Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ESAD’IN ERDOĞAN’DAN 10 FARKI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Başbakan Erdoğan’ı Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a benzetmesi, Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalist Grubu’nda kriz çıkardı. AP Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda toplantıyı terk etti ve Kılıçdaroğlu’yla yapacağı baş başa görüşmeyi iptal etti.

Swoboda twitter üzerinden “CHP liderinin, benim davetlim  olarak, Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı Esad’la kıyaslamasını kabul edemem. Bu kabul edilemez.” mesajı yayımladı. (Hürriyet, 16 Mayıs 2013).

ESAD ABD’NİN HEDEFİ, ERDOĞAN İSE ASKERİ

İki gündür herkes Kemal Kılıdaroğlu’na yükleniyor. Ağzına mikrofon uzatılan, “Kılıçdaroğlu nasıl olur da Başbakanımızı bir diktatörle aynı kefeye koyar” diye köpürüyor.

Biz de Kılıçdaroğlu’nun benzetmesini yanlış buluyor ve Erdoğan ile Esad’ın aynı kefeye konulamayacağını düşünüyoruz. İşte nedenlerimizde bazıları:

1. Esad vatanını savunuyor. Erdoğan ise başkasının vatanının (ABD) çıkarı için komşusunun vatanına göz dikiyor!

2. Esad halkını terörden ve emperyalist baskılardan koruyor. Erdoğan ise Suriye’de terör estiren gruplara açık destek veriyor.

3. Esad ABD’nin hedefi, Erdoğan ise ABD’nin askeri.

4. Esad, ülkesini NATO saldırısından korumaya çabalıyor. Erdoğan ise NATO’yu Suriye’ye müdahaleye çağırıyor.

5. Esad bölgenin çıkarlarını, Erdoğan ise ABD’nin bölge çıkarlarını savunuyor.

6. Esad bölgede barış istiyor, Erdoğan ise savaş.

7. Esad bölge ülkeleriyle aynı cephede, Erdoğan ise Atlantik cephesinde ve bölge ülkelerine karşı siperde.

8. Esad mazlumlar dünyasında, Erdoğan ise zalimler dünyasında konumlanıyor.

9. Esad İsrail’e karşı, Erdoğan ise dost. Esad, İsrail’e karşı topraklarını savunuyor, Erdoğan ise Kürecik Radarı ile İsrail’e kalkan oluyor. İsrail Esad’a bomba atıyor, Erdoğan’a “cesaret madalyası” takıyor.

10. Esad, ABD’nin komşusu Irak’a saldırmasına karşı çıktı, Erdoğan destekledi. Esad Batı’nın İran’ı hedef almasına karşı duruyor, Erdoğan Batı’nın İran düşmanlığına ortak oluyor.

ÜLKESİNİ ŞİKÂYETTE, LİDER ERDOĞAN’DIR!

Ülkesinin başbakanını yabancılara şikâyet ettiği için Kılıçdaroğlu’na kızan Sabah’ın başyazarı Mehmet Barlas dün köşesinden şöyle sesleniyor: “Yine de şükredelim. Ya dün Beyaz Saray’da Obama ile Başbakan Erdoğan yerine ana muhalefet lideri olarak Kılıçdaroğlu görüşseydi. Mesela Türkiye’deki rejimin Suriye’deki Esad rejiminden daha baskıcı olduğunu söyleyip, Obama’ya ‘Artık bir şeyler yapmalısınız’ deseydi.”

Erdoğan’ın iktidar olduğu 10 yıl boyunca ülkesinin yetkililerini, özellikle Türk subaylarını ABD’ye kaç kez şikâyet ettiğini anlatmaya, kuşkusuz bu köşe yetmez.

Ama özellikle birini vurgulayalım: Ergenekon Operasyonu’nun dalga dalga büyütülmesi ve Türk subaylarının esir edilmesi kararı, Erdoğan’ın 5 Kasım 2007 tarihinde Bush’u ziyaretinde alındı. Bunu Erdoğan ve Gül’ün kader arkadaşı Fehmi Koru’dan öğreniyoruz. (Kanal 7, 28 Ocak 2008 ve Yeni Şafak, 1 Şubat 2008).

EMPERYAL SOL: SOSYAL DEMOKRASİ

Bu meselenin umarız bir yararı olur ve CHP, Batı Sol’unun yani sosyal demokrasinin ne olduğunu görmüş olur. Atatürk’ün 6 Ok’u yerine Batı’nın sosyal demokrasisine sarılan CHP, umarız o tür bir Sol’un ezen-ezilen çelişmesinde nerede yer aldığını bu olaydan hareketle kavramış olur.

Yüz yıl önce büyük paylaşım savaşına (1. Dünya Savaşı) imza atan sosyal demokrat hükümetlerin yönettiği Avrupa ülkeleri, geleneğini sürdürüyor. Yugoslavya’nın parçalanmasında, Irak’ın işgalinde sosyal demokrasinin emperyalizme açık desteği vardı.

Bugün de Avrupa sosyal demokratları, Libya’yı, Suriye’yi ve İran’ı hedef almayı sürdürüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Mayıs 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

OBAMA, PUTİN’E MAHKÛM

Washington ile Moskova arasında sıcak rüzgârlar esiyor. İki ülke bir yandan Suriye krizini çözmek üzere “Cenevre-2” konferansında uzlaşıyor, bir yandan da karşılıklı mektuplaşarak “Füze kalkanı” dostluğu inşa ediyorlar…

Meğer ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon, 15 Nisan’da Obama’nın mektubunu Moskova’ya iletmiş. Meğer Obama Putin’e, “karşılıklı olarak iki ülkenin caydırıcılık gücünü tehdit etmeyecek şekilde şeffaf bilgi paylaşımını öngören ve yasal bağlayıcılığı olan” bir anlaşma önermiş.

Kuşkusuz bu tabloyu oluşturan ana etken, Atlantik’in güç kaybı ve Asya-Pasifik’in yükselişidir. Suriye konusunda Moskova’nın barikatını geçemeyen Washington’ın uzlaşmak dışında bir seçeneği kalmamıştır.

Ancak meselenin bu güç değişiminden kaynaklanan bir başka boyutu daha var:

ABD’NİN RAKİBİ RUSYA DEĞİL, ÇİN

10, 20, 50 yıllık planlar yapan ABD’nin esas rakibi Rusya değil Çin’dir ve büyük savaşın esas sahnesi de Ortadoğu değil, Asya-Pasifik’tir.

Nitekim ABD bu zorunlu gerçek nedeniyle 2010 yılında yeni bir stratejiye yöneldi ve Çin’i kuşatmayı seçti. Washington, bölgedeki ülkelerle askeri, siyasi ve ekonomik işbirliğini geliştirerek Pekin’i çevrelemeyi planladı.

ABD, bu yeni strateji gereği, Ortadoğu’daki ağırlığını azalttı. Irak’tan çekilmesi ve bölgedeki işlerini “model ortak” Türkiye’ye devretmesi bu nedenleydi.

Ancak geride kalan iki yıl, ABD’nin Çin’i kuşatma stratejisinin de başarısızlıkla sonuçlanacağına işaret ediyor. ABD’nin her hamlesi, Çin’in başarılı karşı hamlesiyle etkisizleştirildi.

Peki, ABD bu durumda ne yapacak?

DAHA GENİŞ BATI İNŞASI

Washington’un, Zbigniew Brzezinski’nin stratejisine göre konumlanacağı anlaşılıyor. Brzezinski ABD’nin Rusya ve Türkiye’yi içeren “daha geniş Batı” inşa ederek ancak Çin’i dengeleyebileceğini savunuyordu.

ABD’nin “daha geniş Batı” için birincisi AB’yle Trans-Atlantik işbölümünü derinleştirmesi, ikincisi Türkiye’yi bu işbirliğine bağlaması, üçüncüsü de Rusya’yla işbirliğine yönelmesi gerekiyor.

İşte ABD bu üç gerekene göre konumlanıyor:

1. ABD-AB işbirliği: Washington, Brüksel’le “Serbest Ticaret Bölgesi” kurmaya çalışıyor. ABD ile AB liderleri arasında “Transatlantik ve Ticaret Yatırım Ortaklığı Anlaşması” için müzakereler sürüyor.

2. Türkiye’nin ABD-AB Serbest Bölgesi’ne çıpalanması: Obama ve Erdoğan’ın en önemli gündem maddelinden biri Türkiye’nin “Transatlantik ve Ticaret Yatırım Ortaklığı Anlaşması”na bağlanmasıdır. AB yetkililerinin son günlerde Türkiye’ye sıcak mesajlar vermesi bu nedenledir.

3. ABD-Rusya işbirliği: Washington, Ortadoğu’daki çıkarlarının sürmesini kabullendiği Moskova’dan Asya-Pasifik’te yararlanmayı hesap etmektedir. Bu nedenle tartışmalı konularda geri adımlar atmaktadır.

Atlantik’in Pasifik’e karşı mücadelesinde Rusya ve Türkiye’nin nasıl bir kilit oyuncu olduğunu, en iyi eski Fransa Başbakanı Dominique de Villepin’in şu ifadesi açıklıyor: “AB’nin nüfusu 500 milyon dolaylarında. Ekonomik güç için nüfusu en az 1 milyar olmalı. Bunun için Türkiye ve Rusya’ya ihtiyacımız var. Onların potansiyelinin yanı sıra etkili oldukları Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleri ile birlikte AB, olması gereken gücü yakalar. Rusya ve Türkiye’yle birlikte o coğrafyalara açılabiliriz. AB stratejisinin bu vizyonda olması gerekir.” (Güneri Cıvaoğlu, Milliyet, 16 Mayıs 2013)

MOSKOVA’NIN AVANTAJI

Ancak ABD’nin Çin’i dengeleyebilmek adına daha geniş bir Batı inşa edebilmesi zor görünüyor. Çünkü Rusya’nın mevcut çıkarları, öncelikle Çin’le ittifakını gerektiriyor.

Üstelik ABD ile AB’nin çıkar çatışması, Çin ile Rusya’nın çıkar çatışması potansiyelinden fazlayken, Rusya’nın Çin’e karşı ABD’yle “işbirliği” yapması gerçekçi görünmüyor.

Tersine, Moskova Washington’un bu zorunlu ihtiyacından azami yararlanarak, ABD’nin Batı Asya’daki nüfuzunu etkisizleştirecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Mayıs 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜLEN PASİFİKÇİ

Fethullah Gülen Cemaati’nin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Reyhanlı saldırısının bir BOP tuzağı olduğunu yazdı dün! Hatta hızını alamayan Gülerce ABD’nin Irak’ı işgal ettiğini anımsatarak Ortadoğu’yu bölmek istediğini, sınırları yeniden çizmek istediğini, mezhep çatışması yaratmak istediğini de yazdı!

Hayır, Cemaatin geçmişte Irak işgalini nasıl alkışladığını anımsatmayacağız. Ya da Erdoğan’ın, Gülerce’nin bu yazısından sonra Salı grup konuşmasında “sol işaret parmağıyla Kılıçdaroğlu’nu, sağ işaret parmağıyla Bahçeli’yi yönlendiren Perinçek, başparmağıyla da cemaati yönlendiriyor” deme ihtimalini de hesaplamayacağız.

Sadece bölünmenin bu düzeye çıkmasının asıl nedenini inceleyeceğiz:

ABD’DE KIRAN KIRANA ÇARPIŞMA

Ufuk Ötesi’nde sık sık işaret ettiğimiz gibi ABD’deki bölünme kıran kırana çarpışmalara sahne oluyor. Son yazımızdan bu yana bile taraflar birkaç yeni cephede daha çarpışmaya başladı:

1. ABD’deki yarılma kuşkusuz hâkim sınıflar içindeki çelişmenin sonucudur ama şu andaki somut yansıması Beyaz Saray ile Kongre’nin karşı karşıya olması şeklindedir.

Bunu neden belirttik? Şundan: Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı Barrack Obama dışında, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Joan Boehner ile bir araya gelecek.

Peki, bunun önemi ne? Bildiğiniz gibi Asya-Pasifik merkezli bir stratejiyle ABD’yi düzlüğe çıkaracağını varsayan Obama yönetimi, Suriye konusunu Türkiye’nin çözmesini bekliyor. Ancak ABD’nin geleceğini Ortadoğu’da görenler ise Suriye’ye doğrudan müdahale için bastırıyor.

Müdahaleciler bu nedenle Kongre’ye “Suriye’de İstikrarın Sağlanması-2013” isimli bir yasa tasarısı sundular. Tasarı ABD’nin Suriye’de uçuşa yasaklı bölge ilan etmesine ve muhaliflere ağır silah verilmesine izin veriyor. Tasarıyı hazırlayanlar, ABD’nin Rusya’yla uzlaşarak yapmayı planladığı Uluslararası Suriye Konferansı’na da ateş püskürüyor!

2. ABD Kongresi, geçen hafta Bingazi Saldırısı’nı yeniden gündeme getirdi. Cumhuriyetçiler,  Kongre’de dinlenen ABD’nin Libya’daki eski Misyon Şefi Yardımcısı Gregory Hicks’in açıklamaları üzerinden sadece Obama yönetimini değil, Hillary Clinton’un 2016 başkanlık adaylığını da hedef aldılar!

3. ABD Adalet Bakanlığı’nın, AP’ye haber sızdıran yetkilileri yakalamak için ajansın tüm çalışanlarını dinlemeye aldığı ortaya çıktı. Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın bildirdiğine göre skandal şöyle gelişti: AP Yemen’de hâlâ süren bir CIA operasyonunu deşifre etti. Beyaz Saray haberin yayımlanmamasını istedi ancak AP dinlemedi. İş büyüdü.  Hatta FBI, şimdiki CIA Direktörü John Brennan dâhil birçok kişiyi olay nedeniyle sorguladı.

4. Hâkim sınıflar arasındaki yarılma Pentagon’a da yansıdı. Örneğin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Oramiral James Stavridis’in istifa ettiği haberi servis edildi medyaya. Ancak Stavridis görevinin başındaydı! Ne olmuştu gerçekte peki? Bu durum acaba Stavridis’in Obama’nın aksine Suriye’ye müdahale yanlısı olmasıyla ilgili miydi?

ERDOĞAN-GÜLEN ÇARPIŞMASI

ABD içindeki bu yarılma, haliyle Türkiye’deki temsilcilerine de yansıyor. Üstelik Obama’nın göreve geldiği 2009’un başından beri!

AKP ve Cemaat, Kürt Açılımı’nda da, Suriye konusunda da uyumlu değil.

Kuşkusuz bu iki konu başlığındaki çelişmenin ana dayanaklarından biri Erdoğan’ın “Kuzey Irak’ın Fethullahlaştırılması ve Güneydoğu’nun Barzanileştirilmesi” yerine, yola Abdullah Öcalan ile devam etme kararıdır. AKP’ye ortak yapılan PKK’nin Cemaati hedef alması ve Cemaatin de “çözüm sürecine” mesafe koyması bu nedenledir. Ancak bu ayrışmanın kaynağı da ABD’deki yarılmadır.

Bu yarılma, kimi AKP yetkililerinin “Washington önce Kuzey Irak’la ilişki kurmuyoruz diye kızıyordu, şimdiyse ilişkimizden rahatsız” diye yakınmasını da açıklıyor. Zira Obama’nın Ankara-Erbil yakınlaşmasından değil, bu yakınlaşma nedeniyle Maliki’nin İran’ın yanına itilmesinden rahatsız olduğunu anlamıyorlar.

AKP İLE CEMAAT’İN İSTİHBARAT SAVAŞLARI

AKP-MİT cephesiyle Cemaat-Emniyet İstihbarat cephesinin çarpışması, “Başbakanlığa böcek” olayından sonra, şimdi de Reyhanlı saldırısına yansıdı.

Erdoğan, Reyhanlı saldırısı sonrası açıkça Emniyet’i suçladı ve MİT’in istihbaratının doğru fakat Emniyet’in uygulamasının eksik olduğunu açıkladı. Başbakanlık Teftik Kurulu’nu harekete geçirdi.

Cemaat ise kalemşorlarının “MİT Muhaberat’ın oyununa geldi” yazılarıyla bu saldırıya yanıt veriyor. Emre Uslu’nun MİT’i açıkça hedef alan dünkü yazısında “Aydınlıkçılar MİT’i de kontrol ediyor” diye yazması ise cemaatin çapsız bir yalana sarılacak kadar sıkıştığını gösteriyor.

ABD YARILDI, F-AK KOALİSYONU BÖLÜNDÜ

Sonuç olarak ABD yarılınca, Türkiye şube temsilcileri de bölündü.

ABD’deki yarılma Türkiye’ye fiilen şöyle yansıyor: Erdoğan ABD’nin BOP’çu, Ortadoğucu kesimlerinin Türkiye şubesi olmayı sürdürüyor, Gülen Cemaati ise yeni stratejiye uygun olarak Pasifikçiliği seçiyor ve BOP eleştirisine soyunuyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

0 SORUN, 51 ÖLÜ

Başbakan Erdoğan dün grup konuşmasında, partisinin Reyhanlı tezlerine karşı çıkan hemen herkesi topa tuttu. Erdoğan “Reyhanlı’nın üzerinde kara dumanlar yükselirken” hükümetini sorumlu tutanlara ve saldırının arkasında Esad’ın olamayacağını belirtenlere bozulmuş! “Bekleseydiniz” diyor…

Erdoğan ve kurmaylarının Reyhanlı saldırısına fail “bulmakta” daha hızlı davrandığı ortadayken, muhaliflerini “beklemedikleri” için suçlaması, kuşkusuz sorunlu bir bakış açısını yansıtıyor. Meseleyi salt bu yanıyla, klasik Salı köpürtmesi sayacak ve üzerinde durmayacağız.

BAŞBAKANLIK TEFTİŞKURULU NEDEN DEVREDE?

Ancak sonraki sözlerine bakılırsa, Erdoğan’ı “bekleseydiniz” demeye iten gerçek nedenin hükümet ve devlet açısından çok daha önemli olduğu anlaşılıyor: Erdoğan grup konuşmasında, Reyhanlı saldırısında ihmal olup olmadığını anlamak için Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu harekete geçirdiğini ilan etti!

İhmal şüphesi de nereden çıktı? Hani failleri yakalamışlardı? Hani 13 kişi gözaltındaydı ve her şeyi itiraf etmişlerdi? Hani fail El Muhaberat’tı, Acilciler’di?

‘SURİYE’YE SEFER’ PROPAGANDASI

Bu soruların içerdiği anlama bakmak için gelin Reyhanlı saldırısın olduğu cumartesi gününe dönelim ve olayın hemen sonrasından başlayarak kimi gelişmeleri anımsayalım:

1. 51 yurttaşımızın ölümüne neden olan Reyhanlı saldırısından sonra, hükümetten farklı sesler çıktı. Başbakan Erdoğan, saldıranları “çözüm sürecini hazmedemeyenler” diye işaret etti. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise saldırının arkasında Beşar Esad’ın ve El Muhaberat’ın olduğunu ilan etti! Birkaç saat sonra da El Muhaberat’ın saldırıyı Acilciler örgütüne yaptırdığının anlaşıldığını açıkladılar!

2. MİT ve Emniyet panik halinde gazetelere “biz uyarmıştık” haberleri servis ettiler! Her iki örgüt de topu kucaklarından atma telaşına düşmüştü!

3. Ülkesinin iç ve dış güvenliğinden sorumlu olan Genelkurmay Başkanlığı ise “saldırıyı kınadıklarını” açıkladı! Anlaşılan Ergenekon tertipleri Türk Ordusu’nun ana karargâhını bir sivil toplum örgütüne dönüştürmüş ve Genelkurmay Başkanlığı’nın bir yardımlaşma derneği gibi davranmasına yol açmıştı.

4. Reyhanlı saldırısıyla ilgili hızla yayın yasağı alındı. Bu çağda, bu iletişim ortamında hiçbir anlamı olmayan bu yayın yasağının alınması, kuşkusuz hükümetin paniğini yansıtıyordu.

5. AKP’nin propaganda bürosu elemanları gibi çalışan tüm kalemler, ertesi gün ses birliği etmişçesine aynı şeyleri yazdılar ve Esad’ı, El Muhaberat’ı ve Acilciler’i Reyhanlı saldırısının faili olarak saptadılar! AKP propaganda elemanları, ekranlardan “Suriye’ye sefer” konuşmaları yaptılar.

REYHANLI SENARYOSUNDAN ÇARK

6. Öte yandan AKP’nin yayın yasağına rağmen ve hükümetin tek yanlı bilgi akışına rağmen, Reyhanlı saldırısıyla ilgili ciddi iddialar konuşulmaya başlandı. Özellikle Akşam’dan Levent Albayrak’ın verdiği şu haber çok önemliydi: “Reyhanlı’daki 73 MOBESE kamerasının tamamının birkaç gün önce ‘sistem arızası’ verdiği ve kayıt yapmadığı ortaya çıktı.”

7. Bu arada Ankara’da farklı senaryoların da gündeme geldiği konuşuldu. Erdoğan’ın “Türkiye’yi ateşe çekmek istiyorlar” mesajı vermesinin altı çizildi.

8. Erdoğan’ın mesajından sonra köşe yazarları da çark etmeye başladı. Örneğin Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi, “Mesajı veren kim? Esad ya da Mihraç mı? Onların çapı yetmez. Küresel oyunculara bakmak lazım.” diyordu.

HÜKÜMET REYHANLI’NIN ALTINDA KALDI

Devletin birimlerinin “sorumluluktan kaçan” tavırları ile hükümetin telaşı ve sonrasında manevralara yönelmesi iki gerçeğe işaret ediyor:

1. Hükümet Reyhanlı saldırısının altında kaldı ve çaresizce çırpınıyor!

2. Erdoğan ve Davutoğlu’nun saldırıya zemin yaratan sorumluluğu, hükümetin sonunu getirir!

Çünkü AKP’nin komşularla sıfır sorun politikası sadece sıfır komşu değil, onlarca yurttaşımızın da ölümü demek artık!

ABD’nin Ortadoğu şerifliğini üstlenerek komşularla kapışan AKP’nin sadece Türkiye için değil, bölge için de bir güvenlik sorunu haline gelmesi, bardağı taşırdı. Öyle ki, Devlet Bahçeli bile dün grup konuşmasında Erdoğan’ı istifaya çağırdı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mayıs 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

REYHANLI SALDIRISININ PERDE ARKASI

Başbakan Erdoğan 46 kişinin öldüğü Reyhanlı saldırısını önce “çözüm sürecini hazmedemeyenlerin saldırısı” olarak değerlendirdi. Oysa aynı saatlerde hem İçişleri Bakanı Muammer Güler hem de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu saldırının adresinin Suriye olduğunu ilan ediyordu!

Erdoğan’ın farklı bir değerlendirme yapmasını elbette hükümetin o andaki çaresizliğine verebiliriz. Zira kamuoyu önünde ne söylerlerse söylesinler, “rüzgâr ekenin fırtına biçeceğini” biliyorlardı. Ancak Erdoğan’ı farklı değerlendirmeye iten haklı sebepler vardı!

Erdoğan iki gün sonra artık adresin Suriye olduğunu netlikle ifade ediyor ama “açık kapı politikamızda ısrar edeceğiz” diyen Davutoğlu’ndan farklı olarak şu vurguyla Şam’ı hedef alıyordu: “Bu saldırılar ateş içindeki bir ülkenin, bu ateşe Türkiye’yi de çekme yönündeki saldırılarıdır.”

MOSKOVA: HEDEF KONFERANS VE SİLAHLI MÜDAHALE

Erdoğan’ın adresi yanlış fakat hedefi doğru saptamış olması önemli!

Dün bu köşede saldırıyı, İsrail ile ABD içindeki bir kesimin Obama’yı Suriye’ye müdahaleye mecbur etme girişimi ve Cenevre Bildirisi’nde uzlaşarak Suriye Konferansı düzenleme adımı atan Lavrov-Kerry inisiyatifini hedef alması olarak değerlendirdik. Dolayısıyla Reyhanlı saldırısı bir CIA-MOSSAD ortak operasyonuydu.

Rusya’nın Sesi’nin bildirdiğine Rusya Meclis (Duma) Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Aleksey Puşkov da aynı saptamayı yapıyor. Puşkov Reyhanlı saldırısının iki hedefi olduğunu belirtiyor: “Bazı kesimler barışçıl konferansı engellemek ve silahlı müdahalenin önünü açmak istiyor.”

ABD ERDOĞAN’DAN NE İSTİYOR?

Peki, Obama ve “diğer Amerika” Erdoğan’dan ne istiyor? Reyhanlı saldırısı ile Erdoğan’a ne mesaj verildi? İnceleyelim:

1. Obama, Irak ve Afganistan’dan sonra ülkesini Suriye’ye sokmanın ABD’nin intiharı olduğunu görüyor ve başından beri müdahaleyi bizzat Türkiye’nin yapmasını savunuyor. Erdoğan ise ABD’nin aktif rol almadığı bir müdahalenin, Türkiye’yi Rusya ve komşularla karşı karşıya getireceğini görerek direniyor.

Erdoğan’ın Gül ve Davutoğlu’ndan farklı olarak zaman zaman Rusya’yla ve İran’la Suriye konusunda dirsek teması araması ve bölge çözümleri istemesi, yani oynak tutumlar alması bu nedenledir.

2. F4’ün NATO yemi yapılmasından başlayarak Türkiye’yi hedef alan tüm kanlı gelişmeler, Washington’un Ankara’yı Suriye’ye müdahaleye zorlama girişimidir.

3. Obama yönetimi, sonunda geri adım atarak Rusya’yla anlaştı. İki ülke Dışişleri Bakanları Lavrov ve Kerry, Cenevre Bildirisi’ni esas alan bir konferansın düzenlenmesini karara bağladılar.

ABD, bugüne kadar “Esadsız çözüm” istediği için Cenevre Bildirisi’ni kilitliyordu. Ancak Fransız Le Figaro’ya göre ABD Rusya’nın “Esad, devlet başkanlığının biteceği 2014’e kadar iktidarda kalsın” teklifine artık “evet” diyor. Üstelik Le Figaro’ya göre ABD, 2014 sonrası için de Suriye halkının karar vermesine sıcak bakıyor.

4. Le Figaro’ya göre ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert Ford İstanbul’da ve SUKO liderlerini konferansa hazırlamakla meşgul.

SADECE SURİYE DEĞİL BÖLGENİN İSTİKRARI

5. Ancak ABD’nin Suriye’ye doğrudan müdahale isteyen kesimi ile İsrail, bu uluslararası konferansa karşı çıkıyorlar. Konferanstan önce de Türkiye’yi müdahaleye zorluyorlar! Çünkü konferans sadece Suriye’ye değil, bölgenin gidişatına etki yapacak.

Alman Bilim ve Politika Fonu Müdürü Volker Perthes konferansın yapılmasının “Suriye konusundaki barış görüşmelerini tıkanıklıktan çıkarmakla kalmayıp, barış sürecine İsrail’i, Hizbullah hareketini ve hatta İran’ı bile dâhil edebilir” diyor. Perthes’e göre konferans yapılamadığı takdirde artık “krizin Türkiye’nin de içine çekileceği bölgesel bir savaşa dönüşmesini” beklemek dışında bir seçenek kalmıyor.

Rusya’nın Sesi’nde belirtildiğine göre Moskova’ya göre de artık “söz konusu olan Suriye ya da Suriye rejimi bile değil, görüşmeler yolu ile tüm Yakın Doğu’daki durumun istikrara kavuşturulması” meselesidir.

TOP ERDOĞAN’IN KUCAĞINDA

İşte Reyhanlı’da bombalar bu şartlarda patlatıldı! Bombanın sahibi mesajı verdi, bombanın hedefi de mesajı aldı.

Artık top Erdoğan’ın kucağında: Erdoğan ya CIA-MOSSAD bombalarına boyun eğecek ve Suriye’ye girecek ya da Uluslararası Suriye Konferansı’na katılarak ve kararlara uyarak geri adım atmış ama yangını önlemiş olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Mayıs 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CIA-MOSSAD BOMBASI VE AKP’NİN SORUMSUZLUĞU

Hatay-Reyhanlı’da 45 yurttaşımızı katleden bombalı terör saldırısından sonra ekranlara fırlayanlar yine zamanlamaya dikkat çekti, yine Türkiye’nin büyümesini hazmedemeyenleri adres gösterdi… Hatta “Banyas katliamını kim yaptıysa, Reyhanlı’daki saldırıyı da o yaptı” diyenler bile oldu.

Oysa ilk dakikalarda hükümet henüz adres konusunda anlaşmamıştı: Başbakan Erdoğan saldırıyı PKK’nin geri çekilmesiyle irtibatlandırıyor, adresi “çözüm sürecini hazmedemeyenler” diye açıklıyordu. Adalet ve İçişleri Bakanları ise saldırıyı doğrudan Suriye’ye bağlıyordu.

Sonradan topluca, Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’ın yönlendirmesiyle THKP-C Acilciler’in yapmış olabileceğinde birleştiler.

F4’ümüzün hâlâ nasıl düşürüldüğünü, neyle vurulduğunu saptayamayanların Reyhanlı saldırısının adresini bir kaç saat içinde belirlemesi, haliyle gayriciddi görünüyor.

Her neyse, umarız gerçek adres saptanır ve 45 yurttaşımızı katledenlerden hesap sorulur!

SALDIRI KİME YARIYOR?

Bu tip saldırılarda bizi adrese götürecek ilk soru, saldırının kime yaradığıdır.

İçeride Batı destekli silahlı teröristlerle uğraşan, güneyinde İsrail’in yeni bir cephe açtığı Şam yönetimi, neden üçüncü bir cephe açmak istesin? Türkiye’nin Suriye’ye savaş açmasını Esad değil, Esad karşıtları istiyor!

Daha geniş ölçekte bakarsak eğer, ABD’nin Suriye’ye müdahale etmesini en çok İsrail istiyor! Zira ABD’nin bölgede olması, İsrail’in güvenliğinin garantisidir. ABD içinde de bu konuda tam bir ikiye yarılma durumu söz konusu. ABD devlet aygıtının bir bölümü Suriye’ye müdahaleyi açıkça savunuyor, istiyor ve hatta Obama yönetimini buna mecbur etmeye çalışıyor!

ABD içindeki bu müdahaleci kesimle İsrail devleti, şu anda omuz omuza çalışmaktadır. İsrail’in İran’ı kışkırtan ve ABD’yi müdahaleye mecbur etmeye yönelik Suriye hava harekâtları, Esad’ın kimyasal silah kullandığına dair üretilen yalanlar bu ortak çalışmanın eseridir.

SALDIRININ ZAMANLAMASI

Saldırının adresini doğru tespit edebilmemizi sağlayacak ikinci parametre ise saldırının zamanlamasıdır. Nedense medyada zamanlama açısından öncelik, Erdoğan’ın Washington ziyaretine verildi.

Oysa asıl zamanlama, ABD’nin geri adımlar atarak ilk kez Suriye konusunda Rusya’nın çizgisine geldiğini ilan etmesi ve Cenevre Bildirisi’ni esas alacak bir çözüm için ay sonunda bir konferans toplamakta anlaşmasıydı.

Dolayısıyla “kimin işine yarıyor” ve “saldırının zamanlaması” incelemelerinden çıkacak sonuç şudur: Reyhanlı’da bomba patlatanların hedefi, ABD’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak ve Washington-Moskova uzlaşmasını baltalamaktır! Bu durumda bombaları patlatanlar CIA-MOSSAD’dır.

DÜŞMANLIK YAPAN, FELAKET ÜRETİR

Ancak saldırının kaynağının CIA-MOSSAD olması, AKP Hükümeti’nin sorumluluğunu azaltmaz.

Artık AKP Hükümeti’ni destekleyenler şu sorulara dürüstçe yanıt vermelidir: Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı devirmek istemese, Başbakan “Suriye iç işimizdir” demese, Hükümet Şam yönetimine karşı savaşanların sırtını ovmasa, gece Suriye topraklarında terör estirenleri gündüz Türk topraklarında dinlendirmese, El Kaide üyelerinin sınırdan silahlı geçişlerine yol vermese, her gün açık açık bu ülkeyi hedef almasa, Reyhanlı’da bombalar patlar mıydı?

Kimse kendini kandırmasın. Türkiye’nin 900 km’lik Suriye sınırını El Kaide-PKK-ÖSO üçlüsünün fiili kontrolüne bırakan bu dış politika değişmezse, daha büyük felaketlerle karşılaşırız.

Üstelik tehlike adım adım, göstere göstere geldi: Kilometrelerce uzakta önce F4’ümüz NATO yemi yapılarak düşürüldü. Sonra sınıra 20 km’den Akçakale’ye toplar düştü. Ardından sınıra dayanıldı ve Cilvegözü Sınır Kapısı’nda bomba patlatıldı. Ve sonunda sınırdan içeride girilip Reyhanlı’da bomba patlatıldı!

Tüm bunlara rağmen AKP Hükümeti hâlâ “Ortadoğu’da sınırlar anlamsızlaşacak”, “Türkiye Kürtlerle büyüyecek”, “Yüzyıllık parantezi kapatarak yeniden buluşacağız” diyorsa ve medyadaki sözcüleri açık açık “Osmanlı Birleşik Devletleri” yazıları döşeniyorsa, artık ülke güvenliği AKP Hükümeti’nin değil, milletin sorumluğuna geçmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mayıs 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN TÜRK-KÜRT KONFEDERASYONU

Hükümet sözcülerinin sürece itiraz edenleri “terör örgütünün silah bırakmasından rahatsızlar”, “terör bitmesin istiyorlar” gibi ucuz ve çapsız polemiklerle suçlamasına kuşkusuz değinmeyeceğiz. Ancak Akil Adam Fuat Keyman’ın “Çözüm süreci Türkiye’yi güçlendirir” tezini mutlaka incelemeliyiz.

‘TÜRKİYE’Yİ KÜRTLERLE BÜYÜTMEK’

Fuat Keyman, “Çözüm süreci Türkiye’yi zayıflatıyor mu?” başlıklı makalesiyle, Akil Adam olarak görev yaptığı Ege bölgesinden gelen bu yöndeki sorulara yanıt vermiş. (Milliyet, 11 Mayıs 2013)

Keyman, dışarıda ise içerideki bu endişenin tersinin geçerli olduğunu savunuyor: “Çözüm süreci, Türkiye içinde, belli bir kesim tarafından, Türkiye’yi zayıflatıcı bir gelişme olarak algılanırken, Türkiye dışındaysa, Türkiye’yi bölgesel düzeyde güçlendirecek ve zenginleştirecek bir gelişme olarak algılanıyor.”

Keyman bu “saptamasını” son bir ayda çözüm sürecini konuşmak üzere gittiği ABD’deki düşünce kuruluşu temsilcilerinin, akademisyenlerin ve gazetecilerin şu iki başlıkla özetlenen görüşlerine dayandırıyor: “Türkiye ve Kürtler işbirliği; Ortadoğu’da değişen denklem”, “Türkosfer: Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı.

Nitekim içerideki aktörler de “çözüm sürecini” zaten benzer şekilde, “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek”, “Ortadoğu’daki sınırları anlamsız hale getirmek” gibi sözlerle savunuyorlar.

Şimdi burada duralım ve önemli bir ismin söylediklerine bakalım:

BAŞ AKİL ADAM: DAVİD PHİLLİPS

David Phillips ismini anımsayacaksınız. Birincisi “Kürt Açılımı” için Ankara’ya hazırladığı 2007 ve 2009 raporlarıyla, ikincisi de “Ermeni Açılımı”nın mimarı olarak Türkiye-Ermenistan uzlaşma toplantılarına “liderlik” yapmasıyla gündeme gelmişti.

Hürriyet’ten Tolga Tanış, kendisiyle “çözüm sürecini” konuşmuş. Phillips’in ne dediğine geçmeden önce, “çözüm sürecinin” mimarlarından biri olduğunu, sık sık Ankara’ya geldiğini, AKP Hükümeti’ne akıl hocalığı yaptığını özellikle belirtelim. Zaten kendisi de Hürriyet’le söyleşisinde hem hükümetle hem de Akil Adamlarla düzenli temasta olduğunu açıklamış. Yani kendisini Baş Akil Adam sayabiliriz.

İşte bu David Phillips, lafı dolandırmadan AKP-PKK “çözüm sürecinin” sonucunu ilan etmiş: Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak! (Hürriyet, 11 Mayıs 2013)

Kuşkusuz Aydınlık okurları için bu yeni ve bilinmeyen bir şey değil. Aydınlık 1986’dan beri, ABD’nin esas hedefinin bu olduğuna dikkat çekiyor; emperyalizmin Irak’a iki saldırısını da, Türkiye’ye 2001 darbesini de, Suriye’ye abanmasını da bu ana hedefin gereği olarak görüyordu. Aydınlık bunu ABD’nin Ortadoğu için hazırladığı analizlerini, dış politika belgelerini inceleyerek öngördü.

TÜRKOSFER YA DA KÜRT KORİDORU

Dönelim tekrar Fuat Keyman’ın “Çözüm süreci Türkiye’yi zayıflatmayacak, tersine güçlendirecek” tezine…

Keyman bu tezini neye dayandırıyordu? David Gardner’in ortaya attığı Türkosfer kavramına, yani “Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı” kurulmasına!

Biz de zaten Amerikan belgelerine dayanarak hedefin Kürt Koridoru olduğunu, Washington’un Irak’ın kuzeyinde 20 yılda inşa ettiği Kürt Devleti’ni şimdi Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak istediğini, bu operasyonun alt yükleniciliğini AKP ile PKK’nin yapacağını, bu nedenle bir sözde “barış sürecinin” başlatıldığını önemle belirtiyoruz.

Bilgilerin buraya kadarı bizim için de, Fuat Keyman, David Gardner ve David Philips için de geçerli… Ancak mesele asıl bundan sonra başlıyor.

BÜYÜK KÜRDİSTAN, KÜÇÜK TÜRKİYE DEMEKTİR

Kuşkusuz buraya kadarıyla baktığınızda ve ortada hiç engel olmadığını varsaydığınızda, “teknik olarak” AKP sözcülerinin de belirttiği gibi Türkiye Kürtlerle büyümüş olur! Çin, Rusya ve İran’ın görmezden geldiğini ve Irak ile Suriye’nin topraklarına el konulmasını sessizce izlediğini varsayarsak, 780 bin km karelik ülke toprakları Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyi ile hızla genişlemiş olur!

Diyelim ki oldu ve Kürtler emperyalizmin Ortadoğu’daki kurşunu olmaya, Türk Ordusu da AKP’nin aldığı enerji rüşveti karşılığında boru bekçiliği yapmaya ve komşularına zor kullanmaya razı oldu… Peki ya sonrası?

İşte Fuat Keyman, David Gardner ve David Phillips’in şimdilik hiç değinmedikleri gerçek sonrasında başlıyor: Türkiye’yle konfederasyon kuracak Türkiye, Irak ve Suriye Kürtleri, Büyük Kürdistan olarak bağımsızlık ilan edecek!

Yani Türkiye önce Kürtlerle “teknik olarak” büyüyecek ama sonra Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’ın kopmasıyla küçülecek!

“Barış”, “çözüm”, “terörü bitirmek” gibi palavraların arkasındaki çıplak ve yakıcı gerçek budur: Büyük Kürdistan, Küçük Türkiye demektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mayıs 2013

, , ,

Yorum bırakın

PKK, 3. SIÇRAMALI BÜYÜME DÖNEMİNE GİRDİ

Irak’ın Türkiye’den “çekilen” PKK’yi kabul etmemesini “Irak’tan ‘ret’ komedisi” başlığıyla birinci sayfadan tiye alan Haber Türk, ilk bakışta haklıymış gibi görünebilir. Tabii Fatih Altaylı değil de, bir başkası hazırladıysa birinci sayfayı…

Zira konuyu derinlemesine bilmeyen biri için Bağdat’ın çıkışı kuşkusuz komiktir; çünkü PKK’nin karargâhı Irak’tadır, PKK Irak’tan Türkiye’ye girerek saldırı düzenlemektedir, PKK TSK’nin operasyonları sırasında Irak’a kaçmaktadır…

Ama 2002 öncesini bilen biri için asıl komiklik, Irak’ın bugünkü çıkışını komik bulmaktır!

BAĞDAT’IN BÖLGE İSTİKRARI VURGUSU  

2002 öncesini anlatacağız ama gelin önce en önemli kısmı çoğu gazetede yer almayan Irak Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına bir göz atalım. Açıklamanın dört vurgusu var:

1. Kürt sorununun çözümünü istiyoruz.

2. Fakat güvenlik ve egemenlik gereği PKK’nin Irak topraklarına girmesini kabul etmiyoruz.

3. PKK’nin Irak’a girmesi, bölge ülkelerinin de güvenlik ve istikrarını tehlikeye sokar.

4. Tutumumuzun dayanağı anayasamız ve uluslararası hukuk ilkeleridir.

PKK’Yİ ABD BÜYÜTTÜ

Gelelim Irak’ın çıkışının neden komik olmadığına:

1. PKK’nin Irak’ın kuzeyinde yuvalanmasının sorumlusu Bağdat değil, Washington’dur.

2. PKK, tarihinde iki kez sıçramalı büyüdü. İkisi de ABD’nin bölgeye geldiği dönemdir. ABD 1991’de Irak’a saldırdı, PKK büyüdü. ABD 2003’te Irak’a saldırdı, PKK yine büyüdü! (ABD’nin PKK’ye yardımlarını saptayan Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis şehit edildi!)

3. Irak’ın kuzeyinin PKK için korunaklı bölge olmasının nedeni, ABD’nin 1992’de 36. paralele bir çizgi çekmesi ve Bağdat’a bu çizginin yukarısına çıkmasını yasaklamasıdır.

Bu yasak, karargâhı Silopi’de, kuvveti İncirlik’te olan Çekiç Güç tarafından uygulanmıştır. Yani Türk hükümetleri, AKP dâhil, PKK’nin Irak’ın kuzeyinde yuvalanmasına dolaylı destek vermiştir! (Erdoğan zaman zaman Çekiç Güç’ü kendilerinin kaldırdığını söyleyerek, övünmektedir. Doğrusu şudur: ABD 20 Mart 2003’te Irak’a saldıracağı ve uzun yıllar bu ülkede asker bulunduracağı için artık Çekiç Güç’e ihtiyaç duymamıştır!)

Türk Ordusu da, maalesef, 36. paralel yasağının kendisine Bağdat’ın izni olmadan Irak’ın kuzeyine girip çıkma serbestliği sağlayacağını umarak, direnmemiştir! Bunun bir kurmaylık hatası olduğunu, ilk E. 2. Ordu Komutanı Em. Org. Necati Özgen, 15 Eylül 2005 tarihinde Ulusal Kanal ekranlarından açıklamıştır. Sonrasında pek çok üst düzey komutan bu hataya dikkat çekmiştir.

TSK-SADDAM İŞBİRLİĞİYLE PKK’YE DARBE

4. Nitekim Türk Ordusu, sonrasında ABD’ye rağmen Irak’ın kuzeyine girmek zorunda kalmış ve örneğin 1995 tarihli Çelik Harekâtı’yla CIA’nın peşmergelerini dağıtmıştır. Bu yıllar içinde Türk Ordusu Saddam Hüseyin’le anlaşmış, TSK kuzeyden, Irak Ordusu güneyden ABD’nin kukla devletini sıkıştırmıştır!

5. Saddam Hüseyin’in ABD’ye yenilmesiyle birlikte, Türk Ordusu’nun Irak’ın kuzeyine ve PKK’ye müdahale edemeyeceği yeni bir sürece girilmiştir. ABD, bizzat AKP hükümeti üzerinden TSK’nin elini konulu bağlamıştır. ABD ile AKP arasında yapılan anlaşmalar ortadadır: ABD ve AKP önce Irak’ın kuzeyinde TSK birliklerinin çıkarılmasını sağlamış, sonra da TSK’nin Irak’ın kuzeyine müdahale etmemesini sağlayacak imzalar atmışlardır.

Türk Ordusu’nun 2008’de ABD ve AKP’ye rağmen başlattığı, Pentagon’un “hemen çıkın” diye uyardığı, AKP’nin Genelkurmay’a “bitirin” baskısı uyguladığı sınır ötesi harekât hâlâ belleklerdedir.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Tüm bunları yok sayarak Irak Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını komik bulmak, operasyonel değilse, mizahın ta kendisidir.

Kuşkusuz mizah olmayıp operasyonel olan yorumlar da vardır. Örneğin Yeni Şafak’a “PKK Irak’ta, Maliki panikte” manşeti atan Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, doğrusunu bal gibi bildiği halde, köşesinden şu yalanı yazabilmektedir: “Açıklama ciddiye alınır mı? Irak’ın istikrarı diye bir şey söz konusu mu? Kürtlerle zaten ayrışmış, Sünnilerle savaş halinde olan, ülkeyi neredeyse üç parçaya bölen Bağdat yönetimi Irak için asıl istikrarsızlık kaynağı değil mi?” (Yeni Şafak, 10 Mayıs 2013)

Bağdat’ın değil fakat Washington’un Irak’ı üçe böldüğünü en iyi bilenlerden biridir Karagül. Okurları, onun bu yöndeki eski yazılarını internetten bulabilirler. Karagül’ün konumu gereği artık yazamayacağı yeni gerçeği de biz buradan yazalım: ABD Irak’ı üçe böldü, Maliki şimdi yeniden birleştiriyor!

TÜRKİYE’Yİ BÜYÜTMEK, KOMŞULARI KÜÇÜLTMEKTİR!

Tablo ortadadır: AKP, PKK, Barzani ve İsrail Atlantik cephesinde sıralanmıştır. ABD bu dört kuvvete dayanarak Ortadoğu haritasını yeniden çizmek istiyor. Gerek AKP gerekse PKK sözcülerinin artık sakınmadan söyledikleri “Türkiye’nin Kürtlerle büyümesi” tezi, Büyük Kürdistan demektir, komşularımızın bölünmesi demektir. Türkiye’ye verilen kuzey Irak petrol ve doğal gazı rüşvetinin karşılığı, Türk Ordusu’nun bölünmeye direnecek Irak, Suriye ve İran’a sürülmesidir!

Ve bitirirken ekleyelim: ABD’nin Irak’a saldırdığı 1991 ve 2003 sürecinde PKK’nin iki kez sıçramalı büyüdüğünü belirtmiştik yukarıda. Şimdi AKP eliyle PKK, üçüncü sıçramalı büyüme dönemine girmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mayıs 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

F-AK KAVGASI

HSYK’nin, 1923 hâkim ve savcıyı kapsayan kararnamesi Emniyet ve Yargı’da Cemaat ve AKP çarpışmasının tüm hızıyla sürdüğünü gösterdi. F tipi görevlilerin AKP’ye yönelik hamleleri, anlaşılan tüm engellemelere rağmen sürüyor.

Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’un haberine göre Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’in tenzili rütbe ile Antalya Başsavcılığı’na atanmasının nedeni de yeni bir F-AK kavgası. Uludağ, Kuriş’in Başbakan Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında Ankara’da yürüttüğü yeni bir Oslo soruşturması nedeniyle Antalya’ya sürüldüğünü yazıyor.

Onca gürültü patırtıya rağmen Cemaat’in hâlâ Oslo üzerinden AKP’yi sıkıştırmaya çalışması, kuşkusuz hem “paylaşılamayanın” büyüklüğüne hem de ABD’nin her iki oyuncusunu birbirine çarpıştırarak hizaya getirdiğine işaret ediyor.

15 aydır süren bu çarpışmanın kritik dönemeçlerini hatırlayalım:

FİDAN’DAN SONRA SIRA ERDOĞAN’DA

1. Başbakan’ın tam da ameliyatla bir süre ortalardan kaybolduğu süreçte, 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan KCK davası kapsamında ifadeye çağrıldı. Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da PKK ile masaya oturan Fidan’ı soruşturmak, kuşkusuz Başbakan’ı soruşturmak demekti.

Fidan ve ifadeye çağrılan diğer MİT’çiler, AKP kalkan oluşturacak bir yasa hazırlayana kadar MİT binasından çıkmadı. Böylece AKP, ilk F tipi soruşturmayı savuşturmuş oldu.

Başbakan Erdoğan operasyonun arkasındaki gücü “paralel devlet” diye tanımladı ve “Hakan Fidan’dan sonra bana geleceklerdi” dedi.

2. Soruşturmayı başlatan Savcı Sadrettin Sarıkaya görevden alındı, yerine özel yetkili savcı Adem Özcan atandı.

3. Savcı Adem Özcan, AKP’nin çıkardığı yeni yasa gereği soruşturma için Başbakan’dan izin istedi ve 9 ay boyunca yanıt bekledi. Özcan’ın ikinci bir yazı yazacağı öğrenilince, Terörle Mücadele Savcılığı’ndan sorumlu Başsavcıvekili Oktay Erdoğan, dosyayı Özcan’dan aldı!

CEMAAT ERDOĞAN’I DİNLİYOR

4. AKP, F tipi ilk hamleyi atlattıktan sonra, şu sorunun peşine düştü: Soruşturmayı Erdoğan’ın ameliyatlı olduğu döneme getirerek AKP’nin müdahalesini engellemek isteyen Cemaat, yalnızca birkaç ismin bildiği sağlık sorununu nereden biliyordu?

MİT hemen böcek araştırması yaptı. Başbakan’ın AKP Genel Merkezi’ndeki odasında da, Meclis’teki makam odasında da, hatta evinin altında ofis olarak kullandığı bölümde de böcek bulundu.

5. Bu gelişme üzerine bir süre sonra Başbakanlık koruma polisleri baştan sona değiştirildi! Hatta yeni ekibin göreve başladığı ve eski ekibin eşyalarını toplayıp odaları boşalttığı ilk gün, yumruklaşmaya varan kavgalar oldu.

6. Ankara’da Memur Suçlarını Soruşturma Bürosu’nda görevli savcı Murat Demir, Başbakanlık’ta yaşanan koruma kavgası için soruşturma açtı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş, Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanı Ramazan Bal ile dört koruma hakkında İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi.

MİT’TEN EMNİYET’E BASKIN

7. Hürriyet’ten Tolga Şardan’ın haberine göre, böcek olayının ardından Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişleri, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nde inceleme yaptı. Müfettişlerin, tüm dinleme kayıtlarını da incelediği iddia edildi.

8. AKP’nin MİT’i ile Cemaat’in Emniyet İstihbaratı arasında mücadele sürerken dikkat çeken bir şey oldu. Fethullah Gülen, Gaziantep’teki terör saldırısı ile Uludere’de Mehmetçikleri taşıyan minibüsün devrilmesi nedeniyle bir mesaj yayınladı. Gülen’in taziye mesajında MİT iması vardı! (Vatan, 22 Ağustos 2012)

9. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT Müsteşar Yardımcısı Muhammed Dervişoğlu hakkında haksız mal varlığı davası açtı.

ATALAY F TİPİ KALEMLERİN HEDEFİ

10. F tipi kalemler, Hakan Fidan operasyonundan bir sonuç alınamayınca, bu kez Beşir Atalay’a yöneldiler. Atalay’ın İran yanlısı olduğu, KCK tutuklamalarını engellediği yazıldı.

11. İddiaya göre Başsavcıvekili Murat Esen, göreve atandıktan sonra devraldığı dosyalardan birinin eksik olduğunu gördü. Dosya Hüseyin Görüşen’in makamında bulunan özel kasada bulundu. Dosya gizli bir Oslo soruşturmasıydı; üstelik Başbakan Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan “şüpheli” olarak yer alıyordu!

Esen, Erdoğan ve Atalay’la ilgili bölüme hızla takipsizlik kararı verdi, Fidan’la ilgili bölümü ise yetkisizlik kararıyla İstanbul’a gönderdi. İstanbul takipsizlik kararı vererek soruşturmayı kaldırdı.

Gizli Oslo soruşturmasının sahibi olduğu iddia edilen Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş de tenzili rütbe ile Antalya’ya gönderildi.

F-AK KAVGASI TÜRKİYE’YE DEĞİL, ABD’YE YARIYOR

ABD, AKP ile F tipi Cemaat’i birbirine vuruşturarak sadece iki oyuncusunu sürekli hizalamış olmuyor, aynı zamanda Türkiye’yi bölge politikalarına uyumlu olmaya mahkûm ediyor.

AKP ile Cemaat arasındaki çelişmelerden medet umanlar ve o çelişmelerin pususuna yatanlar, enerjilerini esas çözüme yani Milli Merkez’e vererek, 15 aydır süren bu F-AK kavgasından, F tipi operasyonlardan, Ergenekon tertiplerinden, CHP ile MHP’nin kasetlerle dizayn edilmesinden, İran ve Suriye’ye düşmanlıktan, Barzani ile birlikte Irak’ı bölmeye çalışmaktan, PKK ile müzakerelerden, bölünme anayasası girişimlerinden toptan kurtulmaya odaklanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

İSRAİL’LE FLÖRT, PKK’YLE BALAYI

Muhafazakâr medyanın, İsrail’in Suriye’ye saldırmasını “Esad’ın işine yarıyor” diye yorumlaması kuşkusuz ülkemizdeki İslamcı hareketlerin konumu açısından utanç vericidir. “Esad’ın her İsrail saldırısından sonra avuçlarını ovuşturduğunu” iddia eden muhafazakâr medya, aslında bir tek Atlantik cephesinin çıkarlarının savunulmasını muhafaza ettiğini sergilemiş oldu.

Muhafazakâr medyanın iki günlük bu psikolojik savaş çalışmasının ardından nihayet Başbakan Erdoğan sahneye çıktı ve İsrail’in Suriye’ye saldırmasını “Esad’ın eline altın tepsi içinde sunulan koz” olarak niteledi!

Yazılanlar kuşkusuz psikolojik savaş merkezlerinin nasıl çalıştığını anlamamız bakımından bir laboratuvar hizmeti gördüyse de, esas olan bu topraklarda neden büyük bir anti-emperyalist İslamcı hareketin oluşamadığını çözümleyebilmektir.

ABD’NİN STRATEJİK AKTÖRLERİ

Bugün İsrail’in saldırıları üzerine yürütülen psikolojik savaş çalışması, dün de PKK için yapılıyordu. AKP Hükümeti PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu iddia ederek, Suriye düşmanlığına yandaş arıyordu.

Artık bir AKP-PKK balayı yaşandığı için o argümanlar rafa kaldırılmış, yerine İsrail konmuştur. Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, tabanlarındaki İsrail karşıtlığını Suriye karşıtı politikalarına malzeme yapmaya uğraşmaktadırlar.

Oysa tablo oldukça nettir:

1. ABD, AKP ile Suriyeli teröristleri Şam karşıtlığında askeri bölük haline getirmiştir.

2. ABD, AKP ve İsrail’i, özür üzerinden Suriye ve İran karşıtlığında birleştirmiştir.

3. ABD, AKP ve PKK’yi Kuzey Irak’ı Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e bağlama ve Diyarbakır’ı BOP’ta merkez yapma projesinde yan yana getirmiştir.

4. ABD, AKP ile Barzani’yi Bağdat ve Maliki karşıtlığında birleştirmiştir.

5. ABD, “AKP-PKK-Barzani-İsrail” dörtlüsünü Büyük Ortadoğu’da Amerikan Konfederasyonu kurması için aynı cepheye sokmuştur.

6. ABD, bir Türk-Kürt-Yahudi cephesi kurarak, Arap ve Fars’ın üzerine sürmeyi hesap etmektedir.

Tüm bu operasyonların Türkiye açısından karşılığı ne peki? Birincisi AKP’yi iktidar koltuğunda tutmak, ikincisi de AKP’ye petrol ve doğal gaz verip, TSK’ye boru bekçiliği yaptırmak.

ATLANTİK CEPHESİNİN SORUNLARI

Peki, kısmen ilerlemesine rağmen bu senaryolar gerçekleşebilecek mi?

ABD açısından durum: Asya-Pasifik merkezli strateji belirleyerek Ortadoğu’daki işlerini model ortaklarına devreden Washington açmaz içinde. Çünkü model ortak sonuca gidemiyor. Ayrıca Obama yönetimi ile yeniden Ortadoğu’ya girmek isteyen kesimler arasında ciddi bir iç mücadele var. Obama Suriye’ye girmesi baskılarını önce “kimyasal silah kullanımını” kırmızı çizgi ilan ederek savuşturdu. Bu yönde haberler servis edilince bu kez kırmızı çizgiyi “sistematik kullanım” şeklinde güncelledi. BM’de Şam yönetiminin değil, Suriyeli teröristlerin kimyasal kullanıldığının saptanması, ABD’nin bu iç mücadelesinin bir yansımasıydı.

İsrail açısından durum: Bir karakol devleti olan İsrail, ABD’nin Asya-Pasifik merkezli stratejisi nedeniyle kalkanından oldu; AKP’nin varlığıyla teselli bulmaya çalışıyor. İsrail içinde kimi kuvvetler ABD’yi yenide bölgeye çekecek hesaplar içinde. Washington’un Tel Aviv’e rağmen İsrail’in Suriye’ye saldırdığını duyurması bu hesaplara dayanıyor.

PKK açısından: Öcalan’ın AKP’ye payanda olması ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mesai arkadaşlığı yapması, örgütün yayın organlarına üstü kapalı yansıyacak düzeyde bir rahatsızlık yarattı. PKK’nin ideolojik kalemlerinin İsmail Beşikçi’ye bile savaş açabildiği bu yeni süreç kaygıyla izleniyor. Erdoğan-Öcalan projesinin Kürtleri Ortadoğu’da kurşun yapacağı gerçeği kaygıları daha da büyütüyor.

AKP açısından durum: ABD’nin model ortağı olan AKP Hükümeti, iki yıldır Esad’ı deviremediği için sıkıntılı. Zira problem sürdükçe hem sığınmacıların yarattığı sorunlar büyüyor, hem de Türkiye içinden yükselen tepkiler etkili olmaya başlıyor. 16 Mayıs’ta Washington’a gidecek olan Erdoğan, Obama’dan hem Suriye için hem de içerdeki muhalefete sert baskı uygulayabilmek için destek isteyecek.

Sonuç olarak Atlantik cephesinde sıraya dizilenler açısından işler hiç de iyi gitmiyor! Yani ABD’nin İsrail’le flört ettirdiği ve PKK’yle balayı yaşattığı AKP, sadece büyük bir utanca imza atmıyor, aynı zamanda sonunu da getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın