Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

CLINTON’UN KAFKASYA ZİYARETİ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un 3-6 Haziran tarihlerinde Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı kapsayan Güney Kafkasya turu hem içeriği hem de zamanlaması nedeniyle önemliydi. Keza Clinton’un bu ziyaretlerin devamında Türkiye’ye gelmesi de…

KAFKASYA’DA DURUM

Kafkasya’nın stratejik önemi, sadece Karadeniz’in doğu yakası, Hazar’ın batı yakası ve bir enerji güzergâhı olması nedeniyle değildir elbette…

Kafkasya’yı ABD açısından önemli kılan, bölgenin Türkiye, İran ve Rusya arasında tampon oluşturmasıdır. Bölge, ABD için Ankara, Tahran ve Moskova arasında sorun çıkartabilmenin zeminidir! Kilit sorun da Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorunudur.

Özetle Güney Kafkasya’daki mevcut tablo şöyledir: Ermenistan Rusya ve İran’ın, Azerbaycan ise Türkiye’nin müttefikidir. İran ile Azerbaycan arasında Bakü – Tel Aviv işbirliği nedeniyle sorunlar var. ABD/NATO bölgeye Gürcistan üzerinden girmek istemektedir. Rusya bu plana 2008’de savaşla yanıt verdi. Rusya ile Gürcistan arasında Abhazya ve Güney Osetya sorunu var.

İşte Clinton bu şartlar altında Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı ziyaret etti.

ABD’NİN HEDEFLERİ

ABD’nin Kafkasya’daki somut hedefleri şunlardır:

1.) ABD’nin en önemli hedefi, İran’ı kuzeyden ablukaya almak ve baskılamaktır.

2.) ABD, bölgeye girerek Rusya – İran bağlantısını kesmek istiyor.

3.) Washington için Gürcistan’ın önemi, Rusya ve İran’a karşı sıçrama tahtası özelliği taşıması… ABD, Gürcistan üzerinden Abhazya ve Güney Osetya’da artan Rus askeri varlığına karşı hamle yapmak istiyor. Cenevre müzakerelerinde ilerleme sağlanamaması ve Gürcistan’da yapılacak parlamento seçimleri de Washington’un ajandasında…

4.) ABD, Ermenistan’ın Rusya müttefikliğini de zayıflatmak istiyor. 2009 yılında Türkiye – Ermenistan ilişkilerini normalleştirerek Ermenistan’ı Rusya’dan uzaklaştırmak isteyen ABD, bu hedefinde başarılı olamamıştı. Tersine, Azerbaycan’la ilişkileri zayıflamıştı…

5.) ABD, Minsk Süreci’nin çıkmaza girdiği koşullarda, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ sorununa çözüm arayışı üzerinden Azerbaycan’ı İran’a karşı konumlandırmak istiyor. İsrail ile Azerbaycan arasında gelişen askeri işbirliği bu bakımdan kritik…

BÖLGENİN 3+3 FORMÜLÜ

Bölge ülkelerinin ABD’yi Kafkasya’dan uzak tutabilmesinin tek yolu Tahran’ın daha önce gündeme getirdiği 3+3 formülüdür.

Yani önce Türkiye – İran – Rusya üçlüsünün ittifak kurması, sonra bu ittifaka Gürcistan – Azerbaycan – Ermenistan üçlüsünün de dâhil edilebilmesi…

Böylesi bir çözüm modelinin önündeki en önemli engel ise bugün AKP’dir! AKP Hükümeti, aynı zamanda ABD’nin Kafkasya’da hamle yapabilmesinin aracıdır.

ULUSLARARSI KAFKASYA KONFERANSI

Örneğin, Hillary Clinton’un Güney Kafkasya ziyaretinden kısa bir süre önce, İstanbul’da “Uluslararası Kafkasya Konferansı” düzenlenmesi, bu nedenle önemlidir!

Başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere çok sayıda bakan ve milletvekilinin tebrik mesajı gönderdiği 12 Mayıs’taki Konferans’ta, bol bol Rusya kınandı!

Konferans’ta iki oturum düzenlendi. İlk oturum, Özgür-Der Genel başkanı Rıdvan Kaya’nın, ikinci oturum da Mazlum-Der Genel Başkanı Faruk Ünsal’ın başkanlığında yapıldı.

Basında yer almadı, ancak Rusya İstanbul’daki bu konferansa büyük tepki gösterdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı, “İstanbul’da katılımcıları tarafından Rusya Federasyonu toprak bütünlüğüne ve vatandaşlarının güvenliğine yönelik açık tehditlerde bulunulan Rusya karşı etkinliklere müsaade edilemeyeceğini ve bunun iki ülke arasındaki diyaloga gölge düşürdüğü” açıklamasında bulundu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Haziran 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP, HENRİ BARKEY’LE NE GÖRÜŞTÜ?

Faruk Loğoğlu’nun, CHP’nin Dış ilişkilerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olmasına rağmen, Sezgin Tanrıkulu ile birlikte özellikle Kürt meselesine yoğunlaşması ilginç…

Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatının, Kılıçdaroğlu’nun da dâhil edildiği bir Ankara mutabakatına dönüştürülmesinde, Loğoğlu ile Tanrıkulu’nun temasları, özellikle de ABD temasları etkili olmuş görünüyor.

MUTABAKAT HEYETİ

Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın önerilerinin yer aldığı Kürt meselesine çözüm paketini, 6 Haziran günü Tayyip Erdoğan’a sunduğunda, yanında Loğoğlu ve Tanrıkulu vardı! Loğoğlu ve Tanrıkulu, aynı paketi 31 Mayıs’ta da TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e sunmuştu!

Faruk Loğoğlu’nun ABD temaslarına geleceğiz ama dikkat çeken bir olguyu daha anımsatalım. Loğoğlu, 10 Nisan’da Hüriyet Daily News’a İngilizce “Kürt Sorunu: Bölgesel boyutunun derinleşmesi ve hızının ilerlemesi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Loğoğlu, yazısını şu sözlerle bitiriyordu: “Türkiye, çok geç olmadan, Kürt sorununa demokratik ve geniş kapsamlı çözüm bulmak için hareket etmeli ve etkili adımlar atmalı.”

Acaba “çok geç” olmasından kasıt neydi?

CHP: ANTİ-AMERİKANCI DEĞİLİZ

CHP’nin Oslo mutabakatına dâhil olmasının izi Faruk Loğoğlu’nun başkanlık ettiği parti heyetinin Aralık 2011’deki ABD ziyaretinde gizlidir!

Ziyaret, Loğoğlu’nun 12 Aralık günü, ABD’ye ayak basar basmaz, “CHP’nin anti-Amerikancı olmadığını” ilan etmesiyle başlamıştı!

Faruk Loğoğlu düzenlediği basın toplantısında Türkiye – ABD ilişkilerini “balayı” seviyesinde nitelemiş ve iki ülke iyi ilişkilerinin Suriye’ye yönelik “örtüşen politikalardan” kaynaklandığını belirtmişti. CHP Genel Başkan Yardımcısı Loğoğlu, kendilerinin de “Suriye’de daha demokratik bir yönetim” konusunda AKP’yle benzer düşündüklerini açıklamıştı!

Faruk Loğoğlu Kürecik radarıyla İsrail’in korunmasına itirazları olmadıklarını da vurgulamıştı!

Loğoğlu, Washington temaslarının sonunda da “ABD başkentinde AKP’den duyulan bir rahatsızlık ve hayal kırıklığı olduğunu” belirtmiş ve “herkeste bunun işaretlerini gördük” demişti. (18 Aralık 2011 tarihli gazeteler)

KÜRDİSTAN’IN MİMARIYLA RANDEVU

Faruk Loğoğlu’nun başında bulunduğu CHP heyetinin Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden daha dikkat çekici olanı ise Woodrow Wilson Center’da Henri Barkey ile basına kapalı toplantı yapmaları olmuştu.

Kimdir Henri Barkey? Türk basını ondan “Türkiye uzmanı” diye söz ediyor. Ama Henri Barkey, Graham Fuller’le birlikte Kürdistan’ın mimarıdır!

İPLERİ ABD’NİN ELİNDE

Loğoğlu’nun ABD temasları ve CHP’nin AKP’yle Oslo mutabakatını genişletmesi ve yerelleştirmesi, kuşkusuz BDP’nin ABD ziyareti sonrası açıklamalarıyla birlikte düşünülmeli!

BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak ABD dönüşü, Obama yönetiminden rol istediklerini açık açık söyledi! (Radikal, 3 Mayıs 2012) Aysel Tuğluk ise rol talep ettikleri ABD’nin dizayn hedefini müjdeledi: “Obama yönetimi yeniden seçilirse, Türkiye’yi ve AKP’yi masaya yatıracak! Bakın oturtacak demiyorum, masaya yatıracak! Bu, bir dizayn olacak.” (Özgür Gündem, 31 Mayıs 2012)

İlginçtir, CIA direktörü Graham Fuller ise geçenlerde yine ortaya çıkmış ve  “Türkiye’nin daha çok sola ihtiyacı var” demişti. (Yeni Şafak, 6 Nisan 2012)

Kuşkusuz CHP için yeşil ışık görüntülü bu açıklamalar, daha çok AKP’ye sopadır! Zira ABD bu türden açıklamalarla her iki partiyi de kritik zamanlarda “istenilen kıvamda” tutmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Haziran 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

OSLO’DAN ANKARA MUTABAKATINA

Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatı, Kılıçdaroğlu’yla üçlü mutabakata dönüştürülmüştü. Şimdi sırada mutabakatı Bahçeli ile büyütmek var! Bakın Oslo mutabakatı 5 adımda nasıl genişletildi?

ERDOĞAN – ÖCALAN MUTABAKATI

1.) AKP ile PKK arasında yapılan müzakereler, “koordinatör ülke” gözetimindeki 5. Oslo görüşmesinde mutabakatla sonuçlanmıştı. Masada bizzat Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla bulunduğunu belirten MİT Müsteşarı Hakan Fidan, PKK yöneticilerine Öcalan ile Erdoğan’ın “yüzde 95 anlaştığını” müjdeliyordu. (AKP’nin ve geçmiş hükümetlerin PKK ile müzakereleri için lütfen Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Hükümet – PKK görüşmeleri” isimli kitabımızı inceleyiniz.)

UZLAŞMA KOMİSYONU

2.) Oslo mutabakatının merkezinde “bölünme anayasası” vardı! “Koordinatör ülke”nin AKP ile PKK’yi mutabık kılarak Türkiye’ye dayattığı “yeni Anayasa” için artık TBMM görevlendirilmeliydi. “Erdoğan – Öcalan anayasası” CHP ve MHP yoluyla milletin meclisine benimsetilmeliydi!

TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in başkanlığında AKP, CHP, MHP ve BDP’den üçer milletvekilinin dâhil edildiği bir “uzlaşma komisyonu” kuruldu. 12 milletvekili, sanki anayasa yapıyorlarmış gibi toplandılar aylarca… Oysa “bölünme anayasası” hazır ve Başbakanlıkta bekletiliyordu!

“Türk olmayan yeni anayasa” gerçeği anlaşıldıkça, CHP ve MHP içinden itirazlar yükseldi. “Koordinatör ülke” çözümü anında buldu: Masadan ilk kalkanın ebe olacağı bir oyun başladı böylece…

ERDOĞAN – ÖCALAN – KILIÇDAROĞLU MUTABAKATI

3.) Sürecin belli bir aşamasında “yeni anayasa” gereği ülkenin yönetiminin de değişeceğinden hareketle “başkanlık sistemi” meselesi gündeme getirildi… Tam başkanlık, yarı başkanlık, partili Cumhurbaşkanı gibi modellerle kamuoyu ısıtıldı, alıştırıldı!

4.) Artık Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatına CHP de bütün gövdesiyle dâhil edilmeliydi. Gerçi Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP” Genel Başkanı olarak çoktan mutabıktı! Ancak görmek istemeyenler ile sürece direnen CHP’liler de vardı. Kılıçdaroğlu artık daha açık hamlelere geçecekti.

Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın 2007’de ortaya attığı “akil adamlar” ve “hakikatleri araştırma komisyonu” gibi önerileri dosyasına koyup, Erdoğan’a çıktı! Artık Erdoğan – Öcalan mutabakatı, Kılıçdaroğlu’yla genişlemiş ve üçlü mutabakat oluşmuştu!

ERDOĞAN: ÖNCE MHP’Yİ İKNA EDİN

5.) Kuşkusuz “koordinatör ülke” projelerinde Erdoğan daha deneyimliydi. Erdoğan, Öcalan’ın fikirleriyle kendisine gelen Kılıçdaroğlu’na “önce MHP’yi ikna edin” dedi!

Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na söylediği şu sözleri CHP ve MHP tabanı sorgulamalıdır: “BDP başlattığınız süreci olumladığını açıkladı. MHP Genel Başkanı ise önerdiğiniz konuya katkı vermeyeceği açıklaması yaptı. Oysa TBMM’de ‘toplumsal mutabakat komisyonu’nun kurulması için MHP’nin ikna edilmesi gerekiyor. Eğer temaslarınız MHP’nin iknasıyla sonuçlanırsa biz de komisyonun parçası oluruz.” (Hürriyet, 7 Haziran 2012)

ANKARA MUTABAKATI

“Toplumsal mutabakat komisyonu” dedikleri, Oslo mutabakatıdır! AKP önce PKK/BDP ile anlaşmış, ardından da “yeni CHP” bu mutabakata dâhil edilmiştir! Sırada MHP vardır! Bahçeli’nin en kritik zamanlarda aldığı tutum göz önünde bulundurulursa, “yeni MHP” de mutabıktır! (Emcet Olcaytu’nun Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Devlet Bahçeli’nin dokuz sabıkası” kitabını inceleyiniz)

Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatı, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile Ankara mutabakatına dönüştürülüyor…

Ancak, bakalım Türk milleti mutabık mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

PASİFİK’E ASKERİ YIĞINAK

ABD’nin Asya – Pasifik merkezli yeni savaş stratejisi Pasifik’i ısındırmaya başladı. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, bu stratejiye uygun askeri konuşlandırmaya başlayacaklarını Singapur’dan ilan etti: “Donanma, 2020 yılına dek yüzde 60 oranında Pasifik’e sevk edilecek. Bu sevkiyata 6 uçak gemisi, kruvazör, destroyer, savaş gemisi ve denizaltılarımızın çoğu dâhil olacak.”

Bu, ABD’nin toplam 285 parçadan oluşan savaş gemilerinin ve denizaltılarının 171’ini doğrudan Çin’e yönlendirmesi demektir!

Pekin’in ilk uçak gemisini, ilk insansız uçağını, ilk insansız helikopterini başarıyla test etmesi, uydu vuracak kapasiteye sahip füzelerini geliştirmesi, 5. nesil savaş uçaklarını başarıyla üretmesi, ABD’yi daha hızlı hareket etmeye zorluyor! Zira zaman Washington’un aleyhine ilerliyor! Çin Washington’un hesaplarından çok önce ABD’yi yakalamış olacak!

ABD’NİN ASKERİ HAMLELERİ

Leon Panetta, geçen yıl bu bölgede 172 tatbikat yapan ABD’nin ikili ve uluslararası askeri tatbikat sayısını daha da artırmaya çalıştığını söyledi.

Avustralya’yla yaptığı askeri anlaşma neticesinde bu ülkeye 2,500 asker gönderecek olan ABD, benzer bir anlaşma için Filipinler’le de görüşüyor. Washington, Bangladeş’e de bir askeri üs açma peşinde…

ABD’NİN HİNDİSTAN’A MECBURİYETİ

ABD’nin bölge ülkeleri Japonya, Güney Kore, Tayland, Filipinler ve Avustralya ile ittifak; Hindistan, Singapur ve Endonezya ile de ortaklık anlaşmaları bulunuyor.

Ancak ABD’nin Çin’le baş edebilmesi, öncelikle Hindistan’la stratejik ittifak kurabilmesine bağlıdır. Çünkü Yeni Delhi’yi yanına çekemeyecek Washington, erken havlu atacaktır.

Panetta’nın Singapur’dan sonra Hindistan’a gitmesi ve Yeni Delhi’yle Çin’e karşı ittifak zemini araması bir yana, ABD’nin en önemli strateji belgeleri de bu gerçeğe işaret ediyor.

Örneğin ABD’nin 2012 tarihli son Savunma Stratejisi belgesinde, Çin’e karşı Hindistan – Güney Kore – Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyor. ABD, Çin’i güney batısından, güney doğusuna kadar bu yayla kuşatmayı hedefliyor.

Çin’i yakalayan nüfusu ve ekonomik büyüklüğü, Hindistan’ı ABD için stratejik dayanak yapıyor.

Peki, yeterli mi? ABD’nin Çin’i durdurabilmesi için başka ülkelere de ihtiyaçları var.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı dış politika yol haritasında bu ülkeleri sıralıyor. Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve hedefler doğrultusunda işbirliği geliştireceğini belirtiyor.

ABD KONUMUNU KORUMA PEŞİNDE

Çin’in ABD’nin bu askeri hamlelerine yanıtı somut: Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao, önceki gün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte ABD’ye Suriye’de geçit vermeyeceklerini bir kez daha ilan etti.

Bugün yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ Zirvesi de ABD’nin hamlelerine yanıt olacak. Zira ABD’nin yanına çekmeye çalıştığı Hindistan, şu anda ŞİÖ’nün özel statülü ortağı!

Ve bitirirken altını çizelim: ABD’nin bu hamleleri aslında savunma hamleleridir, konumunu Çin’e karşı koruma hamleleridir. Ve nafiledir…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

KİM, KİMİN AKİL ADAMI?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, içinde “mutabakat komisyonu” ve “akil adamlar grubu” gibi önerilerin de olduğu 10 maddelik “teröre çözüm” paketini, bugün başbakan Erdoğan’a sunuyor. Böylece Kılıçdaroğlu, din ve darbe meselelerinden sonra, Kürt meselesinde de AKP’nin kozlarını elinden almış olacak!

Anımsarsınız, Kılıçdaroğlu, din konusundaki hamlesiyle turbanın ilköğretim okullarına kadar girmesini sağlamış, darbe konusundaki hamleleriyle de AKP’nin TSK karşıtlığını bile aratır olmuştu! Bakalım, Kılıçdaroğlu’nun Kürt meselesine el atması, neyle sonuçlanacak?

ÖCALAN-ERDOĞAN-KILIÇDAROĞLU MUTABAKATI

Aslında bu “akil adamlar grubu” önerisi, Oslo’da ortaya çıkan mutabakatın genişlediğini gösteriyor. Oslo’da Erdoğan ile Öcalan yüzde 95 anlaşmıştı. Şimdi mutabakata Kılıçdaroğlu’nun da dâhil edildiği anlaşılıyor…

Nereden mi çıkardık? Gelin şu “akil adamlar grubu” meselesinin aslına bakalım:

Öncelikle “akil adamlar” konusunun, Kılıçdaroğlu tarafından daha önce de gündeme getirildiğini anımsatalım. Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olan MİT’çilerle PKK yetkililerinin Oslo’da görüştükleri ortaya çıktığında ilginç bir şey olmuştu… Normalde ana muhalefet partisi liderinin, suçüstü yakaladığı Başbakan’ın üzerine gitmesi, onu köşeye sıkıştırması gerekirdi.

Ama Kılıçdaroğlu karşı çıkıyormuş gibi yapıp, Erdoğan’a can simidi uzatmıştı! Kılıçdaroğlu, Fatih Altaylı’ya, PKK’yle MİT’in değil “akil adamların” görüşmesi gerektiğini söylemişti. (HaberTürk TV, 7 Haziran 2011)

AKİL ADAMLAR, ÖCALAN’IN ESERİ

Tabi işin tuhaflığı şuydu: “Akil adamlar” fikrinin asıl sahibi Öcalan’dı. Kılıçdaroğlu da, Öcalan’ın önerdiği akil adamların, Öcalan’la görüşmesini istemiş oluyordu!

Öcalan bu “akil adamlar” fikrini Aralık 2007’de ortaya atmıştı: “Akil adamlar komisyonu kurulmalıdır. Bu akil adamların kimlerden oluşacağı çok önemli… Ben sadece biz seçelim, bizim seçtiğimiz insanlardan oluşsun demiyorum. Devletin de seçeceği kişilerden oluşan bir komisyon olur. Örneğin İlter Türkmen olabilir. Bu komisyona Aahtisari gibi, ki özellikle onu öneriyorum, insanlar bulunmalı. Bunlar gelip benimle de görüşürler.”

KOORDİNATÖR ÜLKE TEMSİLCİLERİ

Öcalan’ın “akil adamlar” için özellikle önerdiği Marti Aahtisari, sonradan Türkiye’ye gelmiş ve Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile bu konuyu görüşmüştü!

Peki, “akil adamlar grubu” Aahtisari ile İlter Türkmen dışında kimlerden oluşacaktı? Bu ikisi Öcalan’ın kontenjanıydı… Ya AKP’nin, CHP’nin, Gül’ün akil adamları kimlerdi?

O dönemde, gündeme başka isimler de geldi… Örneğin Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Sezgin Tanrıkulu

Murat Karayılan’la görüşmelerinin Cumhurbaşkanı temsilcisi sıfatıyla yapıldığı konuşulan Hasan Cemal, kuşkusuz Gül’ün akil adamıydı… Çandar, muhtemelen üçüncü tarafın, yani Oslo’daki adıyla “koordinatör ülkenin” temsilcisi olacaktı.

Ya Sezgin Tanrıkulu? Şimdilerde CHP Genel Başkan Yardımcısı da olan Tanrıkulu’nun elbette CHP’nin akil adamı olduğu düşünülür… Ancak Tanrıkulu’nun, Wikileaks’in yayımladığı belgelere göre “gölge CIA” olan Stratfor’un TR705 nolu kaynağı olması, onun da “koordinatör ülke” temsilcisi olduğunu düşündürüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Haziran 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN SURİYE’YE MÜDAHALE GÜCÜ YOK

Amerikan devlet aygıtının ünlü politika yapıcılarından eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Washington Post’a “Suriye’ye müdahale küresel düzeni çökertme riski taşıyor” başlıklı bir makale yazdı. (Henry Kissinger, Syrian intervention risks upsetting global order, Washignton Post, 2 June 2012)

Kissinger, makalesinde Suriye’ye müdahale risklerine dikkat çekiyor ve ülkesini uyarıyor.

ABD’NİN MÜTTEFİK SORUNU

Henry Kissinger’ın öncelikle ortaya attığı şu soru anlamlı: “ABD, uluslararası sistemi ayakta tutmak için şimdiye kadar önemi sayılanlar dâhil, demokratik olmayan herhangi bir hükümete karşı her halk ayaklanmasına destek vermeye kendisini mecbur mu hissediyor? Örneğin Suudi Arabistan, yalnızca topraklarında halk ayaklanması başlayana kadar mı müttefiktir?”

Kisisnger’ın, yanıtı içinde barındıran bu sorusu, aslında Suriye’yi değil, Mısır’ı ilgilendiriyor. Ve Kissinger’ın, Mübarek’i koruyamayan ABD’yi eleştirdiği anlaşılıyor.

Henry Kissinger’ın, Suriye’ye müdahalenin sonuçlarını tartıştığı yazısında, ikinci bir eleştirisi daha dikkat çekiyor: “Müdahale sonucu, insani durumu ve güvenlik durumunu iyileştirecek mi? Yoksa Sovyet işgalcisiyle savaşsın diye ABD tarafından silahlandırılan ama sonra bize karşı bir güvenlik sorununa dönen Taliban’la yaşadığımız deneyimi yineleme riskine mi düşüyoruz?”

Bu uyarı, özellikle ABD Kongresi’nde de yoğun olarak paylaşılıyor. Kongre üyeleri, Suriye’de rejim muhaliflerine dağıtılacak silahların, bir gün ABD’ye çevrileceğinden endişeli.

ÇİN VE RUSYA DİRENCİ

Henry Kissinger’ın üçüncü olarak dile getirdiği uyarı ise Suriye’ye müdahalenin yeni Amerikan stratejisiyle çelişecek olması: “ABD, Irak ve Afganistan’daki askeri müdahalelerden çekilişi hızlandırırken, aynı bölgede yeni bir askeri müdahalesi, nasıl haklı görülebilir? Diplomatik ve ahlaki meselelere daha bir odaklı, stratejik ve askeri niteliği daha az belirgin bu yeni yaklaşım, Irak’taki ya da Afganistan’daki geri çekilmeyle ve bölünmüş bir ABD’yle neticelenen ikilemleri çözer mi?”

Kissinger’ın dikkat çektiği dördüncü uyarı ise ABD’nin Suriye’ye müdahalesinin Suriye’yle sınırlı kalmayacağı gerçeği: “… ki bunun da benzer meydan okumalarla yüz yüze gelmesi ihtimali var.”

Henry Kissinger, beşinci olarak Suriye’ye müdahale konusunda uluslararası bir oybirliği bulunmadığına ve Çin ile Rusya’nın direncine dikkat çekmektedir.

ABD’NİN ÇARESİZLİĞİ

Altıncı olarak, Kissinger’a göre askeri müdahalenin iki ön şartı vardır: “Birincisi, statükonun devrilmesinden sonraki yönetim üzerinde oybirliği sağlanması can alıcıdır. Şayet amaç, bir yöneticinin indirilmesiyse, sonuçta ortaya çıkacak olan boşlukta yeni bir iç savaş patlak verecektir. Zira silahlı gruplar başa geçmek için yarışa girecek ve diğer ülkeler farklı tarafları tercih edecektir. İkincisi, siyasi amaç açık ve dayanılır bir sürede ulaşılabilir olmalıdır.”

Yedinci ve son olarak Kissinger, en önemli saptamasını yapıyor ve ABD’nin gücünün bu işe yetmeyeceğini vurguluyor: “Suriye meselesinin bu kriterleri karşıladığından şüphe ediyorum. Gittikçe mezhepçi bir karaktere bürünen bir çatışmada tanımlanmamış bir askeri müdahalenin içinde çareden çareye koşuşturmaya gücümüz yetmez.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Haziran 2012

, , ,

Yorum bırakın

ALMANYA, SURİYE CEPHESİNDE

“Suriye’ye ha saldırıldı, ha saldırılacak” propagandasıyla dolu bir yılı geride bıraktık. Ancak Suriye dimdik ayakta!

Bu süreçte Atlantikçilerin Suriye’ye saldıramayacağını iki veri nedeniyle saptıyorduk: Saldırı tarafından bulunan ABD zayıflıyor, savunma tarafında bulunan Çin – Rusya – İran bloğu güçleniyordu!

ÇİN’İN AĞIRLIĞI

Ancak Şam karşıtı kesimler ısrarla gücü parmak hesabıyla yapmaya çalışıyorlardı… “Suriye’yi topu topu üç ülke destekliyor” diyorlardı; onlarca ülkenin ise muhaliflerin arkasında olduğunu söylüyorlardı… Her “Suriye’nin dostları” adı altındaki “Suriye’nin düşmanları” toplantısında “şu kadar ülke temsilcisi, bu kadar katılımcı var” diye gürültü yapıyorlardı…

Hollanda, Belçika, Lüksemburg diyorlardı, Katar, Bahreyn, Arap Emirlikleri diyorlardı… Oysa hepsini toplasan Çin’in bir eyaleti etmiyordu!

BATI BÖLÜNDÜ

ABD karşısında geri adım atmayan Çin – Rusya – İran bloğu, işte bir yılın sonunda hem Suriye’ye saldırıyı engelledi, hem de karşı cepheyi böldü!

Almanya’dan söz ediyoruz, AB’nin motor ülkesinden…

Berlin, artık net bir şekilde Suriye cephesinde mevzilenmiştir!

MOSKOVA – BERLİN BİRLİKTELİĞİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Almanya ve Fransa ziyaretleri sırasında tutumunu belirleyen Berlin, hem Paris’le ayrı düştü hem de Moskova’ya açık destek verdi. Anımsayalım:

Önce Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle açıkladı ülkesinin tutumunu… Westerwelle, Suriye’ye askeri müdahalede bulunulması yönündeki görüşlere katılmadıklarını ve siyasi bir çözüm bulunmasını istediklerini söyledi.

Ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel konuştu… Putin’le görüşmesinden sonra basının karşısına çıkan Merkel, Moskova ve Berlin’in aynı görüşte olduğuna dikkat çekti. Suriye’deki şiddete son verilmesi gerektiğini, bu konuda kendisi gibi Putin’in de bir siyasi çözümden yana olduğunu kaydeden Merkel, “Suriye’de olası bir iç savaşın önlenmesi için her ülke ne yapabileceğine bakmalı” dedi.

HULA KATLİAMI, MUHALİFLERİN ESERİ

Şiddetin esas kaynağının Esad karşıtları olduğu artık Berlin’in de bilgisi dâhilinde!

Bakın Atlantik medyasının günlerdir üstünde tepindiği “Hula katliamı”, kendi eserleri çıktı. “Esad’ın tankları, elleri bağlı çocukları katletti” diye servis edilen haberler, vicdanı olan habercileri utandırdı! Zira elleri bağlı çocuklar vardı ama tank ateşiyle ölmemişlerdi!

Çocukları bağlayan da öldüren de Esad karşıtı teröristlerdi!

ABD KAYBETTİ, SURİYE KAZANDI

Artık İnsan Hakları İzleme Örgütü de gerçekleri dile getirmeye başladı. Örneğin önceki gün, 14 Suriye askerinin katledildiğini açıkladılar. Dera’da teröristler, tam 14 askeri öldürmüştü…

“Demokrasi” diyen, “Türkiye Suriye’deki şiddete sessiz kalamaz” diyen, “zulüm ile abad olunmaz” diyenler, bu gerçeğe de kör oldular, sessiz kaldılar, yazmadılar, konuşmadılar!

Ama Suriye gerçeği artık gizlenememektedir ve gün geçtikçe daha çok kesimin gözünü açmaktadır!

Gerçek en büyük güçtür ve işte Suriye bu gerçek nedeniyle tam bir yıldır Atlantik’e direnmiş, Batı’nın savaş naralarına karşı birliğini koruyabilmiştir.

Çin – Rusya – İran eksenli Suriye’yi savunma hattı, artık Almanya’nın dâhil olmasıyla daha da güçlenmiştir!

Batı’nın Suriye’ye saldıramayacağını artık daha güçlü ilan edebiliyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Haziran 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN YOLU

Başbakan Erdoğan’ın Cuma namazı çıkışında kendisine selam veren turiste “I love you” demesi, Davos’taki “one minute” tarzı bir ezikliktir! Biri Başbakan Erdoğan’a İngilizce bilmememin ayıp olmadığını artık söylesin!

Bırakın ayıp olmasını, anaokulu çocuğuna bile sayıların Türkçe değil de İngilizce öğretildiği bir ülkede, İngilizce bilmemek artık bir erdemdir!

YABANCI HAYRANLIĞI

Dün sosyal medyada bu konuda hayli mavra vardı. Kimi “güneyde gördüğü her turiste ‘I love you’ diyen bıçkın tipleri” hatırlatarak Başbakan Erdoğan’ın Kasımpaşalı kimliğine vurgu yapmış, kimi ‘I love you’ demenin, bir haftadır kürtaj ve sezaryen üstünden kadın meselelerine dalan Erdoğan’ın doğal patlaması olduğunu belirtmiş.

Ancak “selam veren turiste ‘I love you’ demenin” çok daha derinlerde başka bir duygunun dışavurumu olduğu belli: Eziklik ve buna bağlı olarak yabancı hayranlığı!

Başbakan Erdoğan’ın Türkçe konuştuğu Davos’ta, sözünün kesilmesini İngilizce’yle engelleye çalışmasından, bir mektubunda Irak’a özgürlük götüren Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olduğunu belirtmesine kadar pek çok örnek, bu gerçeği gösteriyor.

TOPLUMU BİÇİMLENDİRME HEDEFİ

“Üniversitelerde türbana karşı çıktığım” için tartıştığım bir liberal, 5 yıl sonra bana hak vermeye başladığını söyledi. Nedeni Erdoğan’ın son olarak girdiği kürtaj meselesi ve AKP’nin aileyi, toplumu biçimlendirmeye, üstelik yasa yoluyla soyunması…

Üniversitelerde türbana neden karşı olduğumu belirtirken bir de şu yöne dikkat çekmiştim. Siyasal İslamcılar, türbanı normalleştirdikleri andan itibaren, artık başı açıkları türban takmaya zorlarlar! Kendi yaşam biçimlerini dayatırlar!

Nitekim 5 yılda geldiğimiz yer, Başbakan Erdoğan’ın artık aileyi de kendi istediği gibi şekillendirmeye hedeflediğini gösteriyor: Anne kürtaj yapmayacak, üç çocuk doğuracak, çocuk 66 aylık olunca 4+4+4 kesintisiz kesintili eğitime başlayacak. Ya İslam dini dersini ya da peygamberin hayatını “zorunlu seçmeli ders” olarak seçecek. Baba kız çocuğunu isterse okuldan alıp, evden okumasını isteyecek!

TEK REFERANS: DİN

Yaşam alanlarımızdan bilimin çıkarılarak, dinsel temelde müdahale edilmesinin vardığı boyutu sanırız en iyi şu haber gösteriyor: Artık hastanelerde ilahiyat mezunu din psikologları görev yapacakmış. Din psikologları hastaya manevi destek verecekmiş!

Cin çıkaran hocaların ameliyata girmesi yakındır!

“Bir de ulemaya soralım” diyerek girilen yolda, artık hemen her meseleye, diyanetin fetvasına uygun olup olmadığına bakılarak girilmektedir.

Erdoğan’ın topluma çizdiği yolda tek referans, artık dindir, daha doğrusu dinciliktir!

TÜRBAN NEYİ ÖRTÜYOR?

Zira Erdoğan’ın yoluyla, toplum dindarlaşmamakta fakat dincileşmektedir! İşadamı dinin gereği değil de, ihaleye girebilmenin gereği olarak karısına türban takmaktadır! Haliyle türbanı kadın değil de aslında kocası takmış olmaktadır!

Ki Serhan Bolluk’un Salih Tuna’ya gösterdiği ama Tuna’nun kör olduğu gerçek ortadadır. Türban en başta gözleri örtmektedir: Trafikteki sayısı artan cipleri, yüzükte büyüyen taşları, bankada artan dövizi, üçe kapatmaları, İsviçre hesaplarını ve kendileriyle birlikte TÜSİAD’çıların da katlanarak büyümesini…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Haziran 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ASYA DOLAR KULLANMIYOR!

Gelin sondan başlayarak 6 aylık gelişmeleri özetleyelim önce:

1.) Çin ile Japonya, karşılıklı ticaretlerinde artık dolar yerine kendi paralarını, Yuan ile Yen’i kullanacaklar.

2.) Çin ile Rusya, karşılıklı ticaretlerinde –büyük oranda- Yuan ile Ruble kullanıyorlar.

3.) Çin ile Hindistan, karşılıklı ticaretlerinde –büyük oranda- Yuan ile Rupi kullanıyorlar.

4.) Çin ile İran, karşılıklı ticaretlerinde Yuan ile Riyal kullanıyorlar.

5.) Rusya ile İran, karşılıklı ticaretlerinde Ruble ile Riyal kullanıyorlar.

6.) Japonya ile İran, karşılıklı ticaretlerinde Yen ile Riyal kullanıyorlar.

7.) Rusya ile Japonya, karşılıklı ticaretlerinde ruble ile yen kullanmaya hazırlanıyorlar.

8.) Hindistan ile İran, karşılıklı ticaretlerinde, Rupi ile Riyal kullanmaya hazırlanıyorlar.

Dolar’ı karşılıklı ticaretlerinde kullanmayan bu ülkelerin satın alma gücüne göre dünya ekonomik büyüklük sıraları ise şöyle: Çin ikinci, Hindistan üçüncü, Japonya dördüncü, Rusya altıncı, İran on sekizinci…

ÇİN’İN DOLARA AÇTIĞI SAVAŞ

Bu önemli gelişme üç sütun üzerinde yükseldi.

1.) Çin, 2008 küresel krizinde Yuan’ı Dolar’a sabitleyerek, ABD ekonomisine büyük zararlar verdi. Washington iki yıl boyunca Yuan’ın serbest bırakılması için Pekin’e baskı yaptı. Pekin, parasını çok küçük oranlarda değerlendirerek, Washington’u oyaladı!

2.) Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkeleri (Güney Afrika’nın da katılmasıyla BRICS oldular) Haziran 2009’daki ilk toplantılarında Dolar’a savaş açtılar. Dolar’a alternatif rezerv para konusunu da gündemine alan bu ülkeler, krizli 4 yılda olağanüstü ekonomik büyümeler sağladılar.

BRICS ülkeleri 29 Mart’taki son zirvelerinde de, Dolar yerine kendi para birimlerini kullanma hamlelerini hızlandırma ve genişletme kararı aldılar.

Bu ülkelerin bir diğer başarısı da “BRIC Fonu” kurmaları oldu. Öyle ki, pek çok ulusal ve uluslararası şirket, krize panzehir olarak bu fonu değerlendirdi. Tek bir fonla aynı anda Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin piyasalarına yatırım yapma fırsatı veren BRIC Fonu, krizle boğuşan şirketlerin en gözde yatırım aracı oldu.

3.) Çin, son 4 yılda, 20 ülkeyle döviz takası anlaşmasına imza attı.

ÇİN’İN JAPONYA BAŞARISI

BRIC ülkeleri iki önemli başarı daha sağladı:

Birincisi, Japonya’yla ticari ilişkilerinde Dolar’ı devre dışı bıraktılar. Kapitalist dünyanın iki numarası olan Japonya’nın bu kararının ABD’ye maliyeti, önümüzdeki dönemde daha somut ortaya çıkacak! (Çin’in Japonya’dan sonraki ikinci önemli hamlesi de Türkiye’dir. Türkiye de Japonya gibi artık Çin’le ticaretinde Dolar kullanmayacak.) 

İkincisi, İran’la petrol alışverişlerinde Dolar’ı devre dışı bıraktılar. Dolar’a ağır bir darbe anlamına gelen bu karar, üstelik ABD tehdidi altındaki İran’a can simidi oldu. Tahran artık ABD ve İsrail karşısında daha rahat politik manevralar yapabiliyor!

YENİ BİR DÜNYA KURULUYOR

Dolar, sadece ABD para birimi değildi elbette. Dolar, ABD’nin dünya hegemonyasının en güçlü silahıydı. Bu öyle bir silahtı ki, ABD sürekli dolar basarak hem emperyalizmin jandarmalığını sürdürebiliyor hem de dünyayı satın alabiliyordu; ABD bastığı doları ihraç ederek de, dış ticaret açığını kapatabiliyor ve egemenliğini bir şekilde sürdürebiliyordu!

Dolayısıyla Dolar’ın saltanatının adım adım yıkılması, yeni bir dünyanın da kurulmakta olduğunun işaretidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Haziran 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

PKK KİMİN KARTI?

Erdoğan’ın işaretiyle Bekir Coşkun’un “paşa” yazısına köpüren “gazeteciler”, Erdoğan’ın bir kısım medya mensubunu “tasmalı” ilan etmesine haliyle sessiz kaldılar. Bu durumu, bir başka “tasmayla” açıklayabiliyoruz ancak!

TASMALI GAZETECİ

Bu “tasmalı gazeteci” meselesini şimdilik geçiyoruz. Yalnız Bush’un Irak savaşındaki “iliştirilmiş gazetecileriyle” aralarında bir benzerlik olduğuna dikkat çekmeliyiz. Zira Suriye yazılarını okuduğumuzda, tıpkı emperyalizmin çıkarları gereği, en bayağı yalanları bile gerçekmiş gibi yazabilen “iliştirilmiş gazetecilerin” yerli versiyonları olduklarını görüyoruz.

Başka ülkelerdeki görüntüleri, Suriye’deymişçesine haberine, köşesine konu edenler, Suriyeli teröristlerin ve hatta El Kaide’nin saldırılarını bile Esad yapmış gibi yazanlar, Esad’ın PKK’nin iki numarası olduğunu ilan edenler…

ESAD – PKK BAĞI KURMANIN AMACI

Kayseri Pınarbaşı Polis Merkezi’ne düzenlenen bombalı PKK saldırısı, bu bakımdan anlamlıdır. Çünkü yazılanlara bakılırsa PKK’liler 60 km. boyunca yakalanamıyor, etkisiz hale getirilemiyor ama yandaş kalemler, PKK’lilerin Suriye’den giriş yaptıklarını, dahası Esad’ın kanatları altında olduklarını biliyorlar! Sanırsın, sınırdan birlikte geçtiler!

PKK ile Şam ve Esad arasında bir bağ kurmanın, AKP’nin Suriye politikasını iç kamuoyuna yutturmanın bir aracı olarak değerlendirildiği ortada… Zira Erdoğan Esad’la İran’ı yalnızlaştırmak için daha önce yakınlaştığında Şam’ın PKK karşıtı tutumunu övenler ile bugün Esad’ı PKK’nin iki numarası ilan edenler aynı kişilerdir!

SURİYE’DEKİ KARIŞIKLIK PKK’YE YARAR

Tamam, bir zamanlar Hafız Esad – PKK ilişkisi vardı, Şam PKK’yi Türkiye’ye karşı bir kart olarak kullanıyordu. Ama politika, eski verilerin üzerinde tepinmek değildir, tersine o verilerden güncele dersler çıkarabilmektir. Güncel nedir? PKK 1999 sonrasında Suriye’nin bir kartı olmaktan çıkmıştır. Ankara ile Şam arasında PKK diye bir sorun yoktur.

Bu gerçeklik nedeniyle şimdi şu soru anlamlıdır: Esad rejimini yıkmaya çalışmak, Suriye’yi bir iç karışıklığa zorlamak PKK’ye yarar mı, yaramaz mı?

Sorunun yanıtını gelin Irak örneği üzerinden bulalım. Bakın Saddam Hüseyin merkezi otoriteyken, PKK Kuzey Irak’ı bu kadar rahat kullanamıyordu. Ne zaman ki ABD Irak’a saldırdı, Bağdat’ı zayıflattı ve Erbil’i güçlendirdi, o zaman PKK büyüdü!

Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Yani ABD Beşar Esad’ı zayıflattıkça, PKK Kuzey Suriye’de büyür!

Ki ABD’nin bölge politikaları ile PKK’nin kullanım deeğeri arasında doğru orantı vardır. ABD nereyi hedef alsa, PKK orada büyüdü, büyür!

Şam’ın merkezi otoritesinin zayıflaması, PKK’nin Suriye’nin kuzeyinde yaşam alanı bulması anlamına gelir. Nitekim Suriye sınırından giriş yaptığı belirtilen PKK’lilerin kullandığı güzergâh, Şam’ın değil, Esad karşıtlarının etkin olduğu bölgedir!

Öte yandan şu gerçeği de göz önünde bulundurmalıyız: Ankara için eline silah alan PKK ne ise,  Şam için de silahlı rejim karşıtı gruplar odur! Ankara’nın rejim karşıtlarının koordinatörlüğüne soyunması, başkalarına da aynı şeyi yapma hakkı sağlar! Ancak Şam’ın şimdi önemli bir ABD kartı olan PKK üzerinde, geçmişteki oranda bir denetim kurabilmesi mümkün değildir.

AKP, PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

Kendi düşmanını büyütmek, Atlantik taşeronluğunun kaçınılmaz sonucudur. Esad’ı ABD adına devirmeye çalışan Ankara, kendi ayağına kurşun sıkmakta, PKK’yi büyütmektedir!

AKP’nin Amerikancı Ortadoğu politikaları, PKK’ya yaramaktadır!

Devlet, Saddam Hüseyin karşıtlığının maliyetlerinden dersler çıkarabilirse ancak devlettir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Haziran 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın