Posts Tagged Öcalan

ÖCALAN NEDEN DİYARBAKIR’DA YOK, TAKSİM’DE VAR?

Başbakan Erdoğan Kazlıçeşme mitinginde dikkat çeken bir hatırlatma yaptı: “Utanmadan şunu söylüyorlar. ‘Arap baharını gördük, şimdi de Türkiye baharına hazır olun’ diyorlar. Dışarıdaki bazı kendini bilmezler, içeride de onların uzantısı olan bazı kendilerini bilmezler. Türkiye’de Türk baharı 3 Kasım 2002’de oldu ama onlar bunun farkında değil.”

Gezi eylemleri bir “Türk baharı” değildir, dolayısıyla “Arap Baharı’nın” Türk olanı hiç değildir! Peki, 3 Kasım 2002 bir Türk baharı mıdır? 3 Kasım 2002 Soros’un ilk turuncu darbesidir!

Soros 2002’de Türkiye, 2003’te Gürcistan’da, 2004’te Ukrayna’da ve 2005’te de Kırgızistan’da darbe yaptı ve iktidara Amerikancıları getirdi!

2011’de Tunus ve Mısır’da olanlar ise bu dört Soros darbesinden tamamen farklıydı. Tunus ve Mısır’da zaten Amerikancı liderler iktidardı.

TAKSİM AKP’YE BAYRAK DİKTİ

Erdoğan’ın Kazlıçeşme mitingi sadece bu nedenle değil, Erdoğan’ın başlattığı kampanya nedeniyle de ilginçti. Aslında Erdoğan’ın yalnızlaştığını resmeden bu konuşma, şu çağrıyla bitti: “Türk bayraklarınızı sakın katlayıp koymayın. Balkonlarınıza asmanızı istiyorum. Bu bir bayrak kampanyasıdır. Bunlarla birilerine cevabı çok iyi şekilde vereceksiniz. İstanbul’un her yerinde bunu göreceğim.”

O birileri kim? Taksim eylemcileri ve Türkiye’nin dört bir tarafında “Her yer Taksim, her yer direniş” diyerek Gezi’ye sahip çıkanlardır.

Peki, eylemcilerin ellerindeki bayrak ne? Türk Bayrağı!

Peki, Erdoğan’ın “tencere, tava aynı hava” diyerek aklınca küçümsediği eylemcilerin balkonunda ne asılı? Türk bayrağı!

Peki, AKP hükümetinin yasakladığı 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda, 29 Ekimlerde Atatürk’e koşanların, Cumhuriyet diye haykıranlrın ellerinde ne var? Türk bayrağı!

Peki, bu eylemlere katılanlar en çok neye kızıyor? Erdoğan’ın Türk’ü anayasadan çıkarma girişimine, “Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına aldım”  demesine, Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesine karşı çıkmasına, Türk’ü Türkiye yapmaya çalışmasına…

Bakın en somutunu anımsatalım. Daha geçenlerde cümlesinde “Türk bayrağı” geçen BDP milletvekiline ne diye kızmıştı AKP milletvekili Mehmet Metiner: “Türk bayrağı değil, Türkiye bayrağı diyeceksin!”

Peki, tüm bu gerçekler ortadayken, Başbakan Erdoğan neden Türk bayrağını anımsadı, neden kitlesinden Türk bayrağı asmasını istedi?

TOMA’lar neden Tük bayrağı astıysa, Erdoğan da o nedenle Türk bayrağı asıyor! Hem kitleden korunmak için, hem de kitleyi dağıtmak için!

Bu çarpıcı tablo Gezi eylemlerinin bir büyük başarısı daha olarak tarihe kaydolmuştur!

TAKSİM’DE AKP-PKK ORTAKLIĞI

Erdoğan’ın bayrak sevgisinin ilk yönünü, yani “kitleden korunma” amaçlı taşınmasını, beyaz bayrak sallaması olarak da yorumlayabiliriz. Ancak daha kurnaz kullanımı ise “dağıtmak” amaçlı kullanımındadır.

Bakın bu duruma işaret eden ve Erdoğan’ın son birkaç gündür sık sık tekrarladığı şu cümle çok şey anlatmaktadır: “Bölücü başı, yanında Atatürk resmi, yanında Türk bayrağı. Ulusalcılara sesleniyorum. Türk Bayrağı ve Atatürk’ü nasıl yan yana getirdiniz?”

Acaba Erdoğan Öcalan adına mı, yoksa Atatürk adına mı rahatsız? Üzerinde durmayacağız, zira Atatürk’le ilgili sözleri arşivlerdedir ve Öcalan’la açılım ortaklığı yürürlüktedir!

Ancak Öcalan’ın neden PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı verdiği ve neden BDP ile PKK’nin Taksim’e gelerek Apo posterleri açtığı artık daha da netleşmiştir.

Erdoğan’ın “Bölücü başı ve Atatürk’ü nasıl yan yana getirdiniz” sorusunun muhatabı kendisidir! Erdoğan Hakan Fidan’a, Fidan da Öcalan’a iletmiş, AKP Taksim’i Apo posterleriyle bölmeyi denemişti. Ancak başaramamışlardı!

Bu ilişki nedeniyle, geçen haftaki bir yazımızın başlığında “Erdoğan’ın grev kırıcısı Öcalan” ifadesini kullanmış ve somut kanıtlarımızı aktarmıştık. Diyarbakır’dan dönen Rafet Ballı’nın verdiği bir bilgi, bu ilişkiye yeni bir kanıt oldu: Meğer PKK ve BDP Diyarbakır’daki direniş eylemine katılmamış!

Diyarbakır’da eylem yapmayan PKK ve BDP, neden Taksim’de eylem yaptı? Diyarbakır’daki sol grupların Taksim’e destek eylemine gidip Apo posteri açmayanlar, neden Taksim’de açtı?

AKP tabanı, Türkiye’nin geleceği adına bu soruyu yöneticilerine sormalı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Haziran 2013

 

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TAKSİM’DE MOSSAD TAKTİĞİ UYGULANDI

Polisin ilk günden beri İsrail zulmünü andıran müdahalelerinin ardından MOSSAD çıktı! Meğer MOSSAD Başkanı Tamir Pardo, çantasında Gezi Parkı dosyasıyla beraber Türkiye’deymiş ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmüş! (Hürriyet, 12 Haziran 2013)

MOSSAD’ın varlığı, AKP’nin süreci komplolara bağlama çabasını da, polisin kullandığı orantısız güç yöntemlerini de, Erdoğan’ın açılım ortağı Öcalan’ın alanda asılan posterlerini gerekçe göstererek milleti bölme çabalarını da, aynı taraftakilerin karşı karşıyaymış oyunlarını da, Erdoğan’ın yüzde 50’yi yüzde 50’ye kışkırtma tehditlerini de çok iyi açıklıyor.

İşte bizzat tanığı olduğum son saldırı gününün notları:

TOMA-MOLOTOFÇU ŞOVU

Salı sabahı yaşananları TV’lerden canlı izledik. Polis Taksim’e girdi ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Tiyatro Grubu’nun hazırladığı şovu sergiledi. Şov özetle şöyleydi:

Kimi oyuncular TOMA’lara molotof kokteyli atıyor, TOMA’lar da o molotofçuların ayaklarına tazyikli su sıkıyordu. TOMA ile molotof atanlar arasındaki bu 20 dakikalık oyun sırasında ise polis asıl yapmak istediğini uyguluyordu: Kitleye yine orantısız saldırıyor, yine gaz bombardımanına tutuyordu.

O molotfçuların kim olduğu hem kaldıysa hukuk devletinin sorumluluğundadır, hem de üyesi gözüktüğü örgütlerin sorumluluğunda…

TAŞLA GÖREV SAATİNİ BEKLEYENLER

Taksim Meydanı direnişçileri bu komploya rağmen Gezi Parkı’nda gün boyu direnişlerini sürdürdüler. Taksim eylemcileri, İstanbulluları akşam saat 19.00’da alana davet ettiler. Metro ve kimi vapur seferlerinin durdurulmasına rağmen, alan 18.00’den itibaren dolmaya başladı.

Saat 18.30’a gelirken, polis meydandan AKM’nin önüne doğru çekilmeye başladı. Bir süre sonra kortej halinde gelen ve Marmara Oteli’nin biraz ilerisine kadar ilerleyen hukukçular, orada basın açıklamalarını okudu, meslektaşlarına Çağlayan Adliyesi’nde uygulanan zulmü kınadı…

Artık alan hızla doluyordu ve alanın her tarafını dolaşmak neredeyse imkânsızlaşıyordu. Bir ara maskeli üç kişi dikkatimizi çekti. Her iki elleri ceviz büyüklüğünde taşlarla doluydu. 15-20 dakika boyunca bulundukları yerde kaldılar. Sonra artık kalabalıktan göremez oldum.

EŞZAMANLI ORTAK SALDIRI

Bulunduğum yer Anıt’tan AKM’ye doğru baktığınızda, AKM’nin hemen sol tarafıydı. Yani Mete Caddesi tarafı… Gezi Parkı’ndan itibaren AKM’ye paralel olarak sol başta İşçi Partisi, TGB en önde, hemen sağ taraflarında ÖDP ve onun da sağında Genç Türk grubu vardı! ÖDP ile Genç Türk arasında ve etrafında, dağınık olarak duran, sık sık yer değiştiren bir de sol bir dergi çevresi vardı.

Saat 20.00’ye doğru Mete Caddesi’nden Çarşı grubu alana giriş yaptı ve TGB de biraz geriye çekilerek onlara yer açtı. O dakikalardan itibaren İşçi Partisi, TGB, Çarşı grubuve bu kitlenin arkasındaki Türk Bayraklı eylemciler ortak sloganlar atmaya başladı. Hatta bir ara gençlerin gençlere özgü sloganları başladı. İşçi Partililer pek katılmasa da TGB ile Çarşı’nın bu ortak muzip ve fırlama sloganlarına ben de eşlik ettim.

Ara ara da polisi kontrol ediyordum. Onlar da sıra sıra dizilmiş, olanı biteni izliyorlardı. Üstelik maskeleri bile takılı değil, ellerinde duruyordu. Yani ortada saldırı işareti hiç gözükmüyordu.

İşte ne olduysa o dakikalarda oldu. Ansızın Çarşı Grubu’nun içinde sarı-kırmızı-yeşil poşulu birini gördüm. Saniyeler içinde şu muhakemeyi yaptım: O maskeli kişi Çarşı grubuna dâhil olamazdı, Çarşı buna geçit vermezdi. Mutlaka o hengâmede araya sızmış ve bir anda cebinden poşuyu çıkarıp “zamanı geldi” mesajı olarak takmıştı. Peki, polis miydi, PKK’li miydi?

Tam o sırada tüm polislerin hızla maskelerini takmaya başladıklarını gördüm. Ve o anda neredeyse eş zamanlı olarak birkaç noktadan polise ceviz büyüklüğünde taş ve polisten alana gaz bombaları atıldı. Anlaşılan taraflardan biri erken hareket etmişti, ya da diğer taraf geç kalmıştı!

Ondan sonrası tufan… Taşı gerekçe göstererek akşam kitleye saldıran polis, gece boyunca da “aranızda provokatörler var” diyerek Gezi Parkı’nın etrafına ve sonra da sabaha doğru içine saldırdı.

Gerçekten de provokatörler vardı ama kimler olduğunu polis alandaki kitleden çok daha iyi biliyordu!

TÜM MEYDANLAR, MİLLETİN!

Akşamki ilk saldırıdan sonra Vali ailelere “çocuklarınızı eve çağırın, parkta can güvenliği yok” mesajları verdi. Bir yandan da sahte hesaplarla sosyal medyadan hemen herkese şu tür mesajlar atılıyordu: “Çevik Kuvvet’teki bir arkadaşım söyledi. Bu gece gezi Parkı’nı dağıtacaklarmış. Tanıdıklarınıza söyleyin, evlerine dönsünler.”

Amaç belliydi; halkı terörize etmek, yıldırmak ve pes ettirmek!

Başarabildiler mi, hayır! Çünkü anlamak istemedikleri şu, diktatörlüğe karşı direnişin tek adresi Taksim değildir, Türkiye’nin tüm meydanları Türk milletinin faşizme karşı direniş yeridir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2013

, , ,

Yorum bırakın

NE YAPMALI? NASIL YAPMALI?

Polisin 15. günün sabahında Taksim’e girmesi, bir yenilgi değildir; Erdoğan’ın kuşatmayı yarma hamlesidir.

Dalgalı, inişli, çıkışlı, geri çekilmeli, öne atılmalı ilerleyecek olan halk hareketi, Erdoğan’ın bu hamlesiyle önemli bir eşiğe gelmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu 15 günü masaya yatırıp, yeniden nasıl sıçrayacağımızı saptamaktır.

Ne yapacağımıza, nasıl yapacağımıza dair bir saptama denemesi için değerlendirmelerim şunlardır:

HALK HAREKETİNİN ÖRGÜTÜ

Taksim direnişi bir ağaç, çevre mücadelesiyse eğer, gidip çevre örgütlerine dâhil olalım. Yok, eğer ağacı da, kuşu da, insanı da, toprağı da kapsayan topyekûn bir Cumhuriyet savunmasıysa ve hatta Cumhuriyet’in yeniden inşasıysa, o zaman ona göre konumlanacağız.

O örgüt, tüm Cumhuriyet güçlerinin içinde yer alacağı bir Halk Cephesi, bir Vatan Cephesi, bir Cumhuriyet Cephesi’dir. CHP, İşçi Partisi, DSP, TKP, ÖDP, Bahçeliye rağmen MHP, SP gibi tüm siyasal partiler, ADD, TGB, ÇYDD gibi Demokratik Kitle Örgütleri, Sendikalar, Barolar, Odalar, Üniversiteler…

Cumhuriyet mevziisindeki tüm örgütler bir cephede birleşmeli ve birer temsilciyle, yürütme organı inşa etmelidir. Örgütleri bir cephede birleştirmek, 15 gündür alanlara gelen ve asıl büyük kitle olan örgütsüz güçleri toparlayacaktır.

HALK HAREKETİNİN SEMBOLÜ

Nerede ve hangi semboller altında birleşeceğimizin ipucunu, dünkü grup toplantısında bizzat Erdoğan verdi: “AKM’den paçavralar indirildi, Türk Bayrağı ve Atatürk posteri asıldı.”

Öncelikle belirtmeliyiz ki, bu açık bir yalandır. Zira polisin astığı iddia edilen Türk Bayrağı ve Atatürk posteri, 1 Haziran’da halk tarafından oraya asılmıştı!

İkincisi, Erdoğan’ın bugün paçavra dediği resim ve bayraklar, dün mektuplarını okuduğu, uğruna sahte gözyaşları döktüğü 12 Eylül mahkûmlarının örgütlerinin bayraklarıdır, liderleridir…

Erdoğan’ın dün mesafeli olduğu “Atatürk ve Türk Bayrağına” bugün sarılma ihtiyacı, TOMA’ların birkaç gündür Türk Bayrağı asma ihtiyacı gibidir. Erdoğan bu sembollerin altındaki milyonları, “paçavra “ dedikleriyle ürkütmek, ayrıştırmak peşindedir.

Nitekim Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısı da bu nedenle Erdoğan’a bir can simididir.

Erdoğan, Apo posterleriyle Türk Bayraklı kitleyi alandan soğutmayı o kadar arzuluyor ki, dün grup konuşmasında “Öcalan ile Atatürk posteri nasıl yan yana olur” demek ve “Türk Bayrağını yaktılar” yalanına sarılmak zorunda kaldı!

HALK HAREKETİNİN MEVZİLERİ VE SİLAHLARI

Bu bir Cumhuriyet savunmasıysa, mesele Taksim savunması ve direnişi olmanın çok ötesinde olmalıdır. Savunmanın adresi, Türkiye’nin tüm meydanlarıdır, tüm sokaklarıdır, okullarıdır, fabrikalarıdır… Bulunduğumuz her yerdir.

Dün Türkiye’yi Taksim’den savunuyorduk, bugün hem bunu sürdüreceğiz, hem de bu kez Türkiye’den Taksim’i savunacağız!

Cumhuriyet güçlerinin en büyük silahı ise haklılığı ve büyüklüğüdür; ne molotofa ne de taşa ihtiyacı vardır! Cumhuriyet güçleri ellerinde Türk Bayrakları, göğüsleriyle polise direnecektir! 21.00 eylemlerinde tencere ve tavalarıyla, düdükleriyle Cumhuriyet’e sahip çıkacaktır

ERDOĞAN KUŞATMAYI YARAMAYACAK

Ne polisin Taksim’e girmesi, ne de Erdoğan’ın “kontrol bende” mesajı vermeye çalışması kimseyi yanıltmasın. Erdoğan kontrolü kaybetmiştir:

Milyonlar “Tayyip istifa” derken, onun kalkıp “Kılıçdaroğlu istifa” demesi açık bir kontrolsüzlük göstergesidir.

Dün dediklerini unutarak, bugün “Gezi Parkı metrekaresi nedeniyle zaten AVM’ye uygun değildir” demesi kontrolsüzlüğün göstergesidir.

2 saatlik konuşmasında, artık sevenlerini de bıktırarak, yeşilden girip türbandan çıkması, çaresizliğinin göstergesidir!

Erdoğan dünkü konuşmasında en yalın ifadeyle şu görüntüyü verdi: “Direniyorum, yıkılmadım, şimdilik ayaktayım ama zor duruyorum!”

Yani Erdoğan, kuşatmayı yaramayacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Haziran 2013

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN GREV KIRICISI ÖCALAN

İktidarı iki haftadır halk hareketi ile sallanan Tayyip Erdoğan, sahaya PKK kartını sürdü! Kartın maça ası Öcalan da BDP’ye talimatı verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!”

Peki, Taksim nasıl ulusalcılara bırakılmayacak? BDP Taksim’e gidecek, Öcalan posterleri asacak, Kürdistan sloganları atacak…

Sonra? Sonra halk, PKK ile yan yana olmamak adına yavaş yavaş alandan çekilecek! Hesap bu…

Tutar mı, göreceğiz!

Erdoğan, günlerdir biber gazıyla yapamadığını şimdi Öcalan posterleriyle deneyecek. Başarabilecek mi, göreceğiz!

HALK DÜŞMANLIĞINDA ORTAKLIK

Erdoğan ile Öcalan’ı Taksim’i dağıtma ortaklığında buluşturan süreci anımsamalıyız. BDP’nin iki hafta boyunca izlediği çizgi, Erdoğan’ın Hakan Fidan’a, Fidan’ın Öcalan’a talimatı nedeniyle üç farklı aşama geçirdi:

1. Aşama: Sırrı Süreyya Önder’in dozerin önüne yatarak Taksim gezi parkı eylemine motivasyon sağlamasını BDP’nin genel tutumundan ayırmalıyız.

Nitekim konuştuğum bazı BDP’liler, “Sırrı’nın kendi eylemi” değerlendirmesi yaptılar.

2. Aşama: Eylemin dalgalarının 31 Mayıs ve 1 Haziran günleri tüm Türkiye’ye yayılması üzerine, BDP Genel Merkezi Taksim’le arasına kalın bir çizgi çekme ihtiyacı duydu.

BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken şu açıklamasıyla o kalın çizgiyi ilan etti: “Statükoyu güçlendirecek sloganlar ve imgeler bu protestoların başat özneleri konumuna gelmiştir. BDP olarak hiçbir sebep ve durumda biz bu ırkçı, ulusalcı, cinsiyetçi, tekçi, militarist kesimlerle yan yana durmayacağımızı ifade etmek istiyoruz.”

BDP’nin bu tavır ilanı, AKP’den takdir gördü. Başbakan vekili Bülent Arınç kameralar karşısında şöyle sesleniyordu: “BDP’nin olayın ilk anından itibaren takındığı tavrı takdir ediyor ve kendilerine teşekkür ediyoruz.”

AKP: GAZLA OLMADI, ÖCALAN’LA DAĞITALIM

3. Aşama: AKP’nin meydanlarda olmadığı için teşekkür ettiği BDP-PKK, Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye döneceği gece Taksim’e çıkma kararı aldı!

Sonrasında İmralı’ya giden ve Öcalan’dan talimat alan BDP heyetinin açıklamaları, neden Taksim’e çıktıklarını açıklıyordu. Öcalan şöyle demişti: “Direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum. Ebetteki bu duruş yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır. Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı. Bu hareketin onların denetimine girmesine Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler izin vermemelidir.”

Mesaj netti: PKK sahaya girecek ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen, Türk bayraklarıyla günlerdir alanlardan “Hükümeti istifaya” çağıran yüzbinlerden Taksim’i alacaktı!

PKK Taksim’de sürekli Öcalan posterleri asacak ve halkı taciz edecek, yıldıracaktı! Diğer yandan Erdoğan’ın medyası propaganda yapacak, “Ağaç bahane, bunlar bölücü”, “Erdoğan’a karşı olanlar, bölücülerle yan yana” diyecek…

Halk da PKK ile yan yana olmamak adına adım adım alandan çekilecek.

4-5 gün boyunca bu taktik uygulanacak!

Ya sonrası?

TAKSİM’İ PKK’YE BIRAKMAYIN!

1. aşama sonrasında sahadan çekilen ve İmralı heyetinden atılarak cezalandırılan Sırrı Süreyya Önder, terbiye edilmiş olarak yeniden sahaya gönderilecek, altına kürsü, eline mikrofon verilecek! Önder de kitleye “tamam, başardık, kazandık, şölenimizi yaptık, hadi evlere dağılalım” diyecek özetle!

Böylece iki haftadır Türkiye çapında milyonların dile getirdiği “Hükümet istifa” talebi, eritilmiş olacak!

Hesap tutar mı? Tutmamalı!

PKK’nin halkın Taksim’i özgürleştiren eylemini çalmasına izin verilmemeli! Meydan, 300 BDP’liye teslim olmamalı!

“Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyen Öcalan’a verilecek en iyi yanıt, Taksim’i PKK’ye bırakmamaktır!

PKK’ye Taksim’i bırakmayan kuvvet, bu halk hareketine önderlik eder ve kısa vadede zaten başarı kazanmış olan bu hareketi, orta vadede de başarıya götürür!

Mesele bu işi kimin üstleneceğidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Haziran 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

HİZBULLAH ŞEYTANSA, İSRAİL NE?

İslam dünyasındaki yaygın benzetmeye göre İsrail şeytan, ABD de büyük şeytandır. Ancak AKP Hükümeti, tersine, İsrail’e karşı savaşan Hizbullah’ı şeytan ilan etti! Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Esad’ın firavun, Hizbullah’ın da şeytan olduğunu kaydetti.

Bu durumda başlıktaki sorumuz yerindedir: Hizbullah şeytansa, İsrail ne?

HİZBULLAH: ESAD KAYBEDERSE, FİLİSTİN’İ KAYBEDERİZ

Bekir Bozdağ’ı hem AKP’yi hem de İslam dünyasını karıştıracak bu sözlere sevk eden, hükümetinin Suriye politikasının iflasıdır.

AKP Hükümeti Esad’ı deviremediği için, koordine ettiği Suriyeli terörist gruplar başarı elde edemediği için ve Suriye’de baraj kuran bölge ülkelerini aşamadığı için ayarı kaçırmış durumda.

Yoksa sıradan bir AKP’li bile İsrail’e karşı uzun yıllardır etkili mücadele veren Hizbullah’ı şeytan ilan etmenin nasıl bir siyasi intihar olduğunu görebilir.

Üstelik Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah, neden mevziiye girdiklerini şu somutlukta açıklamışken: “Esad kaybederse, Filistin’i de, Kudüs’ü de kaybederiz.”

ESAD KAYBEDERSE, İSRAİL VE PKK KAZANIR

Mesele bu kadar basittir: Esad kaybederse; Suriye kaybeder, Filistin kaybeder, Lübnan kaybeder, Irak kaybeder, İran kaybeder, Türkiye kaybeder, Ortadoğu kaybeder, İslam dünyası kaybeder.

Esad kaybederse; ABD kazanır, İsrail kazanır, AKP hükümeti kazanır, Öcalan ve Barzani kazanır!

Bu gerçeği gören Hizbullah, o nedenle emperyalizmin Suriye’ye açtığı savaşa artık müdahil olmuştur.

Peki, neden 25 ay sonra? Çünkü ABD İsrail’i Suriye cephesine sürünce, Hizbullah da bu gelişmeye göre konumlanma gereği duymuştur!

AKP’DEN İSRAİL VE RUMLARA İŞBİRLİĞİ TEKLİFİ

Oysa AKP Hükümeti’nin eline yanlıştan dönmek için altın bir fırsat geçmişti. AKP Hükümeti Cenevre-2 sürecini bu yanlış politikasını onarmanın bir aracı olarak değerlendirebilirdi. Üstelik İran kendisine el uzatmışken…

İran’ın Ankara Büyükelçisi Ali Rıza Bigdeli, Suriye’deki çatışmaların sona ermesinin yolunun, Türkiye ile Suriye ilişkilerinin düzeltilmesinden geçtiğini savunuyor ve Ankara ile Şam arasında arabuluculuk yapmayı teklif ediyordu.

Her gün ekranlara çıkarak “Suriye’de kan dökülmesini istemiyoruz” diyen AKP, sözlerinde samimiyse, işte fırsat!

Ancak AKP menzile öyle geri dönülmez şekilde sürülmüş ki, ne İran’ın teklifini düşünme, ne de Cenevre-2 sürecini fırsata dönüştürme iradesine sahip değil. Tersine, bölgede İsrail’e daha da sıkı bağlanacağının işaretlerini veriyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, ABD’deki enerji konulu görüşmelerden sonra İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne enerjide işbirliği teklif etmesi, ABD’nin adım adım “AKP-İsrail-PKK-Rum kesimi” cephesini inşa ettiğini gösteriyor.

AKP’NİN ZORUNLU İNTİHARI

AKP Hükümeti ABD’nin Suriye ve İran görevleri gereği İsrail’le, PKK’yle, Barzani’yle Rumlarla ittifak kurmaya mecbur kalıyor ve bunun doğal sonucu olarak da Hizbullah’a ve Filistin’e arkasını dönmüş oluyor.

Bunun nasıl bir siyasi intihar olduğunu çok yakında göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

OBAMA-ERDOĞAN ZİRVESİNİ ÖCALAN KAZANDI

Erdoğan’ın 400 kişilik Amerika çıkarmasından eli boş döndüğü artık herkesin malumu. İlk gün estirilen fırtına dindikçe, AKP hükümetinin Suriye konusunda bir mevzi kazanmadığı görülmeye başlandı.

Özetlersek, uçuşa yasak bölge, güvenli alan oluşturma, muhaliflere silah yardımı ve NATO’dan güçlü destek içeren dört taleple masaya oturan Erdoğan ve ekibi, masadan reddettikleri Cenevre sürecini kabullenerek, Obama’dan ABD’nin Suriye’ye kesinlikle askeri müdahalede bulunmayacağı gerçeğini öğrenerek ve ABD’nin elinde sihirli bir formül bulunmadığını anlayarak kalktılar.

Dahası Erdoğan’ın durumu kurtarmak üzere ortaya attığı “kimyasal silah kullanıldı” hamlesi de Obama tarafından “bizim incelemelerimiz sürüyor” denilerek boşa çıkarıldı.

Kuşkusuz bu sonuç, ABD’nin mecburiyeti nedeniyledir. Ortak basın toplantısında da görüldüğü gibi, Obama’nın başı ABD hâkim sınıfları arasındaki çarpışmasının siyasi yansımalarıyla derttedir!

Obama’yı Suriye’ye müdahaleden alıkoyan, Irak’ta Maliki’yi gönülsüz desteklemeye iten ve İran’a Ortadoğu’da manevra alanı kazandıran “hareketsizliği”, ülkesinin siyasi ve ekonomik inişinin doğal bir sonucudur.

Moskova’nın askeri şemsiyesi Washington’u frenlerken, Esad’ı, Maliki’yi ve Ahmedinejad’ı korumaktadır!

OBAMA PKK’Yİ TERÖR LİSTESİNDEN ÇIKARDI!

Şimdi ABD bu çıkmazdan bir çıkar yol bulmaya çalışacaktır. Obama’nın Erdoğan’la ortak basın toplantısında pek dikkat çekmeyen bir nitelemesi, Washington’un hangi “çıkara” yöneleceğine işaret etmektedir.

Obama basın toplantısında Erdoğan’ın “çözüm sürecine” desteğini ifade ederken, satır arasında “PKK şiddeti” ifadesini kullandı! Ancak hem basın toplantısını canlı veren kanallar hem de ertesi gün gazeteler, o cümleyi Türkçeleştirirken “PKK terörü” diye ifade ettiler.

Oysa Beyaz Saray’ın tamamını yayımladığı ortak basın toplantısı metninde de görüleceği üzere, Obama “PKK terörü” değil, “PKK violence” yani “PKK şiddeti” demişti!

Kuşkusuz bu bir dil sürçmesi değil fakat Obama’nın bilinçli tercihidir. Zira “terörü”, “şiddet” kelimesiyle değiştirmek, çok şek ifade ediyor. PKK’nin tam da “Batı bizi terör listesinden çıkarsın” diye açıklamalar yaptığı bir süreçte Obama’nın “terör” yerine “şiddet” kelimesini tercih etmesi, hem örgüte bir “meşruiyet” kazandırmıştır, hem de örgütün BM nezdinde soyunacağı kimi girişimlere başarı şansı doğurmuştur.

ABD PKK’Yİ SAHAYA SÜRDÜ

Gelelim başta belirttiğimiz “ABD bu çıkmazdan bir çıkar yol bulmaya çalışacaktır” cümlemize… İşte PKK’nin terör listesinden çıkarılması, aranılan bu yol açısından değer kazanacaktır.

Çünkü terörist olmayan bir PKK, El Kaide ve El Nusra’nın Batı tarafından onay bulmadığı Suriye’de, Şam karşıtı silahlı muhalefetin bel kemiğini oluşturacaktır. Tam bu noktada hem Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin.” sözlerinin, hem de Aysel Tuğluk’un “En az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK de çeşitli biçimlerde olacak. Suriye’de bir süre daha silahlı; İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı” sözlerinin önemini anımsamalıyız.

PKK’yi Suriye muhalefetinin merkezine oturtacak ABD, bir taşla birkaç kuş vuracaktır:

1. Irak’a 1991 ve 2003’te saldırdığında PKK’yi olağanüstü büyüten ABD, Suriye üzerinden örgütü 3. kez büyütecektir.

2. Suriye’ye sürülen PKK, Barzani’nin yerine Büyük Kürdistan’ın asıl aktörü konumuna terfi edecektir.

3. Öcalan’ın PKK’ye verdiği “Suriye’de özerklik arayın” talimatı hayat bulacaktır.

4. Suriye’nin kuzeyi, PKK’nin denetimine girecektir. (Ancak Esad kaybederse!)

5. Türk devleti, sınır dışına gidişine göz yumduğu örgütün Suriye’de büyümesine dolaylı destek vermiş olacaktır.

6. Türk Ordusu, AKP eliyle daha da büyümesine yol verilen PKK’yle bu kez 910 km’lik sınır hattında karşı karşıya gelecektir.

7. Önüne Kuzey Irak petrol havucu konulan Türkiye, “Kürtlerle büyümek” söylemi altında PKK üzerinden küçültülecektir!

8. Hepsinden önemlisi, başkasının dış politikasıyla bölgede efelenen AKP hükümeti, şimdi geniş Asya cephesiyle karşı karşıya kalmıştır, hem de tek başına!

Peki, buradan dönüş yok mu? Elbette var! Aydınlık’ın sayfaları çözümle dolu fakat zaman daralıyor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mayıs 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

APOYASA

AKP’li yetkili anayasa konusunda gelinen noktayı şu sözlerle özetliyor: “Başkanlık sistemi parti kararımız. Eğer Başkanlık sistemi, yeni anayasa önünde engel ise diğer maddelerde bir uzlaşma olursa parlamenter sistem ile yolumuza devam edebiliriz. Başkanlık sisteminden çekilme şartımız uzlaşmadır.” (Radikal,3 Mayıs 2013)

Yani AKP, CHP’ye “Anayasa’ya ortak ol, Başkanlık’tan vazgeçelim” diyor!

Bu veciz ifade, medyada estirilen “CHP sürece destek vermezse biter” yayınlarını, yani AKP ve yandaşlarının ansızın ortaya çıkan CHP sevdasını açıklıyor.

Zira AKP çok iyi biliyor ki, CHP’yi bu sürece ortak etmeden, sürece meşruiyet kazandıramaz!

ANAYASA MEYDAN SAVAŞI

Öcalan Erdoğan’a “al başkanlığı, ver özerkliği” demişti; Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na “Anayasa’da uzlaşalım, başkanlığı erteleyelim” demiş oluyor.

Kuşkusuz bu sonuç, hem Yeni Anayasa’nın aslında Apoyasa olduğunu hem de Erdoğan’ın Anayasa Meydan Savaşı’nın ilk üç muharebesini kaybettiğini ortaya koyuyor. Ancak savaş sürüyor.

Atlantik cephesinin bölünme anayasası ya da Apoyasa’da kaybettiği muharebeleri ve mevzileri inceleyelim:

1. Anayasa’yı bir yılda çıkartacaklardı, yapamadılar!

2. Türksüz anayasa yapacaklardı, yapamadılar!

AKP, her ne kadar tanımları ve ifadeleri sulandırdıysa da, yoğun tepkiler nedeniyle hazırladığı taslağa Türk ifadesini koymak zorunda kaldı. Hatta AKP bu konuda, taslağına “Türkiye ahalisi” gibi ifadeler koyan CHP’nin bile ilerisine konumlandı.

Daha da ilginci ise PKK’nin tavrıydı. PKK’nin iki numarası Murat Karayılan bile Tük milletini oluşturan milliyetlerin tek tek yazılması halinde, anayasada “Türk milleti” ifadesinin bulunmasından rahatsız olmayacaklarını ilan etti. (Ezgi Başaran, Radikal, 26 Nisan 2013)

3. Türk tipi başkanlık sistemi getireceklerdi, yapamadılar! Türk tipi başkanlık, bir sultanlık rejimiydi ve sultan sadece yürütmenin başı değil, fiilen yasamanın da, yargının da başıydı.

Ancak tepkiler AKP’yi bu konuda da geri adım atmaya mecbur etti. Erdoğan önce yarı başkanlık, sonra partili cumhurbaşkanı, son olarak da “başkanlıktan vazgeçebiliriz” mevziisine geriledi.

MİLLİ MERKEZ’İN BAŞARISI

Her üç konuda da AKP’nin karşısına esas olarak Milli Merkez dikildi. Milli Merkez hem siyasal faaliyetleriyle Erdoğan-Öcalan anayasasının karşısında bir tepki örgütledi hem de 12 Eylül anayasasının gerçek karşıtı olan milli anayasayı yurt çapında yaptığı 153 toplantı ile oluşturdu.

Başbakan Erdoğan’ın İşçi Partisi’ni, Doğu Perinçek’i ve Milli Merkez’i açıktan hedef almasının esbabı mucibesi buradadır.

Milli Merkez’in varlığı aynı zamanda CHP içindeki ulusalcıların da elini güçlendirmiştir. Ulusalcılar Yeni CHP içine yuvalanan ve üst yönetime yerleşen neo-liberal kesimlere karşı Türkiye’yi kararlılıkla savunurken, Milli Merkez’in yarattığı rüzgârdan beslenmiştir.

CHP’NİN TARİHİ GÖREVİ

Milli kuvvetler ile gayri millî kuvvetleri Anayasa Medyan Savaşı’nın ön muharebelerinde karşı karşıya getiren sürecin analizi ve doğru okunması, asıl savaşın kazanılması için zorunluluktur.

Artık Türkiye için kritik bir dönemece girilmiştir ve CHP’ye büyük görev düşmektedir. Şöyle ki, CHP’nin AKP’nin yaptığı pazarlığa razı olmaması, ilk üç muharebenin ardından asıl savaşı kazanmayı da kolaylaştıracaktır.

CHP bilmelidir ki, AKP’nin “anayasada uzlaşırsak, başkanlıktan vazgeçeriz” demesini kabul etmek Türkiye’yi bölünme sürecinden çıkarmaz!

CHP’nin yapması gereken Erdoğan ile Öcalan’ın anayasasına da, başkanlık sistemine de, özerklik hamlelerinde de toptan karşı çıkmaktır!

Çıkmazsa Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve Öcalan’ın girişimlerine meşruiyet sağlamış olur.

Ancak bitirirken altını çizerek belirtelim: CHP’nin AKP’ye parlamentoda sağlayacağı bu meşruiyet, Türk milleti nezdinde asla geçerli olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mayıs 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

PERİNÇEK’İN HAYALETİ

Perinçek sendromu yaşayan Erdoğan’ın İP korkusunu açığa vurduğu dünkü grup konuşması muhtemelen tüm psikologların ilgisini çekmiştir.

Meğer 15 Aralık 2012’de Erdoğan’a “Bizi duvarların içine hapsettiğinizi sanıyordunuz değil mi?” diye soran ve “Silivri duvarının önüne kurduğunuz barikatınızı yıkan bizdik” yanıtı veren Perinçek, haklıymış!

Meğer Silivri’ye esir edilen yiğit devrimcinin hayaleti, TBMM koridorlarında Erdoğan’ı korkutuyormuş!

ERDOĞAN’IN DAYANDIĞI KUVVET

O korku Erdoğan’a bol İP’li cümleler kurdurtmadı sadece; bir de itiraf getirdi: “Ortada BOP diye bir şey kalmadı. Bu proje, Sayın Bush zamanda başlamıştı, başlamasıyla bitişi bir olmuştur. Bunun üç tane dönem içinde görevlendirilmiş ülkesi vardı; İtalya, Türkiye, Yemen. Üçünün çalışma alanı farklıydı.”

Hani Erdoğan BOP’un eş başkanı değildi?

Kendinden güçlüyü –Kerry örneğinde olduğu gibi- alttan alan ama kendinden zayıfı –çiftçi örneğinde olduğu gibi- azarlayan Erdoğan’ın BOP eş başkanlığı da gücün varlığına göre değişiyor.

Örneğin Erdoğan, Amerikan askerleri Irak’tayken 40 farklı yerde 40 kere “Ben Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyerek övünüyordu.

Ancak Amerika Irak’ta yenilip de çekilmeye başlayınca Erdoğan bu kez şöyle demeye başlamıştı: “Ellerine bir kâğıt almışlar, bu proje ABD’nin projesidir diye. Bunu ispat etsinler her şeye varım. Eğer ispat etmezlerse namussuz ve alçaktırlar.”

Amerikan askeri varlığına göre konumlanan Erdoğan’ı, bu kez Perinçek’in hayaleti korkuttu ve konuşturdu!

PAZARLIK YOK, ABD’NİN TALİMATI VAR

Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında dikkatimizi çeken bir başka açıklaması da yemin billah edercesine “PKK ile pazarlık yapmadıklarını” belirtmesiydi.

İlginç olan, Ahmet Türk’ün de Erdoğan’ı doğrulaması ve “pazarlık yapılmıyor” demesiydi.

Haliyle insan merak ediyor: AKP ile PKK hiç pazarlık yapmadan, hiç taviz vermeden, birbirini üzmeden neden öpüştü, neden barıştı?

Zira çok değil daha 6 ay önce Erdoğan Öcalan’ı asmaktan bahsediyordu, PKK’li teröristle kucaklaşan BDP milletvekilleri için fezleke hazırlatıyordu, Zerdüşt diyerek Kürtleri aşağılamaya kalkıyordu…

Ya Öcalan’a ne demeli? Dün korkuyla “devletimin hizmetindeyim” derken, bugün hangi cesaretle “AKP benim sayemde iktidar oldu” diyebiliyor?

Tüm bu tablonun, tüm bu tükürdüklerini yalamalarının tek bir sebebi var: Obama’nın beyzbol sopası!

O sopa Erdoğan ile Öcalan’ı “hiç pazarlıksız” el ele tutuşturabildi!

Çünkü ikisi adına kararlar alındı, al-ver kontratları bağlandı!

OBAMA’NIN SOPASI MI, MİLLETİN TOKADI MI?

Ancak Erdoğan’ın asıl korkusu şimdi başladı: Milli Merkez korkusu.

Çünkü Milli Merkez’de Erdoğan’ın “ananı da al git” dediği çiftçi var, sanatına ucube dediği heykeltıraş var, fabrikasını sattığı işçi var, coplattığı öğrenci var, “onunla bizi meşgul etmeyin” dediği Fazıl Say var, “koyun” dediği Demirel var, hayaletinden korktuğu Perinçek var!

Çünkü Milli Merkez’de; “Suriye’ye düşmanlık yaptırtmam” diyen Hataylı var, “Hepimiz Kubilayız” diyen İzmirli var, “Batı Asya Birliği’nin tutkalıyım” diyen Diyarbakırlı Furkan var…

Erdoğan’ın Akillerine bayrak gösteren Kocaelili var, “şehit evlatlarımın hakkını helal etmiyorum” diyen Kütahyalı var, Akillere fırça atan Konyalı Kemal dede var…

Milli Merkez’de Jön Türk geleneğinin şimdiki temsilcisi TGB var…

Milli Merkez’de “Atatürk’te birleşen” ve “Türksüz Anayasa yaptırtmam” diyen vatanseverler var…

Milli Merkez’de “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyen millet var!

NOT: 1 Mayıs bayramınız kutlu olsun.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

GENÇ PKK’LİLER RAHATSIZ

Siirt ve Mardin il Emniyet Müdürlüğü, ortak bir operasyon yaparak 3 genci, “PKK’nin dağ kadrosuna katılmak üzereyken” yakalamış! Adıyaman24.com’um haberine göre polis ikisi 21, biri 15 yaşındaki üç genci sorguladıktan sonra ailelerine teslim edecekmiş!

Haberin neresinden tutsanız elinizde kalır… En iyisi AKP’nin “çekilme başlıyor” müjdesine tezat oluşturan bu haberi yandaş kalemlerin yorumuna havale etmek.

‘ÖCALAN YANINDAKİ MAHKÛMLARDAN RAHATSIZ’

Yalnız bu tip tuhaf haberler gittikçe artıyor. Örneğin birini Başbakan Erdoğan patlattı: “Öcalan’ın yanına adam da verdik. Kendi istediği isimler olmasına rağmen, yanındakilerden rahatsız, gitmelerini istiyor.” (Hürriyet, 18 Nisan 2013)

Öcalan’ın rahatsız olduğu isimlere bakın: Öcalan’ın tecrit koşullarının kaldırılması için 2005’te ölüm orucuna yatan Şeyhmuz Poyraz. Öcalan yakalandığında kendini yakmaya kalkan Bayram Kaymaz. Tuzla Tren İstasyonu’nu patlatan Cumali Karasu. Bingöl’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yakalanan Hasbi Aydemir ve TİKKO üyesi Hakkı Alkan.

Öcalan, kendisi için ölüme yatan, kendisi için bedenini yakmaya kalkan, kendisi için ölüme koşan bu isimlerden neden rahatsız?

ÖCALAN MİT’LE NE GÖRÜŞÜYOR?

Belki de yanıtı şu haberdedir: “MİT ile Öcalan arasındaki müzakereler diğer mahkûmlarca duyulma ve ortam dinlemesine karşı, kullanılmayan üç koğuşun ortak alanı avluda yürütülüyor.” (Vatan, 15 Şubat 2013)

Öcalan “yoldaşlarının” duymasından çekineceği neler konuşuyor olabilir MİT’le?

Zira Başbakan Erdoğan’a göre “pazarlık yok”, BDP’ye göre “barış konuşuluyor”, ABD ve AB’ye göre “çözüm” geliyor… O zaman bu gizem ne?

MİT ÖCALAN’A GÜVENCE VERDİ

Öcalan’ın MİT’le bu yakın mesaisinin Kürtler arasında bir “rahatsızlık” yarattığını biliyoruz.

Örneğin kardeş Mehmet Öcalan’ın ağabeyinin ağzından yaptığı “MİT samimi” açıklaması, büyük tepki çekmişti. (Hürriyet, 5 Nisan 2013)

Ancak buna rağmen Öcalan, MİT’le yakın mesaisinin önemine vurgu yapmayı sürdürüyor. Örneğin Kandil’e yazdığı son mektupta da şöyle diyor: “MİT güvence verdi.” (Milliyet, 20 Nisan 2013)

Tüm bu olgulara bakılırsa Başbakan Erdoğan gerçeği tersyüz ediyor olmalı. Yani Öcalan yanındaki mahkûmlardan değil, olsa olsa mahkûmlar Öcalan’dan rahatsızdır!

KAMER ÖZKAN GERÇEĞİ

6 Nisan tarihli “MİT’ten MİT’e Öcalan” başlıklı makalemizde, PKK’nin kuruluş hazırlığı olan bazı toplantılarını, daha sonra “MİT ajanı” diye suçladıkları Kamer Özkan’ın evinde yaptıklarını yazmıştık. Toplantıları doğrulayan ama Kamer Özkan’ın “MİT ajanı” olmadığını, PKK’lilerin bu iddiasının yalan olduğunu belirten önemli bir bilgi notu ulaştı elimize. Hiç yorumsuz takdirinize sunuyoruz:

“Kamer Özkan 12 Mart döneminde (1971) Aydınlıkçı oldu.1972 yılındaki bölünmede İbrahim Kaypakkaya ile birlikte ayrıldı. TİKKO içinde yer aldı. 1972 yılından PKK tarafından öldürüldüğü 1993 yılına kadar Tunceli’de dağda kaldı.

“1975 yılında ‘Apocular’ olarak ortaya çıkan grubun ilk beş kişilik çekirdek kadrosunun içindeydi. Ama çok geçmeden 1975 veya 1976 yılında, grubun devrimci olmadığını görerek ayrıldı. Sonraki yıllarda çoğunluğunu Tuncelilerin oluşturduğu ‘Tekoşin’ adlı örgütün kurucuları arasında oldu. PKK ile aralarında zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı. Bir seferinde Kamer Özkan kendisini pusuya düşüren PKK’lılardan birini öldürerek kurtuldu.

“Kamer Özkan 1980 sonrasında da PKK ile birkaç silahlı çatışma daha yaşadı. 1991 ya da 1992’de gene kendisine kurulan bir pusudan yaralı olarak kurtuldu.

“Son olarak 1993 yılında Tunceli Merkez Gömemiş ve Erdoğdu köyleri arasındaki bölgede kalabalık bir PKK’lı grup tarafından pusuya düşürüldü ve öldürüldü.

“Kamer Özkan halkına bağlı, yiğit bir devrimciydi. 21 yıl boyunca neredeyse yalnız başına dağda barınabilmesinin açıklaması da budur.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’Yİ ARTIK ERDOĞAN YÖNETİYOR

Son bir aydır ısrarla yazıyoruz: AKP-PKK “barışının” sahibi ABD’dir. “Barışın” nedeni ABD ve İsrail’in Ortadoğu çıkarlarıdır. İsrail’den gelen “özür”, “barışa” bölgesel cephe yaratmak içindir. “Barışın” taktik hedefi önce Suriye, sonra da İran’dır. “Barışın” stratejik hedefi Türkiye’dir; Türkiye’nin küçültülüp, Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır.

Yani “Amerikan barışı” aslında bölgeye açılan savaştır. Gerisi laftır, hikâyedir!

Dolayısıyla ortada bir Türk-Kürt barışı ya da kardeşlik projesi yoktur. Ne vardır? Türk ve Kürt’ü Ortadoğu’da ateşe sürmek, Arap ve Fars’a düşman yapmak vardır.

Yazdıklarımıza inanmayanlar, Amerikan barışının sözcülerinden Aysel Tuğluk’un üç gündür Radikal’de yazdıklarını okusunlar.

PKK’YE SURİYE VE İRAN GÖREVİ

Aysel Tuğluk açıkça söylüyor: “Bölge üzerine politika yapan ve bölge gücü olan hiç kimse silahtan arınmış bir PKK seçeneğine hazır değil.”

Tuğluk üstelik basında yazılanların da yalan olduğunu belirtiyor: “Dolayısıyla silahsızlanma meselesi zannedildiğinin aksine İmralı’daki tartışmaların merkezinde değil, böyle bir talep de yok.” (Radikal, 10 Nisan 2013)

Peki, Erdoğan ile Öcalan PKK’nin silahsızlanmasını konuşmuyorsa, neyi konuşuyor? Onu da ertesi gün yazmış Tuğluk: “PKK’nin ne olacağına dair soruya verilecek cevap konusunda açık yürekli olmak gerekiyor. En az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK de çeşitli biçimlerde olacak. Suriye’de bir süre daha silahlı; İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı; Avrupa’da kurumsal vs. PKK, Türkiye’de de çeşitli biçimlerde olacak. Ancak Öcalan’ın yeni dönem kurgusunda PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye siyasal sahasının dışına geri dönüşsüz biçimde çıkarmak var.” (Radikal, 11 Nisan 2013)

Ne diyordu Öcalan İmralı zabıtlarında: “Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)

Yani anlayacağınız ABD asıl şimdi silahlandırıyor PKK’yi; Suriye’ye ve İran’a saldırması için büyütüyor, Erdoğan’ın denetimine veriyor! (PKK bu nedenle bölünmeye gebedir.)

ERDOĞAN PKK’Yİ SURİYE ÜZERİNE SÜRDÜ

Nitekim PKK’yi silahlandırma ve bölgeye sürme operasyonu aslında çoktan başlatılmıştı. “PKK’nin Esad’ın kartı olduğunda” ısrar edenler, umarız birincisi PYD’nin Suriye güvenlik güçlerine saldırıya geçmesini ve ikincisi de Erdoğan’ın Kırgızistan’dan söylediği şu cümleyi doğru okurlar: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lilerin bir kısmı Suriye’deki gelişmeler arttıkça geçmişlerdi.” (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Erdoğan çok açıkça PKK’nin, kendisine verilen “Esad’ı yıkma” görevinin bir parçası olduğunu söylemiş oluyor.

Yani artık PKK’yi ABD adına Erdoğan yönetiyor!

TSK’YE İSRAİL SİGORTASI

Kuşkusuz ABD, PKK’nin askeri varlığına dayanarak bölgeyi dizayn edemez! ABD’nin bölge planlarının olmazsa olmaz şartı asıl TSK’nin kullanılmasıdır! ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu nedenle Erdoğan ve Davutoğlu’na “Ergenekon ve Balyoz’da kantarın topuzu kaçıyor, Türk Ordusu bize lazım” mesajı vermiştir. (Savaş Süzal, Yeni Çağ, 9 Nisan 2013)

TSK’yi bölgeye sürmeden planlarını gerçekleştiremeyeceğini bilen ABD, anlaşılan Ergenekon tertipleriyle karargâhına diz çöktürülen Ordu’nun kıvama geldiğini ve yeni 1 Mart tezkere sürprizleriyle karşılaşmayacağını düşünmektedir.

Ancak bunun en önemli sigortalarından biri, Türk ve İsrail ordularına “ilişki” sağlamaktır.

İşte ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel de bu ilişkiyi sağlamak üzere Türkiye’ye geliyor: “Hagel’in ziyareti sırasında Türkiye ve İsrail arasındaki askeri işbirliğinin güçlendirilmesi, savunma antlaşmalarının imzalanması ve beraber tatbikat yapması konuşulacak. Suriye’deki iç savaşın da gündemde olması bekleniyor.” (Milliyet.com.tr, 13 Nisan 2013)

PLANI 8 NİSAN BOZAR!

Peki, tablo bu denli karanlık mı? Bu plan yıkılamaz mı?

8 Nisan’dan bakınca ben aydınlık görüyorum… 8 Nisan’da barikatı yıkan millet, Türk’üyle, Kürt’üyle bu planı da er geç yıkacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın