mensupları, hatta üst düzey yöneticileri bile bu ilişkileri bilmez, hatta bu örgütlerin üyeleri ABD’ye karşıdır ama ilişkinin doğası nedeniyle, bu tür örgütler çoğu zaman ABD’nin işine yarayan eylemlerde bulur kendini!

Pakistan’daki bu CIA örgütleri de ABD’nin işine yarayan üç amaca hizmet ediyor:

1) Kuşak ve Yol projesi üzerinden Çin’i hedef alıyor: Gwadar limanı, stratejik öneme sahip. Çin petrol tankerleri, Arap/Fars Körfezi’nden çıktıktan sonra uzun yolu ve kritik Malaka Boğazı’nı geçmeden, körfeze çok yakın olan Gwadar’a boşatıyor yükünü. Petrol, Gwadar’dan boru hattıyla ülkenin kuzeyine iletiliyor ve Çin’in batısındaki Kaşgar’a bağlanıyor. (ABD’nin Sincian-Uygur meselesini kışkırtmaya çalışmasının bir nedeni de budur.)

2) İran-Pakistan ilişkilerini hedef alıyor: Belucistan’ın ayrılığı için hareket eden örgütler zaman zaman İran’ı hedef alarak, İran ile Pakistan’ı karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

3) Hindistan-Pakistan savaşının çıkmasını amaçlıyor: Pakistan merkezli bu CIA örgütleri, son olayda da görüldüğü üzere, iki ülkeyi savaştırmak istiyor. İki ülke savaşmasa bile, ilişkilerinin dondurulması hatta soğutulması bile bu örgütlerin (tabii ABD’nin) işine geliyor.

ABD’nin üç amacı

İşte işin bam teli de bu: Hindistan ile Pakistan’ı karşı karşıya getirmek ABD için bir kaç yönlü getiri olarak değerlendiriliyor.

1) Pakistan ve Hindistan savaşırsa, bu yükselen Asya’yı zayıflatır, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) dağıtır! Tersine Çin ve Rusya bu iki ülkeyi ŞİÖ içinde barışa taşıyor… 

2) Pakistan ve Hindistan savaşı çıkarsa, Çin-Pakistan ilişkileri nedeniyle ABD Hindistan’ın kendisine daha çok yanaşacağını hesaplıyor. Bu da ABD’nin “Çin’e karşı Hindistan’ı dengeleyeci faktör yapma” stratejisini besliyor.

3) ABD, Pakistan-Hindistan savaşı üzerinden, Rusya-Hindistan işbirliğini de baltalayacağını hesaplıyor.

ABD-İsrail-Cihatçılık bağı 

Görüldüğü üzere Pakistan merkezli örgütlerin Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı hedef alması, son tahlilde ABD’ye, ABD’nin amaçlarına yarıyor.

ABD, zaman zaman kendisine zarar veriyorsa bile, işte bu tür stratejik kazançları nedeniyle bu örgütlerle ilişkisini sürdürüyor. Zira “cihatçılık” üzerinden bu örgütleri ve kollarını, ihtiyaç duyduğu coğrafyalarda kullanıyor. 

Suriye sahası, Afganistan sahasından sonra ABD için ikinci büyük vaka alanı oldu. İşte Ankara’nın da desteklediği HTŞ! Bu cihatçı terör örgütü Şam’da iktidar oldu ve şimdi İsrail’le anlaşmaya doğru gidiyor. 

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu açık açık HTŞ’nin Beşar Esad’ı devirmesini kolaşlaştırdıklarını açıklıyor: “İran Esad’ın devrilmesini önlemek için Şam’a havadan asker indirmeyi planladı, F-16’larla önledik. İran’ın Esad’a gönderdiği silahların yüzde 90’ını da imha ettik.”

Sonuç olarak ABD-İsrail-Cihatçı örgütler bağını kavramak, doğru politik mevzi inşa edebilmenin öncelikli yoludur.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Nisan 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın