Archive for category Politika Yazıları

PKK’DEKİ DEĞİŞİKLİK ERDOĞAN’IN BİLGİSİ DÂHİLİNDE

PKK 9. Genel Kurulu örgütün Öcalan’dan sonraki iki numarası olan Murat Karayılan’ı HPG’nin başına, Cemil Bayık’ı da Karayılan’ın yerine seçti.

Değişiklik genel olarak PKK’nin şahinleşmesi diye yorumlandı. Çünkü genel kanaate göre Öcalan’ın çizgisini savunan Karayılan güvercin, Açılım’a mesafeli olan Cemil Bayık ise şahindi.

Peki, öyle mi? İnceleyeceğiz fakat gelin soruna önce bir başka pencereden bakalım:

PKK GENEL KURULU’NA ERDOĞAN’IN ETKİSİ

Değişikliğin ardından PKK’ye yakın ANF ajansına konuşan Murat Karayılan ve Cemil Bayık, 9. Genel Kurul ile KCK’nin yapısında değişikliğe gidilmesinin, eş başkanlık sistemine geçilmesinin ve buna bağlı olarak yapılan görev değişikliklerinin Öcalan’ın sorumluluğunda olduğunu belirtiyor (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

Yani Murat Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın getirilmesi, bir Öcalan kararı!

Peki, İmralı’da bir odada yalnız kalan Abdullah Öcalan bu kararı Kandil’de toplanan Genel Kurul’a nasıl aldırttı?

Mektuplarla! Gerek BDP heyeti üzerinden, gerekse MİT üzerinden gönderilen mektuplarla…

Kuşkusuz Öcalan BDP’ye vereceği mektubu da önce MİT’e vermektedir. Bunu daha önce kamuoyuna yansıyan bir konuşmasından biliyoruz. Öcalan MİT’e güvenini bu yöntemle gösteriyor.

Kaldı ki, daha farklı bir yol izlemesi de, yani MİT’i aşarak örgüte talimat yollaması da mümkün değil. Fakat MİT’in Öcalan’ı ve BDP’yi aşarak Kandil’i yönlendirmesi mümkün!

Her neyse, zira daha önemli bir sorunla karşı karşıyayız. O da şu:

Eğer PKK’deki Karayılan-Bayık değişikliği Öcalan’ın kararıysa ve MİT bundan haberdarsa, kuşkusuz Müsteşar Hakan Fidan aynı zamanda özel temsilcisi olduğu için, Başbakan Erdoğan da bundan haberdardır!

Üstelik mesele, haberdar olmanın, bilgi sahibi olmanın da ötesinde olabilir!

Son olarak Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a attığı can simidine bakılırsa, Karayılan-Bayık değişikliği bir Erdoğan-Öcalan işbirliği de olabilir!

KANDİL’İN İRADESİ GÜÇLENDİRİLDİ

Peki, Karayılan-Bayık değişikliği ne anlama geliyor?

Karayılan değişikliği şu sözlerle özetlemiş: “Kongre Gel Genel Kurulu Genel Başkanlık Konseyi’ne süreci takip etme inisiyatifini verdi. Anlık gelişmeleri yorumlayıp ona göre karar alma yetkisini verdi. Kongra Gel Genel Kurulu Önderliğin başlattığı süreci onayladı ve hem Genel Başkanlık Konseyi’ne, hem de KCK Yürütme Konseyi’ne devlet ve hükümetin tutumunu göz önünde bulundurarak pratik kararlar alma inisiyatifini verdi.” (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

Açıklamalara bakılırsa, bu son değişiklikle AKP-PKK müzakeresinde Kandil’in iradesi güçlendirilmiş oldu! Peki, Erdoğan ve MİT’in bilgisi dâhilindeki böyle bir değişikliğe neden engel olunmadı?

Şu aşamada somut bir yanıt vermemiz mümkün değil ancak bizi yanıta götürebilecek şu sorulara ve olgulara dikkatinizi çekmeliyim:

PKK GENÇLEŞTİ

1. Haziran Ayaklanması, yeni ve devrimci bir Türkiye yarattı; AKP iktidarının temellerini yerinden oynattı. PKK önümüzdeki süreçte kiminle müzakere yürütecek? PKK Erdoğan yıkılmadan önce, alabileceği en fazla ödünü almak için bastırıyor. “Hükümet adım at” kampanyasına bu nedenle başladılar.

2. Haziran Ayaklanması’nı “Açılıma yanıt” diye okuyan Erdoğan, Türk Bayrağı’na “sarıldı” ve PKK’nin yüzde 15’inin çekildiğini belirterek ikinci aşamaya geçemeyeceklerini ilan etti. Zira bu süreçte PKK ile yeni aşamalara geçmesi, yıkılışını hızlandıracaktır!

3. Ortadoğu’daki değişim, yani Esad’ın güçlenmesi ve Mursi’nin koltuğunu kaybetmesi, Asya-Pasifik’in yükselmesi ve Atlantik’in zayıflaması demektir. Atlantik cephesinde yer alan PKK şimdi ne yapacak? AKP ve PKK çevrelerinin “Araplara karşı Türk-Kürt ittifakı” diye isimlendirdikleri strateji ne olacak? Esad güçlenince Suriye’de “üçüncü yol” çizgisine sarılan PKK, Mısır için de aynı tutumu alıyor. Yeni iki numara Cemil Bayık özetle “ne Mursi, ne darbe” diyor! (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

4. Murat Çelik’in istihbarat raporlarına dayandırdığı çok önemli bir saptaması var. Çelik’e göre PKK, Açılım’dan yararlanarak yaşlı kadrolarını çekiyor ve örgütünü yeni katılımlarla gençleştiriyor! (Murat Çelik, PKK çekiliyor mu güçleniyor mu? Vatan, 11 Temmuz 2013)

5. Cizre’den sonra Diyarbakır’da da ortaya çıkan PKK’nin “Asayiş teşkilatı”, meselenin merkezi bir karar olduğunu gösteriyor. Nitekim Karayılan HPG’nin başına geçtikten sonra yaptığı ilk açıklamada “halkın öz savunması güçlendirilmeli” dedi!

Şimdilik bu kadar ama bu meseleyi önümüzdeki günlerde de sorgulamayı sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Temmuz 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN TIKANDI, AÇILIM BİTTİ

BOP Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin önüne koyduğu bir numaralı görevi şu sözlerle tarif etmişti: “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağız.” (Kanal D, 14 Şubat 2004)

Diyarbakır nasıl merkez olacaktı? ABD Irak’ı iki kere işgal ederek Erbil merkezli bir devletçik kurmuştu zaten. AKP, ABD adına Suriye’de Esad’ı yıkarak, Kamışlı merkezli ikinci bir devletçiğe aracılık edecek, ardından Erbil ile Kamışlı birleşerek, Kürdistan Akdeniz’e açılmış olacaktı. Sonra bu yapı ile “demokratik özerklik” ilan edilen Türkiye’deki parça birleşecek, ortaya Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan çıkacaktı.

Bu projenin gerçekleşebilmesi için AKP’nin hem içeride hem de dışarıda yapması gereken ödevleri vardı. İçeride PKK’yle masaya oturmak ve Kürt Açılımı yapmak gibi… Dışarıda Suriye’ye terör ihraç etmek, Kuzey Irak’ı himaye etmek, Sünni mezhepçiliği üzerinden İran’ı kuşatmak ve yalnızlaştırmak, Ortadoğu’ya “model” olarak İhvan diktatörlükleri kurmak…

Erdoğan ve kurmayları, bu projeyi AKP tabanına yutturabilmek için Osmanlıcılık oynadılar. Davutoğlu “100 yıl sonra yeniden buluşmak” diyerek anlatıyordu projeyi… Elbette Osmanlıcı değillerdi; Neo-Osmanlıcı’ydılar, yani BOP’çu!

Erdoğan’ın bu projedeki iş arkadaşları şu isimlerden oluşuyordu: Türkiye’den Öcalan ve Fethullah Gülen. Irak’tan Allawi, Haşimi, Barzani ve Karayılan. Suriye’den El Hatip ve Salih Müslim. Mısır’dan Muhammed Mursi. Katar’dan El Tani. Lübnan’dan Hariri.

Erdoğan önce Bush’un “stratejik ortağı” olarak, ardından da Obama’nın “model ortağı” olarak bu ekipten ve işlerden sorumluydu. Yani Erdoğan Atlantik cephesinin Ortadoğu koordinatörüydü.

Peki, şimdi durum ne?

IRAK’TA BARZANİ SAF DEĞİŞTİRDİ

Atlantik cephesi, Irak’ta Allawi’yi başbakan yapmaya çalıştı. Hatta kabine üyeleri Ankara’da Davutoğlu’nun evinde belirlendi. Ama güçleri yetmedi. Irak’ta Maliki kazandı. Erdoğan ve ekibi daha sonra Haşimi üzerinden Irak’ta saray darbesine soyundu. Ancak Talabani’nin de katkısıyla oyunları bozuldu, maskeleri düştü. Son olarak Erbil’i Bağdat’tan koparma hamlesine soyundular ve fakat yine başaramadılar!

Maliki “Irak’ın birliğini yeniden oluşturmak” için gerekirse silaha başvuracağını Dicle Ordusu kurarak Barzani’ye gösterdi. Moskova ise Suriye’ye peşmerge sevk eden Barzani’yi açık bir şekilde tehdit etti. Ve Barzani mecburen saf değiştirdi.

Maliki ve Barzani’nin hafta sonu Bağdat’ta bir araya gelmesi, hem Irak’ın birliği demekti hem de Esad’ın doğu cephesinin rahatlaması demekti. Ama hepsinden önemlisi Erdoğan’ın yenilgisi demekti!

SURİYE KURTULUŞ SAVAŞINI KAZANIYOR

2 yıl önce AKP hükümetinin 15 gün ömür biçtiği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bugün çok daha güçlü. Birkaç ay önce Obama’nın zorlamasıyla Erdoğan ve Netenyahu Suriye hedefli olarak barışmış ve Esad kuzeyden sonra güneyden de kuşatılmıştı.

İsrail Golan tepeleri üzerinden ve hava uçuşlarıyla saldırıya geçmiş, güney cephesinin doğu kanadında ise ABD ile Ürdün küçük manevralar yaparak hazırlıklara başlamıştı. Güney cephesinin gerisindeki Mısır ise son olarak Esad’a karşı cihat ilan etmişti!

Önce Hizbullah’ın devreye girerek İsrail’i yavaşlatması, ardından da Mısır’da Mursi’nin devrilmesi güney cephesini dağıttı! Ürdün de kısa bir süre içerisinde pozisyon değiştirecektir.

Doğu cephesindeki son durumu Irak konusunda işlemiştik. Esas cephe ise AKP’nin abandığı kuzey cephesiydi. Üç dört ay önce Şam’ın dış mahallelerine kadar inebilmiş olan teröristler bu süreç içerisinde adım adım kuzeye sürüldü. Suriye devleti önce Halep’i sonra da Homs’u teröristlerden temizledi ve sınıra doğru ilerlemeyi sürdürüyor. Koltuğunu koruma manevralarıyla uğraşan Erdoğan’ın ise Esad’a karşı hamle yapacak hali yok!

Davutoğlu’nun koordine ettiği SUKO ve Özgür Suriye Ordusu’nun “Ramazan’da ateşkes” çağrısı yapmak zorunda kalması, bu cephedeki durumu en açık şekilde ortaya koyuyor!

ABD KAYBETTİ, ERDOĞAN KAYBETTİ, PKK KAYBETTİ

Peki, tüm bunlar ne anlamına mı geliyor?

1. ABD’nin Büyük Kürdistan projesi çöktü. Basra’dan Doğu Akdeniz’e Kürt Koridoru kurmak hayal oldu.

2. Barzani’yi yanında tutamayan, Esad’ı deviremeyen, Mursi’yi iktidar yapamayan AKP hükümeti, bölgede yalnızlaştı. Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, tüm komşularıyla ve hatta komşularının komşularıyla sorunlu hale geldi.

Peki, şimdi ne olacak? Esad güçlenince yeniden “üçüncü yol” diyerek Suriye’de pozisyon değiştiren PKK, benzerini Türkiye’de de yapabileceğinin sinyalini verdi. Murat Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın geçmesi bu nedenle önemli.

Gezi eylemleri PKK-BDP içinde yeni bir tartışma başlattı; müzakere yürüttükleri AKP, masadan her an düşebilirdi… Bu nedenle “Açılım tıkandı” diyerek AKP’yi somut adımlar atmaya zorluyorlar. AKP düşmeden, yeni kazanımlar peşindeler.

Ama Türkiye artık şu gerçeği yaşamaktadır: Tıkanan Açılım değil, aslında Erdoğan’ın gücüdür; daha doğrusu Erdoğan’a o gücü veren ABD’dir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

DEVRİMİN YANINDA SANDIK, ŞAKA GİBİDİR

Eğer komplo teorisyenleri, salt bölgedeki ülke liderlerinin konumları açısından bir analize soyunsaydı, hem Türkiye’deki hem de Mısır’daki halk hareketlerini kesin Beşar Esad’a bağlarlardı! Çünkü Taksim ve Tahrir’de yükselen devrimci süreç, en çok Esad’a yaradı.

Kuşkusuz bu komplo teorisi aynı zamanda bir gerçekliğe de işaret ediyor. İlk günden beri önemle belirtiyoruz: Esad kalırsa, Erdoğan gider!

Denklem Mursi için de Katar Emiri El Tani için de geçerliydi. Nitekim Esad kaldı ve Mursi devrildi, El Tani koltuğunu devretti.

Gelin bu sonuçların dışında, somut başka olgular açısından da Taksim ve Tahrir süreçlerini inceleyelim, bölgeye etkilerini değerlendirelim.

MISIR-SURİYE İLİŞKİLERİ NORMALLEŞİYOR

Mursi’nin devrilmesinden bir hafta önce bölgede konuşulan birinci gündem, Mısır’ın Suriye’ye cihat ilan etmesiydi!

Muhammed Mursi, “Hizbullah Suriye’yi terk etmeli. Bu konuda çok ciddiyim. Hizbullah’a Suriye’de yer yok” diyordu. Bir başkası “Mısırlılar Suriye’de savaşmakta özgürdür” diye fetva veriyordu. Öyle ki, Mısır’ın saygın din adamlarından Şeyh Yusuf Karadavi, Suriye’ye cihat ilan eden Sünniler’i uyardığı için “istenmeyen adam” kabul ediliyordu.

Çok değil, aradan bir hafta geçti. Peki, şimdi durum ne?

Kahire ve Şam diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor!

El-Ahbar’a konuşan bir Mısırlı yetkili, “diplomatik ilişkilerin kesilmesi kararı, Mısır’ın resmi kurumlarından bağımsız bir şekilde, devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman kardeşler cemaati tarafından alınmış” diyor.

Aynı yetkili “Mısır dışındaki herhangi bir savaşa dâhil olmadıklarını” belirterek cihat fetvalarına son noktayı koymuş oluyor. Dahası “bu karar, iki taraflı ilişkilerin yeniden konuşulması için bir kapı açtı” diyor.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER’DE AYRIŞMA

Mısır’daki devrimci süreç sadece iki ülke ilişkilerini normalleştirmeye başlamadı. Aynı zamanda Suriye meselesinin keskin bir tarafı olan Müslüman Kardeşler içinde de bir ayrışma yaratmaya başladı.

Örneğin Müslüman Kardeşler’in Ahrar cephesi, Adeviye meydanındaki gösterilere katılmama kararı aldı. Dahası bir açıklama yaparak örgütün Hasan El Benna’nın öğretilerinden uzaklaştığını savundu.

MISIR’A SOSYALİST BAŞBAKAN

Mısır’daki devrimci süreç, kilit makamlara gelenleri de belirliyor. Örneğin Başbakanlığa Ziyad Bahaaddin geldi. Mısır’da “sosyalist” olarak bilinen Ziyad Bahaaddin’in Muahmmed El Baradey’in yerine başbakan olması, Tahrir’in gücünü yansıttı!

Neydi o güç? Gelin Mısırlı Devrimci Sosyalist’lerden Semih Necip’den dinleyelim: “Sadece 30 ay içerisinde iki başkanı yerinden ettik. Bu, milyonların kitle hareketinin ikinci devrimidir. Hareketin genişliği, bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte. Sokaktaki insanlar tarihi değiştirebileceklerine dair büyük bir güven kazandılar. Çelişkili bir durumdayız. Bu resmen askeri bir darbe. Ordu, başkanı ve Müslüman Kardeşlerin 77 liderini tutukladı. Kendilerini yeni bir devrimden korumak için müdahale ettiler. Ama bu, aynı zamanda kitlesel bir halk isyanı. İnsanlar orduyu hareket etmeye zorladı ve ordu da bunu yalnızca kendi geleceği hakkında endişeli olduğu için yaptı. Bunu ikinci kez yaptılar. Seçenekleri tükeniyor. Mursi bir başarısızlıktı, Muhammed El Baradey gibi burjuva alternatifler ise oldukça zayıflar. Bu, demokrasinin sonu ya da basit bir askeri darbe değil. Devrim aslında son derece demokratik bir süreç. Birkaç yılda bir oy vermek, bununla kıyaslandığında şaka gibi geliyor.”

Semih Necip, halkın devrimciliğini ve orduyu yanlarına çekmesini çok çarpıcı bir şekilde vurgulamış! Üstelik sandıkçılık eleştirisi de var.

Bize söz bırakmadı…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Temmuz 2013

Yorum bırakın

HALK HAREKETİ 5. AŞAMAYA GEÇTİ

Kadıköy’de yapılan ve 300 binin üzerinde yurttaşımızın katıldığı 1. Gazdan Adam Festivali, halk hareketinin yeni bir aşamaya geçtiğini resmetti. Bu beşinci aşama, yeniden yükselme aşamasıdır.

1. YÜKSELME AŞAMALARI

Birinci Aşama: 27 Mayıs’ta başlayan Taksim Gezi Parkı eylemi, polisin kullandığı şiddet yöntemleri nedeniyle 31 Mayıs’ta kitlesel tepki eylemlerine ve 1 Haziran’da halk hareketi eylemlerine dönüştü.

İkinci Aşama: Polisin Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Taksim’de halkı “ezmeye” dönük şiddeti, 15 Haziran’da yeni bir aşama başlattı: Halk ayaklanması!

Dalgalı, inişli çıkışlı ilerleyen halk hareketlerinin bu ilk iki aşaması yükselme aşamasıydı. Ardından doğal olarak soluklanma, güç biriktirme aşamasına geçildi.

2. SOLUKLANMA AŞAMALARI

Üçüncü Aşama: Duran Adam eylemleriyle halk hareketi yeni bir aşamaya geçti. Başta Taksim olmak üzere Türkiye’nin dört bir tarafında Duran Adamların yaptığı bu eylemler, yorulan halk hareketinin aynı zamanda soluklanma aşaması oldu.

Dördüncü Aşama: “Bütün parklar bizimdir” diyen halk, “park meclisleri” kurmaya başladı. Her akşam parklarda toplanan halk, kurduğu meclisinde hem semtinin, hem de ülkesinin sorunlarına yöneldi. İsteyen herkesin serbest kürsüde fikirlerini söylediği bu aşama, halk hareketinin güç biriktirme aşaması oldu.

HALK HAREKETİNİN SORUNLARI

İlk dört aşama boyunca en çok tartışılan konulardan biri “örgüt” meselesiydi. Halk hareketi kendiliğinden mi başlamıştı, yoksa aslında örgütlü müydü?

Kuşkusuz örgütlüydü. Son bir yıldır kimi örgütlerin yaptığı AKP karşıtı eylemler süreci aslında adım adım inşa etmişti. O eylemler, o direnişler, o barikat yıkma hamleleri olmasa 1 Haziran’da halk bu denli güçlü sel olamayacaktı.

Son bir yılın eylemleri farklı farklı küçük akarsuların bir havzaya doğru akmasıydı. 1 Haziran’da o akarsular tek bir büyük nehirde birleşti ve havzaya doğru bu kez gürül gürül akmaya başladı!

İşte o andan itibaren yeni bir sorun ortaya çıkıyordu. Asıl büyük kitlesi örgütsüz olan bir halk hareketi başarılı olabilir miydi?

Kuşkusuz tüm büyük halk hareketlerinin asıl büyük kitlesi örgütsüz bireyler toplamıdır fakat son tahlilde o büyük kitleyi havzaya sürükleyen akarsulardır, yani örgütlerdir.

Örgüt varsa halk hareketi başarı kazanır, fakat ana kitlesi örgütlenemeyen halk hareketinin başarısı bir yere kadardır.

Artık mesele o büyük ana kitleyle birleşebilmektir!

3. YENİDEN YÜKSELME AŞAMASI

Beşinci Aşama: İşte Kadıköy’deki 1. Gazdan Adam Festivali “birleşe birleşe kazanma” ve “örgüt iradesi” ortaya koyma aşamasıdır!

Kadıköy’de toplanan 300 binin üzerindeki yurttaş, tam 7 saat boyunca “birleşe birleşe kazanma” iradesini ortaya koydu. Gezi’de ortak bir hedefte buluşan gazete, TV, internet portalı ve radyoların bir araya getirdiği kitle, “birlikte daha da güçlü olma” iradesini sergiledi.

Tüm bu yayınların temsil ettiği örgütsel yapılar, halk hareketini hedef havzaya yöneltme sorumluluğu adına yan yana geldiler. Ve bu iradenin neticesinde, Kadıköy’de, direnişin ve halk hareketinin hükümeti yıkma iradesine dönüştüğünü gördük!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Temmuz 2013

,

Yorum bırakın

ABD’NİN TAŞERONLARI BÖLÜNDÜ

ABD’nin 2011’de Ortadoğu halk hareketlerinin karşısına barikat diktiği cephe Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsüydü. İstanbul’daki 14 Mart 2011 tarihli “Değişim Liderleri Zirvesi”nde Erdoğan ile Davutoğlu’nun “Ortadoğu’daki değişimi istediğimiz istikamete yönlendiremezsek, gelişmelerden en olumsuz etkilenen biz oluruz” sözleri, bu cephenin programıdır!

Ardından bu cephe Libya’ya haçlı koalisyonuna katıldı, Suriye’de Esad’ı devirmekle görevlendirildi ve Mısır’da Riyad’ın çekincelerine rağmen Müslüman Kardeşler’i iktidar yapmaya soyundu.

Peki, geçen iki yılda sonuç ne? ABD’nin kurduğu bu üçlü cephe hem Suriye’de hem de Mısır’da büyük yenilgi aldı. Üstelik Mısır’da ayrıca bölündüler!

Pratikte de son durum şudur: Esad ayakta; Mısır’ın Mursi’si yıkıldı, Katar’ın El Tani’si çekilmek zorunda kaldı, Suudi Arabistan’da taht kavgası var ve Türkiye’de Erdoğan’ın iktidarı sallanıyor.

SURİYE CEPHESİ

Suriye’de Esad’ı deviremeyen, üstelik son altı ayda ciddi kayıplar vererek mevzi kaybeden Atlantik cephesi, beklenildiği gibi dağılan kuvvetler girdabına girdi. Zararın tahsilatı adına var olan Suriye muhalefeti üzerinde ciddi bir nüfuz mücadelesi başlattılar.

ABD’nin ilan ettiği sürgündeki hükümetin başına getirilen Hasan Hitto ismi Suudi Arabistan ile Katar ve Türkiye’yi karşı karşıya getirdi. Zira Kürt kökenli bir Amerikalı olan Hasan Hitto, aynı zamanda İhvan (Müslüman Kardeşler) üyesiydi!

Riyad ve Doha, SUK’un yapısının belirlenmesinde de karşı karşıya geldi. Örneğin Suudi Arabistan, SUK’u 20 üyeyle daha büyütmek istiyor fakat Katar buna direniyordu. Çarpışma öyle bir hal aldı ki, 43 üyeli SUK, 114 üyeli SUKO haline geldi! Ancak SUKO Başkanı El Hatip, bir süre sonra istifa etti ve uzlaşma sağlanamadığı için örgüt başsız kaldı! (ABD’nin zorlamasıyla ancak dün SUKO’nun başına Ahmet El Cabra seçilebildi!)

Suriye’nin direnişi ve Esad’ın mevzi kazanması cephe içi çatışmaları sürekli büyüttü. Üstelik finans desteğin ve cihatçı seferber etmenin sorumluları olan Suudi Arabistan ve Katar bir ölçüde işini yapıyor ama Esad’ı devirmenin kuvvet adresi olan AKP sınıfta kalıyordu. İçerideki muhalefet nedeniyle Suriye’de zorlanan AKP, ABD’yi Ortadoğu’ya çağırıyordu. Oysa Irak ve Afganistan yenilgileri üzerine bölgeden adım adım çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji belirleyen Washington, Ortadoğu’daki işlerini zaten model ortağına devretmişti!

MISIR CEPHESİ

Suudi Arabistan, Mısır’da İhvan’ın iktidar yapılmasına aslında karşıydı. Zira Riyad, Müslüman Kardeşler 1954’te Mısır’da Nasır’a karşı başarısız suikast düzenlediğinde, 1982’de Suriye’de Hafız Esad’a karşı başarısız bir ayaklanmaya kalkıştığında, bu örgüte kucak açmıştı. Ama son tahlilde Riyad, güçlenen İhvan’ın kendisine tehdit oluşturduğunu hep hesapta tutuyordu.

Ancak ABD’nin oluşturduğu üçlü cephenin diğer iki ayağı, Katar ve Türkiye İhvan’ın Mısır’da iktidar olmasını istiyordu. Sonunda ABD ve cephesi, 2011 devriminden korkan Mısır bürokrasisiyle de uzlaşarak Mursi’yi 2012’de iktidara taşıdı. Katar 8 milyar dolar, Türkiye ise 2 milyar dolar yardımla Mursi’ye yatırım yaptı. Kaldı ki, Erdoğan da zaten 70’lerde İhvan’ın gençlik yapılanması olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği’nin üyesiydi.

Ancak geride kalan bir yılın sonunda Mısır halkı, 2006’dan beri sürdürdüğü halk hareketini yeniden yükseltti ve Ordu’yu da yanına çekerek Mursi’yi devirdi!

Suudi Arabistan İhvan devrildiği için sonuçtan memnun oldu, Türkiye ve Katar ise “darbe” diyerek karşı çıktı. ABD ise “kazananın yanında olma zorunluluğu” nedeniyle “çok kaygılıyız” diyerek ara bir yol oluşturdu. Öte yandan Ankara ve Doha, sert söylemlerine rağmen, Washington’un tutumu nedeniyle Mursi sonrası kurulan mevcut yönetimi “yok” sayamadı!

HALK HAREKETİNİN SONUÇLARI

Tüm bu süreçte üç ülkenin içinde neler oldu peki?

Suudi Arabistan: 22 yıl boyunca Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’ni yapan ve 19 Temmuz 2012’te istihbaratın başına geçirilen Prens Bendar Sultan, bir hafta sonra, 26 Temmuz 2012’de bir suikasta uğradı. Ölüp ölmediği netlik kazanmayan Prens’le ilgili tek gerçek, artık ortalarda olmadığıdır. Prens’in suikastının gerekçesi olarak en çok dillendirilen iddia ise ABD adına Suriye’deki faaliyetleri nedeniyle Tahran-Şam ekseninin hedefi olduğuydu.

Bir diğer iddia ise taht kavgasının da gerekçesi olan Riyad’ın İran politikasıyla ilgiliydi. Prens Bendar ABD’nin İran’a saldırmasını istiyor fakat Prens Türki ise bölgeyi istikrarsızlaştıracak bu operasyona karşı çıkıyordu.

Katar: Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğluna bıraktı! El Tani’nin babası 1971’de bir saray darbesiyle başa geçmiş, kendisi de babasını 1995’de yine bir saray darbesiyle devirmişti.

Türkiye: 27 Mayıs 2013’te başlayan ve 1 Haziran’dan itibaren çok güçlü bir halk hareketine dönüşen eylemler, Erdoğan’ın koltuğunu sarstı. 5 Temmuz’da Mısır’ın Refah kapısından Gazze’ye girerek gövde gösterisi yapmaya ve içerideki konumunu bu görüntüyle güçlendirmeye hazırlanan Erdoğan, Mursi’nin yıkılmasıyla ikinci bir yenildi daha aldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Temmuz 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YA DEMOKRASİ YA ALLAH’IN NİZAMI

Mısır’da darbe mi, yoksa devrim mi olduğunu önceki gün incelemiştik. Bugün “asker karşıtlarının” sığındığı “demokrasi” kavramı üzerinden Mısır devrimini inceleyeceğiz.

İncelemede referans alacağımız cümle ise Müslüman Kardeşlerin en önemli isimlerinden, 1966’da idam edilen Seyyid Kutup’un şu saptamasıdır: “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir.”

Bu önemli saptama, devrim, darbe, demokrasi gibi kavramları yerli yerine oturtur. Bu kavramlar üzerinden konumunu belirleyenlerin gerçek yerini ortaya koyar.

DEMOKRASİ VE DEVRİM

Gerçekten de demokrasi, Allah’ın nizamını gasp etmektir; daha doğrusu Allah yerine milletin egemenliğini hâkim kılmaktır. Nasıl? Devrimle! Nizamı Allah adına yeryüzünde uyguladığını söyleyen kralları, padişahları, imparatorları devrimle devirerek, devrimle yıkarak!

Müslüman Kardeşler hareketi, “demokrasi Allah’ın nizamının gaspıdır” saptamasına göre konumlanmıştır. “Ya demokrasi, ya Allah’ın nizamı” seçeneklerinden “Allah’ın nizamını” seçmiştir.

Dünyadaki tüm Müslüman Kardeşler üyesi yöneticilerin “demokrasi” tanımlarının sakatlığı buradan gelir. Zira günümüzde doğrudan reddedemedikleri için “araç” diyerek “tramvay” diyerek modellemektedirler.

Dolayısıyla “demokrasiyi” gerçekte reddeden fakat demokrasiden yararlanarak Allah’ın nizamını kurmaya çalışanların devrilmesi, demokratiktir!

Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın “demokratik darbe mi olur” diye yakınması anlamsızdır.

DEMOKRASİ VE SANDIK

Erdoğan ayrıca “sandık namustur” diye de seslenmektedir.

Sandık, devrimin demokrasiye bir armağanıdır ama demokrasi sandıktan ibaret değildir!

Yukarıda da belirttiğimiz gibi demokrasi, devrimle gelir; devrimin kralları devirmesiyle gelir. Ve krallar sandıktan çıkmaz, babadan oğula geçer, aile içinde kalır, soy içinde kalır…

Sandığı demokrasiyi kuran devrimler halkın önüne getirmiştir. Devrim bu nedenle demokrasinin doruğudur ve o nedenle getirdiği sandıktan bile daha meşrudur.

DEMOKRASİ VE ASKER

Dünyanın bütün demokrasileri, devrimle, silahla ve askerle gelmiştir. Feodalizmi yıkarak kapitalist üretim ilişkilerini egemen kılanlar, burjuva demokrasisini oluşturanlar kralı, padişahı devirerek bunları sağlamıştır.

İngiltere’ye demokrasi 1640 devriminde Kral’ı ipe gönderen General Cromwell’in devrimiyle geldi. Fransa’ya demokrasi getiren 1789 devrimi kral ve kraliçeyi giyotine götürdü. Amerikan demokrasisi, General Washington’ın bağımsızlık savaşıyla, kuzey-güney savaşıyla ve köleci feodallerin ezilmesiyle geldi. Türkiye’ye demokrasi, General Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtuluş savaşıyla, emperyalizmi yenmesiyle, hilafeti ve saltanatı yıkmasıyla geldi!

Demokrasi düşmanlarının bu isimlerden nefret etmesi ondandır. Örneğin Seyyid Kutup’a göre Batı, İslam’dan kurtulmak için Mustafa Kemal’i öne sürmüştür!

Devrimci askerlerden nefret ederler ama cihatçı ordu isterler. Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan El Benna’ya göre ordu, İslamcı bir cihat ordusu olmalıdır. O nedenle izleyenlerine göre “Camiler kışla, kışlalar da cami” gibi düşünülmüştür hep!

Ancak Mısır Ordusu 3 Temmuz’da seçimini yapmış ve cihat ordusu değil, halkın ordusu olacağını, Müslüman Kardeşler’i devirerek kayda geçirmiştir. Artık mesele halkın ordusunu bu çizgide tutabilmesidir.

DEMOKRASİ VE LAİKLİK

Müslüman Kardeşlerin ideologu Seyyid Kutup, aynı zamanda laiklik düşmanıdır. Haklıdır da… Çünkü laiklik de demokrasi gibi devrimin bir sonucudur. Laiklik, din ve dünya işlerini ayırmaktır; Allah’ın nizamını yeryüzünde uygulayan kralı yıkarken, dini tüm aracıların tekelinden alıp halkın vicdanına teslim etmesidir.

Aracı pozisyonu ortadan kalkanlar, laiklikten en çok şikâyet edenlerdir. Örneğin Seyyid Kutup bu nedenle laik ile dindarın aynı toplumda birlikte sorunsuz yaşayamayacağını savunurdu. Recep Tayyip Erdoğan da anımsayacağınız gibi bir insanın hem laik hem de Müslüman olamayacağını savunurdu!

Sonuç olarak önemle vurgulayalım: Mısır’da ordu MK’yi değil halkı seçerek, demokrasiyi seçmiştir! Bu nedenle darbe değil devrim yapmıştır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Temmuz 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD TAHRİR’İN NERESİNDE?

Mısır’da ayaklanan 30 milyon halkı yok sayan ve devrimi darbe diye kirletmeye çalışanlara göre Ordu, ABD adına Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdi.

Bu mantığa göre Mursi ABD karşıtıdır ya da en azından politikaları ABD’nin çıkarlarına aykırıdır.

Peki, öyle mi? Yanıtı gelin en iyisi Tahir versin:

ABD KARŞITI PANKARTLAR

Tahrir Meydanı’nda yer alan onlarca pankarttan aşağıdaki üçü, her aktörü yerli yerine oturtuyor ve niyetlerine göre “analiz” yapanlara en somut yanıtı veriyor:

Pankartlarda Mısır’da terörizmi destekleyen ABD ve Obama’ya tepkiler var.

 

ABD’nin Kahire Büyükelçisi Ann Paterson’a öfke var. Paterson’a “geçen yaz ne yaptığını biliyoruz” diyen pankartlar var.

 

Obama’nın diktatör Mursi’nin destekçisi olduğunu belirten pankartlar var.

 

Özetle Tahrir’de ABD karşıtlığı var.

Peki, Tahrir hem ABD karşıtıysa hem de Mursi’yi devirmek istiyorsa, Mursi nasıl ABD karşıtı olabilir? Yanıt bizim analistlerin karmaşık cümlelerine sığamayacak kadar basit: ABD Mursi’nin arkasındaydı!

Peki, bu durumda Halk ve Ordu, Mursi’yi nasıl ABD adına devirmiş olabilir? Yanıt yine Tahrir’de: Mısır ABD’nin Mursi’sini ve ABD’nin çıkarlarını yıktı!

ABD’NİN MK İLE İLİŞKİSİ

ABD’nin Müslüman Kardeşler (MK) ile ilişkisinde üç kritik aşama var:

1. 2006 yılında MK’in genel mürşidi Muhammed Mehdi Akif’in ABD’yle ilişkiye açık olduklarını ilan etmesi.

2. İki yıl süren temaslara uygun olarak Obama’nın 2009’da Kahire konuşmasında MK’ye sıcak mesaj vermesi.

3. 2011 devrimini yörüngesinden çıkarmak için Mursi’nin Cumhurbaşkanı yapılması.

MK bildiğiniz gibi 25 Ocak 2011’de ivmelenen ve Mübarek’i deviren halk hareketine önce hiç katılmadı. Bilahare ABD Özel Temsilcisi Frank Wisner’in MK ile yaptığı görüşmeden sonra alanlara çıktı.

Çünkü ABD, Mübarek’i kurtaramayacağını anladığı anda halk hareketinin kendisi için en az zararla sonuçlanmasına yöneldi. O noktadan sonra şöyle bir strateji izledi: MK’ye dayanacak, MK’nin üçlü parçasının ABD’ye “uyumlu” olanını liderliğe oynatacak ve “Mübarek’i feda edip, rejimi kurtarmak” amacıyla içindeki Amerikancı yapılar üzerinden Ordu’yla uzlaşacak.

İşte Mursi’nin 2011 devriminden 1 yıl sonra Cumhurbaşkanı yapılmasının sebebi budur, sandık değil!

ABD bu bir yıl içinde de Mısır halk hareketinin tamamen sönümlenmesi için uğraştı ama gücü yetmedi ve 30 Haziran 2013 ayaklanmasına engel olamadı.

Peki, bu bir yıl içerisinde neler yaptı?

İSTENMEYEN ABD ELÇİSİ

Sadece şu üç örnek bile her şeyi özetlemektedir:

1. MK’nin İran’la yakınlaşmak isteyen kanadına baskı uyguladı. CBS kanalına demeç veren ABD’nin Kahire Büyükelçisi Ann Paterson, İran ile Mısır’ın MK hareketi arasında her türlü ilişki kurulmasına karşı olduklarını ilan etti.

2. 30 Haziran’dan beri Tahrir’de Ann Paterson’a karşı çok sert ve öfke kusan pankartlar açan Mısır halkı, geride kalan bir yıl içerisinde de Paterson’un sınır dışı edilmesini istemişti.

Örneğin 10 Mart 2012’de ABD’nin Kahire Büyükelçiliği’ne yakın bir semtte gösteri yapan Mısır Halkı, Ann Paterson’un ülkeden kovulmasını ve ABD’nin Mısır’a yaptığı askeri ve ekonomik yardımların reddedilmesini istedi.

Örneğin 1 Nisan 2012’de yine ABD karşıtı eylem yapan Mısır halkı, Meclis’in dış duvarını da yıkarak yürümüş ve Yüksek Askeri Konsey’den Ann Paterson’u ülkeden kovmasını istemişti.

3. 2011 devriminin en önemli hedeflerinden biri İsrail’in güvenliğini sağlayan Camp David anlaşmasının feshedilmesiydi. Tahrir dinamiği gibi MK’nin bir kanadı da böyle istiyordu. Ancak ABD ile MK’nin halkın devrimini çalmakta uzlaşmasının bir bedeli vardı. O bedeli Ann Paterson şöyle ilan ediyordu: “Kahire ve Tel Aviv, aralarında imzalanan anlaşmalara saygı duyuyor.”

Şu çarpıcı örnek bile aslında süreci net özetliyor: Mübarek devrilmeden önce Gazze’ye açılan tünelleri kapatmıştı. Yani Filistin sadece İsrail’in değil, Mısır’ın da ablukası altındaydı! 2011 devriminden sonra Mısır tünelleri açtı ve Filistin’e el uzattı. Mursi’nin Cumhurbaşkanı olmasından sonra ise o tüneller yeniden Gazze’ye kapandı!

Gelin 3 Temmuz 2013’te Mısır’da ne olduğunu ve ABD’nin nasıl konumlandığını en somut şekilde özetleyen şu haberle bitirelim yazımızı: “Başkan Barack Obama,  demokratik yoldan seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin ordu tarafından devrilmesi üzerine Mısır’a yapılan Amerikan yardımının gözden geçirilmesi emri verdi.” (Amerika’nın Sesi, 4 Temmuz 2013)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Temmuz 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

DARBE Mİ OLDU, DEVRİM Mİ?

Mısır halkı, önceki akşam Muahmmed Mursi’yi devirerek çalınmış devrimine sahip çıktı. Şöyle ki, halk 2011’de devrim yapmış fakat ABD “rejimi kurtarmak” adına hem Ordu’yla, hem de bir bölümüne yaslandığı Müslüman Kardeşler’le uzlaşarak, devrimi lekelemişti. Mursi, bu uzlaşmanın sonucunda 2012’de cumhurbaşkanı olmuştu. Ve halk hareketi, Ordu’yu da peşine takarak şimdi o lekeyi temizledi ve Mursi’yi yıktı!

Kuşkusuz Ordu içinde Amerikancı olanlar vardır fakat Ordu bir bütün olarak halkın yanında olmayı seçmiştir.

İki yıl önce Hüsnü Mübarek’in yıkılmasına “devrim” manşeti atanlar, Mursi’nin yıkılmasına ise “darbe” dediler. Peki, Mübarek’in yıkılması ile Mursi’nin yıkılması arasında ne fark var? Olanlar darbe mi, devrim mi? İnceleyelim:

ORDUSUZ DEVRİM OLMAZ

Mübarek’in yıkılması da, Mursi’nin yıkılması da devrimdir. Her ikisinde de asker somut vardır. Zaten ordusuz devrim yoktur. Amerikan devriminden Çin devrimine, Türk devriminden Rus devrimine kadar tüm devrimlerde ordu vardır.

İlkine devrim diyenlerin ikincisine darbe demesi, askerin varlığıyla değil fakat Mursi’ye yakınlıklarıyla, siyasal İslamcılık ortaklıklarıyla ilgilidir. Dolayısıyla halkın devrimini, darbe diyerek lekelemek peşindedirler.

Gelin en iyisi darbe ve devrim kavramlarını sorgulayalım. En basit tanımımız şu: Ordu ABD ile birlikte hareket ederse darbe, halkıyla birlikte hareket ederse devrim olur!

Daha pratikten gidersek; eğer ordu halk evindeyken iktidara el koyuyorsa bu darbedir fakat halk alanlarda ve eylem yapıyorken onlara destek veriyorsa, bu devrimdir.

Bizim tarihimizden 27 Mayıs 1960 bir devrimdir. Ordu ve millet el ele Amerikancı bir iktidarı yıkmıştır. Mısır’ın tarihinde ise Nasır’ın 1953’te krallığı yıkarak cumhuriyeti ilan etmesi, bir devrimdir! Fakat örneğin halka rağmen yapılan ve halk evindeyken yapılan 12 Eylül, tipik bir darbedir.

Diğer yandan darbe, ileride olanı durdurmak ve geriye bastırmaktır; yani karşı-devrimdir. Devrim ise ileriye doğru olmaktır. Dolayısıyla kralı indirip cumhuriyeti kurmak, feodalizmi yıkıp kapitalizmi kurmak ya da kapitalistleri devirip sosyalizme geçmek ileridir ve dolayısıyla devrimdir.

ABD-TÜRKİYE-KATAR TAHRİR’E KARŞI

Başta AKP olmak üzere kimi kesimlerin Mısır devrimini hem darbe diye lekelemeye çalışması, hem de ABD’nin icazetiyle yapıldığı yalanına sarılması öğreticidir. Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi’nin ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’le görüşmesini, bu icazete kanıt diye sunmaktadırlar.

Hatta Şamil Tayyar şöyle bir tablo çizmiştir: “Mısır darbesindeki ittifak; İsrail, İran, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, ABD Neoconları. Bu fotoğraf yeni küresel oyunun acımasız yüzüdür.”

Tayyar’ın ABD ile Suriye’yi, İsrail ile İran’ı ve hepsini aynı cephede görmesi kuşkusuz çapsızlıktan değil, fakat çaresizliktendir. AKP’ye göre bütün dünya birleşmiş, Türkiye, Brezilya ve Mısır üçlüsüne operasyon yapıyor!

Bir bölümü de ABD’nin Mısır devrimine “darbe” dememesini ve Mursi’nin yıkılmasını engellememesini, teorilerine kanıt diye sunmaktadırlar. Bu ancak kuvvetle ilgilidir ve ABD’nin Mursi’yi kurtaracak kuvveti yoktur. ABD o nedenle Mursi’nin yıkılmaması için çabaladı fakat iktidar olanı da doğrudan karşısına almadı!

Bu gerçek için Irak örneği yeterince öğreticidir. ABD Allawi’yi başa geçirmek için uğraştı ve Türkiye’yi bu işe seferber etti. Ama olmadı ve Maliki kazandı. ABD ne yaptı? Maliki’yle de çalışmaya baktı!

ABD’nin Mısır’daki rolünün ne olduğunu anlamanın yolu basittir. Washington’a bölge dizaynında model ortaklık yapanlara bakılır. Kimdir onlar? Türkiye ve Katar yönetimleri. Her ikisi de olana darbe diyor,  Mursi’ye sahip çıkıyor ve Tahrir’deki halk iradesini yok sayıyor!

ESAD KAZANDI, MURSİ-EL TANİ-ERDOĞAN KAYBETTİ

Aslında tablo çok net. Gelin 30 Eylül 2012 gününe dönelim, AKP’nin 4. Genel Kongresi’ne… Hem Barzani, hem de Mursi Erdoğan’ın onur konuğu olarak kongredeydi. Erdoğan ve Mursi ikilisi, Esad’ı yıkma mesajlarıyla dolu konuşmalar yapmışlardı.

Peki, 9 ay sonra durum ne? Esad ayakta, El Tani çekildi, Mursi yıkıldı ve Erdoğan sallanıyor! AKP basınının dün neredeyse aynı manşetlerle çıkması da işte bu tablo nedeniyledir. Kahire’deki devrim olmuş, korkusu Ankara’da yaşanmıştır!

Peki, neden böyle bir tablo gerçekleşti? Çünkü Asya-Pasifik yükseliyor ve Atlantik çöküyor! ABD’nin BOP Projesi, Ortadoğu’yu dizayn etme hamlesi ve bölge ülkelerini ılımlı İslamcı hükümetlerle yönetme hedefi de çöküyor!

Suriye’de Esad’ın neden 2,5 yıldır yıkılamadığını ve Mursi’nin neden iktidarda 1 yıldan fazla tutunamadığını saptayamayanlar için yenilgi daha da büyük olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

DÜŞİŞLERİ BAKANLIĞI

Birkaç gündür dünya, CIA çalışanı Edward Snowden’in açıkladığı belgelerle çalkalanıyor. Çünkü bu belgelerle, ABD’nin en önemli müttefikleri dâhil 38 ülkeyi açıkça dinlediği kesinlik kazanıyor.

Belgelerden, dinlemenin özel anten cihazı (böcek) ve e-posta izleyerek yapıldığından tutun da ilgili ülkenin istihbarat servisinin doğrudan Washington’a bilgi verdiğine kadar çeşitli yöntemlerle yapıldığını öğreniyoruz.

Wikileaks’ten sonra şimdi de gizli dinlemeleri ortaya çıkan ABD, artık işi pişkinliğe vurdu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “sizi dinlememiz anormal değil ki” diyerek, ABD Başkanı Barrack Obama da “Her istihbarat servisi dünyada ne olduğunu anlamak ister, medyayla yetinemez” diyerek dünyaya seslendiler.

Peki ya bizde durum ne?

DAVUTOĞLU: KERRY’NİN BİLGİSİ YOKMUŞ

Türkiye de ABD’nin dinlediği müttefikleri arasında. Ayrıca eski ajan Wayne Madsen’a göre Türkiye’de hedef yer ve kişileri ABD’nin dinlemesine gerek kalmadan MİT dinliyor ve dosyayı doğrudan NSA’ya veriyor!

Tüm bu gerçekler nedeniyle Erdoğan’ın dinlenme olayı da yeniden gündeme geldi. CHP Erdoğan’a “Başbakanlığı CIA mı dinledi” diye sordu.

Fakat asıl ibretlik durum bundan sonra başlıyor. Yoğun baskılar nedeniyle hem Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hem de Bakanlık konuyla ilgili açıklamalar yapıyor. Ama ne açıklama!

Güneydoğu Asya Uluslar Topluğu (ASEAN) toplantıları sırasında Kerry ile görüşen Davutoğlu şöyle diyor: “Kendisine bu konuda bir açıklama talep ettiğimizi ifade ettim. Bu konuda bilgilerinin sınırlı olduğunu ancak gerekli çalışmalar, bilgileri edindikten sonra paylaşacaklarını ifade ettiler.”

Daha önce “dinlememizde bir anormallik yok” diyen Kerry’nin Davutoğlu’na “bilgimiz yok”  demesi haliyle ilginç. Kerry Davutoğlu’ndan çekinmeyeceğine göre, geriye Bakanın iç kamuoyunu oyalama açıklaması yaptığı gerçeği kalıyor!

Dışişleri bünyesinde kraldan çok kralcılığın yapıldığının ikinci göstergesi ise Vatan’daki şu açıklamadır: “Bakanlığımız düzenli olarak teknik incelemeler yapmaktadır. İlgili temsilciliğimizde yapılan kontrollerde olumsuz bir gelişme yaşanmamıştır.”

Yani ABD’nin dinlediği temsilciliğimizin “temiz” olduğundan eminiz!

KAHİRE BÜYÜKELÇİLİĞİMİZİN TAHRİR’E NEREDEN BAKIYOR?

Amerika’yı Amerikalılardan daha çok seven Dışişleri Bakanlığımızın bu açıklamaları ibretliktir fakat istisna değildir! Davutoğlu ve ekibi, ABD’nin dünyadaki tüm politikalarına angaje olmuş durumda.

Bakın Türkiye’nin Kahire Büyükelçiliğinden Ankara’ya gelen son bilgi ne: “Ordunun verdiği ültimatomu, ‘Eğer siyasi bir çözüm bulunmazsa ordu Türkiye’nin geçmişindekine benzer şekilde darbe yapacak’ diye değerlendirmek yanlış olur. Mısır Ordusu’nun geleneğinde sokağa çıkmak var ancak darbe yok.”

Yazıyı gazeteye teslim ettiğimizde Mısır Ordusu’nu verdiği 48 saatlik süre henüz son bulmamıştı. Dolayısıyla Ordu’nun darbe yapıp yapmadığını henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz şu. Kahire Büyükelçiliğimiz, Mübarek devrilmeden hemen önce Ankara’ya geçtiği bilgi notunda “Mübarek’in koltuğunu kesinlikle koruyacağını” belirtmişti!

Hadi “Ordu’nun darbe yapıp yapmayacağı konusu bilgiye, duyuma dayalıdır ama sonuçta yorumdur, elbette yanlış çıkabilir” diyelim, fakat Büyükelçiliğimizin geçtiği nottaki şu “saptamayı” nereye koyacağız: “Mübarek’in devrilmesine yol açan protestolarla bir karşılaştırma yapıldığında bu seferki gösteriler çok daha barışçıl.”

İnsaf! 40 gün süren o eylemlerde toplam 12 Mısırlı hayatını kaybetmişti. Oysa şu anda daha 4 gün dolmadan 30’un üzerinde ölü var! Acaba Kahire Büyükelçiliğimiz, Mursi’nin eli satırlı sopalı adamlarının saldırılarını perdelemkle mi görevli!

SIFIR ‘SORUNLU’ HARİCİYE

Uzatmayalım ama bitirirken bir iktidarın bir bakanlığın prestijli diplomatlarını nasıl sıradanlaştırabildiğini, geleneğini nasıl yok edebildiğini ve koca kuruma nasıl beyin ölümü geçirttiğini acı acı saptayalım!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Temmuz 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

İHVAN’A KARŞI TAHRİR-TAKSİM

Çok değil üç yıl önce Tahrir’e selam duran Erdoğan iktidarının bugün Tahrir’e karşı çıkması ve halk hareketini “darbe provası” diye yaftalaması derslerle doludur:

REJİMİ KURTARMA HAMLESİ

Mısır halkı 25 Ocak 2011’de ayaklandı ve Hüsnü Mübarek’in devrilmesi için günlerce Tahrir meydanında eylem yaptı. Tıpkı bugün Taksim için söylendiği gibi o gün de Tahrir’de toplananların “dış mihrakların düğmeye basmasıyla” ayağa kalktığı iddia edildi.

Oysa gerçek değildi. Tahrir 2006’dan itibaren adım adım yükselen halk hareketine sahne oluyordu ve arkasında Süveyş Kanal işçilerinin etkili grevleri de vardı…

Tahrir’in yıkmak istediği Mübarek bölgedeki en önemli Amerikancı liderdi. Mübarek’in 30 yıllık iktidarı, her şeyden önce İsrail’in güvenliğinin dayanağıydı. ABD bu nedenle önce Tahrir’e karşı çıktı. Ancak halk hareketini engelleyemeyeceğini görünce mecrasını değiştirmeye yöneldi, “Mübarek’i feda edip, rejimi kurtarmaya” soyundu.

Zbigniew Brzezinski ABD’nin Tunus ve Mısır halk hareketlerine dair pozisyonunu şu sözlerle özetliyordu: “Olayın arkasında değilsek de önüne geçmeliyiz.”

ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ

ABD’nin Mübarek’ten vazgeçmek zorunda kalması Erdoğan hükümetini de Tahrir’e selam durmaya itti. Ayrınca Washington’un “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” soyunacağı operasyonda dayanacağı kuvvet İhvan (Müslüman Kardeşler) olacaktı ve bu durum Erdoğan’a Ortadoğu’da yeni bir müttefik kazandırabilirdi.

Erdoğan İhvan’a dayalı iktidarların kurulmasını zaten hep istiyordu. Örneğin henüz köprüleri atmadan önce Beşar Esad’dan kabinenin dörtte birini İhvan üyelerinden seçmesini isteyen Erdoğan’dı. Hatta Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’ın açıklamasına göre Erdoğan 2009’da Gazi Mısırlı’yı Esad’la tanıştırmış ve ondan yakın arkadaşının faaliyetlerine yardımcı olmasını istemişti. Gazi Mısırlı İhvan’ın Türkiye’deki lideriydi, MÜSİAD Yüksek İstişare Heyeti üyesiydi.

Erdoğan’ın İhvan’la ilişkisi geçmişe dayanıyordu. Örneğin İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri raporunda ve DGM hazırlık soruşturması raporunda, İhvan’ın Ürdün sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır sorumlusu Hasan Huvaydi’nin bir otelde gizlice Tayyip Erdoğan’la görüştüğü bilgisi vardı.

Ayrıca Erdoğan 70’li yıllarda İhvan’ın kolu olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği WAMY üyesiydi.  İhvan’ın sözcüsü Kemal Helbavi, 90’larda yaptığı bir söyleşide, Erdoğan, Rabbani, Enver İbrahim gibi isimlerle bu örgütte tanıştığını söylüyor ve “Hepimiz işe WAMY’de başladık” diyordu!

ERDOĞAN’IN ORTADOĞU’DAKİ MİSYONU

Neticede ABD, üç parçalı İhvan’ın merkezinde yer alan Mursi’nin Mübarek’in koltuğuna oturmasını “rejimi kurtarmak” adına yararlı buldu. Zaten Ordu da sistemin içinde kalınmasını istiyordu. (İlginçtir, bugün Mısır Ordusu’nun verdiği “48 saat” ültimatomuna takılanlar, o gün Mübarek’in yetkilerinin Askeri Konsey’e devredilmesinden hiç rahatsız değillerdi.)

ABD bu krizi Mursi’de uzlaşarak atlatmıştı fakat Ortadoğu’daki halk hareketlerinin bir an önce bastırılması ve barikat oluşturması için ABD karşıtı ülkelerde kalkışma başlatılması acil ihtiyaçtı! Zira Mısır’dan sonra Yemen ve Bahreyn gibi ABD nüfuzu altındaki ülkelerde de halk ayağa kalkıyordu.

İşte o günlerde ABD, İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi”ni topladı. 14 Mart 2011 tarihli bu zirvede Erdoğan misyonlarını şu sözlerle açıklıyordu: “Değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.”

Ahmet Davutoğlu ise değişime yön veremezlerse ne olacağını ortaya koyuyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

Ve sonrasında Libya ve Suriye kalkışmaları başladı…

AYAKLANMAYA BULAŞAN ABD LEKESİ

Peki, bugün halk neden yine Tahrir’de?

Çünkü Mursi, ABD ile Ordu’nun üzerinde uzlaştığı bir isimdi. Çünkü bu uzlaşmayla halk hareketi soğutulacak ve rejim kurtulacaktı.

Ancak halk hareketleri inişli çıkışlı olurdu ve halk, 30 Haziran 2013’te koltuktaki birinci yılını dolduran Mursi’yi yıkıp, ayaklanmayı artık daha ileri bir noktaya taşımak istiyordu. 2011’deki ayaklanmaya bulaşan ABD lekesini temizlemek istiyordu!

Bu durum Taksim ile Tahrir arasında bir ilişki oluşturdu. Taksim için Erdoğan neyse, bugün Tahrir için de Mursi o anlama geliyor.

İhvan Erdoğan ile Mursi’yi, devrim ise Taksim ile Tahrir’i birleştiriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın