Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Üçüncü dalga

24 Ocak’ta, gazetemizin kıdemli yazarlarından Zeynep Oral ile birlikte, Marmaris’te, Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaydım. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra, izleyicilerin sorularını yanıtlamaya geçtik. Çeşitli sorulardan sonra, bir izleyici, salonda gençlerin olmamasından şikayet etti; çoğunluk o şikayete katılıyordu.

Evet, salonda genç yoktu. Hatta neredeyse salondaki en genç isimler, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan ile Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’ydü. 

Gençliğe güven

Salona, şikayetlerinin yersiz olduğunu belirterek somut örnek verdim: “20 Mayıs 2013 günü, yine bu salonda toplanmış olsaydık, tablo pek farklı olmayacaktı ve sizler yine gençlerin olmamasından şikayet edecektiniz. Ama bir hafta sonra ne oldu? O şikayet ettiğiniz gençler, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıktılar ve bir ay boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında ayaklandılar.”

Salondakiler hak vermiş görünüyordu. Devam ettim: “Gençlerin doğası böyledir, gençlerden umut kesmeyin, hele bizim gençlerimizden hiç kesmeyin. Çünkü bizim gençlerimiz, dünyanın en dinamik gençleridir, Jön Türk geleneğinin mirasçılarıdır. O miras ansızın yine ortaya çıkar. Biriktirirler, biriktirirler ve günü geldiğinde patlarlar, göreceksiniz.”

Gençlik yine öncü

Bugün yaşadığımız işte budur. Tele1 TV sunucusu Burçin Atılgan’ın ifadesiyle, pijamasını yerden kaldırmayan, bardağını masadan kaldırmayan “Z kuşağı” gençler, Türkiye’yi ayağa kaldırdı.

19 Mart günü, üniversitelerinin diploma iptal etme skandalına itiraz ederek önce Beyazıt’a, sonra Saraçhane’ye akan İstanbul Üniversiteli gençler, tarih yazdı, yazıyor… 

“Akın var akın, güneşe akın” diyerek Saraçhane’ye akan gençler, CHP’yi de sonunda alanlarda siyaset yapmaya mecbur etti. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” demek zorunda kaldı. 

Öyle ki gençliğin eylemciliği, CHP’nin her finalini yeni bir başlangıç olmaya zorluyor. Salonlarda, binalarda pas tutmuş CHP üst yönetimi ve milletvekilleri, Jön Türklerin devrimci ateşiyle paslarını atıp, alanlarda, meydanlarda büyük işler yapıyorlar. 

Jön Türk geleneği

Üçüncü dalgadır bu. Jön Türkler, son 18 yılda, üç kez ayağa kalktı. İlkinde 2007’de “Cumhuriyet mitingleri” ile laik cumhuriyet için mücadele etti, ikincisinde 2013’te Gezi’de Haziran Ayaklanması ile demokrasi için ayağa kalktı, üçüncüsünde 2025’te Saraçhane Direnişi’nde özgürlüğü savunuyor…

Her üç Jön Türk dalgasını da lekelemek için ellerinden geleni yaptılar; camide içki içmekle, türbanlı bacının üstüne işemekle suçladılar, ekonomiye operasyon diye propaganda ettiler, çapulcu dediler, terörist dediler, turuncu darbeci dediler, dış güçler yönlendiriyor dediler… 

Nafile. Jön Türklere Abdülhamit’in propaganda aygıtlarının suçlamaları da leke süremedi, Neo-Abdülhamit’in propaganda aygıtları da süremeyecek.

Pazarlık

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ilginç bir çıkış yaptı: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim kendi meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”

DEM, Saraçhane tutumunu bu sözlerle açıklıyor. Halbuki Saraçhane’deki kitlenin büyük çoğunluğu CHP’nin eylemci kitlesi değil zaten. Dahası mesele İmamoğlu da değil, mesele İmamoğlu’nun hukuku konusunu aşmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir, değil midir” meselesi olmuştur. 

DEM bu gerçeği görmüyor olabilir mi? Yoksa DEM’in Saraçhane’ye kısmi desteği, iktidarla yürüttüğü pazarlıkta elini güçlendirmek amacını mı taşıyor?

Döngü

Anımsayın: 2013’te BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Gezi’de hükümete yapılmak istenen darbeyi gördük, mesafe koyduk” demişti. Sonra MİT devreye girdi, Öcalan talimat verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!” Ardından Taksim’e Öcalan posterleri, PKK bayrakları sokuldu, “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk bayraklı kitlenin yavaş yavaş Gezi’ye soğuması amaçlandı.

18 yılın, üç dalganın ve üç açılımın döngüsüdür: Jön Türklerin her direnişi, siyasal İslamcıların ağır bir saldırısına karşıydı. Siyasal İslamcıların her ağır saldırısı, PKK ile pazarlık süreçlerine paraleldi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

16 Mart – 19 Mart bağı

İktidarın önünde, Türkiye’yi yarı-demokratik bir rejimle bile sokmayı başaramayacağı yeni bir stratejik görev mi var?

Sorunun daha net anlaşılması için anımsatayım: ABD’nin Türkiye’yi Irak için kuzey cephesi yapma talebine Ecevit hükümeti ve TSK direnmiş; Başbakan Yardımcıs Bahçeli’nin koalisyon hükümetini bozmasıyla erken seçime gidilmiş, Washington’un görevine talip olan AKP’nin seçimi kazanabilmesi için Atlantik sponsorlu kampanya yürütülmüş ve sonrasında da Türkiye’nin önüne ABD’nin 1 Mart 2003 tezkeresi konmuştu. Ancak Türkiye AKP’ye rağmen yine de direnmiş ve tezkere geçmemişti. Sonra BOP Eş Başkanı Erdoğan, başka bir yolla ABD’ye hava ve deniz limanlarını açmıştı. İşte Ergenekon ve Balyoz kumpasları, o gün ABD’nin Irak planına direnen Türk ordusunu, ABD tezkeresine karşı çıkanları, ulusalcıları, Kemalistleri ezme operasyonuydu, sonraki işlerin önünü açma operasyonuydu.

Trump’ın İran planı

ABD’nin şimdi de İran’ı hedef aldığı ama Irak, Libya ya da Suriye’den farklı olarak ağır bir baskılama/çevreleme stratejisi izleyeceği anlaşılıyor. 

Trump’ın 1) Gazze planı, 2) Yemen’e başlattığı saldırı, 3) “yeni Suriye” inşası ve 4) İran’ı baskılama/çevreleme hedefi, bir bütün ve İsrail’in güvenliği içindir. 

Trump, bu kapsamlı stratejisinde AKP hükümetini “kullanabileceğini” hesaplıyor. Washington’a göre Türkiye bu dört konunun üçünde belirleyici aktör durumunda; Gazze planı için Hamas üzerindeki nüfuzu, yeni Suriye inşasında çeşitli örgütler üzerindeki kontrolü ama daha önemlisi İran’ı çevreleme konusunda gücü ABD açısından kritik önemde. 

Trump Erdoğan’la hangi konuda çalışacak?

Baştaki sorumuza dönersek, AKP hükümeti, bugünkü yarı-demokratik rejimle bile Türkiye’yi ABD adına İran macerasına sokabilir mi? İşte 16 Mart Trump-Erdoğan telefon görüşmesi ile 19 Mart’ta İmamoğlu’na yapılan operasyon arasındaki bağ, bu sorunun yanıtıyla ilgilidir. 

Ne dedi Trump 16 Mart’ta Erdoğan’a: “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” (A. Selvi, Hürriyet, 21.3.2025). Nasıl yorumladı o görüşmeyi Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff: “Muhteşem ve dönüşümsel” (AA, 22.3.2025). 

İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a giderek “dönüşecek” ilişki için imzalayacağı mutabakatlanın hazırlığı amacıyla Washington’da mevkidaşı Marco Rubio ile görüştü. Açıklamalardan Suriye’den Gazze’ye, Rusya-Ukrayna ateşkesinden Azerbaycan-Ermenistan barışına, Bosna-Hersek’ten Avrupa ve Karadeniz’e pek çok konunun ele alındığı anlaşılıyor. Bunları Trump’ın Erdoğan’a “sizinle çalışacağız” dediği “bölgesel ABD politikalarının” listesi diye de okuyabilirsiniz.

Ama asıl olan ayrıntıda… 

İran’a karşı Türk-Kürt ittifakı

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “Suriye’nin, İran’ın istikrar bozucu faaliyetlerinin güzergahı olmayacağı” konusunda Rubio ve Fidan’ın mutabık kaldığı belirtildi. Anımsayın, Fidan birkaç hafta önce de İran’ı bölgedeki faaliyetleri nedeniyle hedef almıştı ve konu Ankara-Tahran hattında gerilime neden olmuştu.

Öte yandan AKP-MHP’nin Öcalan açılımı ile Suriye’deki HTŞ-SDG anlaşması arasında doğrudan bir ilgi var. Bu süreçte bazı Kürt yayın organlarında İran’a karşı tarihi Türk-Kürt ittifakına işaret edilmesi dikkat çekiciydi.

Bunları tanımlayan bir de “başarı” listesi var. Trump’ın Erdoğan’a “bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” demesinin duyurulduğu yazıda belirtilen, “Erdoğan’ın hamlesiyle dengeler değişti: Baas bitti, Şii hilali çöktü, Rusların sıcak denizlere inme rüyası sona erdi” listesi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni “dönüşümsel” sürecin yönüne işaret etmektedir.

Bu stratejinin çalışması, haliyle Trump için Türkiye-İsrail normalleşmesini de gerektirmektedir.

Eylemlerin iki yönü

Görüleceği üzere iktidar, ABD stratejisine eklemlenerek, bir büyük göreve hazırlanıyor. Bunun için içeride siyasetin yeniden dizayn edilmesi, ana muhalefet partisinin yeni sürece uygun şekilde dönüştürülmesi, ihtiyaca uygun bir anayasa hazırlanarak sınırsız başkanlık yolunun açılması ve yeni göreve uygun yeni rejim inşası gerekmektedir.

23 yıl önce masada Irak tuzağı vardı, 23 yıl sonra masada İran tuzağı var.

Dolayısıyla milyonlarca yurttaşın “İmamoğlu’nun hukuku” konusunu aşarak “tek adam rejimi”ne karşı yürüttüğü “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” eylemleri, aynı zamanda Türkiye’yi “ulusal dış politika” zeminine çekme eylemleridir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mart 2025

, , , , , , , ,

1 Yorum

Sarayın kılıcı, halkın kalkanı

Günlerdir manşet atıyorlardı; yolsuzluk diyorlardı, milyarlarca lira diyorlardı, teröre 100 milyon dolar diyorlardı, PKK diyorlardı, FETÖ diyorlardı… 

Sonuç? Savcılık iddianamesinin özeti şudur: Yüzde 80’i gizli tanık ifadelerinden oluşuyor, onlar da “ben görmedim ama birinden duydum” özetli dedikodular aslında.

Kalan yüzde 20 de “akrabalarınız arasında terör örgütü üyesi var mı” gibi hukuk dışı sorular ve bir takım siyasi suçlamalar.

Savcı var, sav yok

Günlerdir en fırtına koparılan konu örneğin, teröre 100 milyon dolar finansman sağlanması iddiası… 

Bu süreci en iyi izleyen gazetecilerin başında gelen Ersin Eroğlu’ndan aktarayım: “Ekrem İmamoğlu, Emrah Şahan, Mahir Polat ve Mehmet Ali Çalışkan’ın şüpheli olduğu terör soruşturmasında emniyet ve savcılık ifadeleri ile hakimlik sorgusunu okudum. Bu isimler hakkında hazırlanan 58 sayfalık MASAK raporunu inceledim. ‘Teröre 100 milyon dolar’ manşetine dair ne soru, ne sorgu ne de bir delil vardı.”

Özetle, evet bir savcı var ama elle tutulur bir sav yok!

Başsavcılık açıklamasındaki o ifade

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması kararını şöyle duyurdu: 

“Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmalar kapsamında nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğince; Mali nitelikli soruşturma kapsamında  şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü kurmak ve yönetmek, rüşvet almak, irtikap, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek ve ihaleye fesat karıştırmak suçlarından tutuklanmasına; Şüpheli Ekrem İmamoğlu hakkında ise üzerine atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan kuvvetli suç şüphesi bulunmakla birlikte mali nitelikli suçlardan zaten tutuklanmasına karar verildiğinden bu aşamada gerek görülmemekle talebin reddine karar verilmiştir.”

İmamoğlu’nun “mali suçlardan zaten tutuklu olduğu için bu aşamada terör örgütüne yardım suçundan tutuklanmaması” ifadesi, hukuken sorunludur ama daha önemlisi siyasal bir yön taşımaktadır.

Sarayın kılıcı

Yargı, bu ifadeyle, açıkça sarayın kılıcını, Demokles’in kılıcı gibi İmamoğlu’nun ve CHP’nin üzerinde tutmak istemektedir.

İmamoğlu’nun yolsuzluktan tutuklanıp, terörden tutuklanmaması, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) kayyum atanıp atanmamasını etkilemektedir. Karşı görüşler olsa da hukukçular çoğunlukla kayyum atanamayacağı görüşündedir. 

Ancak Başsavcılık açıklamasındaki “bu aşamada gerek görülmeyen” tutuklama, aslında, “sonraki aşamalarda gerek görülebilir“ anlamına gelmektedir. Yani sarayın kılıcı, kayyum meselesi için sallanmaktadır.

Bunu, iktidarın CHP’ye pazarlık teklifi diye okumak mümkün. Bu ifade, siyaseten “İmamoğlu’nun tasfiyesi karşılığında İBB’nin CHP’ye bırakılması ve CHP Kurultayı’na engel çıkarılmaması” teklifi anlamına gelebilmektedir. Bu ifade, aynı zamanda siyaseten “kitleyi alanlardan çek, İBB’yi al” teklifi anlamına da gelebilmektedir.

Halkın kalkanı

O ifadenin “Saraçhane cephesi“ açısından okunması ise şöyledir: Alanlara çıkan kitlelerin henüz potansiyelinin çok altındaki dört günlük gücü bile süreci etkiledi. Bunu sarayın kılıcına karşı halkın kalkanı diye de ifade edebiliriz.

Zira, Saraçhane başta Türkiye’nin dört bir tarafında meydanlara çıkan kitlelerin meselesi İmamoğlu’ndan çok, el konulmaya çalışılan iradeleridir. İmamoğlu’nun hukuku, milli egemenlik ve halk iradesi sorununun tetikleyicisi olmuştur. 

Dolayısıyla sarayın pazarlık teklifi, “Saraçhane cephesi” açısından yok hükmündedir. Tersine, halkın kalkanının sarayın kılıcını püskürteceğinin işaretleri vardır. Alanlarda demokrasi mevzisini koruma kararlılığını sürdürebilmek, tutuklananların serbest kalmasını sağlayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mart 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Turuncu darbe değil kırmızı savunma

Ekrem İmamoğlu’na operasyonu doğru okuyan kitleler tüm Türkiye’de ayağa kalkmış durumda. Öyle ki bu durum CHP üst yönetimini bile alanlarda olmaya mecbur etti. 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” çıkışı, 23 yıl sonra tarihi önemdedir. Bunca yıl alanlardan uzak olmaya özel gayret sarf etmiş bir partinin, bu gecikmiş halkla birleşme çizgisini kararlılıkla uygulayıp uygulayamayacağı kritik önemdedir.

İki renk arasındaki üç temel fark

Kitlelerin kararlılığı, İktidar cephesini endişelendirdi. Özel çevreler ve kalemler hemen harekete geçirildi. Gezi döneminde olduğu gibi kitle hareketini karalamaya, terörle ilişkili göstermeye ve “renkli devrim – turuncu darbe” diyerek lekelemeye çalışıyorlar. Hatta Ergenekon-Balyoz kumpaslarında rol alan bazıları, “çocuklarınızı sokağa bırakmayın, MİT takip ediyor” diyerek korku iklimi yaratmaya çalışıyor.

Gezi de bugünkü kitle eylemleri de turuncu darbe değildir, kırmızı savunmadır. Turuncu darbe ile kırmızı savunma arasında üç temel fark vardır: 

1) Turuncu darbede, yapıldığı ülkelerde de görüldüğü üzere, kitlelerin elinde mavi AB bayrakları ve turuncu falamalar vardır. Gezi ve bugünkü eylemler, Türk bayraklarıyla gelincik tarlası gibidir, kıpkırmızıdır.

2) Turuncu darbede, yapıldığı ülkelerde de görüldüğü üzere, kitlelerin içinde, güvenlik güçlerini hedef alan silahlı özel yapılar vardır. Gezide ve bugünkü eylemlerde kitlelerin elinde bayrağı, maskesi, limonu vardır. (Halk hareketlerindeki kimi aşırılıkları, kimi provokasyonları, turuncu darbelerdeki silahlı eylemlerle karşılaştırmak büyük aldatmacadır.)

3) Turuncu darbede, ABD ve AB lehine siyasal konumlanma vardır; kırmızı savunmada ise cumhuriyet, demokrasi ve özgürlükler savunulmaktadır. Turuncu darbedeki özneler Soros’un fonlu elemanlarıdır; kırmızı savunmadaki halk ise Mustafa Kemal’in askeridir, en iyi üniversitelerin parlak öğrencileridir, emekçilerdir, aydınlardır…

Terörle asıl kim işbirliği yapıyor?

Alanlara çıkanları hedef alan bir başka propaganda ise klasik terör suçlamasıdır. Gerçi Yargıtay’ın bile Anayasa Mahkemesi üyelerini daha geçen yıl “terör örgütlerinin söylemleriyle uyumlu” diye suçlayarak haklarında Başsavcılığa suç duyurusunda bulunduğu şartlarda, bu türden suçlamanın eski ağırlığı kalmamıştır ama çaresizlik içinde yine de denemektedirler.

İmamoğlu ve gözaltına alınan 106 kişiyi PKK terörüyle işbirliği yapmakla suçlamak, öyle çaresiz bir girişimdir ki panzehiri doğrudan iktidarın kendisidir.

AKP’nin döne döne PKK ile işbirliği yapmasını barış, CHP’nin yerel seçimde DEM ile ittifak yapmasını ise terör diye yaftalamaya çalışmaları nafiledir.

AKP-MHP’nin DEM’lileri İmralı, Kandil, Barzanistan’da arabulucu olarak kullanmasını barış, CHP’nin DEM’lilerle seçim ittifak yapmasını ise terör diye yaftalamaya çalışmaları nafiledir.

Bu iddiayı, ekranlarda açılım propagandası yapan kimi yorumcular bile savunamamaktadır.

Kim Amerikancı?

Bir de komplo teorileri var. İmamoğlu’nu bazıları İsrail’in adamı, bazıları İngiltere’nin adamı, bazıları da ABD’nin adamı ilan ediyorlar. 

İmamoğlu elbette son tahlilde siyaseten tıpkı CHP gibi Batıcıdır, ekonomi programı da neoliberal programdır ama herhalde pratik önemi bakımından Erdoğan’dan daha Batıcı değildir!

ABD Başkanı Donald Trump’ın, daha yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız” dediği şartlarda, İmamoğlu’nu “küreselcilerin projesi” ilan etmek türünden propagandalar da işlevsizdir.

Gezi’nin iki dersi

Gezi’nin iki önemli deneyimidir: 

1) Halk hareketini doğru hedefe yönlendirecek doğru liderlik ve doğru program olmazsa, zamanla sönümlenir ve enerji boşa gitmiş olur. 

2) Sistem, kitlelerin eylemlere soğuması için özel operasyonlara ve kışkırtmalara imza atar. Bu türden faaliyetlere karşı önlem almak, ilerleyen günler için kritik önemdedir.

Bugün ayağa kalkan kitleler, İmamoğlu’nu savunmaktan çok, Türkiye’yi, cumhuriyeti, demokrasiyi, özgürlüğü savunmaktadır. Bu savunma, kimsenin turunculaştıramayacağı kırmızılıktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mart 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Yeni rejim inşası darbesi

Gezi üzerinden “anayasal düzeni ortadan kaldırmak”, kent uzlaşısı üzerinden “terör” ve İBB şirketleri üzerinden “yolsuzluk“ iddiasıyla Ekrem İmamoğlu başta 106 kişiye yapılan 19 Mart operasyonu, gerçekte yeni rejim inşası darbesidir.

Bunu çeşitli muhalefet çevreleri içinde hâlâ anlamayanlar var; hâlâ yatay geçiş diyorlar, hâlâ şu harcama diyorlar, hâlâ şu isim diyorlar. Ergenekon-Balyoz kumpaslarında da yaşadık; orada da hukuk dediler, şu isim dediler, bu dosya dediler, AKP’nin oltasına düştüler.

Mesele diploma, hukuk, yolsuzluk, terör, anayasal düzeni değiştirme vs değildir, mesele bunlarla suçlayıp, toplumu körleştirerek, muhalefeti dönüştürerek yeni rejim inşası için yeni anayasa ve sınırsız başkanlık yolunu açmaktır. 

Terör ve anayasal düzen konusu

AKP’nin “yaptığının tersini söyleyen, söylediğinin tersini yapan” çizgisi ve yasa torbasına “iyiyi”, operasyon torbasına “kötüyü” koyan taktik tuzağı, bir muhalif avlama yöntemidir, ne acı ki hâlâ yutulabilmektedir.

106 kişiye operasyon torbasında, gezi ile anayasal düzeni ortadan kaldırma suçlaması var. Tersine, gezi, anayasal düzeni savunuyordu; nitekim geziyi aşan AKP anayasayı değiştirdi, parlamenter sistemi yıktı, anayasal düzeni değiştirdi ve yeni rejim inşa etmeye çalışıyor.

106 kişiye operasyon torbasında terör suçlaması var; CHP’nin İstanbul’da DEM ile yaptığı “kent uzlaşısı” ittifakını terörle işbirliği ve “PKK’ye yardım” sayıyorlar. Tersine, İstanbul belediye seçiminde “Kürtler CHP’ye oy vermesin” diye PKK’nin başı Öcalan’ı konuşturarak kendileri terörle işbirliği yaptılar. Tersine, şu anda “kurucu önder” ilan ettikleri Öcalan ile DEM’i “dönüştürüp” yeni anayasa – sınırsız başkanlık operasyonunda kullanmaya çalışıyorlar. 

Tuzak reçeteler

Bu operasyonlar ve Erdoğan-Bahçeli-Öcalan açılımı aynı hedefin gereğidir: Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek, muhalefeti zayıflatmak ve dönüştürmek, Öcalan’a taviz verip iç siyaseti dizayn etmek, yeni anayasa yapabilme sayısını bulmakta DEM’i kullanabilmek, DEM seçmeninin oyuyla sınırsız başkanlık kazanarak yeni rejim inşasını başarmak… 

Meselenin bu olduğunu göremeyip hâlâ hukuk diyenler, hâlâ yatay geçiş ve diploma diyenler, hâlâ yolsuzluk diyenler, bari sunulan “çare” tuzaklarıdan öğrensinler; CHP’nin AKP ile anayasa değişikliğinde uzlaşarak operasyonlardan kurtulabileceğini tavsiye eden kumpas aparatlarına dikkat etsinler.

Ne yapmalı?

AKP’yi normal bir siyasi parti olarak değerlendirerek, onunla helalleşme ve normalleşme yöntemleriyle yarışabileceğini sanmanın faturası ödeniyor aslında. 

Hadi önceki aşamaları geçelim ama bu son aşamayı, yani Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’i tutuklayarak başlatılan aşamayı bile tam olarak kavrayamadılar. Saray, tepkinin ölçüsünün zayıflığını görerek adım adım devam etti. Beşiktaş, Beykoz diyerek ilerledi ve sonuçta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kadar uzandı. Ve ne yazık ki CHP’nin tepkisinin ölçüsüne göre, tıpkı Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki gibi, yeni dalgalar da olası…

CHP’nin bu operasyonlara karşı izlediği sistem içi mücadele yönteminin başarısızlığı ortada. Sadece televizyonlara çıkıp konuşarak, parti binasında basın toplantısı düzenleyerek, TBMM grup toplantısında şikayet ederek, bu operasyonlar durdurulamaz. Kafanın önce sistemin dışına çıkarılması gerekir; demokratik kitle örgütleriyle birleşme, halkla bütünleşme, alanlarda demokrasi mevzisi inşa etme hedeflenmelidir.

Bazı CHP’li yöneticilerin 19 Mart darbesinden sonra bu yönde mesajlar vermesi, umut vericidir, bakalım… 

Ve bitirirken önemle belirteyim: Ekrem İmamoğlu’na bu operasyon, aynı zamanda iktidarın onu (ya da Mansur Yavaş’ı) yenemeyeceğini anlamasının ve korktuğunun göstergesidir. İş, ana muhalefetin bu krizi iyi yönetebilmesine bağlıdır artık.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mart 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Cumhurbaşkanlığı çarpışması

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en sert cumhurbaşkanlığı çarpışmasını yaşıyoruz. Sertliğin derecesi üç nedenle arttı: Erdoğan’ın rakibinin gücü, Erdoğan’ın meşruiyet sorunu ve meselenin seçim değil rejim konusu olması.

Açalım:

Rakibin gücü

Gündemdeki diploma konusuyla başlayalım. Diploma konusu aslında bir hukuk konusu değil, İmamoğlu’nun adaylığını önleme operasyonudur.

Neden? Çünkü Erdoğan’ı 23 yılda yenen, hem de üç kez yenen tek isim Ekrem İmamoğlu’dur. İktidar bu nedenle İmamoğlu’nu bir kaç cepheden birden sıkıştırmaya çalışıyor. 

Kuşkusuz İmamoğlu’nun adaylığını bu şekilde kesmek, Erdoğan’a umduğunu vermeyebilir, ters tepebilir. Saray bu nedenle “İmamoğlu’nun kolunu kanadını kırma” operasyonu uyguluyor. Yani aday olması engellenemezse, yıpratılmış bir aday konumuna düşürülmesi isteniyor. İşte CHP’li belediyelere, İmamoğlu’nun yakın çalışma arkadaşlarına, İBB birimlerine yapılan operasyonlar İmamoğlu’nun itibarını zayıflatmaya çalışma operasyonlarıdır. Ayrıca CHP ve medya içinden “adam devşirme” operasyonları, CHP içinde ikilik yaratmak içindir. 

Siyasi rehinler

Konumuz CHP’nin çizgisi, Özgür Özel’in normalleşme diyerek yola yanlış taraftan girmesi ya da İmamoğlu’nun ideal aday olup olmaması değildir. Bu konuda ne düşündüğüm, Ufuk Ötesi’nin arşivinde var. 

Konumuz bugün, sınırsız başkanlıkla yeni rejim inşası için sarayın nasıl bir mücadele yürüttüğüdür.

Osman Kavala’dan Ümit Özdağ’a, Ahmet Özer’den Selahattin Demirtaş’a, içerideki pek çok aktör, cumhurbaşkanlığı çarpışmalarının siyasi rehinlerdir. 

Ve evet, Erdoğan, muhalefetin de etkisizliğiyle, bu çarpışmayı şu ana kadar getirebildi. Baksanıza, dün “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek siyasi rehin durumuna düşen Demirtaş, bugün “Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın başarılı olabilmesi için elimden gelenin fazlasını yapacağım” deme durumunda. Arada Erdoğan’ın “Edirne’deki (Demirtaş), İmsarlı’dakine (Öcalan) hesap verecek” demişliği de var.

Meşruiyet sorunu

Cumhurbaşkanlığı çarpışmasının daha da sertleşmesinin ikinci nedeni, meşruiyet sorununun ağırlaşmasıdır. Erdoğan, anayasa hukukçularının da önemle belirttiği gibi, Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü kez “seçilmiş” durumda. Bu, Erdoğan açısından özellikle “içeride” zaten bir meşruiyet sorunu yaşatıyor. 

Ancak bunun zorla dörtlenmesi, dışarıda da meşruiyet sorununa dönüşecektir. Devletlerarası hukukun ayaklar altına alındığı, Trump’ın Zelenski’yi meşru görmediğini açıkça ilan edebildiği, yazılı kuralların bile takılmadığı bir süreçte, Erdoğan’ın anayasayı değiştirmeden zorla dördüncü kez seçilmesi, hem Erdoğan için risk ama hem de Türkiye’den taviz koparmak isteyenler için koz olacaktır.

Erdoğan bu nedenle yeni bir anayasa ile yeniden ve hatta bu kez sınırsız seçilme hakkı kazanmak istiyor. Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan Öcalan’la anlaşma sürecinin “iç nedeni” budur. Erdoğan Öcalan’ın talimatıyla DEM oylarını alarak önce anayasayı değiştirebilmeyi, ardından da seçimi kazanabilmeyi umuyor.

Rejim konusu

Ne yazık ki DEM’in demokrasi, laiklik, rejim diye temel bir kaygısının olmadığı daha net ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın ihtiyacını fırsata çevirerek statü elde etmeyi laiklikten de demokrasiden de daha önemli görüyorlar. 

Kürt etnik milliyetçiliği ile NATO‘Türkçü ülkücülük, siyasal İslamcılığın potasında birleştiriliyor adım adım. AKP-MHP koalisyonu, yani Türk-İslam sentezi, DEM’in katılımıyla Türk-Kürt-İslam sentezine dönüşüyor.

Elbirliğiyle adım adım duvarlarını ve çoğu kolonlarını yıktıkları laik demokratik hukuk devletinin kalan birkaç sağlam kolonunu da kırarak, yeni bir rejim inşa etmeyi amaçlıyorlar.

İmamoğlu’nun diploması, Vedat Milör’ün hesaplı yemek videosu, İsmail Saymaz’ın haberleri, Ahmet Özer’in on yıl önceki taziye telefonu vb. hepsi ama hepsi cumhurbaşkanlığı çarpışması nedeniyle probleme dönüştürülmüştür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Mart 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

Avrasya güvenlik mimarisi

Türkiye’nin güvenliği Avrupa güvenlik mimarisinin mi yoksa Avrasya güvenlik mimarisinin mi içinde olmalıdır? Bu soru, önümüzdeki dönemin en temel sorusudur.

Çok kutuplu dünya inşası, ABD ile AB’nin ilişkilerindeki yeni dönem, Asya’nın yükselişi gibi etkenler, bu sorunun yanıtını daha yakıcı hale getiriyor.

Rusya’yı hedef alan stratejilerin açmazı

Rusya’nın yeri konusu, coğrafyamızın son iki yüzyıldaki en önemli sorunlarından biri olmuştur. 19. yüzyılın başında Napolyon Fransa’sının, 20. yüzyılın ortalarına doğru Hitler Almanya’sının Rusya’yı hedef alan genişleme stratejileri büyük yıkım yarattı. SSCB’nin dağılması sonrasında ABD’nin NATO’yu Doğu Avrupa’da Rusya’ya doğru genişletme stratejisi de benzer niteliktedir. 

30 yıldır süren bu genişleme, en sonunda Rusya’nın çevrelemeyi yarma harekatıyla başka bir boyut kazandı. ABD’nin şimdi Ukrayna’da barış aramak zorunda kalmasının bir nedeni de bunun sürdürülemezliği… 

Konu, daha önce bu köşede incelediğimiz gibi ABD’nin Rusya-Çin ortaklığını zayıflatma stratejik amacını da içeriyor ama Avrupa’yla ilişkisine olumsuz yansıma potansiyeli de taşıyor. Son tahlilde “nasıl bir güvenlik mimarisi” sorusunun yanıtına dayanıyor elbette.

Türkiye için tuzak

Biden dönemi ABD’si, Avrupa ile Rusya arasına yeni bir demir perde inşa ederek, Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisiyle Moskova’yı batısından ve güneyinden geri çekilmeye zorlamayı esas almıştı, tutmadı. Trump dönemi, şimdilik bu stratejiyi değiştirme iradesini ortaya koyuyor, sürdürüp sürdüremeyeceği hâlâ kesin değil.

Avrupa, bu belirsizlik nedeniyle “Avrupa güvenlik mimarisi” için yeni bir savunma yol haritası hazırlıyor. Bunun Türkiye’ye fırsatlar doğurduğunu düşünen iktidarın, güvenlik katkısı sunarak AB üyeliğini zorlamaya çalıştığını daha önce incelemiştik. 

Risk şuydu: Avrupa güvenlik mimarisi, tehdidin Rusya olmasına göre bir savunma planı hazırlıyor. Bu, haliyle Ankara’yı Moskova’yla karşı karşıya getiren bir durum.

Nitekim İngiltere “güvenlik koalisyonu” adı altında Türkiye de dahil Ukrayna’ya asker göndermeyi tasarlıyor; Fransa Savunma Bakanı Lecornu “Avrupa’nın savunması Karadeniz’deki güç dengesi dikkate alınmadan düşünülemez” diyor; Polonya Başbakanı Tusk “Ankara, Avrupa’nın güvenlik çabalarına katılım yollarını nasıl artırabilir, Türkiye ziyaretimde bunu masaya yatıracağız” diyerek Ankara’ya geliyor; Almanya Başbakanı Scholz Türkiye’yi 20-21 Mart’ta yapılacak AB liderleri zirvesine davet ediyor…

Tek kıta, tek güvenlik

Görüleceği üzere Türkiye’nin “Avrupa güvenlik mimarisine” katkı koyması demek, Avrupa adına Rusya’yla karşı karşıya gelmesi demektir. 

Daha geniş planda şöyle de söyleyebiliriz: Rusyasız bir Avrupa güvenlik mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demek.

Peki bu Brüksel için, Londra için, Paris için, Berlin için, hatta Ankara için bir çıkmaz mı? Bu coğrafyanın güvenlik mimarisi Rusya’ya karşı bir “Avrupa güvenlik mimarisi” olmak zorunda mı? 

Değil elbette. Çünkü aslında coğrafi olarak Avrupa başka, Asya başka kıta değil öncelikle. İkisini birbirinden ayıran bir okyanus yok ve ikisi birden tek bir kıtayı oluşturuyor. Buna Avrupa + Asya üzerinden pek tabii ki Avrasya diyebiliriz. 

Türkiye’nin stratejik ihtiyacı

İşte “Avrupa güvenlik mimari” yerine “Avrasya güvenlik mimarisi” inşası amaçlanırsa ve buradan hareketle hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, çıkmaz denilenden çıkılır. Rusya zaten bunu istiyor. ABD’nin barış masası kurmaya çalıştığı süreçte Moskova bunu yeniden gündeme getirdi. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov, “Avrasya’da tüm kıta ülkelerine açık bir güvenlik mimarisi oluşturulabilir” dedi.

Ankara, AB üyeliği hayaliyle Avrupa’ya güvenlik katkısı sağlayarak Rusya’yla düşman olmak yerine, “Avrasya güvenlik mimarisi” ihtiyacını gündeme taşımalıdır. Aslında Avrasya güvenlik mimarisinin inşasına en çok ihtiyaç duyan ülkelerin başında da coğrafyası nedeniyle Türkiye gelmektedir. 

Ankara’nın 21. yüzyılın ikinci çeyreğindeki stratejik yaklaşımı bu olmalıdır. Karadeniz’in güvenliğinin de, Akdeniz’de işbirliğinin de, hatta Kürtlerin ve Türklerin ortak yararına bir bölgesel çözümün de zemini Avrasya güvenlik mimarisidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mart 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Federal Suriye ön anlaşması

HTŞ lideri Ahmet Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi’nin imzaladığı 8 maddelik anlaşma, Suriye’yi federalizme götürecek sürecin ön anlaşmasıdır, ABD’nin mimarlığıyla projelendirilmiştir ve PYD’yi Suriye devletine ortak yapmaktadır. İnceleyelim:

1) Anlaşmanın mimarı ABD

Şara ile Abdi’yi masaya oturtan kuvvet ABD’dir. Abdi, ABD Merkez Kuvvetleri (CENTCOM) Komutanı Michael Kurilla ile görüştükten sonra ABD helikopteriyle Şam’a götürüldü ve Suriye’nin geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Şara’yla imza masasına oturtuldu.

Nitekim önce SDG Sözcüsü Ferhad Şami “ABD bu anlaşmanın ana taraflarından biri” dedi, ardından SDG Komutanı Mazlum Abdi ”ABD’nin aktif arabulucu” olduğunu doğruladı.

2) Federal anayasanın ön kabulü

Bu ön anlaşma ile Suriye’nin siyasal birliğinin yerini önümüzdeki süreçte federasyonun alacağı görülmektedir. Anlaşmanın 2. maddesinde “Kürt toplumu Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınacak ve anayasal hakları garanti altına alınacak” denilerek, yeni anayasaya kimliklerin gireceği kabul edilmiş oluyor. 

Böylece anayasada Araplık, Kürtlük, Türklük, Ermenilik, Çerkezlik şeklinde etnisiteler yer bulmuş olacak.

Nitekim Mazlum Abdi de anlaşmayı değerlendirdiği açıklamasında “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dedi. Yani Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunduğu ama siyasal birliğinin kalktığı bir federasyona işaret etmiş oldu.

3) Tek ordu değil, birleşik ordu

Anlaşmanın 4. maddesinde “askeri kurumların devlet yönetimi altında bütünleştirileceği” belirtiliyor. Bu SDH/YPG’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesi anlamına gelmiyor. Nitekim Mazlum Abdi de “toprak bütünlüğü, tek başkent, tek bayrak” dediği açıklamasında “tek ordu” ifadesini kullanmadı, “birleşik ordu” dedi. 

Abdi ayrıca “Savunma Bakanlığının parçası olma yöntemi ve uygulamasında söz sahibi olacaklarını” söyledi.

“Tek ordu” yerine “birleşik ordu” denmesi, SDG ordusunun Suriye ordusu içinde dağıtılmadan yer alacağı, dahası SDG’nin son tahlilde Suriye ordusuna ortak olacağı anlamına gelir.

4) PYD devlete ortak oldu

SDG Sözcüsü Ferhad Şami’nin altını çizdiği gibi bu 8 maddelik anlaşma “ön hazırlık” niteliğinde. Nitekim Mazlum Abdi “mevcut özerk yönetim sisteminin olduğu gibi kalmasında ısrarcı olmadıklarını, konunun anayasa tartışmalarında ele alınacağını” belirtiyor.

Sonuçta taraflara göre önemli olan imzalanan ”ön hazırlık” anlaşmasının, ABD’nin mimarlığıyla çizilen projenin ruhunu yansıtıp yantımadığıdır.

Bunun yanıtını da PYD’nin deneyimli yöneticilerinden Salih Müslim’in anlaşmayı yorumladığı açıklamasında görüyoruz:  “Bu devletin her şeyine ortak oluyoruz. Yönetimine, anayasasına, yaşamına, ekonomisine ortak oluyoruz.”

Sonuçlar

1. Sonuç: ABD ve İsrail’in “Suriye’yi parçalamak üzere federalleştirmesi” projesi, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, yine Türkiye’nin “kullanışlı desteğiyle” hayata geçiriliyor: Ankara, önce Esad’ı devirme hedefiyle federal Suriye’ye gidecek kapıyı açtı, sonra terörle mücadele üzerinden ABD’nin “nüfuz bölgesini” kabule zorlandı, şimdi de Öcalan’la “silah bırakma” müzakeresi üzerinden PKK/PYD’nin Suriye ordusuna ve devletine ortak yapılmasını onaylıyor. PYD yöneticisi Salih Müslim “anlaşma Öcalan’ın mektubuyla uyumlu” derken, Erdoğan da anlaşmayı “doğru yönde atılmış bir adım” olarak yorumladı.

2. Sonuç: Saddam’a diktatör deyip aşiret lideri Barzani’ye komşu olundu, Esad’a diktatör deyip Öcalan’ın manevi evladı Mazlum Abdi’ye komşu olunuyor.

3. Sonuç: Türk-Kürt-İslam sentezli yeni Cumhur İttifakı, Türkiye tarihinin en antidemokratik rejiminin taşlarını döşüyor.

Demokratik yaşam sorunu, ne yazık ki bölgenin en temel sorunlarının başında gelmektedir. Sadece Türkiye’deki Kürtlerin değil, Türklerin de demokratik yaşam sorunu vardır. Türkiye’nin komşularındaki demokratik yaşam sorunu çok daha büyük sorundur. Ama mesele şu ki ABD’nin mimarlığını yaptığı projelerle, ABD-İsrail’in etnik ve mezhep haritalarıyla, demokrasinin ana bileşeni olan laiklikliğin budanmasıyla, saray rejimiyle demokratik yaşam sağlanmaz, tersine, olan demokrasinin de gerisine düşülür.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mart 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’daki dört düğüm

Ortadoğu’daki sorunlar iki temel düzlemdedir: Ortadoğu ülkeleri ile ABD-İsrail arasındaki sorunlar ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki sorunlar. 

ABD ve İsrail, Ortadoğu ülkelerinin kendi aralarındaki sorunları derinleştirebildiği ve kullanabildiği oranda, Ortadoğu’nun bütününe dair stratejisini ilerletebilmektedir.

Bu iki düzlemi birlikte ele aldığımızda, şu anda Ortadoğu’da dört kritik düğüm vardır: 1) Filistin düğümü, 2) İran düğümü, 3) Kürt düğümü, 4) Suriye düğümü.

Bu düğümler hem ABD ve İsrail tarafından kendi çıkarları temelinde ve hem de bölge ülkeleri tarafından kendi çıkarları temelinde çözülmeye çalışılıyor. Haliyle çıkarların çatışması, düğümleri kendi içinde ikili üçlü gruplar halinde de birbiriyle ilintili hale getiriyor.

1) Filistin/Gazze düğümü

İsrail’in ağır saldırısı sonrasında Gazze’nin geleceğinin ne olacağı, Gazze’yi kimlerin yöneteceği bir düğüm durumundadır. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı Gazze Planı, özetle Gazze’nin Filistinlilerden arındırılmasını, ABD’nin Gazze’ye sahip olmasını ve burayı İsrail’i Doğu Akdeniz’de merkez haline getirecek bir ticaret üssüne dönüştürmeyi içeriyor.

Arap Birliği ise Trump’ın bu emperyalist planına karşı bölgeci bir Kahire planı açıkladı. Türkiye planı destekliyor. İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya dışişleri bakanları da ortak bir açıklamayla bu plana destek açıkladılar. Plan Gazze’nin imarını ve Fislistinliler tarafından yönetilmesini içeriyor özetle. 

Gazze’deki bu düğümün nihai çözümü ise elbette “iki devletli çözüm”le mümkün olacaktır; Filistin’in 1967 sınırlarıyla bağımsız bir devlet olarak kabul edilmediği hiçbir çözüm, yüzyıllık bu düğümü çözemeyecektir. ABD ile AB arasındaki çelişmelerin yarattığı olumlu konjonktür “iki devletli çözümü” zorlayacak Küresel Güney için avantajdır.

2) İran düğümü

ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki baş düşmanı İran’dır. İki ülke de bölgedeki her adımını, sonucunun İran’ı zayıflatıp zayıflatmayacağına göre atmaktadır. İran bu nedenle Gazze düğümüyle de Suriye düğümüyle de hatta Kürt düğümüyle de ilgilidir.

ABD ve İsrail’in İran’a karşı Irak’taki gibi açık işgale soyunamaması ya da Suriye’deki gibi iç kışkırtmalarla vekalet savaşı yürütememesi, kuşkusuz bu ülkenin gücü nedeniyledir. ABD bu gücü kırabilmek için yaptırım uygulamakta ve İran’ı bölgede yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. 

Trump, Obama döneminde İran’la yapılan nükleer anlaşmadan 1. döneminde çekildikten sonra, 2. döneminde Tahran’a “müzakere edebiliriz” mesajı verdi. Hatta Trump bu amaçla İran’ın dili lideri Hamaney’e bir mektup da yazdığını belirtti. Oysa İranlılar kendilerine ulaşan bir mektup olmadığını açıkladılar, ABD’li yetkililer de “Trump mektubu yazdı ama henüz göndermedi” dediler. 

Mesele şu ki Trump’ın mektuptan bahsettiği konuşması, gerçek bir müzakere amacına hizmet etmiyor. Çünkü Trump “Onlara, ‘Umarım müzakere edersiniz çünkü askeri olarak girmemiz gerekirse bu korkunç bir şey olacak’ diyen bir mektup yazdım” demişti. Bu açıkça “ya askeri müdahale ya taleplerim” anlamına gelmektedir.

Nitekim Hamaney de “ABD’nin müzakere ısrarı meseleyi çözmek için değil, tahakküm kurmak için” diyerek kabul etmeyeceklerini ilan etti. 

Emperyalist sopayla Kanada’yı 51. eyalet yapmaya, Grönland’ı parayla satın almaya, Panama Kanalı’na çökmeye, Ukrayna’nın nadir elementlerini ele geçirmeye ve Kongo’nun madenlerine sahip olmaya çalışan Trump, benzer şekilde İran’ı da teslim olmaya zorluyor ki bunun olması mümkün değil.

Dolayısıyla bu zor bir düğüm olarak varlığını sürdürecektir.

3) Suriye ve 4) Kürt düğümleri

İç İçe geçmiş ve bölgeyi ilgilendiren düğümler olarak Suriye ve Kürt düğümlerini ise bir başka yazıda ele alacağız. Bu düğümlerin kimler tarafından ve nasıl çözüleceği konusu hem zıt sonuçlar doğuracaktır hem de yanlış sonuçla daha büyük düğümlere dönüşecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Mart 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO’nun geleceği

ABD ve AB’den gelen son açıklamalar, NATO’nun geleceğinin belirsizliğine işaret ediyor. ABD’de NATO’dan çıkmak tartışılıyor, AB’de ise NATO’suz savunma planları yapılıyor. Bunu şimdiden “çok kutuplu dünya inşasının” en önemli başarısı olarak kaydedebiliriz. 

Zira NATO, emperyalist ABD’nin küresel liderliğinin askeri aygıtı olarak halkların, gelişmekte olan ülkelerin, Atlantik kampı dışındaki ülkelerin ve toplamda Küresel Güney’in düşmanıydı. Hatta NATO, bünyesindeki özel Amerikan araçları ile “hükümetleri/devletleri kontrol altında tutmaya çalıştığı” için, pek çok üyesinin de fiilen düşmanıdır.

ABD ile AB arasında 5. madde krizi

Kuşkusuz NATO’nun dağılması çok hızlı olmayacaktır ama Fransızların benzetmesiyle söylersek “beyin ölümü” başladı bile. İşte ABD ile AB’yi karşı karşıya getiren Ukrayna sorunu da bu beyin ölümünü ilerletiyor. Artık konu şu aşamaya gelmiş durumda:

ABD Başkanı Donald Trump, “NATO üyelerinin ABD’yi savunacağını sanmıyorum” diyor. Ama ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “Ukrayna’da olası bir barışı koruma misyonu NATO’nun 5. maddesi kapsamına girmez” demesi de ABD’nin NATO üyesi Avrupalıları Ukrayna’da savunmayacağı anlamına geliyor.

ABD’nin NATO’dan çıkmasını isteyen Kongre üyelerinin açıklamaları, ABD’siz savunma dönemine geçildiğini belirten Avrupalı siyasetçiler, kısacası Atlantik’in her iki yasasında NATO’nun geleceğine dair olumsuz beklentiler artmış durumda.

AB’nin yeni savunma yol haritası

AB liderleri NATO’nun geleceğinin belirsizliği nedeniyle toplanıp, ”Avrupa’nın daha egemen, kendi savunmasından daha sorumlu bir yaklaşımla, stratejik bağımlılığı azaltacak bir genel savunma hazırlığı yapma” kararı aldılar. AB liderleri bunu, şimdilik sonuç bildirgesine “NATO’yu tamamlayıcı nitelikte” diye işlediler.

Ama daha dikkat çekeni ise sonuç bildirgesindeki “AB, benzer şekilde düşünen AB dışı ortaklarla birlikte çalışmanın önemini vurgular” cümlesiydi.

Avrupa’nın güvenlik taşeronluğu

İşte AKP hükümetinin bir süredir yükselttiği AB bayrağı, Avrupa’daki bu görüşlere dayanıyor. 

Erdoğan’ın “Türkiye’siz Avrupa güvenliği düşünülemez” sözleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye, NATO’nun dağılması halinde oluşacak yeni Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmak isteyecektir” demesi ve AKP medyasında adım adım “Ukrayna’ya barış misyonu içinde Türk askeri gönderilmesi” fikrinin işlenmesi, iktidarın ABD ile AB arasındaki çelişmeden yararlanma niyetini ortaya koyuyor.

Ancak AB’nin savunmasını üstlenme misyonu, son tahlilde “Avrupa’ya jandarma olma” dilekçesi anlamına gelir ki bu iç politikada ciddi bir kırılma doğuracaktır. 

Avrupa Siyasal Topluluğu

Öte yandan Brüksel’in “AB dışı ortaklarla çalışma” vurgusu, elbette Türkiye’nin AB üyeliğine göz kırpması anlamına gelmiyor. O nedenle AKP’nin Atlantik cephesindeki sorunlardan yararlanarak AB üyesi olmak istemesi, hâlâ bir hayalden fazlası değildir.

Zira “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” düşünenler, “Avrupa ordusunun kurulmasını“ isteyenler ve “stratejik özerklik ile ABD’den bağımsızlaşmayı” savunanlar, bu amaçla “Avrupa Siyasal Topluluğu”nu oluşturuyorlar. İngiltere gibi AB’den ayrılan bir Avrupa ülkesi ile Türkiye gibi AB ile Ortadoğu arasında “tampon ülke” gördükleri bir NATO üyesini dahil edecekleri daha geniş bir siyasi platform… 

Aynı anlayış, aynı görev

Günün sonunda Türkiye açısından asıl sorular şunlardır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor? Avrupa savunmasını Türkiye’nin üstlenmesi ulusal çıkarlarımızla uyumlu mudur?

Çünkü AB liderlerinin belirlediği savunma stratejisi şöyledir: “Rusya ve Belarus’un oluşturduğu tehditler göz önüne alındığında AB’nin doğu sınırlarının savunulması, AB’nin tümünün güvenliği içindir.”

Buradan hareketle, Avrupa’nın savunmasını üstlenmek demek, AB’nin belirlediği tehdit kapsamında, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi demektir. Bu pratikte AB’nin doğu sınırını korumak için Türkiye’nin Rusya’ya güneyden cephe açması anlamına gelir.

Bu da dönüp dolaşıp aynı görevin kabulü anlamına gelmektedir, zira Türkiye’nin NATO üyeliği de esas olarak “Avrupa’nın zaman kazanması için Türkiye’nin SSCB’yi oyalamasına” dayanıyordu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Mart 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın