Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Büyük uzlaşı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez. 

Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.

ABD’nin güvenilmezliği sorunu

ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar. 

Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak. 

Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı

Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir. 

Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu. 

Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!

Rejim düşmedi, savaş bitiyor

ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”

Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.

Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.

ABD Asya girişinde durduruldu

Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.  

ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır. 

Beşli Güvenlik Mekanizması

Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir. 

İşte bu nedenle iki konu kritik önemde: 

1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten. 

İran-Körfez anlaşması

2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi. 

İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026

, , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Devlet aklı aldatmacası

İtalyancası “ragione di stato”, Fransızcası “raison d’état”, Almancası “Staatsräson” ve İngilizcesi “Reason of State” olan kavram Türkçeye genelde “hikmeti hükümet” diye çevrilir. Ama son yıllarda bu kavramı “hikmeti hükümet” yerine “devlet aklı” diye çevirenler ve kullananlar var. 

Oysa Özdemir İnce ustamızın da belirttiği gibi “raison” burada “akıl” değil, “neden” anlamındadır. Dolayısıyla bu kavramlaştırmayı üretenler “akla” değil, “varlık nedeni”ne işaret etmişlerdir. 

Peki neden “devlet aklı” kullanılıyor son yıllarda?

Hukukun dışına çıkma durumu

“Raison d’état” ve yani “hikmeti hükümet”, yönetim meselesinde bir özel duruma, “Devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eder ki “derin devlet” isimlendirmesine daha yakındır. 

“Hikmeti hükümet” Arapça kökenlidir ve “hükümetin gözettiği asıl fayda”, “hükümetin icraatında, devlet bekasını gözeten maksatlara göre hareket etmesi” anlamlarına gelmektedir. (Özdemir İnce, Cumhuriyet, 15.02.2022)

İşte “devlet aklı”, devletin bekası için ”hukukun dışına” çıkılmasını savunmayı “normalleştirmek” için üretilmiştir. Hukuk dışılık “devlet aklı” kavramıyla kitlelere bir üst aklın, üstün aklın kamu çıkarını gözetmesi diye sunulmaya çalışılmaktadır.

Bu daha çok devletlerin dönüşümünde, yönetenin devletleşmesinde, “partinin devletleşmesi ve devletin partileşmesi”nde görülen bir durumdur.

Sınıf ve devlet 

Devlet, egemen sınıfın kendini örgütleme biçimidir. Egemen sınıf kendini devlet biçiminde örgütlerken, toplumu da kendi sınıf egemenliği altında örgütler. Böyle olduğu için de devlet son tahlilde egemen sınıfın hatta çoğunlukla egemen sınıfın bir kesiminin öteki sınıflar üzerindeki baskı aracı, şiddet tekeli ve zorun toplamıdır. Bu arada “temsili demokrasi” de bütün bu ilişkiler ağını düzenleyen sistemdir.

Devlet zor ve baskıyı ihtiyaca göre ideolojik, siyasi, kültürel ya da askeri yollarla sürekli kılmaya çalışır. Böylece hem egemen sınıfın kendi iç çelişkilerini uzlaştırarak egemen sınıfın birliğini sağlar hem de öteki sınıfları egemen sınıfa tabi kılar. Bu tabi kılma işinde ideolojik aygıtlar ve hegemonya kritik önemdedir; birlikte “toplumun ortak çıkarı” algısını oluştururlar. (Haluk Yurtsever, Sınıf Savaşları ve Devlet, Yordam, 2006)

Dolayısıyla “toplumun ortak çıkarı ile devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eden ”hikmeti hükümet”, gerçekte egemen sınıfın çıkarı ve bekası içindir.

Operasyonun arkasındaki akıl 

Bu uzun girişi CHP’ye operasyonun “devlet aklı” ile açıklanmaya çalışılması nedeniyle yaptık. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden Bülent Kuşoğlu, “mutlak butlan” kararıyla ortaya çıkan tabloyu, “devlet aklı”nın isteği olarak gerekeçelendirdi özetle. Hatta son cumhurbaşkanlığı seçiminin yüzde 2 ile kaybedilmesinin de “devlet aklı”nın işi olduğunu savundu. 

Yukarıdaki dar ve çok kısa teorik çerçeveden hareketle şunları söyleyebiliriz:

1) Devlet aklı da ortak akıl gibi uydurmadır.

2) CHP’ye operasyonun hukuk dışılığı ortadadır. Bu operasyona alet olan CHP’liler, hukuksuzluğa kitle nezdinde “devlet” meşruiyeti sağlamak istedikleri için “devlet aklı” kavramını kullanmaktadır.

3) “Devlet aklı”nı, merkezinde “ittihatçıların” olduğu bir yapının aklı gibi sunmaya çalışmaları da aynı kurnazlık nedeniyledir. Tabanlarına “AKP devletinin aklı” değil, “bizim de siyasi akrabalarımız olanların aklı” demeye getirmektedirler.

4) CHP’ye operasyonun arkasında elbette bir akıl vardır ama bu Kuşoğlu’nun iddia ettiği gibi merkezinde ittihatçıların olduğu devletin aklı değildir, sarayın aklıdır!

Devletin dönüşümü

5) AKP hükümeti, egemen sınıfın temsilcisidir. Egemen sınıf, içindeki sanayi, mali, askeri, teknoloji türünden sermaye yapıları nedeniyle iç çelişkileri olan bir sınıftır. Bu sınıfın en üst katmanındaki yapıların ihtiyacı ile Atlantik sisteminin ihtiyaçlarının örtüşmesi ölçeğinde devlet dönüştürülmektedir. 25 yıldır olan budur. Eski devlet zayıflatılırken, geçiş aşamasında “paralel devlet yapılarının” olması da bundandır.

Kurulan, yani “Atatürk Cumhuriyeti devleti” dönüştürülürken, kurucular, yani TSK ve CHP dönüştürülmektedir. Çünkü egemen sınıf ile Atlantik sistemi nezdinde ve yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve altı ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildir.

Yani mesele bir partinin iç mücadelesi olmasının çok ötesindedir. Çünkü olmakta olan, temsili demokratik sisteminin ortadan kaldırılması girişimidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

Sosyalistler açısından CHP meselesi

Sosyalistlerin çoğunluğu “sistem içi hesaplaşma” diyerek Ergenekon-Balyoz kumpaslarında “tarafsız” kalmadılar. Tersine bunun Cumhuriyet’e karşıdarbe olduğunu görerek tarihin doğru tarafında konumlandılar. Aynı durun bugün de geçerlidir. 

Meseleye “CHP içi mesele” diye bakmak siyaset dışı bir tutumdur, çünkü mesele CHP meselesi değildir, Türkiye’nin iyi kötü varolan demokratik rejiminin tırpanlanması meselesidir.

Meseleye “hukuk” diye bakmak zaten olası değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesine göre parti kurultaylarının geçerli olup olmaması konusunda tek yetkili ve görevli yargı makamı YSK’dir. Ancak YSK bu tablo karşısında kendisinin yetkisiz olduğuna karar vererek, hukuk adına vahim, önümüzdeki seçim adına ise kaygı veren bir tutum aldı. Özetle istinaf mahkemesinin CHP kurultayı hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuk dışıdır. 

Mesele Özel/İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu çatışmasından ötedir, o nedenle mesele bu isimlerin arasında ideolojik ve politik bir fark olup olmaması da değildir, mesele Cumhuriyet’e yeni bir karşıdarbe daha yapılıyor olmasıdır.

İki darbenin amacı

Erdoğan’ın başkanlık rejimi projesinin ilk aşaması, ABD’deki gibi “iki partili” bir sistemdi. 

İlk aşamaydı ve esas hedef bakımından geçiciydi, zira iki partili, dönüşümlü iktidarlı bir rejim, elbette “tek adam rejimi” olamazdı. 

İşte Ak-yargı eliyle 19 Mart 2025’te yapılan 1. darbe ve 21 Mayıs 2026’da ilkini tamamlayan 2. darbe, CHP’nin “dönüştürülmesi” ve yeni sistemin inşasında yeni aşamaydı; iki partili sistemden dişine göre muhalefetli, dolayısıyla pratikte tek partili sisteme geçiş aşamasıydı. 

AKP-Sermaye-Atlantik

1920 Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti, “kuruluş-kurtuluş” çerçevesi içinde ve fiilen Türk ordusu ile CHP’nin omuzlarında yükseldi. 

1923 Cumhuriyetinin “dönüştürülmesi” hedefli karşı proje, haliyle Türk ordusunun ve CHP’nin dönüştürülmesini gerektiriyordu. Ergenekon ve Balyoz kumpasları birincisinini, “belediyeleri silkeleme” ve “mutlak butlan” kumpasları ise ikincisini dönüştürmek içindi.

19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri, “kurucu parti”yi “tek adam rejimine” uyumlulaştırma darbeleridir. Çünkü yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve Altı Ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildi. 

Dolayısıyla mesele kurulandan kurtulmak isteyenlerin kurucudan kurtulmak istemesi meselesidir. Haliyle sadece iktidar partisinin değil, sermayenin ve daha önemlisi Atlantik sisteminin isteğidir. Özel/İmamoğlu ekibinin Washington’a “biz daha Atlantikçiyiz” mesajlarının bir anlam ifade etmemesini ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” ile “merhametli monarşi” istemesini birlikte değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın stratejisi, Kılıçdaroğlu’nun taktiği

Erdoğan’ın stratejisi açık: Birinci parti durumundaki CHP’yi yıpratarak ve Kılıçdaroğlu dümeninde CHP’yi ikiye bölerek seçime girmek. 

Kılıçdaroğlu’nun taktiği ise CHP’nin başında kalabilmektir; bu amaçla kurultayı ertelemek, kurultay yapılmasını zorlayabilecek parti yapılarını tasfiye etmek vb’dir. Kuşkusuz arkasındaki saray gücüne ve onun yargı üzerindeki kontrolüne dayanarak… 

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu’nun taktiği, Erdoğan’ın stratejisine eklemlenmiştir. 

Kılıçdaroğlu ekibinin “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” tutumu, gerçi hukuken yanlıştır ama Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına hangi amaçla getirildiğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla Özel/İmamoğlu ekibinin “kurultaya götürerek CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarma” hedefi pek olası görünmemektedir. 

O nedenle meseleye dar, günlük, kısa vadeli taktik seviyesinden değil, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım devrim-karşıdevrim çarpışması nedeniyle strateji seviyesinden bakılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Sarayın seçim operasyonu

Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının üstünden iki gün geçmesini bile beklemedi; pazar günü dilekçeyle valiliğe başvurdu ve kolluk kuvvetlerinin operasyonuyla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirdi.

Her ne kadar olan, CHP Genel Merkezi’nin seçimle partiyi yönetmesi istenenlerden alınıp Kılıçdaroğlu ve ekibine verilmesi gibi görünüyorsa da, aslolan CHP Genel Merkezi’nin saray tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. 

CHP’nin AKP’yi yenme suçu

Meselenin diploma ve yolsuzluk olmadığını hâlâ anlamayanlar, meselenin “23 yıl sonra AKP’yi ilk kez seçimde yenen CHP’yi dizayn etme operasyonu” olduğunu artık o görüntülerden sonra anlamışlardır.

Çok nettir: Ekrem İmamoğlu İstanbul Belediye başkanlığını kazanıp üstüne cumhurbaşkanı adayı olmasa diploma diye bir sorunu olmayacaktı. Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP, 31 Mart 2024’te AKP’yi ilk kez sandıkta yenip belediyelerin çoğunu kazanmasa, “mutlak butlan” diye bir konu olmayacaktı.

İktidarın “yüzde 3-5” planı 

Saray, yargı ve kolluk üçgeninde yapılan operasyonla CHP Genel Başkanı koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu, ne acı ki CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme ve genel başkanlık koltuğuna oturma hırsının yarısını bile seçim kazanmaya çalışmakta göstermedi.

Zira meselesi başka… 

Polis marifetiyle bina ele geçirmenin CHP’yi yönetmeye yetmediği İstanbul’da görüldü. Buna rağmen aynı yöntemin genel merkezde uygulanmasının anlamı açık: Operasyonun asıl sahipleri, yönetilebilen bir CHP değil, kaosa düşürülmüş ve mümkünse bölünmüş bir CHP istiyorlar. Bu seçim aritmetiğinde “rakibin yüzde 3-5’lik bir oy kaybetmesine” oynuyorlar.

Baskın seçim hesabı

“Mutlak butlan” kararının ve hızla CHP Genel Merkezi’ni ele geçirme operasyonun amacı açık: CHP bu sorunlarla boğuşurken baskın bir erken seçimle yeniden iktidar olmak.

ABD’deki kasım seçiminin etkilerinden önce Türkiye’de erken baskın seçim yapmak istiyorlar. Çünkü kasımda Trump’ın alacağı mağlubiyetin, sonrasında ellerini zayıflatacağını hesaplıyorlar. 

ABD Büyükelçisinin o yanıt veremedikleri “meşruiyet” mesajı da, operasyonlardan öncesine “tesadüf eden” Trump-Erdoğan telefon görüşmeleri de bu bakımdan anlamlı.

CHP’li CHP’linin kurdudur

CHP üyesi değilim. Üstelik bir sosyalist olarak CHP’nin mevcut programının karşısındayım. Köşe yazarı olarak kişilerden çok olayları ve fikirleri analiz etmeye çalışıyorum. CHP’nin başına geçtiği Mayıs 2010’dan itibaren Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını, fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmiş bir köşe yazarıyım. (Kimi Atlantikçi açıklamaları nedeniyle İmamoğlu ve Özel’i de en sert şekilde eleştiren yazılar yazmış bir köşe yazarıyım.)

Bu geçen yıllar içinde CHP içi mücadelenin, kişilerin tutumlarına nasıl yansıdığını üzülerek görmüş bir gazeteciyim. Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğim için bana “tavır koyan” kimi milletvekillerinin sonra nasıl Kılıçdaroğlu’nun karşısında konumlandığını da gördüm; kendisini aday göstermediği için Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan milletvekillerinin, Özgür Özel yönetimden yüz bulamayınca sonra nasıl yeniden Kılıçdaroğlu’cu olduğunu da gördüm. 

Kılıçdaroğlu’na mecbur kalmalarının anlamı

Kılıçdaroğlu 27 Ağustos 2012’de “asla koltuğa kilitlenip kalmayacağım” diye kamuoyuna söz vermişti. Ancak onca seçim yenilgisine rağmen o koltuğa nasıl yapıştığını gördük 11 yıl boyunca. 2023’te CHP delegeleri tarafından o koltuktan kaldırılınca, bu kez o koltuğa “saray marifetiyle” nasıl oturmaya çalıştığını izledik…  

Bunu sadece “siyasi hırsla” açıklamaya çalışmak, elbette eksik olur. Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak AKP’yi iktidarda tutma misyonu sürüyor özetle… 

Bitirirken meseleye bir de karşısından bakalım: İktidarın Kılıçdaroğlu’na mecbur kalması, işlerin her şeye rağmen iyi gitmediğine işaret etmiyor mu? Ediyor. Bu nedenle hatalı olduğu iki günde ortaya çıkan “kayyımla pazarlık” çizgisi yerine, hızla “halkla alanlarda direnme” çizgisine dönülmelidir. Özel’in dünkü ilk yürüyüşü, halkla birleşerek, cumhuriyetçi partilerle yan yana gelerek, sürmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Dizayn operasyonu

CHP’nin son kurultayının iptali ile Kılıçdaroğlu’na yeniden genel başkanlık yolu açılması, ana muhalefet partisine operasyonun yeni aşamasıdır. Böylece diploma diye başlayan ve yolsuzluk diyerek “belediyeleri silkeleme” şeklinde süren operasyonda bir viraj daha dönülmüş oldu.

Mesele ne diploma ne de yolsuzluktur. Mesele CHP’yi dizayn etmektir. Mesele iktidarın istemediği rakipten kurtularak istediği rakiple seçime girmek istemesidir.

Yolsuzluk örtüsü

İktidar çevreleri ile CHP’nin Kılıçdaroğlu kanadının sözcüleri, dizayn operasyonunu örtebilmek için olanı sürekli “yolsuzlukla mücadele” diye propaganda ediyorlar. 

İktidarın yolsuzlukla mücadele ettiğinin iddia edilmesi en az ABD’nin Irak’a ve Afganistan’a “demokrasi” götürmesi kadar inandırıcıdır!

Mesele gerçekten de “belediyelerdeki yolsuzlukla mücadele” olsa, önce “parsel parsel” götürenlerle mücadele edilmesi gerekmez mi? 

Kılıçdaroğlu’nun adamları

CHP’nin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, işbölümünün bir parçası olarak, “mutlak butlan” kararının çıkmasından bir gün önce kamuoyunun karşısına bir videoyla çıkıyor ve CHP’nin “yolsuzluklardan arınması” gerektiğini propaganda ediyor.

Peki şikayet edilen bu isimler, yolsuzlukla suçlanan bu isimler, hatta yolsuzlukla suçlanmamak için AKP’ye geçen bu isimler, CHP’ye 2023’teki kurultaydan sonra mı gelip belediye başkanı oldular, vekil oldular, yönetici oldular?

Bu isimleri CHP’de defalarca kim vekil yaptı, kim belediye başkanı yaptı? Operasyona uğrayan belediye başkanları da operasyona uğramamak için AKP’ye kaçan belediye başkanları da Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlık döneminden değil mi? Bugün CHP’yi yöneten kadrolar, Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlığı döneminden gelmiyor mu?

Sorunlu mekanizma

Dört dönem milletvekili olduktan sonra, bir kişi neden belediye başkanı adayı olur? Üç dönem belediye başkanlığı yapan bir kişi dördüncü kez aday gösterilmeyince neden partisinden istifa eder?

Bu sorunlu mekanizma 2023’ten sonra mı kuruldu? CHP’yi 13 yıl yöneten Kılıçdaroğlu bu mekanizmayı işleten ve geliştiren kişi değil mi?

Şimdi çıkıp bu mekanizmanın sonuçlarına işaret ederek “arınma” mesajı vermek sorumlu bir siyasetçi tutumu mudur? 

Tersine Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca nesnel olarak iktidara yarayan politik tutumlarına bir yenisini daha eklemiş oldu “mutlak butlancı” pozisyonuyla!

MHP iktidara nasıl müttefik yapıldı?

2014 yılında CHP ve MHP, AKP’ye karşı ittifak yapmıştı. Gerçi Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini çıkararak Erdoğan’a yenilmeyi kolaylaştırmış oldular ama bu durum yine de bu iki partiyi siyasi operasyonlara uğramaktan kurtaramadı!

İttifak kurmalarından önce de her iki parti kaset operasyonlarına maruz kalmıştı ama iş orada bitmedi. MHP ikiye bölündü, içinden İYİ Parti çıktı. (Sonra o da bölündü, içinden hem Zafer Partisi çıktı hem Anahtar Parti çıktı.)

Sonuç olarak ikiye bölünürken kolu kanadı kırılan MHP, siyaseten varlığını sürdürebilmek için AKP’nin müttefiki olmaya mecbur edildi. 

İşte CHP’ye yapılan da budur. CHP bölünmeye çalışılmaktadır. 23 yıl sonra ilk kez AKP’yi yenmiş bir CHP’yi, seçim öncesinde ikiye bölme operasyonudur bu. Butlancı parçanın koparacağı yüzde 3-5’lik oyla yeniden iktidar olabilmenin hesaplarıdır bunlar… 

Asıl arınma

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama işe Anayasaya aykırı olduğu halde rakibinin adaylığına karşı çıkmayan, Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ın benzerini aday diye çıkaran, usulsüzlük karşısında Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne gitmeyen, atı verip Üsküdar’a geçirtenlerle başlanmalı…

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu ideolojik bir arınma olmalı. Mustafa Kemal’in partisi; Washington’a ve Brüksel’e “biz iktidardan daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” mesajı verenlerden de seçimden hemen önce Amerikancılığını gösterebilmek için durduk yere “Rusya karşıtlığı yapanlardan” da arınmalı… 

CHP’de elbette arınma olmalı. Ama bu arınma, CHP’yi kuruluş kodlarına, Altı Ok programına, bağımsızlıkçılığına, antiemperyalist tavrına, kamuculuğuna döndürmek için olmalı…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2026

,

1 Yorum

Orman kanununun panzehri

Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor. 

Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı. 

Hegemonizme karşı işbirliği

Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı. 

Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.

Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”

İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.

Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi

Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor. 

Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.

İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar. 

Küresel yönetişim sistemi

Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent… 

İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti. 

İran’a destek

İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı. 

İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler. 

İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular. 

Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu. 

Üç sonuç

Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:

1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.

2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.

3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın elinden düşen iki kart

ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı. 

İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.

İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü. 

ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”

Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı. 

Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı. 

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”

İran Kürt kartını zayıflattı

Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu. 

ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile. 

ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler. 

Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor. 

Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.

Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir. 

Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor. 

Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi. 

Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.

ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik

Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı. 

Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir. 

Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü. 

Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın