Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
BEYAZ SARAY CIA’YA OSCAR VERDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/02/2013
Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!
Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor!
Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar! Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.
ORYANTALİST BİR FİLM
Filme gelirsek…
Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.
Yani ABD, 444 gün boyunca 52 diplomatının rehin alındığı o yenilgisine 34 yıl sonra “casus Rambo” ile yanıt arar ve bu filmle “aslında o kadar da başarısız değildik” demiş olur! Kısacası Afganistan’da ABD’nin onurunu Rambo’nun kurtarması türünden bir CIA güzellemesi…
Sonuç olarak filmde ne ABD’nin 1979 öncesinde İran’ın iç işlerine müdahalesi var ne de CIA’nın katliamlara varan gizli operasyonları. Haliyle İran halkının ABD karşıtı haline gelmesinin de doğal bir sonuç olduğu anlaşılmıyor. Geriye kötü İranlılar ve iyi beyaz Amerikalılar kalıyor. (Filmin girişindeki kısa tanıtımda, sadece Şah’ın emperyalizmle işbirliği yaptığı, bunun da Humeyni’yi kurtuluş umudu haline getirdiği belirtiliyor.)
Öyle ki, ABD’de kimi yayın organlarında bile film, Batı merkezli ve oryantalist olması nedeniyle eleştirildi.
RUZİ NAZAR’IN ARGO’DAKİ ROLÜ
Film doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Sadece İran sahnelerinin ülkemizde çekilmesi nedeniyle değil elbette; Tahran’daki operasyonda imzası olan CIA istasyon şefi Ruzi Nazar’ın Ankara’da uzun yıllar görev yapması nedeniyle de…
Özbek asıllı Ruzi Nazar, ikinci dünya savaşında Rus ordusundan kaçıp önce Nazi oldu sonra da CIA görevlisi. Ancak önemi 11 yıl kaldığı Türkiye’de MİT’i CIA’ya bağlamasında ve ülkemizde kendisine bağlı bir NATOTürkçü birim oluşturmasındandır.
Eski MİT görevlisi Enver Altaylı işte bu Ruzi Nazar’ı yazdı şimdi. Altaylı’nın bir bakıma hocası da olan Ruzi Nazar kitapta Argo filmine konu olan operasyon hakkında da bilgiler veriyor.
Altaylı şu övgülerle başlamış o bölüme: “Bir kurtarma operasyonu yapılacaksa güncel, doğru bilgilere ihtiyaç vardı. Merkezden birinin Tahran’a gitmesi ve orada bir süre çalışması gerekiyordu. Bu tehlikeli ve belki de ölümle sonuçlanacak görevi kim yapabilirdi? Ruzi, tecrübeli ve cesur bir istihbaratçıydı. Bölgeyi, İran halkını ve bu halkın örf ve adetlerini iyi biliyordu. Ayrıca Müslüman’dı. Bu zor ve tehlikeli görevi, örgütünde Ruzi’den başka hakkıyla yerine getirebilecek tek kişi yoktu.”(Enver Altaylı, Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu, Doğan Kitap, Şubat 2013)
Altaylı’nın görevi açıklarken “Ruzi ayrıca Müslümandı” demesi önemli. Şimdilik “Ah Müslüman maskeliler, ah” diyerek ve onların Türkiye’nin Küçük Amerika sürecindeki rollerinin bir gün mutlaka cilt cilt yayımlanacağını bilerek geçiyoruz…
İRAN’IN VERDİĞİ FAKAT ALINMAYAN DERS!
Ruzi bu görev için Afgan halı tüccarı kılığında İsviçre Havayolları’nın bir uçağıyla Pakistan’ın Karaçi şehrine gider ve dönüşte uçağı Tahran havaalanına “mecburi iniş” yapar! CIA şefinin 11 günlük görevi böyle başlar.
Altaylı CIA’nın rehineleri kurtarmak için birinin merkezinde Ruzi Nazar’ın, diğerinin merkezinde de Tony Mendez’in bulunduğu iki ayrı operasyonun varlığından bahsediyor.
Mendez’in operasyonu Argo’ya konu olandır. Altaylı, Ruzi Nazar’ın anlatımlarıyla iki operasyonu birbirine bağlıyor ve “Ruzi’nin yerinde derlediği bilgiler ve yaptığı çalışma olmasaydı, Mendez operasyonunun başarısı mümkün olmazdı.” diyor.
Ruzi Nazar’ın bu bilgileri Müslüman ve Türk kimliğini kullanarak İran Azerilerinin üzerinden edindiğini özellikle not edelim.
Kitapta uzun uzun anlatılan bu süreci, şu notumuzla bitirelim: İranlı öğrenciler ABD’nin katliamlarına haklı tepki nedeniyle büyükelçiliği basmış ve 52 diplomatı rehin almıştı. İranlı öğrenciler, o dönemin simgesi olan ABD Başkanı Jimmy Carter’in seçimleri kaybetmesinden sonra rehineleri serbest bıraktılar. Hem de yeni başkan Ronald Reagon’ın yemin ettiği günün gecesinde…
Bu gerçek bile İran düşmanı filmin tüm maskesini indirmeye yeter!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Şubat 2013
6 MADDELİ AKP-PKK MUTABAKATI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/02/2013
Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek, AK medyanın “barış ve çözüm” diyerek, medyanın akil adam ilan ettiği isimlerin de “sorunun bir şekilde bitmesi” diyerek Türkiye’yi içine soktukları süreç barış değil savaş sürecidir!
Her üç ifade de savaşı perdeleme argümanlarıdır.
AKP’NİN 4 DÜĞMELİ DELİ GÖMLEĞİ
AKP’nin hiç taviz vermeden şu dört aşamalı “barış planını” PKK’ye dayattığı işlenmektedir: 1. PKK önce çatışmasızlık ilan edecek. 2. Ardından PKK sınır dışına çekilecek. 3. PKK silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan edecek. 4. PKK silahları tamamen bırakacak.
Bu dört madde, AKP’nin Türk milletine giydirmek istediği 4 düğmeli deli gömleğidir. Hükümet kamuoyunu müzakereye ikna etmek ve “asıl planı” hayata geçirmek için yılbaşından beri bu “4 düğmeli deli gömleğini” vitrinde sergilemektedir. AK medya her gün bu deli gömleğinin reklamını yapmaktadır.
Oysa PKK’nin üst düzey yöneticileri bırakın silah bırakmayı, gerçekte sınırları bile terk etmeyeceklerini ilan etmektedirler.
MASADAKİ ASIL PLAN
Başbakan Erdoğan’ın “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek perdelediği ve masada olan “asıl plan” ise şudur:
1. KCK tutukluları kamuoyunu rahatsız etmeyecek şekilde parça parça serbest bırakılacak. Kaldı ki bu sözün daha Oslo sürecinde PKK’ye verildiği görülüyor. Oslo’da Hakan Fidan’ın karşısında masada oturan Zübeyir Aydar, “görüşmelerde KCK operasyonlarının gündeme geldiğini, kendilerine ‘bu hükümetin tavrı değildir, bazı savcıların kendi başlarına yaptıklarıdır, kısa sürede bırakılacaklardır’ dendiği” belirtiyor.
KCK tutuklularının serbest bırakıldığı koşullarda PKK fiili çatışmasızlık sağlayarak AKP hükümetinin kamuoyu nezdinde elini güçlendirecek.
Toplumda “barış” havası estirilmesi için, örgütün elinde rehin tutulan 16 kişi adım adım ve PKK’ye resmiyet ve itibar kazandıracak şekilde teslim edilecek.
Bu süreçte medyada “barış” ve bunun ekonomiye olumlu etkisi işlenecek.
2. PKK’nin alt örgütlerine siyaset yapma alanı açılacak. Bunun için hem seçim yasalarında kimi düzenlemelere gidilecek hem de Kürt siyasetçilerine açılmış davalar adım adım düşürülecek.
Bu aşamada Avrupa’da olan yönetici düzeyindeki kimi Kürt siyasetçiler Türkiye’ye getirilecek ve “kardeşlik rüzgârları” estirilecek.
3. Anadil meselesi çözülecek. İki dilli eğitim modeli hayata geçirilecek.
4. Adım adım “demokratik özerkliğe” gidecek bir yerel yönetimler reformunda mutabakat sağlanacak. “Bölge belediyeler birliği merkezi” türünden yapılarla Diyarbakır’a merkez olma özelliği sağlanacak.
5. Vatandaşlık formülüyle ve AKP-BDP mutabakatıyla Anayasa süreci tamamlanacak. Başkanlık modeli ile demokratik özerklik arasındaki bağa dayalı bir konsensüs sağlanacak.
6. Tüm bu aşamaların gerçekleşmesinin karşılığı olarak Öcalan’a özgürlük verilecek. Çünkü kamuoyu, ancak “barış” geldiğinde Öcalan’ın özgürlüğüne evet diyebilecektir. Bu aşamaya kadar MİT’in yönlendireceği bir kampanyayla Öcalan adım adım “teröristlikten”, “barışı getiren adama” dönüştürülecek. Medyada Öcalan’ın İmralı’daki günlerinden aşama aşama “insanlık portreleri” çıkarılacak. Kuş ve çiçek sevgisi türünden objeler kullanılacak.
BARIŞ DEĞİL SAVAŞ!
Başta belirttik: Bu bir barış değil savaş planıdır. Çünkü hedef, Kürt meselesi üzerinden sınırların değiştirilmesi ve haritaların yeniden çizilmesidir.
Sonuçlarına bakarak artık daha da net gözükmektedir ki, ABD “Kürt sorunu” yaratmak üzere Irak’a 1991’de ve bu sorunu bölgeselleştirmek üzere 2003’te saldırmıştır. 2011’den itibaren Suriye’de aranan “demokrasi” de bölgeselleşmiş Kürt meselesini Akdeniz’e açma harekâtıdır. 2009’da Türkiye’de başlatılan “Kürt harekâtı” ise aslında PKK’yi bölgede iktidar yapma hamlesidir. 2013’te başlatılan “İran Kürtleri uyanıyor” kampanyası ise Tahran’ın direnişini kırma operasyonudur.
Ancak ne İran, ne Irak ne Suriye ne de Türk milleti “haritaların yeniden çizilmesine” teslim olmayacaktır!
O nedenle AKP’nin estirdiği barış rüzgârı, aslında bir bölgesel savaş çıkarma adımıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Şubat 2013
BERFO ANA ASIL BİZİM ANAMIZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/02/2013
13 Eylül 1980 günü oğlu Cemil Kırbayır elinden alındığından beri, dönmesini bekliyordu Berfo Ana. 33 yıldır bir gün döner diye kapısını da kilitlemiyordu.
105 yaşındaydı ve son aylarda en çok şöyle diyordu kendisini görmeye gelenlere: “Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek. Başbakan bana söz vermişti, oğlumun kemiklerinin gömüldüğü yeri bulacaktı.”
‘BİZİM OĞLANLAR’ SÖZÜNDE DURMAZ!
Başbakan sözünü tutmadı ve Berfo Ana oğlunun mezarını göremeden aramızdan ayrıldı. Oysa Cemil Kırbayır’ı hangi birimin gözaltına aldığı, hangi birimin sorguladığı daha doğrusu işkence yaptığı belliydi. Elinde devletin tüm imkânlarını bulunduran Başbakanlığın bu cinayeti çözememesi normal koşullarda mümkün değildi.
Ama koşullar normal değildi. Zira iktidar, içinden geldiği 12 Eylül rejimiyle hesaplaşamaz, Ergenekon tertibine kamuoyu desteği yaratabilmek için yalnızca 12 Eylül’ün sembol isimlerine dava açabilirdi ancak.
Çünkü o rejimin bürokratları kendileriydi; çünkü o rejimin valileri kendileriydi; çünkü o rejimin asıl sahibi 10 yıllık iktidarlarının da dayanağıydı…
BERFO ANA’NIN ACISINI SÖMÜRDÜLER
Dün 12 Eylül rejimi bugün de kendileri Kemalist Devleti hedef almıştı.
Dün 12 Eylül’ün maskesi “Atatürkçülüktü”, bugün kendilerinin maskesi bazen Berfo Ana oldu, bazen 12 Eylül rejiminin yok ettiği gençler oldu… Meclis kürsülerinde mektuplarını okuyup ağlama ayinleri bile yaptılar!
Berfo Ana’yı da 12 Eylül’ün kurbanlarını da Türk Ordusu’na diz çöktürme tertiplerine alet etmek istediler.
Berfo Ana’nın acısını sömürdüler!
Kapitalistlerin Che Guavera’yı metalaştırması ve onun ününden para kazanması gibi Berfo Ana’nın acısından faydalandılar!
Berfo Ana’ya medya önünde “Ana” deyip ona sözler verdiler. Ancak biz biliyorduk ki çiftçisine “Ananı da al git” diyenler elbette “analarına” da yalan söylerlerdi.
Nitekim Berfo Ana’ya verdikleri “sözü” tutmadılar. Berfo Ana 105 yaşında “Cemil’im” diye diye ayrıldı aramızdan…
ANALARIMIZ BEFO ANA’YDI
Berfo Ana onların değil bizim anamızdı…
Onlar “Kürt yok dağ Türk’ü var” derken, onlar Kürt’e kıro derken, biz Kürt analarımızın acılarını paylaştık, sırf Kürt oldukları için işkence gören ve öldürülen oğullarının katillerinden hesap sorduk!
Çünkü Berfo Ana bizim anamızdı; hepimizin anası birer Berfo Ana’ydı…
Bugün Berfo Ana’nın acısını sömürerek onu sayfalarına taşıyanlar “Kürt” sözünden bile tiksinirken biz Kürdümüze zulmedilmesine göğüs gerdik; bu yüzden kurşunlandık, toplatıldık, kapatıldık…
2000 DOĞRU’NUN HABERCİLİĞİ
Bugün Berfo Ana’nın acısını sömüren, sayfalarına taşıyan kimi utanmazların bu Kürtçe ismi değil sayfalarına taşımak ağızlarına bile almadıkları o yıllara gidelim en iyisi…
Örneğin 15 Ocak 1989’da… Ve Aydınlık’ın şimdiki arşiv sorumlusu Ercan Dolapçı’nın 2000’e Doğru’da yayımlanan bir yazısına göz atalım:
“12 Eylül sabahı ‘eyvah mahvolduk’ diye uyanmamızın üstünden 10 yıl geçti. Bu noktaya gelebileceğimiz hiç aklıma gelmemişti. 1984’te Batı’dan Doğu’ya doğru gittiğimde yangının ne kadar büyük olduğunu gördüm. Her ilde, her ilçede sırf Kürt oldukları için işkence gören, baskı gören insanlar gördüm. Kaybolan, sakat kalan ve çıldıran insanlar. Gece olmasın diye dua edenleri gördüm. Hem de 1980’den dört yıl sonra. Hangi köye gitsem işkenceden payını alan insanları dinledim. Dayak yiyen muhtarları da görünce devletin kendi kendini de dövdüğünü düşündüm. Kars-Göle’de Cemil Kırbayır’ın babasını dinleyince kendimi kitaplardan bildiğim Güney Amerika’da sandım. Dört yıldır kayıp olan oğlunu arıyordu.”
BERFO ANA’NIN OĞLUNUN KATİLLERİ
Dolapçı 1984’te oğlunu arayan İsmail Baba’nın, 1989’da da tıpkı diğer babalar gibi hâlâ oğlunu aradığını belirterek bitiriyor yazısını.
Sonra 1991’de İsmail Baba’yı kaybediyoruz, Berfo Ana sürdürüyor nöbeti…
Ve yıllar sonra 2011’de “Kürt Açılımı” gereği Berfo Ana’yı keşfediyorlar.
Üstelik kayıp oğlunu arayan ana ve baba haberini 22 yıl geciktiklerinden hiç utanmadan, “12 Eylül’le nasıl hesaplaştıklarını” da yazabiliyorlar.
2 yıl sonra 2013’te, bu kez Başbakan Erdoğan’ın Berfo Ana’ya verdiği sözü tutmadığını yazmadan, arkasından sahte gözyaşı döküyorlar…
Başbakan bulamadı (!) ama baba İsmail Kırbayır oğlunun katillerini isim isim biliyordu ve gazeteci İsmail Saymaz’ın “Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim” isimli kitabında da yer alan dilekçesinde o isimleri vermişti: 1. Şube’de görevli Mehmet Aytan, Selçuk Ayyıldız ve Mehmet Ali Akın ile Taner isimli Japon lakaplı MİT mensubu…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Şubat 2013
GAZETECİLERİN ‘KÜRT KORİDORU’ TARTIŞMASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/02/2013
Hafta içi Twitter denilen sosyal medyada benim de dâhil olduğum çok yararlı bir tartışma yaşandı. Tartışmayı hem konunun önemi nedeniyle hem de farklı düşünen gazetecilerin mevcut iklimin aksine birbirini tehdit etmeden de tartışabileceğini göstermek için size de aktarmak istiyorum.
YERLİKAYA’NIN KİTABI
Oldukça başarılı haberlere attığı imzalar nedeniyle sosyal medyada da izlediğim Radikal gazetesinden İsmail Saymaz, hafta içinde yeni çıkan bir kitabı tanıtıyordu. TRTTürk’ün Erbil temsilcisi Simla Yerlikaya’nın Cemaate yakın Timaş Yayınları’ndan çıkan “Yeni Komşumuz Kürdistan” isimli kitabıydı tanıttığı…
Saymaz sosyal medyada şunları yazıyordu kitapla ilgili: “Simla Yerlikaya bir yıllık gazetecilik deneyimi sonrası kaleme aldığı kitabında bize Irak Kürdistanı’nı insani ve siyasi boyutuyla resmetmiş. Simla kitabında Türkmenlerin kurtuluşunun ve kalkınmasının Kürdistan’a bağlanmakla mümkün olabileceğini ifade ediyor. İsabetli bir öneri. Kaldı ki orta ve uzak vadede, Kürdistan ve Türkiye arasında gelişebilecek bir Türk-Kürt federasyonundan dahi söz edebiliriz. Neden olmasın?”
SAYMAZ-GÜLLER TARTIŞMASI
Normalde yazılanlara pek yanıt vermem ancak hem solcu olduğu için doğal bir yakınlık hissettiğim hem de gazeteciliğini takdir ettiğim bir meslektaşımın komşu bir ülkenin bölünmesinden olağan ve normal bir şekilde bahsetmesini yadırgadım.
Ve Saymaz’a “ülke bölmenin normal ve olağan olmadığını” anlatabilmek için şu örneği verdim: “Iraklı bir gazeteci de Türkiye’nin Güneydoğusu’nu kastederek Arap-Kürt federasyonu istese?”
Ardından Saymaz’ın yazdığı yanıt ile aramızda bir tartışma başladı ve şu şekilde ilerledi:
Saymaz: “İsteyebilir fakat bu yetmiyor. Kaldı ki benim önerimin gerçekleşmesi için dahi Türkiye’nin kendi Kürdüyle barışması gerekiyor.”
Güller: “Türkiye’nin kendi Kürt’üyle barışması başka, Irak’ın Kürt’üyle federasyon kurup komşusunu bölmesi başka. Arada kalın duvar var.
Saymaz: “Farkında değilsiniz, komşumuz zaten Kürdistan…”
Güller: “Farkında olduğum gerçek, Kürdistan’ın Irak’ın özerk bölgesi olduğu, Türkiye’nin değil! Hiçbir ülkenin bölünmesine gerek kalmadan Türk-Kürt-Arap-Fars’ı Batı Asya Birliği içinde birleştirmek olmalı hedef!”
Saymaz: “Böyle garip ve gerçekdışı bir öneri görmedim. Turan ideali bile daha gerçekçidir. Ermeni’nin, Gürcü’nün ne günahı var?”
Güller: “Irak’ı bölüp bir parçasını Türkiye’ye katmak istemeniz gerçekçi de bölge ülkelerinin bölünmeden ittifak yapması mı gerçekçi değil!”
Saymaz: “Görüşlerimiz taban tabana zıt. Siz devletler, bense halklar düzeyinde bir öneri getiriyoruz.”
Güller: “Devletleri bölerek bulacağımız bir çözüm halkların yararına olamaz çünkü halklar birbirini boğazlar Yugoslavya’daki gibi.”
SAYMAZ-BURSALI TARTIŞMASI
İsmail Saymaz’la bu ölçülü ve yararlı tartışma böyle tamamlandı. Başka yanıt gelmeyince bilgisayarı kapatıp uyudum. Sabah uyandığımda Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Orhan Bursalı ağabeyin de gece tartışmaya dâhil olduğunu ve dahası Bursalı ile Saymaz arasında yine çok yararlı bir tartışma yaşandığını gördüm. O tartışmayı da sizlere aktarmalıyım:
Bursalı: “Bölge ülkelere hegemonya politikalarının sonuçları üzerinden millet, mal mülk devşirmeye kalkışmak: Hangi Sol? Bu görüş, Özal/RTE-Davutoğlu’nun Yeni Osmanlı görüşü. Temelinde 1) ‘Biz Kürt parçamızı kaptıracağımıza, hepsini kapalım’ ve 2) Şu Irak Kürt petrollerine de böylece ortak olma ve ‘petrol sorunumuzu halletme’ görüşü yatar.. Yani ne desem! Ayrıca bu Türk-Kürt federasyonunun diğer bir yüzü de, Türkiye’ye kestirmeden Kürdistan kurdurma projesidir… Güneydoğu dâhil.”
Saymaz: “Ben toprak alsam işleyemem, petrole konsam tüketemem; böyle bir hesap kitapla ilgim yok. Gidişat, Türkiye’nin idari sınırlarından evvel insani sınırlarını tahrip etti; ruhen bölünmüşüz esasen. Birilerinin toprağında ne gözüm ne de herhangi bir toprak adına söylenecek sözüm var. Ama bir realite var: Kürdistan. Türklerle Kürtler eşit federatif bir yapıyı neden düşünmesinler? Bu emperyal bir tahayyül değil ki.”
Bursalı: “Osmanlı Tarihi, Davutoglu ve RTE’nin tezleri… Sırada Balkanlar ve Kuzey Afrika var. Biz ‘sıradan’ vatandaşın böyle bir hesabı zaten olamaz ki. Bu hesaplar bize ait değildir hiç bir zaman.”
Orhan Bursalı ve İsmail Saymaz, tanışıyorlar olsa gerek, konuyu yüz yüze tartışmaya karar vererek kapatmışlar.
Tartışmayı nasıl sürdürdükleri ve konuyu nereye bağladıkları sosyal medyaya yansırsa ya da bize ulaşırsa, biz de size aktarırız…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Şubat 2013
ALTI KÖŞELİ PROVOKASON
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/02/2013
Türk-Kürt çatışmasına dönüşebilecek gelişmelerin tekrarını engelleyebilmenin yolu öncelikle mevcudu analiz etmekten geçer. Önce Sinop’ta, sonra Samsun’da yaşananları tüm tarafları ele alarak değerlendirmekte yarar görüyoruz.
1. BDP HEYETİ
“Barış” ve “çözüm” gibi olumlu kavramlara dayanarak sürdürülen Erdoğan-Öcalan pazarlığının en önemli aşaması, kuşkusuz Türk milliyetçiliğinin “aşılması” olarak belirlendi. Medyada estirilen milliyetçilik ve ulusalcılık karşıtlığını iyi not etmeliyiz.
Gerek AKP gerekse BDP heyetinin eş zamanlı olarak Karadeniz’i hedef alması proje ortaklığının sonucudur. Erdoğan bu ayın başında önce Doğu ve Güneydoğu milletvekilleriyle, ardından da Karadeniz milletvekilleriyle toplantı yapmıştı. Toplantıda özetle milletvekillerinden Karadeniz’i AKP-PKK müzakerelerine ikna etmesini istemişti.
AKP’nin ardından BDP de harekete geçti ve 4 milletvekilinden oluşan bir heyetin AKP-PKK müzakeresi için Karadeniz’i “ikna” turuna çıkmasına karar verildi. Kuşkusuz “Türk milliyetçiliğini ayaklarımızın altına aldık” denilen bir süreçte 4 BDP’linin Karadenizlileri ikna etmek üzere yola çıkması zaten en baştan zemini provokasyona hazırlıyordu. Zira mesele ikna etmekse BDP’nin Karadeniz’den önce yönelmesi gereken yerler vardı.
2. ERDOĞAN VE AKP
Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “MHP Hakkari’de seçim çalışması yapamıyor diye, BDP de Sinop’ta program yapamayacak mı?” demesi, bir kere BDP’yi provokasyon zeminine itmekti her şeyden önce…
Başbakan Erdoğan’ın Sinop’taki linç girişiminden dolayı CHP ve MHP’yi açıkça suçlaması ve bu iki partiden BDP milletvekillerine saygı göstermesini istemesi ise sosyo-psikolojik açıdan incelenmesi gereken bir vakaydı!
Zira Erdoğan daha iki ay önce BDP milletvekillerini kamuoyunun önünde açık açık tehdit ediyor, Öcalan’ı asmaktan ve BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmaktan bahsediyordu. Hatta kaldırılması için harekete de geçmişti.
Dahası Erdoğan, Öcalan’la müzakeresine meşruiyet yaratabilmek adına, hemen her gün “teröristle kucaklaşanla görüşmem” beyanatları vermektedir.
Tüm bunlar ortadayken Erdoğan’ın CHP ve MHP’den “BDP’li milletvekillerine saygı göstermesini istemesi” tutarsızlığın ötesindedir ve ana projeye dâhil izler taşımaktadır.
3. ABD HEYETİ
Sinop ve Samsun olaylarından bir hafta önce ABD heyetlerinin Samsun ve Trabzon’a gitmesini özellikle not ediyoruz!
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Siyasi Bölüm Diplomatı Adam Cardwell, Hava Ataşesi Albay Ralph Hanson ve Deniz Ataşesi Yarbay Michael Buckley Samsun’da, ABD Büyükelçiliği Kültür ve Eğitim Ataşesi Craig Dicker de Trabzon’daydı. (BDP heyeti Samsun’dan sonra geziyi sonlandırmasa Trabzon’a geçecekti.)
4. DEVLET
Gerek Sinop’ta gerekse Samsun’da yaşananların Emniyet kuvvetleri açısından hiçbir mazereti yoktur. Şehit ve Gazi derneklerinin eylemlerinde bile biber gazına kolayca sarılabilen kolluk kuvvetlerinin Sinop ve Samsun’da kalabalığın oluşmasını izlemesi ve kalabalığı oluşma aşamasında ya da sonrasında dağıtmaması anlaşılır değildir!
Kaldı ki arkalarında Sivas katliamı başta olmak üzere onlarca “deneyim” vardır! İl Valileri başta olmak üzere devletin tüm birimleri ileride bir Türk-Kürt çatışmasına zemin hazırlayabilecek türden sonuçlara açık bu tip provokasyonları görmek ve önlemekle yükümlüdür. Öngörememenin mazereti olamaz.
Tabi müzakerelerde AKP’nin elini güçlendirmek üzere BDP’nin burnunun sürtülmesi gibi bir hedef yoksa eğer!
5. HALK
Kuşkusuz o kalabalıklar içerisinde özel görevli provokatörler vardır. Ancak genel kalabalığın bir linçe bu kadar istekli olması mutlaka bilim adamları tarafından incelenmelidir.
Kuşkusuz “Türk milliyetçiliği ayaklarımızın altında” denilen bu süreçte halk zaten yeterince tahrik edilmiş oldu. Ancak bu türden olayların dışında, hırsızlık gibi en siyasi olmayan konularda bile toplumca linçe meyilli olmamızın nedenleri iyi araştırılmalıdır.
“Bölücülüğe karşı olmak” gibi en haklı gerekçelerle bile bu tip kalabalıklara dâhil olmanın “Türk milliyetçiliği” ya da “vatan savunması” olmadığı halkın öncüleri, demokratik kitle örgütü yöneticileri ve siyasi parti yetkilileri tarafından anlatılmalıdır. Zira Türk-Kürt çatışmasına zemin sağlayacak her olay ABD ve işbirlikçisi olan müzakerecilere yarayacaktır en başta!
6. CHP VE MHP’NİN SUÇU
Bu meselede iktidarca suçlanan MHP ve CHP kuşkusuz suçludur. Çünkü dün AK-F koalisyonunun 2005’te ilan ettiği “ulusalcılığı aşma” hedefine karşı koyamadılar. Çünkü bugün Başbakan Erdoğan’ın “Türk milliyetçiliği ayaklarımın altında” demesine yeterli yanıt veremediler. Çünkü Anayasa Uzlaşma Kurulu’nda bulunmayı sürdürerek Anayasa’dan Türk’ün çıkarılmasına dolaylı katkı sundular. Çünkü bu türden provokatif kalabalıklar oluşmasına gerek bıraktırmayacak şekilde “demokratik protesto mitingleri” düzenlemediler. Çünkü Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin Erdoğan’a en kritik konularda stepne olan politikalarını kendi içlerinde mahkûm edemediler.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Şubat 2013
ERDOĞAN’IN MENDERES’TEN ALACAĞI DERS
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/02/2013
Sizin de dikkatinizi çekmiştir eminim. 27 Mayıs konusunda ortaya atılan şu üç “iddia” ezber bozan cinstendir fakat “gerçek” değildir.
Önce özetle o iddiaları anımsayalım: 1. Adnan Menderes olumluydu, Celal Bayar ise olumsuzdu. 2. Menderes milli olduğu ve Rusya’yla yakınlaştığı için devrildi. 3. 27 Mayıs İsrail’in eseriydi.
Bu iddialar sübjektiftir ve gerçek değildir. En Amerikancı iktidarların Menderes’in devamı olduklarını belirtmeleri fakat Bayar’ı ağızlarına almamaları bile buna kanıttır. Ancak biz tarihi belgelere dayanan daha somut kanıtları da ortaya koyalım.
O tarihi belgelerden bugün yerimiz yettiğince bir kaçını yayımlayacağız. Belgelerin sahibi ve hatta belgenin kendisi ise Türkiye’nin Ortadoğu’yu en iyi bilen gazetecisi Lütfü Akdoğan’dır. Duayen Akdoğan 50 yıl boyunca Ortadoğu’da iktidarda olanlarla en yakın ilişki kuran ve bu nedenle kimi zaman Türkiye’nin gayri resmi dışişleri bakanı gibi görev yapan bir isimdir.
Akdoğan’ın “Krallar ve Başkanlarla 50 yıl” isimli üç ciltlik “tarihi belgeseli” Menderes dönemi dış politikası konusunda çok esaslı bir kaynaktır.
Gelelim o belgelere…
EL KUVVETLİ: ABD MENDERES’İ KULLANIYOR
Yıl 1956. Gazeteci Lütfü Akdoğan, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli ile söyleşi yapmaktadır.
Bir ara Menderes hükümetinden yakınır El Kuvvetli ve şöyle der: “ABD ve İngiltere, Türkiye ve Adnan Bey’i kullanmak istiyor. Kime karşı? Bize karşı. Tıpkı İsrail’i kullandığı gibi…”
Şükrü El Kuvvetli söyleşi sırasında başka şeyler de söyler: “Biz, birbirimizi sevmeye, birbirimizle iyi geçinmeye mecburuz. Türkiye’nin ABD ile bir olup Lazkiye’de bir hükümet darbesi içinde bulunması hiç de hoş değildir.”
Tarihi tekerrür dedikleri bu olsa gerek… Yarım asır sonra 2011’de bir Türk hükümeti yine Suriye’yi ABD adına hedef alır! Asıl çarpıcı olan ise Şam’ı bugün hedef alanın, dün hedef alanı siyasi mirasçısı olarak görmesidir.
NEHRU: ZORLU ABD’NİN AVUKATI
Lütfü Akdoğan’ın söyleşi yaptığı ünlü Hint lider Nehru da Menderes hükümetinin Amerikancılığından şikâyetçidir. Şunları anlatır: “Amerikan, İngiliz ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Türkiye Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size daha önceki bir görüşmemiz sırasında anlatmıştım. O Konferans’ta Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios, toplantının yapıldığı binanın koridorlarında mahalle kavgası çıkarmıştı. Bunun yanı sıra, Türkiye de Bandung Konferansı’nı baltalamak için birçok ülkeye baskı yapmıştı. Kısacası Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başarmıştı.”
Nehru Menderes’i bizzat uyardığını da anlatır gazeteci Lütfü Akdoğan’a: “Yazık oldu, Menderes’le bir defa karşı karşıya geldik. 20 Mayıs 1960’ta Türkiye’yi ziyaret ettim. Menderes’i Ortadoğu Paktı, Bağdat Paktı, Amerikan üsleri ve NATO konularında ikaz ettim. Ama gördüğünüz gibi kader… İşte o kader, Adnan Menderes’i tarihin sayfalarına bakınız ne şekilde geçirdi…”
İSMET İNÖNÜ: AH ADNAN BEY AH!
Menderes hükümeti 10 yıl boyunca İsrail’le birlikte ABD adına Ortadoğu’da taşeronluk yapmıştır. 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan gizli ikili anlaşmalar ibretliktir.
Nitekim İsmet Önünü İngiltere’nin Kıbrıs’taki üslerinden yakındığı bir söyleşisinde Lütfü Akdoğan’a şöyle söylemektedir: “Yalnız Kıbrıs’taki mi? Ah Adnan Bey ah! Öyle ikili anlaşmalar yapmış ki Lütfü Bey, Genelkurmay’ın bile haberi yok.”
Menderes döneminde imzalanan ve Türkiye’nin çıkarları yerine ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’daki çıkarlarını esas alan o ikili anlaşmalara dair çok çarpıcı bir kaynak da Haydar Tunçkanat’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “İkili anlaşmaların içyüzü” adlı kitabıdır.
ERDOĞAN SURİYE SAHNESİNDEN ÇEKİLMELİ
Bitirirken belirtelim. Adnan Menderes’in Suriye görevinden ders çıkarması gereken ilk kişi Başbakan Erdoğan’dır. Çünkü Menderes 1957’de ABD adına Türkiye’yi Suriye’yle savaşın eşiğine getirmiş ve sınıra asker yığmıştı. Ancak ABD, SSCB’nin “füze” tehdidi nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Menderes ise sonuçta ortada kalmış ve bölgede yalnızlaşmıştı!
ABD dün Menderes’i olduğu gibi bugün de Erdoğan’ı ortada bırakabilir; bunun işaretleri de vardır. Türkiye bölgede iyice yalnızlaşmadan önce Erdoğan Menderes’ten ders almalı ve Suriye sahnesinden hızla çekilmelidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2013
SİLİVRİ’DEN AZİZ NESİN ÖYKÜSÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/02/2013
Bu Pazar sizlere bir Aziz Nesin öyküsü anlatacağız. Ancak öykümüzün yazarı Aziz Nesin değil, Deniz Albay Kadri Sonay Akpolat. Öykünün kahramanı ise Kadri Sonay Akpolat değil, Sonay Polat.
Balyoz davası tutuklusu Akpolat, Ufuk Ötesi’ne gönderdiği mektupta anlatmış bu öyküyü. Dinleyelim:
KİMLİĞİMİ KAYBETTİM: HÜKÜMLÜDÜR
“Bilirsiniz, halkımız arasında bir inanış vardır; iki isimli olanlar büyük adam olurlar diye. İşte, 24 Temmuz 1974 senesinde Kıbrıs açıklarında ülkemiz için savaşırken Kocatepe muhribinde yaralanarak gazi olan ve 1994 yılında rahmetli olan sevgili babam, 18 Aralık 1965 tarihinde doğduğumda, biz denizcilerin ortak kaderini yaşıyormuş. Yani seyirdeymiş. Ama oğlan olursa adını yine ülkemiz için kurmay yüzbaşı rütbesinde şehir düşen rahmetli dedemin ismi Kadri’yi vereceğini herkes biliyormuş. Sevgili annem de ben Aralık ayında doğduğum için son ay anlamında Sonay ismini de ikinci isim olarak doğum ve nüfus belgesine yazdırmış. Böylece ismim TC kanunlarına göre Kadri Sonay Akpolat olarak tescillenmiş. Ve böylece benim hikâyem başlamış. Ne de olsa iki isimli olursam büyük adam olacağım ya!
“Sevgili anne ve babacığım, bana bu şerefli ismi verdiğiniz için sizlere minnettarım. Bu geçen 47 sene boyunca, bu isim ve soyadımla her normal vatandaş gibi hayatımı geçirdim. Amacım ülkeme her zaman bağlılıkla hizmet etmek ve ona yararlı bireyler yetiştirmek olmuştur. Tabi bunun için hep çalışmak ve mesleğimin en üst noktasına yükselmek de vizyonum olmuştur. Bunda da başarılı olduğumun kanıtı geçmişimdir.
“Ta ki 13 Ağustos 2011 tarihinde tutuklanana ve mahkeme önüne çıkana kadar. Tutuklandığımda anladım ki meğer ben Kadri Sonay Akpolat değilmişim.
“İddia makamı, bana atfedilen Gölcük’te bulunan, sahte olduğu onlarca kez ispat edilen 3 adet imzasız dijital Word belgesinin üst verilerindeki ‘Sonay Polat’ isim ve soyadı hakkında hiçbir araştırma yapmadan, Genelkurmay Başkanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na böyle bir şahsın bulunup bulunmadığını sormadan, bu kullanıcı isminin benim olduğuna kanaat getirerek, hiçbir somut gerekçe koymadan beni sanık olarak tutuklamıştır.
“İnternete girip bakın, sürüyle gerçek Sonay Polat isimli kişiye ulaşabilirsiniz. Gerçek hukuk işlese, hepsinin soruşturulması lazım. Bu ülkede yanlış isimle resmi-özel dairede iş bile yapamazsınız. Ama maksat farklı olunca, bu ülkenin ağır ceza mahkemelerinde soyadınızın eksik hecesiyle uzun seneler hapislerde yatabilirsiniz. Ne de olsa demokrasimiz ve hukuk sistemimiz çağ atlıyor.
“İşte ben de bu duruma hep mahkeme sürecinde isyan ettim. ‘Ben Sonay Polat değilim’ diye haykırdım. Genelkurmay Başkanlığı’ndan böyle bir kullanıcı ismi olmadığına dair resmi belgeleri sundum. O heybetli Silivri Mahkemesi’nin koca koca perdelerine devletimin verdiği nüfus kâğıdımı yansıttım. Ne mi oldu? Hiç!
“Delil olarak kabul edilen CD’lerin herkes tarafından kolaylıkla üretilebileceğini göstermek amacıyla savunma avukatları, hâkimlerin tam isim ve soyadlarını vermeden benzer isimlerle üretilmiş CD’leri kürsünün üstüne mizansen amacıyla bıraktıklarında, hâkimlerimiz bu mizansene bile aşırı tepki göstererek avukatlar hakkında suç duyurusunda bulundular.
“Diğer taraftan başka iki isimli sanığa ‘niye nüfus kâğıdındaki isim ve soyadını kullanmıyorsun’ diye serzenişte bulundular. Bu duruma tarafımdan itiraz edilerek ‘ben nüfus kâğıdındaki ismi kullanıyorum, siz kabul etmiyorsunuz. Ben Sonay Polat değilim’ dedim. Sonuç yine hiç!
“Yani büyük adam olamadım, terörist oldum. 16 yıl hapis cezası aldım. 47 sene isim ve soyadımı yanlış kullandığım için kendime kızdım. Öyle ya, kendi ismimi hâkimlerimizden daha iyi bilecek halim yoktu. Bu yüzden kimliğimi kaybettim. Aman dikkat, bulanlar için hükümlüdür!”
3 KUŞAK MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ
Sonay Polat, daha doğrusu Deniz Albay Kadri Sonay Akpolat “neden tutuklu olduğumu çok iyi biliyorum” diyor mektubunun sonunda ve şu sözlerle bitiriyor bu öyküyü: “Bizi iftira, yalan dolan, dalavere yaparak yok ettiklerini sananlar, hakkımızı yiyenler şunu çok iyi bilsinler ki biz, rahmetli babam ve dedelerim gibi Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Şubat 2013