Posts Tagged ABD

AKP Asırlık Gece’de neyi kararttı?

TRT, Asırlık Gece isimli bir belgesel dizi hazırladı. Amaç 15 Temmuz darbe girişimini tarihe not etmek. 

Amaç güzel ama ilk dört bölümde sergilenenler, belgeselin FETÖ’nin iç ve dış işbirliklerini aklamayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Ne ABD’nin rolü var ne de AKP’nin FETÖ’ye “ne istediyse vermesi…”

Daha da ötesi, darbe girişimini getirip laikliğe bağladılar!

Bilal Erdoğan’un FETÖ analizi!

Asırlık Gece’nin dördüncü bölümünde konuşan Bilal Erdoğan şöyle diyor: “FETÖ’yü doğuran o katı laikliğin ta kendisi olmuştur.”

Bu büyük çarpıtmanın bir önceki versiyonu da şuydu: “FETÖ Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ortaya çıktı.”

Evet, birkaç yıl önce kimi AKP’liler FETÖ’nün varlığını Kemalistlerin baskısına dayandırıyordu, şimdi de Bilal Erdoğan ebe olarak laikliği işaret etti. 

Oysa gerçek tersidir. 

FETÖ’nün sahibi kim?

FETÖ’nün anası NATO, babası ABD emperyalizmidir; ebesi de CIA-Gladyo’dur. 

Bu gerçeği atlayan her analiz hem ABD’nin 15 Temmuz’daki rolünü perdelemiş olur hem de FETÖ ve benzeri örgütlerin NATO-Gladyo ilişkisini karartmış olur. 

AKP, 15 Temmuz’dan sonra Fethullah Gülen’in CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’le ilişkisini öne çıkarıp, suçu CHP’ye atarak, FETÖ’nün “paralel devlet” olmasındaki kendi rolünü gizlemeye çalışıyor.

Gülen’in Gladyo bağları

Fethullah Gülen’in Kasım Gülek ilişkisi, FETÖ’nün Kemalistlerle ilişkisine işaret etmez, ABD’yle ilişkisine işaret eder.

FETÖ, iktidar sözcülerinin iddia ettiği gibi Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ya da laiklik nedeniyle oluşmadı; ABD tarafından komünizme, sola, sol Kemalizme karşı kullanılmak için oluşturuldu! 

Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneklerine uzanan sicili de, Kasım Gülek’le ilişkisi de, (Alparslan Türkeş aracılığıyla CIA şeflerinden Ruzi Nazar’la tanışan ve o ilişkiler üzerinden MİT’in başına geçen) Fuat Doğu’yla irtibatı da, o irtibatta görev yapan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’le bağı da tek bir şeye işaret eder: Gladyo’ya!

15 Temmuz’da neyi unuttular? 

Gerçek şudur: Sadece iç politik nedenlerle değil, aynı zamanda ABD’nin, NATO’nun, Gladyo’nun rolünü örtmek için FETÖ’yü Kemalizme ve laikliğe bağlamaya çalışıyorlar.

15 Temmuz’un yıldönümünde söylenenler, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesindeki derinliştirilen ilişkilerin gereğiydi. O nedenle 15 Temmuz darbe girişimine tepki gösterirken, FETÖ’nün sponsorlarına laf edemediler. 

FETÖ’yü kuran, kollayan, büyümesini sağlayan, ona içeride ve dışarıda operasyonlar yaptıran, darbeye teşvik eden ABD’dir, NATO’dur, Gladyo’dur.

FETÖ liderine ev sahipliği yapan, onu ve diğer FETÖ liserlerini Türkiye’ye teslim etmeyen, FETÖ’cülerin hâlâ çeşitli ülkelerden Türkiye’ye operasyon yapmasını sağlayan ABD’dir, NATO’dur, Gladyo’dur

FETÖ’cülükle mücadele meselesi

15 Temmuz darbe girişiminin üstünden 10 yıl geçti. FETÖ’yle iyi mücadele edildi mi? Büyük oranda evet. Peki FETÖ’cülükle iyi mücadele edilebildi mi? Hayır.

FETÖ’yle mücadele başka, FETÖ’cülükle mücadele başkadır. FETÖ’nün devletteki boşluğunu başka tarikatlarla doldurmaya çalışanlar, FETÖ’yle mücadele ediyordur ama FETÖ’cülükle mücadele etmiyordur.

Ve en önemlisi: ABD-NATO-Gladyo üçgeni içinde kalınarak FETÖ’cülükle mücadele edilemez.

FETÖ’cülükle gerçekten mücadele etmek isteyenler, ABD emperyalizmiyle karşı konumlanmalıdır ve NATO üyeliğini değil bağımsızlığı savunmalıdır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO hukuku ve 4. aşama

12 Eylül 1980 darbesi, 24 Ocak 1980 ekonomi dönüşümünün uygulama sopasıydı: Karma ekonomiye son verildi ve Türkiye neoliberal program ile ABD’nin liberal küresel piyasasına çıpalandı. 

Bu nedenle 24 yıllık AKP dönemi, 12 Eylül’ün devamıdır. Aynı program sürdürülmektedir. Hatta AKP’li ekonomi bakanlarına göre, başta özelleştirme olmak üzere o programı en başarılı uygulayanı AKP hükümetleri olmuştur. 

Bu 46 yıllık ekonomi-politiğin hukuku da var elbette.

Kanıt ve kanıt uydurma aşaması

Bu rejimin hukuku, 46 yılda üç aşama tamamladı ve artık dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamaları “kanıtlama aşaması, kanıt uydurma aşaması, kanıta gerek yok aşaması ve önleyici tutuklama aşaması” olarak özetleyebiliriz.

1. aşama: 12 Eylül rejimi, bir askeri darbe dönemi olmasına rağmen, yine de suçlamayı kanıtlamaya dayanıyordu. Hakimler, savcının suçlamasına dair kanıtı açık ve net şekilde görmek istiyordu. 

2. aşama: AKP-FETÖ işbirliğindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları döneminde, yargılama yine kanıtı esas alıyordu ama bu kez 12 Eylül rejiminden farklı olarak kanıt uyduruluyordu. FETÖ’nün polisleri, kanıt olmadığı için hedef isimlerle ilgili kanıt uyduruyordu, savcılar o uydurma kanıtları mahkemenin önüne getiriyordu, hakimler o uydurma kanıtları esas alarak cezalandırıyordu. Kısacası uydurulmuş da olsa, bir kanıta ihtiyaç duyuyorlardı.

Kanıta gerek yok aşaması

3. aşama: AKP’nin yeni dönem operasyonları ise bir büyük yenilik getirdi: Artık kanıta gerek yok. Bunun en tipik örneği Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı casusluk davasıdır. Yasaya göre casusluk faaliyetinin oluşabilmesi için bir gizli belgenin varlığı ve faaliyetin yabancı devletin ya da istihbarat örgütünün yararına olması gerekiyor. 

Ama iddianamede hiçbiri yok: Merdan Yanardağ ve Tele1’in Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine ve Ekrem İmamoğlu lehine algı oluşturduğu iddiası var. Çünkü casusluk davası da tüm “belediyeleri silkeleme” operasyonları gibi siyasi davadır ve son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve yeni rejimin inşasıyla ilgilidir. O nedenle başından beri meselenin ne diploma ne de yolsuzluk olduğunu belirtiyorum.

2026 tevkifatı

4. aşama: 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesi öncesinde, kimi isimlerin “eylem yapabilecekleri” gerekçesiyle  15 gün önceden gözaltına alınması ve tutuklanması son aşamadır. 

Önleyici tutuklama aşaması diyebileceğimiz bu aşama aynı zamanda NATO hukuku aşamasıdır. “1951 tevkifatı” diye tarihe geçen komünistlere yönelik tutuklamalar, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinin gereğiydi. Böylece Türkiye NATO hukukuyla tanışmış oldu. 

“2026 tevkifatı” da Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir döneme işaret ediyor: NATO Ankara’da Rusya’ya ve İran’a karşı görevlendirme yazısı hazırladı. Türkiye her iki görevlendirmede de var: Adana komutanlığı doğrudan, Anadolu Kavağı komutanlığı ise dolaylı olarak bu NATO görevlendirmesiyle ilgilidir. 

Ukrayna ve İran görevleri

Ukrayna görevi: Zelenski daha on gün önce NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın on gün sonra Kiev’i ziyaret etmesi, Kiev’de sokakta yürüyerek Moskova’ya mesaj vermesi, Zelenski’den 2. sınıf liyakat madalyası alması yukarıda işaret ettiğim o görevlendirme yazısıyla ilgilidir. Savaşan taraflardan birinden madalya almak, “aktif tarafsızlık” dedikleri politikaya son verdikleri anlamına gelir. 

İran görevi: Washington’da düzenlenen Irak-ABD Ticaret Zirvesi’nde konuşan Tom Barrack, altı ülkeyle, Irak, Suriye, Ürdün, Türkiye, Lübnan ve Mısır’la bir stratejik proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Irak-Suriye Temsilcisi Barrack, bu projeyle, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini iki yıl içinde azaltmayı hedeflediklerini belirtti. Bu elbette sadece bir ulaştırma projesi değil, ondan önce bir siyasi projedir ve ABD’nin İran’a karşı bölge ittifakı kurma stratejisinin içindedir.

Sonuç olarak her ekonomi-politiğin bir hukuku var: ABD ve yerli sermaye/siyasi müttefikleri 46 yıldır aşama aşama uyguluyorlar. Mesele buna karşı ne yapılması gerektiğidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin saadet zinciri

Ankara’daki NATO Zirvesi, ABD ile Avrupalılar arasındaki iki yıldır derinleşmiş olan sorunları çözmedi, geçiştirmiş oldu. Bunun göstergelerinden biri sonuç bildirisiydi. Geçen yıl Lahey’de 5 maddeydi, bu yıl Ankara’da 6 madde oldu. Oysa 2021’de Brüksel’de 79, 2022 Madrid’de 22, 2023 Vilnius’ta 90 ve 2024’te Washington’da 38 maddeydi. 

Ankara’daki sonuç bildirisi kısaydı çünkü uzlaşılan konular sınırlıydı. Kısacası Trump’ın başlattığı “ABD yoksa NATO kağıttan kaplandır” tartışması çözülmemiş, sadece üzeri örtülmüştür. 

NATO 3.0’ın kaldıracı

Sorunlar sürüyor ama Washington, silahlanma konusunu hem NATO 3.0 dönüşümünün kaldıracı hem de sorunların yatıştırıcısı olarak görüyor. Kısa sonuç bildirisindeki “50 milyar dolarlık silah anlaşması” odur. 

ABD’nin bu konuda iki hedefi var: NATO üyelerinin savunma harcama payını gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 5’ine çıkartmak ve yeni bir silah zinciri oluşturmak. ABD geçen sene Lahey’de ilkini, şimdi Ankara’da ikincisini uygulamaya sokmuş oldu. 

Silah tedarik zinciri ise Washington açısından bir nevi saadet zinciridir. ABD silahların çoğunluğunun ana parçası kendisine ait olmak üzere, alt parçalarının üretimini çeşitli üyelere paylaştırarak, üyeleri ve ortakları birbirine ama hepsini son tahlilde Washington’a bağlamak istiyor.

Silahın zincire bağlama değeri

Üstelik ABD’nin “saadet zinciri” sadece NATO üyelerini değil, NATO ortaklarını da bağlayacak. Ankara’daki NATO zirvesinde, imzalanan NATO-Güney Kore anlaşması budur. Anlaşmaya göre Güney Kore, “NATO ortak savunma tedarik pazarına” erişebilecek ve 10 milyar dolarlık silah alabilecek.

ABD’nin Ankara’ya davet ettirdiği Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerin bir yönü de budur. ABD hem bu ülkelere silah satarak onları Çin’e karşı üs haline getiriyor, hem de bu ülkelere silah satışında “parça üretimi” ile pay alan NATO üyelerini “Asya NATO’su” konusunda adım adım ikna etmeye başlamış oluyor. 

Çünkü ABD açısından silah, ateşleme kabiliyetinden önce zincire bağlama özelliği olan bir araçtır. 

Amerikalı pilotla gelen uçak 

F-35 de böyledir ve bir uçak olmasından daha değerli olarak satın alan ülkeleri ABD standartlarına bağlamak demektir, ABD kontrolüne ve denetimine tabi kılmak demektir, satın alan ülkenin pilotunun yanına yazılımla Amerikalı pilot oturtmak demektir. 

Emekli ABD Deniz Kuvvetleri subayı Gary Tabach’ın F-35 ile ilgili İsrail basınına söyledikleri açıklayıcıdır: “İsrail olmadan F-35 uçmaz. F-35’in elektronik sistemlerinde, kaskında ve kanatlarında İsrail’de üretilen önemli parçalar var. Eğer F-35 bir gün Türkiye’ye satılırsa, Türkiye İsrail’e iyi davranmak zorunda kalır. Aksi halde uçakları uçmaz.” (i24 news, 8.7.2026)

”Türkiye F-35 alır ve uçurmak isterse, İsrail’le anlaşmak zorunda kalır” cümlesi eksik bir doğrudur. Çünkü daha doğrusu şudur: “Türkiye F-35 alırsa, ABD’nin belirlediği sınırlar içinde uçurabilir.” Çünkü silahlar artık yazılımdır ve F-35 Amerikalı pilotuyla birlikte gelmektedir.

‘NATO silah pazarına erişim’ tuzağı 

“NATO silah pazarına erişim” tuzağı üzerinden NATO üyelerini ABD silahlarına bağlamak, Washington açısından çok değerli bir kazanımdır. NATO’nun ABD için asıl değeri işte bu tür “bağlama” kapasitesidir; üye ülkeleri zincirin halkası haline getirebilmesidir, ülkelerin hükümetlerini denetim altında tutarak hangi silahı alıp alamayacağına karar verebilmesidir. Dolayısıyla S-400 meselesi de budur. F-35 için Türkiye’nin S-400’ünün elden çıkarılması şartı budur.

“NATO silah pazarına erişim” tuzağı, bir ülkenin ulusal silahlanma ve savunma bağımsızlığını sınırlamanın tuzağıdır. Ulusal silahını üretmek isteyenleri, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir adrese bağımlı kalmamak isteyenleri “saadet zinciriyle” Washington’a bağlamanın tuzağıdır. 

Bitirirken önemle belirteyim: İran ABD’yi neden yenebildi? Bir kaç yanıtı var ama en önemli nedenlerinden biri şudur: Çünkü İran’ın elinde Amerikan silahı yok!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2026

, , , ,

Yorum bırakın

NATO zirvesinin ekonomi-politiği

Anadolu Ajansı’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi’nde üç temel başlığın ele alınacağını açıkladı. Sırasıyla, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü…

Savunma harcamalarının ilk sırada olması çok şey ifade ediyor. Zira ABD’nin uzun süre bastırdığı ve NATO üyelerine kabul ettirdiği konuydu: NATO üyeleri, savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde beşine çıkaracaklar.

Bu durum, konunun ekonomi-politiğini incelememizi gerektiriyor.

Trilyon dolarlık pasta

NATO ortalaması yakın zamana kadar yüzde ikinin altındaydı, hızla yüzde iki buçuğu geçti. Polonya yüzde dördü geçen ilk ülke oldu. 

NATO üyelerinin kısa zamanda yüzde dörde ve ardından yüzde beşe ulaşması demek, hacimli bir pastanın ortaya çıkması demek. Buna Japonya gibi hızla askerileşme programı uygulayan NATO ortaklarını da eklediğinizde, bu hacim birkaç yıl içinde trilyon dolar mertebesinde olacak.

İşte ABD bu büyük parasal varlığı kullanarak ve kendi istediği doğrultuda üyelerin nemalanmasını sağlayarak, amaçlarına ulaşmak istiyor.

ASELSAN övgüsünün nedeni

Örneğin ABD bu pastadan alacağı pay üzerinden Ankara’ya yeni NATO görevlerini verdi. Kuşkusuz Ankara da alacağı pay üzerinden o yeni NATO görevlerine talip oldu. Pasta da büyük, pay da… 

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ASELSAN’ı ziyareti ve övgüsü boşuna değil. ABD, ASELSAN başta Türk askeri şirketlerini, kendi hedefi doğrultusunda Avrupa’nın silahlandırılmasında değerlendirmek istiyor. Kuşkusuz bu, Türkiye’nin NATO’da merkez cephe ülkesi haline getirilmesinin de havucudur.

Ancak meselenin kamu şirketleri dışında bir de özel şirketler ayağı var:

Askeri sanayi merkezli yeni ekonomi

İktidar, NATO zirvesini aynı zamanda Baykar merkezli savunma sanayinin büyük atılımı olarak görüyor. Ankara’daki liderler zirvesi öncesinde İstanbul’da yapılan NATO parlamenterler zirvesinin katılımcıları da Baykar tesislerine götürüldü.

Aynı işi yapan kamu şirketimiz TUSAŞ yerine iktidarın sürekli Baykar’ı öne çıkarması, askeri sanayi merkezli yeni AKP ekonomisi nedeniyle elbette… 

Örnek olması amacıyla onlardan birine bakalım.

NATO sözleşmeleri

Birkaç gün önce Türkiye’nin ihracat şampiyonları açıklandı. Listenin beşinci sırasında 2.9 milyar dolarlık ihracatla ARCA Savunma Sanayi var. Kurulalı 6 yıl olan bu şirket Türkiye’nin en büyük beşinci ihracatçısı durumunda!

Nasıl mı? Size iki yıl öncesinin bir haberini anımsatayım: “NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna’ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1,2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”

Altı yıllık bir şirketin bu sözleşmeleri imzalayabilmesi elbette aynı zamanda politik bir konu. Çorum’daki ana tesisinin temel atma töreni bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapılabilen bir şirket bu çünkü… 

Japon sermayesi

Anımsayacaksınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Japonya merkezli Nikei Asia’ya bir makale yazmıştı ve Japonya ile birlikte ABD’nin Asya-Pasifik’teki ortakları Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı NATO’nun Ankara zirvesine davet etmişti. 

O makale aynı zamanda iktidarın Japonya’ya “ortak insansız hava aracı geliştirme ve üretme” teklifini içeriyordu. Teklif elbette gazete köşeleriyle sınırlı değil. Örneğin Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani, geçen sene Türkiye’ye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i ziyarete geldiğinde, Baykar’a götürülmüş ve gezdirilmişti. 

NATO-Sermaye-NATO’culuk

Türk savunma şirketlerinin büyümesine itiraz ediyor değiliz elbette. İtirazımız, kamu şirketleri varken, siyasetin özel şirketleri pazarlıyor oluşu. Kamu şirketleri bizim, hemizin ama o özel şirketler bizim değil, sahiplerinin.

Ekonomi ile politika arasındaki ilişki temel ilişkidir. Bu özel şirketlerin NATO savunma harcamalarının ortaya çıkardığı büyük pastadan alacağı pay, sadece parasal bir mesele değil, aynı zamanda siyasal bir meseledir, bağımsızlıkçılığın ve bağlantısızlıkçılığın değil NATO’culuğun zeminini oluşturmaları meselesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO zirvesi ve Rusya

Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.

Rusya, ABD’nin verdiği “NATO doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı. 

İran’dan Ukrayna’ya dönüş taktiği

Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’un “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı. 

Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur. 

ABD’nin Avrupa planı

Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’un Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgahına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.

ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken, ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu… 

ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.

NATO’nun üç mekanizması

Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:

1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.

2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.

3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.

Putin’in NATO uyarısı

Pentagon ile CIA’nın son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor. 

Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak, tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)

Türkiye’yi bekleyen büyük risk 

Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.

Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar. 

NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Bölgenin Amerikan düzeninden kurtulma fırsatının önündeki engel

İran’ın ABD’yi yenmesi, iyi değerlendirilebilirse, Ortadoğu’daki İngiliz-ABD düzeninin sonunun başlangıcıdır. Bunu harita anlamında değil, ABD’nin bölgemizde kurduğu sistemin sonu anlamında söylüyoruz. O sistem, bölgedeki Amerikan süngüleri ile petrodolar sistemi üzerinde duruyor:

Süngüler, yani bölgedeki 20 ABD üssü, İran karşısında ağır hasar aldı.

Petrodolar sistemi ise zaten bir süredir gevşemeye başlamıştı. Büyük petrol alışverişlerinde dolar dışı paralar kullanılmaya başlanmıştı.

Birlik meselesi

Mesele şu: Bölge ülkeleri, bu fırsatı değerlendirebilecek mi? Yani birlikte ABD üslerinin sıra sıra kapatılmasının şartlarını oluşturacaklar mı? Birlikte ABD’nin Doğu Akdeniz planlamasına, Levanten planlamasına, Körfez planlamasına, Güney Kafkasya planlamasına karşı durabilecekler mi?

ABD’nin en büyük kozlarından biri bu “birlikteliğin” sağlanmasındaki anlayış farklarının varlığıdır. Nitekim Bölgemizdeki 75 yıllık Amerikan düzeni ayrılık oluşturulmasına, karşıtlık kurulmasına dayandırılarak sağlandı. Bu kimi zaman halklar nezdinde, kimi zaman da devletler nezdinde yapıldı. 

Beşli güvenlik mekanizması

ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni inşasını hedeflemesinden bu yana Cumhuriyet gazetesinde buna karşı “beşli güvenlik mekanizması” kurulmasını öneriyorum. Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan. 

Şartlar bu beşli güvenlik mekanizmasını zorluyor zaten. Şu anda İran hariç dört ülke, güvenlik mekanizması olmasa da, dörtlü bir diplomasi mekanizması inşa etmiş oldu. 

Dört ülke, ABD-İran ateşkesi amaçlı bir araya geldi, sürdürüyor. Geride kalan dört toplantı, iyi bir zemin oluşturdu.

İran’sız dörtlü mekanizma sorunu

Artık mesele şu: Bu dört ülke İran’ı da dahil edebilecek mi? Dahası bu diplomasi mekanizması, İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırganlığına karşı caydırıcılık sağlayacak daha ileri bir mekanizmaya dönüştürebilecek mi?

İşte bu noktada başkentler stratejik düzeye sıçramak yerine taktik düzeyde kazançlar peşinde kalıyorlar. 

Örneğin Ankara’daki görüşlerden biri şu: “ABD ve İsrail’in saldırısı, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki etkisini önemli oranda kırdı; bölge üzerinde güç boşluğu oluştu, bu güç boşluğunu biz doldurmalıyız.”

Bu anlayış haliyle İran’ı yukarıda işaret ettiğimiz beşli güvenlik mekanizmasının dışında tutar. Ve son tahlilde ABD ile İsrail’e yarar. 

Türkiye’ye iki yeni NATO görevi

Ankara’nın önündeki bir başka tuzak ise ABD’nin geniş Ortadoğu’da Türkiye için planladığı NATO görevleridir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güney Kafkasya’dan Körfez’e geniş bir alanda Ankara’nın kritik görevler üstlenmesi isteniyor. 

Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsüne (IISS) göre Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde iki kritik görev üstlenecek: Ukrayna’da “NATO Koruyucu Misyonu” öncülüğü ve “NATO Güney Kanadı Başkomutanlığı.” (Güney Öztürk, Sözcü, 23.6.2026)

Adana’daki yeni NATO karargahı ile İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı tam da bu iki görevlendirmeye uygun düşüyor ne yazık ki. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in NATO 3.0 diye işaret ettiği dönüşüm, NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya çevirmesidir esas olarak. Ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in “artık kanat değil, merkez ülkeyiz” dediği de budur. 

Bu tür görevler, yukarıda işaret ettiğimiz fırsatın kullanılamaması ve Ortadoğu’daki Amerikan düzeninin bu süreçte sonlandırılamaması anlamına gelir ne yazık ki… 

NATO sadece bir askeri ittifak değildir, üye ülkelerin dış politikasını ABD’nin siyasi ihtiyaçlarına göre belirleyen kurumdur çünkü… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Haziran 2026

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin “NATO 3.0” dönüşüm planı

Adana’daki yeni NATO kolordoğu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığını analiz ettimiz yazılarımızda önemle vurguladık: ABD NATO’yu dönüştürüyor. 

ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak, NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

Hegseth’ten NATO üyelerine dikte

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar. 

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir söyledi. 

NATO’nun en büyük dönüşümü

Hegseth açık açık Avrupları “kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı. 

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0? 

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaşı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı. 

Türkiye için büyük risk

Bu köşede örneğin 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’te merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

Adana ve Konya’ya füze savunma sistemi

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler. 

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz – Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi. 

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssüne konuşlandırıldı.

NATO’nun S-400’ü “gereksizleştirme” hamlesi

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var: 

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu. 

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Büyük uzlaşı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez. 

Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.

ABD’nin güvenilmezliği sorunu

ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar. 

Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak. 

Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı

Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir. 

Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu. 

Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!

Rejim düşmedi, savaş bitiyor

ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”

Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.

Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.

ABD Asya girişinde durduruldu

Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.  

ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır. 

Beşli Güvenlik Mekanizması

Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir. 

İşte bu nedenle iki konu kritik önemde: 

1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten. 

İran-Körfez anlaşması

2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi. 

İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026

, , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın