Posts Tagged Kemal Kılıçdaroğlu
SAM AMCA’NIN PARMAĞI VAR MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/06/2013
Dünden beri pek çok okurdan ve sosyal medya takipçimden gelen “Bu eylemler CIA’nın marifetiymiş, doğru mu?” sorusunun kaynağının Banu Avar olduğunu üzülerek öğrendim.
Bu kadar ileri gitmiş olamaz diye umarak, Banu Avar’ın yazdıklarına baktım.
Evet, Avar açık bir şekilde gelişmelerin arkasında Occupy hareketinin ve OTPOR örgütünün olduğunu yazmıştı. Avar’a göre her ikisi de CIA imalatı örgütlerdi. Avar “turuncu Soros darbelerinin” yaşandığı ülkeleri görmüş biri olarak okurlarını uyarıyordu: “Batı basının ‘Çılgın Türkler’ diyerek neden gaz verdiğini düşünmenizi öneririm.”
HEM PARTİYE HEM DE ÖRGÜTSÜZ EYLEME KARŞI!
Anlaşılan Banu Avar’a bu yazdıklarından dolayı ciddi tepki gelmiş ki, Avar bu kez o tepkiler için de bir yanıt yazmış.
Örneğin “Erdoğan ABD’nin desteklediği adam, neden Batı tarafından devrilmek istensin?” sorusuna özetle şu yanıtı veriyor: “ABD, biriken gazdan kurtulmak için Erdoğan’ı deliğe süpürecek. Yerine Y-CHP ile BDP’den bir koalisyon kuracak. O sırada bölünme anayasası çıkacak. Federe Türk devletine yol alınacak.”
Yani ABD Tayyip Erdoğan üzerinden yapamadığını Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yapabilecek!
Avar, “Peki evde mi oturalım! Sokağa çıkmayalım mı?” diyen okurlarına da yanıt veriyor ve şu “çözümü” gösteriyor: “Partiler üstü bir platform oluşturulsun. Örneğin herkes ‘Şehit Aileleri Dernekleri’ içinde örgütlensin. İl il, ilçe ilçe Şehit Aileleri Dernekleri etrafında birleşmiş örgütlü kitle ne yapacağını, nasıl yapacağını bilir!”
YENİ ŞAFAK DA BANU AVAR GİBİ DÜŞÜNÜYOR!
Önceleri Banu Avar’ın yaklaşımını kişisel özelliklerinin bir yansıması diye düşündüm hep. Örneğin “aydın mükemmeliyetçiliğinden” kaynaklanıyor olabilirdi bu sürekli beğenmeme hali…
Yüzbinlerin katıldığı bir eylemdeki beğenmediği bir afiş, on binlerin yaptığı bir eylemdeki hoşuna gitmeyen bir slogan, o eylemi Avar tarafından tu kaka ilan etmeye yeterli olurdu. Yani bir aydının “havuza düşmüş bir yaprak nedeniyle tüm havuzu kirli sanması” hastalığıyla karşı karşıyaydık…
Ama örneğin TGB’nin uluslararası örgütleri de davet ettiği 19 Mayıs eylemine, “pankarttaki “Viva 19 Mayıs” lafından dolayı destek vermekten çekilmesi, yetinmeyip alternatif bir 19 Mayıs düzenlemeye soyunması, ya da Diyarbakır TGB’nin Kürtçe “Türk-Kürt kardeştir” pankartından vahim anlamlar çıkarması, meselenin bir aydın hastalığı olmaktan daha ileri olduğunu gösteriyordu.
Her neyse…
AKP’nin bazı özel isimleri de başından beri Banu Avar gibi düşünüyor. Onlar da ısrarla “Türk ekonomisi çok iyi. Türkiye bölgesinde büyüyor. ABD bundan rahatsız olduğu için Türkiye’yi karıştırıyor.” diyorlar.
Avar acaba bu tezleri her gün yazan Yeni Şafak ve Star yazarlarını okuyor mu? Okuyorsa, “acaba neden benim gibi düşünüyorlar” diye hiç soruyor mu?
HATASIZ EYLEM, YAPILMAMIŞ EYLEMDİR
Banu Avar’dan farklı olarak bu eylemlere “örgütsüz, öndersiz, programsız” olduğu için dudak bükenler de var. Avar gibi “CIA parmağı” görmüyorlar ama “başarısız olacak” diyerek eylemden uzak duruyorlar. Yani yeniliriz diyerek maça çıkmıyorlar! Tabanlarının zorlamasıyla çıktıklarında da eylemin kenarında duruyorlar!
Oysa çok basit bir gerçek ortada duruyor: Katıl, eylemdeki yanlışlara karşı çık, eylemi doğruya sevk et, eyleme önderlik et, programını kitlelere benimset!
Unutulmamalı, doğru eylem çizgisinde aşırı hassasiyet, eylemsizliğe götürür. Zira en hatasız eylem, yapılmamış eylemdir.
ERDOĞAN’A CAN SİMİDİ ATMA!
Netice olarak şunları söylemeliyiz:
1. Bu eylemler, 11 yıllık AKP saltanatının insanlarda yarattığı birikmiş öfkenin patlamasıdır. Yaşam tarzına müdahale edilen, aşağılanan, hakarete uğrayan, her demokratik eylemine biber gazı sıkılan, sınavına kopya çetesi sokulan, üniversitesine polis dikilen, sevgilisinin elini tuttuğu için ‘ahlaksız’ ilan edilen, kendinden başarısız olanın kendisine baş tayin edilmesine kızan, değerlerine her gün küfredilen insanların başkaldırışıdır!
2. Kuşkusuz örgütsüz kitle hareketi olması nedeniyle başarısız olabilir. Ama şimdiden en önemli başarıyı kazanmıştır: Korku duvarını yıkmıştır!
3. İstihbarat servisleri halk hareketlerine sızar, yanlış eylemler yaparak eylemi geniş kitleler nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışır. Bunun panzehri, örgütlü güçlerin de eylemlere ağırlığını koymasıdır.
4. ABD her şeye hâkim değildir! En son kanıtı da Irak’tır, Suriye’dir… Her olayda ABD’nin parmağını aramak, Washington’dan onaysız dünyanın dönmeyeceğini sanmak hem bir özgüvensizlik halidir hem de teslimiyete yol açar.
5. Emperyalizm önünü alamadığı eylemlerin yönünü değiştirmeye, yönünü değiştiremeyecekse de başına “kötünün iyisini ya da iyinin kötüsünü” geçirmeye gayret eder. Örneğin Mısır’daki gibi…
Ancak halk hareketleri böyledir; inişler çıkışlar olur, ilerlemeler geri çekilmeler olur… Diz bir çizgide sürekli ilerleyen ve pirüpak olan bir halk hareketi hayatta değil ancak laboratuvarda gerçekleşir!
6. Türk basınının bu eylemlere Erdoğan korkusuyla sessiz kalmasını sorgulamaktansa, Batı basınının neden ilgi gösterdiği üzerinden komplo teorileri üretmenin eyleme ve Türkiye’ye bir yararı yoktur.
7. ABD’deki güç kaybı, ekonomik sorunlar kuşkusuz devlet içinde bir bölünmeye ve tarafların çarpışmasına neden oluyor. Erdoğan’ın ve Fethullah Gülen’in pozisyonu, ABD’deki bu iç çarpışmadan bağımsız değildir.
Ancak Erdoğan hâlâ ABD’nin Türkiye’deki en önemli aktörüdür. Washington Erdoğan’dan vazgeçmiş değildir ancak hizadan çıkmaması için sürekli denetim altında tutmakta, zaman zaman da alternatifleriyle terbiye etmektedir.
Bu gerçeklikten atlayarak Erdoğan’ı zorlayan bu eylemleri CIA marifeti saymak ve gözden düşürmeye gayret etmek, Erdoğan’ın beklediği can simididir!
Banu Avar’ın buna hakkı yok!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Haziran 2013
PKK’Yİ KSK YAPMA SÜRECİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/04/2013
Öcalan Kandil’e gönderilmek üzere mektup yazıyor ve Adalet Bakanlığı’na veriyor. Adalet Bakanlığı mektubu MİT’e teslim ediyor, MİT de BDP’ye…
Sonra BDP heyeti mektubu alıp Kandil’e götürüyor. Kandil’deki PKK üst yönetimi “biz Öcalan’a cevabi mektubumuzu hazırlarken, siz Kuzey Irak’ta iki-üç gün oyalanın” diyor. BDP heyeti Erbil’de bekliyor. Sonra yine buluşuyorlar ve mektup aynı güzergâh izlenerek Öcalan’a ulaştırılıyor.
Bu tablo son iki ayda tam dört kez gerçekleşti. Şimdi beşinci mektubun da yola çıktığını öğreniyoruz.
Ancak “Cumhuriyet” savcılarının bir bölümü Ömer Hayyamları yargıladıkları için çok meşgul olduklarından, bir bölümü de Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “suçsa, ben işliyorum” diyerek kendilerini açıkça tehdit ettiğinden, bu yasa dışı mektuplaşma faaliyetini bir türlü göremiyorlar!
Öyle ki, yanlışlıkla görmemek için, sinemadan siyasete oradan da kargo sektörüne transfer olan S. S. Önder’in mektup taşıma maceralarını ballandıra ballandıra anlatan gazeteleri bile okumuyorlar!
S. S. ÖNDER’İN ÇANTASI
Ancak haksızlık etmemeliyiz. S. S. Önder bu sürecin sadece postacısı değil, aynı zamanda psikolojik savaş danışmanıdır. Nasıl mı?
Örneğin BDP heyeti ile Öcalan’ın görüşmesine dair açıklamalar Fethullah Gülen ve cemaatini mi incitti? S. S. Önder hızır gibi yetişir: “Ben söylemeyi unuttum; Öcalan’ın Fethullah Gülen hoca efendiye çok selamı vardı…”
Örneğin Öcalan’ın nevruz mesajındaki İslamcı çıkışı tabanda rahatsızlık mı yarattı? S. S. Önder hızır gibi yetişir ve Öcalan’ın “çözüm ve barış sürecini Mahirlere ve Denizlere adadığını” açıklar!
S. S. Önder’in çantasından şimdi ne çıkacak, merakla bekliyoruz…
ÖCALAN’IN YOLHARİTASI
S. S. Önder’le birlikte İmralı’ya Öcalan’ı ziyarete giden BDP milletvekili Pervin Buldan sahneye çıkmış bu kez ve Öcalan’ın mesajlarını aktarıyor: “CHP Meclis’te kurulan komisyona milletvekili vermezse, biter!”
Mesajı bu sertlikte vermelerine gerek var mıydı, bilemiyoruz. Zira Kemal Kılıçdaroğlu zaten o komisyonun fikir babası olmakla övünüyor günlerdir. Partisindeki ulusalcıları yatıştırdıktan sonra, illa ki o komisyona milletvekili verecektir. Umarız bu kez bizi şaşırtır!
Peki, başka ne mesajı varmış Öcalan’ın? Pervin Buldan, Öcalan’ın yol haritasının üç aşamalı olduğunu belirtmiş.
Duyunca sevindik, zira iki aydır hep bu üç aşamalı yol haritasından söz edilir ama bir türlü üçüncü aşamada ne olduğu açıklanmaz. “Bu kez açıkladılar herhalde” diyerek Buldan’ın açıklamalarını yayımlayan Özgür Gündem’i okumaya koyulduk:
“Öcalan’ın süreçle ilgili beklentileri var. Birinci aşama, ikinci aşama ve üçüncü aşama diye nitelendirdiği bir yol haritasından bahsediyor. Birinci aşamada komisyonların kurulması, hem akil insanlar komisyonu hem de Meclis bünyesinde kurulacak olan komisyon ve bir de geri çekilme var.”
“İkinci aşamada bazı yasal ve anayasal değişikliklerin yapılması var. Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması ve TCK’de bazı değişikliklerin yapılması gerekiyor, bunlar önemli. Seçim Yasası dediğimiz, barajın indirilmesi, hazine yardımı gibi, yol temizliği dediğimiz bütün meseleler ikinci aşamada gündeme gelecek olan ve konuşulacak olan meseleler. Bunlar daha çok geri çekilme süreci tamamlandıktan sonra konuşulabilecek konular.” (Özgür Gündem, 17 Nisan 2013)
Peki ya üçüncü aşama? Üçüncü aşama yine yok!
ÖCALAN’IN KAYIP 3. AŞAMASI
Bir türlü açıklanamadığına göre, herhalde zurnanın zırt dediği yer bu aşama olsa gerek!
Tamam da, ne peki?
Olasılıkları değerlendirmek üzere Öcalan’ın geçmiş açıklamalarına ve özellikle 2009’da hazırladığı yol haritasına bakıyorum. İşte kuvvetle muhtemel üçüncü aşama: “Yurtdışındaki PKK’lilerin yurda dönmesi ve bir bölümünün demokratik özerk bölgenin öz savunma gücü yapılması!”
Yani, PKK’nin Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (KSK) yapılması!
Herhalde Kandil bu nedenle direniyordur ve şöyle düşünüyordur: “Madem gelip KSK olacağız, niye şimdi sınırdan çıkalım ki?”
Öcalan artık altıncı mektubunda daha vurgulu yazar: “Kaç kere diyelim: Önce Suriye, sonra da İran görevi var!”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2013
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ AYAKLAR ALTINDA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/02/2013
Başbakan Erdoğan geçen hafta önce “Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe, dinsel milliyetçiliğe hayır dedik. Bunların hepsi ayağımızın altında.” dedi. Ardından da Prag’a giderken uçakta açıklamasını sürdürdü: “Biz Kürt milliyetçiliğine de karşıyız, Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ortak paydasında bütünleşelim diyoruz.”
Böylece Mümtazer Türköne’nin de saptadığı gibi Başbakan Erdoğan “Türk milliyetçiliği ayaklarımın altında” demiş oluyordu! (Zaman, 5 Şubat 2013)
Ancak sözlerine bakılırsa, Türköne’de misyon, “kutsal saydıklarının” da önüne geçebiliyor: “Türk milliyetçiliği tarihî misyonunu tamamladı. Yaşatmanın ve ayağa kaldırmanın Türk milletine faydası yok.”
ŞEYTAN ÜÇGENİ
Başbakan Erdoğan’ın “Türk milliyetçiliği ayaklar altında” sözü hem Kemal Kılıçdaroğlu’nu hem de Fethullah Gülen’i tamamlıyor.
Kılıçdaroğlu, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” diye soran gazeteci Murat Yetkin’e üçüncü bir tarafmışçasına şu çarpıcı yanıtı vermişti: “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim.” (Radikal, 27 Mayıs 2010)
Fethullah Gülen ise daha 2005 yılında “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek Ergenekon tertiplerinin uygulamaya geçmesi için düğmeye basmıştı. (Aktüel, 18 Ekim 2005) Nitekim Emniyet Genel Müdürlüğü de “Ulusalcılığı” tehdit kapsamına almıştı!
Böylece Türk’e karşı oluşturulan şeytan üçgeninin bir köşesine Gülen, bir köşesine Erdoğan, son köşesine de Kılıçdaroğlu yerleşmiş oluyor. Hep birlikte Abdullah Öcalan’ın isteği doğrultusunda, Anayasa’dan Türk sözünü çıkarmaya çabalıyorlar! Üçgen piramidin tepesinde, Washington’dan bakan gözü unutmuyoruz elbette…
BDP KAVMİYETÇİLİĞİ
Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu (milleti) ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözleri, büyük bir psikolojik savaş açılarak ve bilimsel bir doğruya “Türk ve Kürt eşit değildir” anlamı yüklenerek ele alınmaya devam ediyor.
Bu tartışma, aynı zamanda cehaletin ne düzeyde olduğunu da sergiliyor. TBMM’de Türk milletini temsil edenlerin büyük bir kısmı, feodalizm ile kapitalizm arasındaki farktan, dolayısıyla da millet ile milliyet arasındaki farktan bihaberler!
Daha ilginci, Kürtçülerin kavmiyetçiliğidir! Örneğin BDP Milletvekili Altan Tan şöyle diyor: “Yapılması gereken Türkiye’nin laikçi, ulusalcı paradigmasının tarihin çöplüğüne atılmasıdır. Bunun neticesi de nedir, Kürtleri bir kavim olarak kabul etmektir.”
Yani Tan, Kürtlerin bir milliyet, yani bir kavim düzeyinde kabul görmesini istiyor! O zaman sorun ne? Milleti ırk düzleminde tanımlayan en gerici sağcı kesimler bile “Kürt kavmine” itiraz etmiyor zaten!
Ayrıca bu durumda Birgül Ayman Güler’e itirazın niye? Zira Güler, haklı olarak Türkmen ve Kürt milliyetlerinin, yani kavimlerinin, bir devrimle milletleştiğini ve Türk milleti ismini aldığını belirtiyor! Yani Türk, Türkmen ile Kürt’ün üst kimliği oluyor!
Ama sözlerine bakılırsa Tan üst kimlik istemiyor, “alt kimlik yeterli” diyor!
MİLLET YOKSA, DEVLET VE VATANDAŞLIK YOKTUR!
Kürtlerin en büyük sorunlarından biri de budur. Kürtlere Kürtçülük adına üst kimliği çok gören, onu ortaçağın feodal beylerinin, şeyhlerinin, ağalarının elinde maraba yapan işte bu zihniyettir!
CHP’nin toprak reformuna itiraz eden ve sonra DP haline gelen gerici kanadının 80 yıl önceki bakış açısı, bugün BDP’de hortlamıştır!
Oysa Kürt hareketinin Sol’a bulaşmışları bu kavramları bilir. Hiç değilse Stalin’in “ırka dayanmayan” şu bilimsel tanımını duymuştur: “Tarihsel düzlemde kurulmuş, ortak dil, bölge, ekonomik hayat ve ortak kültürde kendisini gösteren psikolojik yapı temelinde oluşmuş, istikrarlı halk topluluğu.”
Bilmeyince ya Sırrı Sakık gibi milleti oluşturan milliyetlere karşı ırkçılık yapar, ya da Refah Partisi kökenli BDP’li Altan Tan gibi, Kürt’e maraba olmayı layık görür!
Son sözümüz de “Biz Kürt milliyetçiliğine de, Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Ortak paydamız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır” diyen Erdoğan’a ve “Kürt de demedim, Türk de demedim” diyen Kılıçdaroğlu’na: Millet yoksa devlet de yoktur, vatandaşlık da yoktur! Milli devlet yoksa emperyalizme sömürge olmak vardır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2013
CHP’NİN ATLANTİK’TEKİ YERİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/01/2013
Dünyanın ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaydığı ve ABD’nin bu gelişmeye göre saldırı stratejisini Asya-Pasifik merkezli ilan ettiği bir süreçte, Başbakan Erdoğan’ın AB’ye karşı Şangay İşbirliği Örgütü’ne girmeyi düşünmesi, sebebi ne olursa olsun, Türkiye için çok önemlidir.
Bunun, AB’ye şantaj olasılığı içermesine rağmen, reel politikanın gereği olduğunu içeren yazılarımızı anımsayacaksınız. Son yazımızda NATO üyeliği ile ŞİÖ üyeliğinin bir arada olamayacağını da vurgulamıştık.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Hürriyet’in Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın sorusu üzerine aynı şeyi söyledi: “Başbakan tarafından yapılan yorumu görmedim. Açıkçası, Türkiye’nin aynı zamanda NATO üyesi olduğu düşünülürse, Şangay örgütüne üyeliği enteresan olurdu. Nasıl ilerleyeceğini görmek zorundayız.”
Salt bu açıklama bile ŞİÖ üyeliği konusunun ABD emperyalizminden bağımsızlaşmak anlamına geleceğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşını vermiş bir ülkenin kurucu partisi olan CHP’nin de bu gelişmeyi alkışlayacağı düşünülürdü…
Peki, öyle mi oldu?
CHP’YE GÖRE NATO, ÇAĞDAŞ DÜNYA
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün grup konuşmasında bu konuya değindi ve şunları söyledi: “Siz o çağdaş dünyadan kendinizi koparmak istiyorsunuz. Kiminle konuştunuz, kime danıştınız? Eğer Şangay İşbirliği Örgütü’ne girecekseniz, NATO’yu ne yapacaksınız? NATO’dan da herhalde çıkacaksınız.”
Yeni CHP’ye göre NATO çağdaş dünyaydı ve ŞİÖ’ye girmek, çağdaş dünyadan kopmaktı!
Meseleye, özellikle son günlerde ortaya çıkan ve bu partinin üst yönetiminin millet ile milliyet farkı konusunda bile ortalama bilgi düzeyinin altında kaldığını gösteren tartışmayı temel alarak bakarsak, NATO’yu çağdaş dünya görmeyi cehaletle açıklayabiliriz.
Ama sorun cehaletle açıklanamayacak kadar derindir ve önemlidir.
CHP’YE GÖRE AB, TÜRKİYE’NİN KÖKÜ
CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun ŞİÖ üyeliği konusunda attığı iki tweet, “derin ve önemli” gördüğümüz bağa işaret etmektedir.
Şöyle diyor Loğoğlu: “Hâlâ inanamıyorum, AB değil Şangay Beşlisi diyen AKP, Türkiye’nin eksenini değiştirmekle yetinmiyor, artık köklerini kazımaya çalışıyor.”
Dünyanın ekseni değişirken, Loğoğlu’nun hâlâ Batı’da çıpalı kalmak istemesi not edilmelidir. Öte yandan Loğoğlu’nun eksen değiştirmeyi “köklerin kazınması” olarak görmesi, daha da anlamlıdır. Loğoğlu bilmelidir ki, Türkiye’nin kökleri Batı’daysa eğer, o Batı 1922’de Ankara-Polatlı’ya kadar gelmişti ve CHP’nin lideri Mustafa Kemal, o kökleri kesmişti!
Loğoğlu ikinci tweet’inde de şöyle diyor: “AB değil, Şangay Beşlisi demek, Türk dış politikasını hafife alan AKP, Türkiye’nin çıkarlarını ve geleceğini ciddiye almıyor demektir.”
Türkiye’nin çıkarlarını Batı’da gören bir anlayışın Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşarlık seviyesine kadar çıkmış olması, kabul edelim ki, Küçük Amerika sürecinin başarısıdır!
CUMHURİYET AB YOLUNDA YIKILDI!
Faruk Loğoğlu tweet’leriyle yetinmedi, iki gün sonra da yazılı bir basın açıklaması yaptı. Bu kez daha da ileri gitti ve “AKP, bu çıkışıyla aslında uzun süredir uzaklaşmak için çaba harcadığı Avrupa-Atlantik camiasından Türkiye’yi daha da uzaklaştırabilecek bir adım atmıştır.” diyerek hükümeti Atlantik Cephesi’nden kopmak istemekle suçladı.
Erdoğan, eğer Batı gerilemiyor ve Doğu yükselmiyorsa, siyaseten en büyük dayanağı olan Atlantik Cephesi’nden kopmayı aklının ucundan bile geçirmez! Bunu Loğoğlu’nun bilemiyor olmasını kabul edemeyiz!
Anlaşılan CHP, Türkiye’nin dünyadaki yeri konusunda artık en geridedir. Aksi takdirde Faruk Loğoğlu’nun AKP’ye “Atlantik’ten sakın kopma” çağrısında bulunabilmesini açıklayamayız.
Bitirirken Loğoğlu’nun basın açıklamasındaki “AB’ye tam üyelik CHP’nin temel hedeflerinden birisidir!” sözlerine de değinelim: Demek Yeni CHP, Cumhuriyet’in 1999’dan beri AB aday üyeliği yoluyla adım adım yıkıldığını hiç fark etmedi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2013
CHP NEDEN ESAD KARŞITI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/10/2012
Suriye’de akan kanın sorumlusu kim? CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na göre Beşar Esad ve Tayyip Erdoğan! Hatta Kılıçdaroğlu, Esad’ın, Erdoğan’a göre daha sorumlu olduğunu da saptıyor! (Tarafsız Bölge, CNNTürk, 8 Ekim 2012)
Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun sözleri, tezkere oylaması günü CHP adına konuşan ve kürsüden “Esad’ın canı cehenneme” diyen Muharrem İnce’yle uyumlu…
Her ikisi de Esad karşıtlığı sergileyerek ABD’ye selam göndermiş oluyorlar…
KILIÇDAROĞLU’NUN ABD’YE MESAJI
Hele Kılıçdaroğlu’nun şu sözleri bu mesajı daha da somutluyor: “Bana çıksın bu ülkenin başbakanı şu lafı etsin, ‘Benim izlediğim politikayı Fransa destekliyor, Almanya destekliyor, İngiltere destekliyor, NATO destekliyor, ABD destekliyor’ desin.”
Kılıçdaroğlu “bu ülkelerin AKP’yi desteklemediğini” iddia ediyor ve bu kez küçümsemek için AKP’nin arkasında olan kuvvetleri sıralıyor: “Kim destekliyor? Suudi Arabistan, Katar destekliyor, Barzani destekliyor.”
Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri, cehalet eseri değildir. ABD’nin, NATO’nun AKP’yi nasıl desteklediğini en iyi Kılıçdaroğlu bilir. “AKP’yi destekliyor” dediği ve küçümsediği güçlerin, tıpkı AKP gibi ABD taşeronu olduğunu da en iyi Kılıçdaroğlu bilir.
E, o zaman? Kılıçdaroğlu, Washington’a “AKP’yi değil beni destekle” mesajı veriyor!
KILIÇDAROĞLU’NUN TUTARSIZLIKLARI
Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı, Suriye konusunda net ve doğru bir tutum almasını önlediği gibi kendisini de tutarsız durumlara düşürüyor. Örneğin Kılıçdaroğlu hem “Suriye’de akan kanın sorumlusu önce Esad, sonra Erdoğan’dır” diyor, hem de CHP ile AKP’nin Suriye konusundaki politika farkını şu sözlerle açıklıyor: “Hükümetin isteği ‘rejimin değişmesi değil, Esad’ı göndermek’, biz ise Suriye’de akan kanın durmasını istiyoruz.”
“Akan kanın sorumlusu Esad” dediğinize göre, o zaman siz de AKP gibi “Esad’ı göndermek” istiyor olmuyor musunuz?
Kılıçdaroğlu kendisiyle o kadar çelişiyor ki, programda önce Batı’nın AKP’yi desteklemediğini söyleyerek ABD’ye selam çakarken, bir süre sonra şunu demeye başlıyor: “(Hükümetin) baştaki çabaları elbette doğruydu ama ne zaman ki siz Batı’nın piyonluğuna soyundunuz, Batı’nın diliyle konuşmaya başladınız…”
ESAD KARŞITLIĞI DERSİM’E BAKIŞLA UYUMLU
Washington’dan AKP yerine CHP’yi desteklemesini dileyen Kemal Kılıçdaroğlu, bunun şartlarından birinin “Esad karşıtı” olmaktan geçtiğini bilerek sık sık konumunun altını çiziyor: “Kesinlikle Esad yönetimini savunmak gibi, Esad yönetimini onore etmek gibi, ‘Esad yönetimi doğru yaptı’ demek gibi bir düşünce aklımızın ucundan geçmedi. Hiçbir yerde, hiçbir ortamda, hiçbir toplantıda, hiçbir televizyon programında, hiçbir grup toplantısında bizden, ne ben ne de hiçbir CHP’linin Esad yönetimine övgüler düzdüğü falan yok.”
Kılıçdaroğlu, şu sözlerle CHP’nin tutumunu ilan ediyor: “Bana ne, Esad Aleviymiş, Sünniymiş. Halkına zulmeden adamın inancı mı olur? Zalim zalimdir.”
Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri, Dersim konusunda partisini ve İnönü’yü suçlamasıyla ne kadar da uyumlu!
PARİS METROSU’NDAKİ FOTOĞRAFLAR
Oysa Kılıçdaroğlu da çok iyi biliyor ki, Mısır ve Tunus’tan farklı olarak Suriye’de halk değil, Batı destekli silahlı gruplar sokağa çıktı. Hatta Esad ilk zamanlar, eylemlerde olur da kullanırlar diye güvenlik kuvvetlerine silah taşımayı bile yasaklamıştı. Daha ilk günlerde Cisreşuğur’da 120 polisin katledilmesi, Esad’ın bu yaklaşımı nedeniyleydi…
Türkiye Saddam Hüseyin karşıtlığının sonuçlarını yaşayarak gördü… O gün batı kaynaklı psikolojik savaş sonucu Saddam Hüseyin, kamuoyunun gözünde bir caniye dönüştürülmüştü… Bugün de Beşar Esad zalime dönüştürülmek isteniyor.
CHP’liler en azından şunu düşünsünler: Batı, yıllar önce neden Paris Metrosu’nda, insanlar gelip geçerken ayaklarıyla çiğnesinler diye Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, Muammer Kaddafi’nin, Beşar Esad’ın, Hamaney’in fotoğraflarını sergiledi?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ekim 2012