Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ÇANKAYA’YA ABD’Lİ SENATÖR AKINI

Bu kez de ABD’li senatör Richard J. Durbin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün konuğuydu. Çankaya’da Salı günü gerçekleşen ziyaret, basına kapalıydı. Yani, ne konuşulduğunu bilmiyoruz!

Çankaya’ya son iki ayda sıra dışı bir ABD’li senatör akını var. Acaba neden?

2 AYDA 7 SENATÖR

Önce gelin bu ziyaretleri anımsayalım:

ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Tom Price, 3 Nisan’da Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaret etti.

ABD’li senatörler John McCain, Joe Lieberman ve Lindsey Graham, 9 Nisan’da Gül’ü ziyaret etti.

ABD’li senatörler Carl Levin ve Jack Reed, 3 Mayıs’ta Gül’ü ziyaret etti.

ABD’li senatör Richard J. Durbin, 29 Mayıs’ta Gül’ü ziyaret etti.

SENATÖRLERİN FAALİYET ALANLARI

Cumhurbaşkanlığı sitesinde bu ziyaretlerin sadece olduğuna dair bilgi var. Ama ne söylendiği, ne görüşüldüğü bir sır! Basına kapalı gerçekleşen bu ziyaretlerle ilgili Türk basınında da bir ayrıntı yok.

Biz ayrıntıları, bu ziyaretçilerin öncesi ve sonrasındaki faaliyetlerinde ve ABD basınında aradık:

Tom Price, Suriye’ye uygulanan yaptırımların mimarlarından biri olarak biliniyor. ABD temsilciler Meclisi Üyesi Price, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a yazılan ve 327 Kongre üyesinin imzaladığı “ABD-İsrail kırılmaz bağları” konulu mektubun da yazarı.

ABD’li senatörler John McCain ve Joe Lieberman, Gül’le görüştükten sonra Hatay’a gitti ve sınırı teftiş etti! İkili, Suriyeli teröristlerle de içeriği açıklanmayan görüşmeler yaptı.

İkilinin Türkiye ziyaretinden sonra Foregin Policy’de yer alan şu satırlar Ankara’da yalanlanmadı: “Türk yetkililer, McCain ve Lieberman’a silahların sınırların ötesine akışına izin vermeye gönüllü olduklarını ve Suriye muhalefetine yardım için diğer daha saldırgan adımları tartışacaklarını belirttiler.”

ABD’li senatörler Carl Levin ile Jack Reed, ABD Kongresi’ne Ermeni soykırımı yasa tasarısını getiren ikiliydi. Üstelik Gül, Levin ve Reed’le, bu olaydan çok değil, tam 19 gün sonra görüşmüştü!

ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı da olan Senatör Carl Levin, 7 Mart’ta yaptığı “İsrail’in İran’a saldırmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum” açıklamasıyla dünyanın gündemine gelmişti.

Gül’ün son konuğu olan Richard J. Durbin, 19 Şubat 2009’da da özel bir görevle Türkiye’ye gelmişti. Senatör Durbin, ABD Başkanı Barrack Obama’nın Kıbrıs’la ilgili mesajlarını Cumhurbaşkanı Gül’e getirmişti. Durbin, Gül’den sonra Fener Rum Patriği Bartholomeos’u ziyaret etmişti.

7 SENATÖRÜN ÖZELLİĞİ

Abdullah Gül’ün son iki aydaki konuğu olan bu 7 senatörün ortak özelliği, Türkiye karşıtı bölge faaliyetlerinde bulunmaları… İran ve Suriye düşmanı ve tam bir İsrail dostu olan bu senatörler, aynı zamanda Türkiye’yi Ermeni meselesi ve Kıbrıs üzerinden sıkıştıran hamlelerin de mimarları durumundalar…

Peki, tüm bu özelliklere sahip ABD’li senatörleri sık sık Çankaya’ya sevk eden ne? Ya da şöyle soralım: Türkiye Cumhuriyeti’nin başı, bu 7 senatörü neden bu sıklıkta ağırladı?

Yanıt Gül’ün Colin Powell ile imzaladığını itiraf ettiği “2 sayfalık 9 maddelik” hizmet sözleşmesinde gizli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mayıs 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CEMAAT ÜÇ KOLDAN ATEŞ AÇTI

Dünkü Zaman gazetesi dikkat çekiciydi. Üç cemaat yazarı, üç ayrı konuda Başbakan Erdoğan’ı hedef aldı. Mümtazer Türköne Uludere, Şahin Alpay ise Başkanlık sistemi konusunda Erdoğan’ı eleştirirken, İhsan Dağı’nın Necip Fazıl’ın 12 Eylülcülüğünü gündeme getirmesi anlamlıydı!

CEMAAT KURBAN İSTİYOR

Dönemlerinin Amerikancılık seviyesine uygun olarak MHP’den Çiller’e, oradan da cemaate yönelen Mümtazer Türköne, dün “Uludere’den çıkış” başlıklı “özel” bir yazı kaleme aldı. Yazısının giriş bölümünde “devleti adam etmek” ifadelerini kullanan Türköne, ardından şu saptamayı yaptı: “Devlet kim? Uludere’de oluşan bataklığın sırrı bu soruda saklı. Bütün öfkemi dizginleyip, sabırla anlamaya çalışıyorum. Devlet bugün sadece AK Parti hükümeti.”

“Uludere katliamı AK Parti hükümeti için bataklığa dönüştü” diyen cemaat yazarı, Erdoğan’a şu çıkış yolunu öneriyor: “Bir tek kişinin etini kuşbaşı doğrayıp, sağda solda hırlayan köpeklerin önüne atmak. Sonra kalan parçalarını Uludere bataklığına gömüp üzerinden devlet denen devasa aracı geçirmek.”

Acaba cemaatin istediği kurban kim?

CEMAAT: ERDOĞAN YORULDU

Bir diğer cemaat yazarı Şahin Alpay ise “Başkanlık niçin bize yaramaz?” başlıklı yazısıyla, Erdoğan’ı can evinden vurdu.

Alpay’ın başkanlık ve yarı başkanlık sistemine itirazlarını dile getirdiği yazısı bakın nasıl bitiyor: “Başkanlık sistemleri demokratikleşmemize hizmet etmez. Bunu Başbakan Erdoğan’ın son zamanlardaki tavırları da göstermiyor mu? Başbakan, Türkiye halkını güdülmeye muhtaç bir sürü, kendisini de onun çobanı görmeye başladı. Bunun için sanattan spora, tiyatrodan kürtaja, medyanın neyi yazıp yazmayacağına kadar kendisini ilgilendirmeyen her konuya müdahale etmeye başladı. Başbakan Erdoğan’ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Ama anlaşılan uzun süren iktidar liderleri yoruyor, yıpratıyor.”

Alpay’ın bir tek “artık yeter, görevi bırak” demediği kaldı!

CEMAAT: ERDOĞAN’IN İDEOLOĞU DARBECİDİR!

Cemaatin Erdoğan’ı aynı gün hedef alan üçüncü yazarı ise İhsan Dağı’ydı.

Necip Fazıl’ın Erdoğan için anlamı ve önemi herkesin malumudur. Başbakan, Necip Fazıl’ın görüşlerini, sözlerini her vesileyle dile getirir. Erdoğan daha geçenlerde Necip Fazıl’ın hitabesini okumuş ve onun sözlerinden hareketle “dindar nesil” özlemini, hedefini ilan etmişti.

Ancak cemaat yazarı İhsan Dağı, dünkü yazısında Necip Fazıl’ın darbeciliğini gündeme getirdi ve sorguladı; sözlerinden örnekler verdi:

“Hareketin mahiyeti… Malum klasik darbelerden biri değildir… Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye’nin çöküşü gerçekleşebilirdi… 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır… 27 Mayıs 1960 hareketi ‘millete rağmen’ diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak ‘millet için’ formülüyle ifade edilebilir.”

Necip Fazıl bir başka yerde de 12 Eylül’ü şöyle tanımlar: “Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil, ıslah…” Necip Fazıl, “şeriatın kestiği parmak acımaz” diyen Kenan Evren için “başımızdan hiçbir an için eksik olmayın” da demiştir!

Dağı’nın “Üstad’a göre ‘ordu mecbur’dur. Orduya davetiye çıkarmayan siyasilere de sitem eder” sözleri oldukça anlamlı. Zira Fethullah Gülen de 28 Şubat’ta Erbakan hükümetine sitem etmişti!

Dağı yazısını şu saptamayla bitirmiş: “Sağın Soğuk Savaş yıllarında devletle ve uluslararası anti-komünist hareketle ilişkisi, 1970’li yıllarda da şiddetle ilişkisi hem karanlık, hem sorunlu. Bence sağın tarihi de yeniden yazılmalı…”

Dağı’nın, “Necip Fazıl, 12 Eylül ve Türk sağı” başlıklı bu yazısı sanırız önemli bir tartışma da başlatacak. İlk sözü de 12 Eylül’ün en ateşli savunucusu Nazlı Ilıcak söylemeli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mayıs 2012 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

FATİH’İN 557 YILDIR YAŞAYAN ESERİ

Bugün İstanbul’un Fethi’nin 559. yıldönümü…  Ancak 19 Mayıs gibi İstanbul’un Fethi törenlerinde de bu yıl değişiklik var. AKP’nin tören ve kutlamalar yönetmeliğine göre tarihi birliğin surlara hücumu ve sancakların surlara dikilmesi ile Fatih’in gemileri karadan yürütmesinin canlandırıldığı törenler bu yıl yapılmayacak.

Fatih Sultan Mehmet Türbesi’ni ziyaret, Beyazıt Meydanı’ndan Sultanahmet Meydanı’na yürüyüş, Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde Fetih konulu panel, Mehteran Konseri ve son olarak da Haliç’te lazer ve havai fişek gösterisi olacak.

DÜNYANIN EN ESKİ TERSANESİ

Atatürk’ü anmanın ve Cumhuriyet’i kutlamanın en iyi yolu nasıl ki Atatürk’ün Altı Ok programına sahip çıkmak ve Cumhuriyet’i bütün kurumlarıyla yaşatmaksa, İstanbul’un Fethi’nin kutlanmasından anlaşılması gereken de bize ama bugünümüze bıraktıklarına sahip çıkmaktır! Örneğin Tersane-i Amire’ye, yani Hasköy’den Unkapanı Köprüsü’ne kadar bütün bölgeye uzanan Haliç Tersanelerine…

Tamam, gemileri karadan yürütmeyelim ama dünyanın yaşayan en eski tersanesine sahip çıkalım!

O zamanlar Kadırga’da bulunan bir tersanede denize indirilirken batan bir gemiye kızan Fatih’in emriyle kurulan Tersane-i Amire tam 557. yaşında. İstanbul’un fethinden iki yıl sonra inşa edilen bu tersane, 557 yıldır gemi yapım ve onarım işlevini sürdüren ve bu özelliği nedeniyle de ikinci bir eşi olmayan tarihi hazinemizdir.

TARİHE DEĞİL RANTINA GÖZ DİKTİLER

İşte TMMOB Gemi Mühendisleri Odası’nın yıllarca başkanlığını yapan Tansel Timur, bu yıl bu gerçeğe dikkat çekiyor ve Tersane-i Amire’nin yaşatılması gerektiğini vurguluyor.

Timur’a göre ağızlarından ecdat kelimesini düşürmeyenlerin öncelikle sahip çıkması gereken, Fatih’in bu eseridir. Çünkü özellikle son 10 yıldır pek çok kesimin gözü bu tersanededir. Kimisi sanki “yaşayan bir müze” değilmiş gibi, tersaneye “müze yapacağız” diyerek talip olmaktadır. Kimisi “belediye sosyal tesisi” yapmaya uğraşmaktadır. Hatta “sinema platformu yapacağım” diye burayı bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den şahsına isteyen Sinan Çetin gibi örnekler bile mevcuttur.

Ancak TMMOB Gemi Mühendisleri Odası yıllardır bu tarihi tersaneye sahip çıkıyor ve yaşaması için uğraşıyor; bazen hukuk yoluyla, bazen kamuoyu yaratarak…

Ancak bu tarihi mekânı ranta çevirmek isteyenlerin sayısı bitmiyor, azalmıyor…

HALİÇ KÖPRÜSÜ’NDEN ÇIKARILACAK DERS

Tansel Timur’un bu konuyu gündeme getirmesinin bir diğer nedeni ise tüm İstanbulluları ilgilendiriyor.

Haliç Köprüsü geçenlerde önemli bir tehlike atlattı. Köprü bağlantıları koptu, 17 cm’lik bir çökme oluştu.

Gemi İnşaatı ve Makineleri Yüksek Mühendisi Tansel Timur soruyor: “Köprüde meydana gelen olumsuzluğun nedeni, yeni yapılmakta olan Metro Köprüsü kazıklarının çakılması işlemi olabilir mi? Haliç Tersanesi’nin tarihi taş havuzları herhangi bir hasar görmüş müdür; taban ve duvarlarında çatlaklar oluşmuş mudur? Havuz kapak ağzı açıklıklarında bir değişim olup olmadığı kontrol altında mıdır?”

Ve Tansel Timur hepimizi ilgilendiren şu gerçeğe dikkat çekiyor: “557 yıldır hâlâ sanayi faaliyeti yürüten, dünyanın en eski ve yaşayan tek sanayi müzesi durumundaki bu tarihi mirasın üretim dışına itilmesine, yani yok edilmesine neden olacak bir ‘dünya felaketi’ni bir yana bırakalım. Yarın havuz kapaklarından biri atarsa, ortaya çıkacak ölüm ve kayıpların hesabını kim verecek?”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mayıs 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ULUDERE İSTİHBARATINI KÜRTAJCI DOKTORLAR VERDİ

Başbakan Erdoğan’ın “her kürtaj bir Uludere’dir” sözleri büyük ilgi çekti. Başbakan Erdoğan’ın sezaryene karşı çıkmasını yerinde buluyoruz ancak kürtaj ile Uludere arasında bağ kurmasını, en iyimser ifadeyle, İdris Naim Şahin’e verilmiş, “her alanda en iyi benim” mesajı olarak anlıyoruz!

Yalnız mesele kürtaj ile Uludere bağı kurularak kapanmayacak gibi anlaşılıyor. Zira Uludere’yi Suriye’ye, kürtajı da Ergenekon’a bağlamaları yakındır!

KÜRT SORUNU BİTMİŞ!

Erdoğan’ın o konuşması, haliyle bu tarihe geçecek saptaması üzerinden konuşuldu hep. Ancak o konuşmada bizi daha çok ilgilendiren, Erdoğan’ın “Kürt sorunu bitmiştir” demesiydi.

Oysa PKK’nin saldırılarını, üstelik yeni bir tarzla tırmandırması, Erdoğan’ın iddiasıyla çelişiyor. Ya da Hakan Fidan’ın Oslo müzakerelerinde belirttiği üzere, Erdoğan ile Öcalan yüzde 95 mutabıktır ve Başbakan buna dayanaraktan kesin konuşmaktadır.

CIA – MOSSAD TARZI

PKK’nin Kayseri Pınarbaşı Emniyet Müdürlüğü’nde patlattığı bomba, kuşkusuz yeni bir saldırı tarzına işaret ediyor. Nitekim Mehmet Faraç 10 gün önce uyarmış ve bu yeniliğe dikkat çekmişti.

PKK’nin Muş – Varto’da bir astsubayı sırtından vurması, Hakkâri’de işçi öldürmesi bu tarz değişikliğinin başka işaretleridir. Öte yandan PKK, devlet görevlilerini hatta AKP’li yöneticileri de kaçırmaktadır.

Öncelikle saptayalım: Bu tip eylemler, CIA – MOSSAD tarzıdır!

Ve hem PKK’yi kimin kontrol ettiğini ortaya koymaktadır hem de bu eylemlerle asıl neyin amaçlandığını…

MÜZAKEREDE EL GÜÇLENDİRME HAMLESİ

PKK’nin bu yeni tarzı ile saldırılarını yükseltmesi zamanlaması bakımından önemlidir ve öncelikle “acaba PKK hükümeti yeniden masaya mı oturtmaya çalışıyor?” diye düşündürtmektedir.

Ancak birincisi Başbakan Erdoğan’ın son dönemde sık sık “terörle mücadele, siyasetle müzakere” mesajı vermesi, ikincisi bir AKP’li milletvekili üzerinden “PKK’ye genel af meselesinin” gündeme getirilerek kamuoyu tepkisinin ölçülmesi ve üçüncüsü de hükümete yakın kimi kalemlerin iki aydır PKK’yle müzakerenin yeniden başladığını belirtmeleri, bu saldırılara başka bir anlam yüklüyor.

Açık ki, PKK müzakere masasında elini bu saldırılarla güçlü tutmaya çalışıyor! Yeni Anayasa’da, Yeni Türkiye’de yer istiyor.

ABD BU İŞİN NERESİNDE?

Ancak hükümet PKK saldırılarını başka türlü görmek istiyor, daha doğrusu başka türlü yorumlanmasını istiyor. Örneğin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Kayseri’deki bombalı saldırıyı düzenleyen teröristlerin Suriye’den giriş yaptığını, sınır ötesi bağlantıları tespit ettiklerini açıkladı.

Sanki PKK bugüne kadar Kayseri’de ikamet ediyordu da, sınır dışından giriş yapması o yüzden şaşırttı! Şahin’in açıklamalarının “canlı bombalar Suriye’den” başlığıyla verilmesi, zaten asıl niyeti ortaya koyuyor.

PKK Kandil’de, Kandil Kuzey Irak’ta, Kuzey Irak Barzani kontrolünde, Barzani Ankara’da, Gül ve Erdoğan’ın kanatları altında, Ankara Washington kontrolünde… Ama Suriye’ye saldırmak isteyenler, PKK’yi Beşar Esad’ın yönettiğinde ısrarlı!

O nedenle elbette “her kürtaj bir Uludere’dir!”

Ki zaten Uludere istihbaratını da kürtajcı doktorlar vermiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN LİDERLİK SIRRI!

Bu Pazar, üç konuğumuz var. Zaman’dan Hüseyin Gülerce, Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu ve Hürriyet’ten İsmet Berkan… Hafta içi kaleme aldıkları üç ayrı konuyu değerlendireceğiz; işledikleri konulara, sözcüklerinin gerisinde duran anlamlarıyla birlikte bakacağız:

YENİDEN AB RÜZGARI İHTİYACI

Bir Washington projesi olarak “Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığı”nın iki önemli anlamı vardı. Batı, birincisi, Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak Avrasya’ya kaymasını engelleyecekti; ikincisi, bu adaylık üzerinden Türkiye’yi istedikleri gibi biçimlendireceklerdi.

Bu nedenle, ne zaman yapmakta zorlandıkları bir icraat olsa, hemen kamuoyuna “Ama AB üyesi olabilmek için…” diye başlayan cümleler sarf ederlerdi.

Sonra, AKP devlet içinde mevzi kazandıkça “AB masalına” ihtiyacı azaldı. Şimdilerde “İyi ki AB üyesi olmadık” diyen hükümet üyeleri bile var.

Ancak, Zaman yazarı Hüseyin Gülerce 23 Mayıs tarihli yazısında Erdoğan hükümetini uyarıyor. GülerceAB rüzgârına neden ihtiyaç var?” başlıklı yazısında yanıtı şöyle veriyor: “Yeni bir anayasa için en kritik düzlüğe gelindi. Türkiye’nin şu anda AB üyelik rüzgârına, her dönemden daha fazla ihtiyacı var.

Dikkat buyurunuz; AB üyeliğine değil, sadece rüzgârına ihtiyaçları var. Çünkü anayasa yapmakta zorlanıyorlar!

LİBERALLER TUTUKLANMAKTAN KORKMUŞ

Son dönemde AKP destekçisi kimi liberallerin yazıları, tutum değişikliği sinyali olarak algılandı. Hatta Fenerbahçeli bir dostum şakayla karışık, “Fenerbahçe kimliği sahibi olmanın, Cengiz Çandar’ı bile bir parça düzelttiğini” iddia etti.

Kimi çevrelerde liberallerin eleştirel yazıları, liberallerin “doğru” rotaya girdikleri şeklinde yorumlandı. Ya da “AKP güç kazandıkça, sırtından liberalleri atmaya başladı” diyenler oldu.

Meğer mesele başkaymış!

Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu, 23 Mayıs’taki yazısında başlıktan soruyor: “Bizi de mi tutuklayacaktınız?”

Meğer istihbarat almışlar… Başta Cengiz Çandar olmak üzere 44 gazeteci, KCK iddianamesine takılmış!

Bayramoğlu yazısını şöyle bitiriyor: “İş Çandar’a ve benzerlerine uzanırsa, otoriter cesaret bu noktaya kadar gelmişse, demokrasinin beli doğrulmayacak kadar bükülmüş olacak. Bu durumda asıl beli kırılması gereken o ‘cesaret’tir.”

Bayramoğlu’nun vurgulayarak tırnak içine aldığı “cesaret” kelimesini, nedense ben “cemaat” diye okudum…

Yoksa liberaller bölündü de, bir kısmı AKP’ci, bir kısmı da cemaatçi mi oldu? Selim Uslu ne güzel yorumlardı bu tabloyu…

NATO GÜL’DEN İYİSİNİ BULAMAZ

Hürriyet yazarı İsmet Berkan NATO Zirvesi için ABD’ye giden Gül’ün, Stanford Üniversitesi’ndeki konuşmasından hareketle 25 Mayıs’ta bir yazı yazdı. Başlık şu: “Abdullah Gül’ün liderlik sırları

Berkan 11 maddede ballandıra ballandıra anlatmış bu sırları.

İlginç olan, Gül bu konuşmayı yaparken, bir yandan da “2014 yılında NATO Genel Sekreteri olacağı” konuşuluyordu. Hatta AB Bakanı Egemen Bağış, “NATO Gül’den iyisini bulamaz” diyordu.

Bağış’a katılıyor ancak Gül’ün asıl “liderlik” sırrını anımsatıyoruz:

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde kaydı var. Gül, tıpkı Margareth Thatcher gibi, Helmuth Kohl gibi, Giscard d’Estaing gibi, ABD’nin “liderlik programı” ile yetiştirildi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ADIM ADIM FEDERASYON – 2

Dün başladığımız “adım adım federasyon” sürecini anımsatmayı, bugün de sürdürüyoruz. Dün eyalet sistemi tartışmalarını, AKP’nin hukuki alt yapı hazırlıklarını anımsatmış ve ABD’nin Irak’a her iki saldırısının da gerçek hedefini saptamıştık. Devam ediyoruz:

 

TANIMA AŞAMASI ve KÜRT AÇILIMI

Artık yeni bir aşamaya geçilecekti. Türkiye Kürdistan’ı resmi olarak tanıyacaktı. Ahmet Davutoğlu bu dönemin işaretini iki yıl önceden vermiş ve “Kürt yönetimini tanımaya hazır olduklarını” söylemişti. (Ruşen Çakır, Vatan, 10 Şubat 2007)

Bu adımı Cumhurbaşkanı Gül atıyor ve öncelikle 8 Mart 2009 günü Tahran yolunda Kürt Açılımı’nı başlatıyordu.

Gül ardından 23 Mat 2009’da ama şimdilik Bağdat’ta, Irak Kürdistanı Başbakanı Neçirvan Barzani ile resmi görüşme yapıyordu. Gül’ün uçakta Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” diye tanımlaması bir ilkti. Öyle ki, Neçirvan BarzaniGül, Kürdistan’ı tanıdı” diyerek meselenin esasını ortaya koyuyordu. (NTV, 26 Mart 2009)

ERBİL AÇILIMI

Yeni adım, Türk hükümetinin Irak Kürdistanı başkenti Erbil’i ziyareti olacaktı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Erbil’de “Ortadoğu’yu yeniden inşa etmeliyiz. Dağlar bizi ayırmayacak, birleştirecek” diyordu. (Fikret Bila, Milliyet, 31 Ekim 2009) Ki Davutoğlu zaten 2001 tarihli “stratejik derinlik” kitabında, Kuzey Irak’ın Türkiye ile bütünleşmesini istediğini belirtiyordu.

Ardından Türk devleti Erbil’de konsolosluk açtı.

Davutoğlu, bir yandan Türk büyük sermayesine, TÜSİAD’a da mesaj veriyor ve “Sınırlar aşılmalı, Türkiye Kuzey Irak’la bütünleşmeli” diyordu. (Görüş, sayı 63, Ağustos 2010)

Bu arada Gül’ün sözleriyle Kürdistan’ı tanıyan Türk devleti, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun 14 Temmuz 2010 tarihli bir yazışmasıyla da, Kürdistan’ı resmi bir belgeye geçirmiş, yani Kürdistan’ı resmileştirmiş oluyordu.

OSLO MUTABAKATI

Bu arada AKP’nin 2005’te Emre Taner üzerinden başlattığı PKK’yle görüşmeler, 2009’da Öcalan protokolleriyle ve Oslo mutabakatıyla zirve yaptı.

Başbakan’ın özel temsilcisi Hakan Fidan, PKK yöneticilerine Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 anlaştıklarını söylüyordu.

Artık geriye, mutabakatı uygulamak kalıyordu.

FEDERAL MECLİS, FEDERAL KONSEY

Yüzde 95’lik mutabakatın gereği uygulanacak, kalan yüzde 5’in kavgasıyla da kamuoyu oyalanacaktı.

Başbakan Erdoğan, 12 Eylül 2010 halk oylamasının akşamı partisinin balkonundan “biz ne istiyoruz” diye soruyor ve şu yanıtı veriyordu: “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”

12 Haziran 2011 seçimleriyle de artık yeni bir aşamaya geçiliyordu. “Yeni Anayasa” hazırlanacak, yeni yönetim modeline yani “başkanlık sistemine” geçilecek ve yeni Türkiye yani “Federal Türkiye” kurulacaktı!

İlk iş olarak da daha önce TBMM’den geçirdikleri kalkınma ajansları yasasını ilerletmeleri ve bir Kalkınma Bakanlığı kurmaları oldu. Bu bakanlığa bağlı 25 kalkınma ajansı, aslında 25 eyaletli yeni Türkiye’ydi!

Erdoğan, daha 2004 yılında eyalet sistemi ile başkanlık sistemi arasındaki doğal bağı kuruyordu zaten: “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

TEK YOL

İşte Cumhuriyet’i böyle yıkmış ve Türkiye’yi adım adım federasyona bu yollardan getirmişlerdir ve şimdi ilana hazırlanmaktadırlar.

Devrim, tarihsel olarak bu yüzden zorunludur ve tek yoldur.

NOT: İki günde özetlediğimiz bu tarihi sürecin tüm ayrıntıları için Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kürdistan” ve “Hükümet – PKK görüşmeleri” isimli kitaplarımızı inceleyebilirsiniz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mayıs 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ADIM ADIM FEDERASYON – 1

AKP’nin “Süper başkanların yöneteceği 26 Büyükşehir” projesi, hiç kuşkusuz Türkiye’yi federasyon yapmaya yönelik yeni bir hamledir.

Aslında bu proje incelendiğinde görülecektir ki, AKP kurmaylarının dile getirdiği “yerinden yönetimi güçlendirme” meselesi de, kocaman bir yalandır!

Çünkü bu projeye göre ilçe belediye başkanlarının yetkileri tırpanlanıyor. İlçelerdeki imar, ulaşım, itfaiye ve zabıta yetkileri süper başkana geçiyor. Hatta beldeler kapatılıyor, mahalleye dönüştürülüyor. Haliyle belde belediye başkanları da muhtara çevriliyor.

EYALET SİSTEMİ

Kurbağayı kaynar suya alıştırmak için, önce soğuk suya atıp, sonra suyu yavaş yavaş ısıtma deneyini duymuşsunuz. Parçalanan Türk devletinin hali maalesef bu deneydeki gibidir.

Bakın Türkiye’yi federasyona götürürken, hangi aşamaları “alıştıra alıştıra” uyguladılar:

Önce 1991’de ABD Irak’a saldırdı ve 36. paraleli çekerek Irak’ı böldü! 1992 yılı Kuzey Irak’ı Bağdat’tan koparma ve Kürdistan’ı inşa etme çalışmalarıyla geçti.

Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine geçebilir” diyerek, uzun soluklu bir projenin görevlisi olduğunu ortaya koymuştu. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)

Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” öneriyordu. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)

İlginçtir, İstanbul’a Osmanlı yönetimi öneren Erdoğan, 1998’de Kenan Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” diyordu. Bu zihni uyumluluk karşılıklı olmalı ki, Kenan Evren de “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyerek Erdoğan’a destek veriyordu. (Sabah, 28 Şubat 2007)

HUKUKİ ALT YAPI

İlk aşama tamamlanmış ve Kuzey Irak, Irak’tan koparılmıştı. Şimdi sırada bu yapıyı Türkiye’ye genişletmek vardı.

ABD’nin Kuzey Irak’ı Türkiye’ye doğru genişletebilmesi için Irak’a bir kez daha saldırması ve Türkiye’de bu planlara uyumlu bir hükümet kurulması gerekiyordu.

Mart 2003’te işgal başladı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, Irak savaşının asıl hedefini şöyle açıklıyordu: “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz.” (Hürriyet, 20 Temmuz 2003)

AKP ise bu hedefe ilk hazırlık olarak, BM ikiz sözleşmelerini 4 Haziran 2003’de TBMM’de onaylıyordu.

ABD’den dönen Erdoğan da Pearson’u tamamlıyor ve görevini açıklıyordu: “Şu anda Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi var ya, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

AKP, yerel hükümet kurulmasına zemin oluşturan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004’de, Türkiye’yi 12 eyalete bölen Kalkınma Ajansları yasasını ise 25 Ocak 2006’de TBMM’den sırasıyla geçirdi.

Washington, Obama’nın Ankara’da ilan ettiği “model ortaklık” kapsamında “Nitelikli Sanayi Bölgesi” konusunu gündeme aldığını açıkladı. (Hürriyet, 8 Aralık 2009)

Kürdistan’ın mimarı ve AKP’nin akıl hocalarından Prof. Henri Barkey, öncesinde bu projeyi şöyle tarif etmişti: “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulması…” (Wall Street Journal, 22 Haziran 2009)

Yarın “adım adım federasyona” nasıl ilerlediğimizi incelemeye devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mayıs 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN İSRAİL’E NEDEN SESSİZ?

Hafta sonu internet sitesine iki subayımızın konuşması düştü. Korg. V. A. ile Kur. Alb. A. K. olduğu iddia edilen iki kişi, “İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığını ancak vur emri verilmediği için Türk savaş uçaklarının avcı iken av konumuna düştüğünü”  belirtiyorlardı.

Daha önce defalarca Türk subaylarının bu internet sitesine düşen ses kasetlerini malzeme yapan yandaş medya, nedense bu ses kaydını görmezden geldi, kullanmadı, yayınlamadı…

Acaba neden?

Belki de yanıtı son bir haftalık gelişmelerin toplamında gizlidir. Anımsayalım:

İSRAİL UÇAKLARIYLA İT DALAŞI

1.) Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinden KKTC semalarında İsrail uçaklarıyla it dalaşı yaşandığını duyurdu. 14 Mayıs günü İsrail’e ait “tipi tespit edilemeyen” bir uçak KKTC hava sahasını toplam 8 dakika süreyle tam 5 kez ihlal etmişti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki F-16 uçağı, çift koldan İsrail uçağına yönelmiş ve KKTC hava sahasından çıkarmıştı.

2.) Anadolu Ajansı, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi’ne 20 bin komando yerleştirmek istediğini iddia etti. Ajans iddiasını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Rum yönetimi lideri Dimitris Hrstofyas arasında imzalanan savunma işbirliği anlaşmasına dayandırdı. Yandaş medya, Anadolu Ajansı’nın iddiasına “Kıbrıs Rum Kesimi’nde ‘Küçük İsrail’ isteği” gibi başlıklarla yer verdi.

Tel Aviv, iddiayı hızla yalanlarken, KKTC eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, “Adaya İsrail askerinin gelmesi mümkün değildir” diyordu.

İSRAİL’İN ASKERİ HAMLELERİ

Bu iki önemli olay dışında son dönemde ülkemizi yakından ilgilendiren başka gelişmeler de yaşandı. Kısaca anımsayalım:

3.) İsrail Balkanlar’da Türkiye karşıtı ortaklıklar kurmaya başladı, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile askeri ortaklık anlaşmaları imzaladı.

4.) İsrail Kafkaslarda da önemli hamleler yaptı; hem Azerbaycan’la hem de Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirdi, silah anlaşmaları imzaladı.

5.) İsrail, Almanya’dan nükleer silah taşıma kapasiteli denizaltılar aldı.

6.) İsrail, ABD ve Yunanistan’la birlikte, burnumuzun dibinde, Meis Adası açıklarında askeri tatbikat yaptı. Yunan basını, tatbikattaki düşman ülkenin “Türkiye” olduğunu yazdı.

İSRAİL, SURİYE’Yİ HATAY’DAN VURMUŞTU

İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığı iddiası, İsrail’in 2007’de Suriye’yi Türk hava sahasını kullanarak vurması olayını akıllara getiriyor. Olay, İsrail uçaklarına ait iki yakıt deposunun Hatay – Gaziantep sınırına düşmesi ve çobanlar tarafından bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

7.) Buna bir de geçen aylarda Türk hava sahasına giren Heron bilgisini ekleyelim.

NETENYAHU’YA GÖNDERİLEN ÖZEL TEMSİLCİ

İsrail’e karşı yüksek perdeden sözler sarf etmeye oldukça meyilli olan Başbakan Erdoğan, neden bu kadar olguya rağmen hiç ses çıkarmıyor? Bu sessizlikte bir anormallik yok mu?

Bu sorumuzun yanıtı yoksa şu iddiada mı saklı?

8.) İsrail Chanel 10 televizyonu, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın dibe vuran ilişkileri canlandırmak üzere İsrail Başbakanı Netanyahu’ya özel temsilci gönderdiğini öne sürmüştü.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayız.

a.) Olgular dışındaki iddialar, AKP ve İsrail tarafından karşılıklı, birbirlerini yıpratmak için, yani psikolojik savaş gereği üretiliyor.

b.) Tıpkı ABD’nin en ağır bombardıman yaptığı gün Vietnam’la barış görüşmesi yapması gibi, tıpkı AKP’nin en ağır sözleri sarf ederken Oslo’da PKK’yle pazarlık yapması gibi, yoksa AKP ile İsrail, yoğun gerilim görüntüsü altında, aslında müzakere mi yapıyorlar? Ve bu müzakere, Türkiye’ye yeni NATO görevinin gereği midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’YE AFGANİSTAN GÖREVİ

ABD Afganistan’a 7 Ekim 2001’de saldırdı. 12 Kasım’da Kâbil’in düşmesiyle, Afganistan işgali başlamış oldu.

16 Ocak 2002’de İngiltere’nin liderliğinde NATO’ya bağlı Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti ISAF oluşturuldu. Türkiye’nin da dâhil edildiği bu yapının görev alanı Kabil ve çevresiyle sınırlıydı.

Ancak 2003 yazından itibaren Taliban’ın toparlanmaya başlaması ve direnişe geçmesi Washington’u yeni hamlelere zorladı. 18 Ekim 2003’te, ISAF’ın yani NATO’nun görev alanı tüm Afganistan’ı kapsayacak şekilde yeniden belirlendi.

2003 Türkiye’sine kabul ettirilemeyeceği için, Türk askerinin muharip olmaması ve görev alanının Kâbil’le sınırlı kalması kararlaştırıldı. Bu kadarı ABD için yeterliydi. Türkiye’nin varlığı,  Afganistan’ı işgal eden kuvvetlerin “haçlı ordusu” görüntüsünden çıkmasını sağlayacaktı! Türk bayrağı, Afgan halkının direnişini yumuşatacaktı!

NATO ÜYELERİ ÇEKİLİYOR

Ancak ABD/NATO için işler beklenildiği gibi gitmedi. Taliban, direnişi gittikçe yükseltti ve NATO’ya ağır kayıplar verdirtti. Üstelik işgalin ekonomik maliyeti, 2008 kriziyle derin sarsıntılar yaşayan ABD’yi zorladı, kamuoyunun tepkisini çekti. Obama yönetimi, tıpkı Irak gibi Afganistan’dan da çekilmenin takvimini yapmaya başladı…

Dahası bu yıl Washington, kökünü kazımayı hedeflediği Taliban’la Katar’da müzakerelere bile başladı. Belirlenen takvime göre NATO, 2014 itibariyle Afganistan’dan tamamen çekilmiş olacaktı.

İşte Chicago’da yapılan NATO Zirvesi bu geri çekilme nedeniyle önemliydi. Hatta Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı François Hollande, 2014’ü beklemeyip bu yılsonuna kadar muharip askerlerini çekmeyi planladıklarını açıkladı. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise “Afganistan’a beraber girildi, beraber çıkılmalı” görüşünü savundu.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen ise “çekilme işini aceleye getirmek istemediklerini, ittifak üyelerinin bu konuda dayanışma içinde olması gerektiğini” savundu.

Esas patron Obama ise 2014 yılı sonuna kadar Afganistan’da savaşın sona erdiğini ilan edeceklerini bir kez daha belirtti.

AKP: NATO ÇEKİLSE DE TSK KALACAK

Ya Türkiye? Ya bugüne kadar “Afganistan’daki askerlerimiz zaten muharip değil, sadece yardım için oradayız” diye kamuoyu tepkisini savuşturan Ankara?

İlginçtir… ABD geri çekilme takvimi açıklıyor, Fransa o takvimden önce geri çekilmek istiyor ama AKP birden, “siz çekilseniz de ben Afganistan’da kalırım” çizgisine giriyor?

Sahneye Chicago zirvesinden iki ay önce Savunma Bakanı İsmet Yılmaz çıkıyor ve 20 Mart’ta “NATO çekilse bile Türkiye Afganistan’da olmayı sürdürecek” diyor. Ardından yandaş medyaya “Türkiye’nin Afganistan’da olmasının önemi” içerikli operasyonel yazılar servis ediliyor.

Ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Chicago yollarına düşerken Türkiye’nin resmi tutumu ilan ediliyor: “Türkiye zirvede her ne karar alınırsa alınsın, talep edildiği sürece Afgan halkına yardım götürülecek.” (TRT, 19 Mayıs 2012)

Sonrası uluslararası oyun: ABD’den ajanslara şu bilgi düşüyor: “BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den, Afganistan’da 2014 yılında ISAF Gücü’nün çekilmesinden sonra da Türkiye’nin desteğine devam etmesi talebinde bulundu.”

Artık AKP’ye Afganistan’da yeni bir görev verildiği ortadaydı. Gül’ün Karzai ile görüşmesinde 1921 tarihli Afganistan’la Dostluk Anlaşması’nı yenileme talebinde bulunması, bu görevin cilasıydı…

NATO’NUN SAVAŞ ALANI

Herkes çekilirken Türk Ordusu neden Afganistan’da olmayı sürdürecekti? Yanıt Aydınlık’ın dünkü saptamasındaydı: “Türkiye NATO’nun savaş alanı oluyor.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Mayıs 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

BARZANİ Mİ, MALİKİ Mİ?

Sonunda bu da oldu. Basra Konsolosluğumuz önünde toplanan Iraklılar Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan yönetimini protesto ettiler; bayrağımız bile yakıldı! Eylemde dağıtılan el ilanlarında, Erdoğan’ın kanatları altındaki Haşimi’nin 15 gün içinde Irak’a teslim edilmesi istendi.

Bağdat’ın bu protestoya açık destek verdiği sır değil. Zira Radio Free’ye konuşan bir Irak Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Basra ve Musul konsoloslarımızın “Irak hükümetine karşı olduğu bilinen gruplarla ilişki içinde olduklarını” söyledi.

Suriye’nin de aynı saatlerde Türk TIR’larına sınırı tek taraflı kapatması anlamlıydı. (Geçen aylarda da Azerbaycan, teknik arıza gerekçesiyle Türkiye’ye gaz akışını kesmişti.)

KATAR KURTULDU, TÜRKİYE KURTULAMADI!

AKP’nin Haşimi sevdası, daha doğrusu görevi, Ankara – Bağdat ilişkilerini gittikçe kopma noktasına zorluyor. Irak Kürt Özerk Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin geçen hafta Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile ayrı ayrı görüşmesi, Haşimi konusu nedeniyle de önemliydi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Haşimi’den kurtulmak istediği, bu nedenle de Kuzey Irak, Katar rotasını izleyerek Türkiye’ye sığınan Haşimi’nin yeniden Kuzey Irak’a iade edilmesinin gündemde olduğu bilgisi kulislerdeydi…

Hem Kuzey Irak hem de Katar yönetiminin Haşimi’yi Türkiye’nin kucağına bırakması, elbette kendi başarılarından ziyade, AKP’nin başarısızlığıydı.

ANKARA’NIN DOĞAL MÜTTEFİKİ

Türkiye artık bir yol ayrımında… AKP’nin Barzani – Haşimi – Allavi ittifakı kurarak Maliki’ye bayrak açması, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmanın ötesinde, düşman kategorisine sokmaya başladı!

Türkiye, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Mesud Barzani’yi hedef alan sözlerinden doğru sonuçlar çıkarmalıdır. Anımsayalım:

“Sanki Kürdistan Irak’a değil, Irak Kürdistan’a bağlı” diyerek Barzani’yi yerden yere vuran Maliki, “Kuzey Irak’taki Kürt bölgesini koruyan peşmergeler için ayrılan bütçenin bölgeye ayrılan yüzde 17’lik dilimin içinde olduğunu, bunlar için ayrı para istenmesinin anayasaya aykırı olduğunu” belirtti. (Neçirvan Barzani ziyaretinde kararlaştırılan ‘Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yeni boru hattı anlaşması’ da aslında hukuk dışıdır!)

Maliki Türkiye’yi yakından ilgilendiren Kerkük konusunda da Barzani’yi sert şekilde uyardı ve “Kerkük’ün Irak’ın bir parçası olduğunu” ve “hiç kimsenin ‘Kerkük; Kürtler’in, Araplar’ın veya Türkmenlerindir’ diyemeyeceğini” vurguladı.

Barzani’yi açık bir şekilde hedef alan Irak Başbakanı Maliki, üstüne üstlük, “Kuzey Irak bölgesinin terör olaylarına karışan kişilerin yuvası haline geldiğini” belirtti.

Bağdat, Maliki’nin geçen haftaki bu sözlerinden önce, Erbil’den elindeki tank ve uçakları da istemişti!

Kuşkusuz bu sözlerin toplamı, aslında tam da Türkiye’nin gerçek çıkarlarıyla örtüşüyor. Çünkü PKK Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırıyor. Çünkü PKK Barzanistan’da konuşlu. Çünkü Kerkük’ü Barzani işgal etti. Çünkü Kerkük’ü Barzanistan topraklarına katmak istiyorlar.

Yani özetle Kuzey Irak bölgesinin Bağdat merkezi otoritesinden uzaklaşması, hatta kopması en başta Türkiye’yi tehdit etmektedir.

SIFIR KOMŞU

Bu kalın gerçeğe rağmen Türkiye’nin Barzani’yle dost, Maliki’yle düşman olması ancak AKP’nin rolüyle mümkündür ve Washington’la ilişkisi üzerinden açıklanabilir.

Bu öyle bir ilişki ki; Türkiye’yi hem Rusya – İran – Irak – Suriye cephesine düşman yapıyor ama bir yandan da karşısında ABD – İsrail – Yunanistan – Rum Kesimi cephesini buluyor.

BOP Eşbaşkanlığı, “komşularla sıfır sorun” değil, Türkiye’ye “sıfır komşu” sağlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mayıs 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın