Posts Tagged Erdoğan

MÜZAKERE TUTANAĞININ KODLARI

Milliyet’in yayımladığı ve “İmralı zabıtları” diye adlandırılan tutanak her ne kadar Öcalan’ın BDP heyetiyle yaptığı görüşmeye dairse de, içeriğine bakıldığında bunun aslında Öcalan ile Erdoğan’ın müzakere tutanağı olduğu anlaşılmaktadır.

Bu nedenle de hemen “kim sızdırdı, neden sızdırdı” gibi sorularla içeriği perdelenmeye çalışılmaktadır; tıpkı Wikileaks ya da Oslo görüşmeleri tutanağında olduğu gibi… Uzmanlıkları “ya BDP sızdırdı, ya da MİT” demekten ileriye gidemeyenlerin iki gündür ekranları doldurarak gizlemeye çalıştıkları gerçek oldukça çarpıcıdır.

İşte tutanağın o çarpıcı kodları:

AKP EŞBAŞKANI ÖCALAN

1. 14 yıl önce “devletimin emrindeyim” diyen Öcalan gitmiş, yerine devlete posta koyan, AKP’yi iktidar alanı yarattığını, Türk Ordusu’na diz çöktürdüğünü söyleyen bir Öcalan gelmiş! Kuşkusuz bu değişimin sorumlusu önce ABD, sonra da BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır.

2. CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce sosyal medyada yakınıyor: “Altan Tan da milletvekili, ben de. Öcalan’ı ziyaret ederken onun üstü bile aranmıyor; İlker Başbuğ’u ziyaret ederken benim kemerime bile el konuyor.”

Kendisine sosyal medyadan şu yanıtı veriyorum: “Doğru, ikiniz de vekilsiniz ama Öcalan AKP ve BOP Eşbaşkanı fakat İlker Başbuğ terörist!”

REJİM YIKMA ORTAKLIĞI

3. Müzakere Tutanağı gösterdiği ki Erdoğan ile Öcalan’ın uzlaştığı en önemli konu rejimin değiştirilmesi…

Öcalan açıkça sürecin sonunda rejimin değişeceğini müjdeliyor BDP heyetine. Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi de zaten idari rejimin değişmesi demekti. Öcalan, Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek verdiğini belirterek ortaklığını ilan etmiş oluyor.

Öcalan’ın bu tutanaktan önce basına yansıyan sözlerinde, bir tek Ulusalcı ve Ergenekoncu yapının bu ortaklığa engel olabileceğine dikkat çekmesi önemlidir ve not edilmelidir. Zira Öcalan, asıl cepheleşmeyi resmetmektedir: Yani Erdoğan ve Öcalan o tarafta, Doğu Perinçek ve Çetin Doğan bu tarafta!

4. Başbakan Erdoğan “Dikkat ederseniz ben bu alanda çok konuşmak istemiyorum. Ama BDP’liler maalesef ellerine verilen o notlarla ilgili hemen açıklamalar yaptılar, yapıyorlar.” diyor. Yani Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Öcalan’la yaptığı mutabakatını bozmaya çalışmakla suçluyor ama aynı zamanda Öcalan’la ortaklığını itiraf ediyor.

5. Öcalan’ın sık sık Fethullah Gülen’i hedef alması kimseyi yanıltmasın zira hep birlikte Atlantik cephesindedirler. Ancak Öcalan şu aşamada Fethullah Gülen karşıtı sözleriyle Erdoğan’a “ondan boşalttığın yere talibim” mesajı vermektedir!

AKP, ÖCALAN’A KALKAN OLDU

6. AKP’nin ileri gelenlerinden Ömer Çelik, tutanaktaki ifadeleri Öcalan’a konduramıyor olmalı ki, “aktaranların spekülasyonu” diyor! Çelik’in muhalefetten gelen eleştirilere karşı “tutanak resmi belge değil ki” diye savunma yapması ise 10 yıldır iktidarda da olsalar, bir türlü devlet ciddiyeti öğrenemediklerini göstermektedir!

7. Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan da, Öcalan’ın tepki çeken ifadelerine şu sözlerle kalkan oluyor: “Öcalan, asıl mesajının önüne ve arkasına bir şeyler ekleyerek denge arıyor.”

Akdoğan ayrıca bu notları sızdıranların “Öcalan’ı boşa düşürmek istediklerini” söylüyor.

8. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip EnsarioğluÖcalan’ın sorumlu davrandığını” belirterek PKK’yi uyarıyor: “İleri boyutta makul şeyleri söylemeye BDP ve PKK yetkili değil.” Ensarioğlu görev dağılımını da açıklıyor: “PKK savaşla, BDP muhalefetle yetkilendirilmiştir, çözüm ve makul öneriler için yetkilendirilmemişlerdir. Bunu ancak Öcalan söyler.”

Bu sözlerden Öcalan’ın AKP Eşbaşkanı olarak milletvekilleri içinde bir taban oluşturduğunu anlıyoruz!

PKK’NİN BÖLGESEL ROLÜ

9. Müzakere Tutanağının kanımca en önemli kodu, PKK’ye bundan sonrası için çizilen roldür. “Kandil karamsar” diyen Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var.” demesi ibretliktir.

Öcalan bu sözlerle birincisi PKK’nin aslında silah bırakmayacağını, ikincisi bölgede İran ve Suriye’ye karşı kullanılacağını, üçüncüsü de örgütün ABD’nin bir kartı olduğunu ve onun ihtiyaçlarına göre değerlendirileceğini belirtmiş oluyor!

Bu itiraf Erdoğan ile Öcalan’ın barışı değil, savaşı görüştüğünü belgelemektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN KAFASI NEDEN KARIŞIK?

Başbakan Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri dönüşü sırasında gazetecilerle yaptığı sohbette söyledikleri kafasının karışık olduğunu resmediyor.

Bugün bu karışıklığın nedenini inceleyeceğiz ama gelin önce Erdoğan’ın o sözlerini anımsayalım:

‘KUZEY SURİYE’YE MÜSAADE ETMEYİZ’

1. “Irak’ta yaşanan sıkıntının da biz yaşanmasını istemiyoruz. Biz, Kuzey Suriye gibi bir oluşuma Türkiye olarak müsaade edemeyiz. O bize farklı yetkiler, farklı haklar verir.” (DHA, 25 Şubat 2013)

Erdoğan öncelikle Irak’ta Erbil merkezli ayrı bir yapının olmasını Irak açısından sıkıntı olarak saptıyor. Bu sıkıntının Türkiye’yi de olumsuz etkilediğini düşünüyor olmalı ki, Irak’takine benzer bir durumu Suriye için kabul edemeyeceklerini, hatta müsaade etmeyeceklerini vurguluyor. Daha da ötesi böylesi bir gelişmenin olması halinde “bize farklı haklar verir” diyerek Türkiye’nin buna müdahale edeceğini de belirtiyor.

2. Erdoğan konuşmasının hemen birkaç dakika sonrasında yeniden bu konuya dönüyor ve farklı vurgularla aynı şeyleri söyleyerek konunun altını çiziyor: “Suriye’nin kuzeyde, ne otonom, ne legal, ne illegal bir oluşum bütünlüğü bozar. Biz bütünlüğü bozan herhangi bir oluşuma müsaade edemeyiz. O olduğu zaman farklı bir sıkıntı meydana gelir.”

ERBİL’E SÜLEYMANİYE UYARISI

3. Erdoğan ardından Irak’taki duruma dair değerlendirmeler yapıyor: “Irak’takini ‘bölünme’ olarak kabul etmiyorlar, ‘eyalet sistemine geçiştir’ diyorlar. Eyalet sistemine geçişse Süleymaniye için Kerkük veya Musul için aynı sistemi niçin düşünmüyorsun? Biz, Kerkük için diyoruz ki ’oraya özel statü tanıyalım, aynı şeyi Musul’da, Süleymaniye’de yapalım’. Ama bunların hiçbirine yanaşmıyorlar. Er ya da geç o da olacak, oradaki yapı oraya gidecek. Kuzey Irak’ta olduktan sonra orada da olmasına mani bir hal yok.”

Bu sözler basında genel olarak “Kuzey Irak’ta oluyorsa Musul’da da olur” diye algılanarak Barzani lehineymiş gibi yorumlandı. Ancak konuşmanın bütününe bakılırsa aslında Erdoğan’ın tersine, “Erbil’i Irak’tan koparırsanız, Musul’un da buna hakkı olur” diyerek Barzani’yi uyardığı görülüyor.

Üstelik Erdoğan’ın “bölünme yok ve eyalet modeli varsa o zaman Kerkük’ü, Musul’u, Süleymaniye’yi de özel statülü yapalım” demesi dikkat çekicidir çünkü Süleymaniye zaten Erbil merkezli Irak Kürdistanı içindedir!

Erdoğan Süleymaniye’yi yanlışlıkla telaffuz etmediyse, -birkaç kez tekrarladığına göre etmemiştir- bu aynı zamanda Barzani’ye ciddi bir uyarıdır. Çünkü Süleymaniye Kuzey Irak yapısı içindedir ve Talabani’nin denetimi altındadır!

Ankara ile Erbil’in Bağdat’a rağmen yakınlaştığı son süreçte Talabani’nin Irak’ın birliğinden yana tutum aldığını anımsatalım. Hatta Talabani bir iddiaya göre Barzani’yi, bağımsızlık ilan etmesi halinde Süleymaniye’yi Kürdistan’dan çıkarmakla tehdit etmişti!

POLİTİKAYI WASHINGTON BELİRLİYOR

Peki, ne oldu da Erdoğan uygulamalarının tersine sözler söyledi? Daha düne kadar Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar imzalayan, Kuzey Irak petrollerini Akdeniz’e taşımaya soyunan ve Suriye’nin kuzeyinin Şam’ın denetiminde çıkmasına yönelik faaliyetlere imza atan Erdoğan, ne oldu da “Irak’ın ve Suriye’nin birliği” vurguları yaptı?

Yoksa Erdoğan taktik mi yapıyor, sol gösterip sağ mı vuracak? Elbette tam olarak bilemiyoruz…

Ancak tüm bu dış politikaların uygulayıcısı olan Ahmet Davutoğlu’nun şu sözleri sanki bu durumu açıklıyor: “Bize 4 yıl önce Kuzey Irak’la ilişkinizi geliştirin diyenler, şimdi Kuzey Irak’la geliştirdiğimiz ilişkilerden rahatsız oluyorlar. Neden?” (Yeni Şafak, 27 Şubat 2013)

Neden diye asıl bizim sormamız gerekmiyor mu Dışişleri Bakanı’na? ABD ne oldu da Ankara’nın Bağdat’a rağmen Erbil’le yakınlaşmasına “dur” dedi?

Bu sorunun yanıtını geçen günlerde bu köşede işlemiştik, anımsıyorsunuzdur. Çok kısaca belirtelim: Irak’a ve Suriye’ye aktif müdahale edemeyecek ABD’nin, seçeneği olmayan Maliki’yle ilişki sürdürmesi bir mecburiyettir ve “reel politik” denilen şeydir! ABD’li yetkililer bu nedenle Ankara’yı “Maliki’yi İran’a yakınlaştıran politikalardan uzak durun” diye uyarmıştır!

Erdoğan’ın “kafa karışıklığı” da buradan gelmektedir. Çünkü Ankara’nın siyaseti Washington’dan tayin edilmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Şubat 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN MENDERES’TEN ALACAĞI DERS

Sizin de dikkatinizi çekmiştir eminim. 27 Mayıs konusunda ortaya atılan şu üç “iddia” ezber bozan cinstendir fakat “gerçek” değildir.

Önce özetle o iddiaları anımsayalım: 1. Adnan Menderes olumluydu, Celal Bayar ise olumsuzdu. 2. Menderes milli olduğu ve Rusya’yla yakınlaştığı için devrildi. 3. 27 Mayıs İsrail’in eseriydi.

Bu iddialar sübjektiftir ve gerçek değildir. En Amerikancı iktidarların Menderes’in devamı olduklarını belirtmeleri fakat Bayar’ı ağızlarına almamaları bile buna kanıttır. Ancak biz tarihi belgelere dayanan daha somut kanıtları da ortaya koyalım.

O tarihi belgelerden bugün yerimiz yettiğince bir kaçını yayımlayacağız. Belgelerin sahibi ve hatta belgenin kendisi ise Türkiye’nin Ortadoğu’yu en iyi bilen gazetecisi Lütfü Akdoğan’dır. Duayen Akdoğan 50 yıl boyunca Ortadoğu’da iktidarda olanlarla en yakın ilişki kuran ve bu nedenle kimi zaman Türkiye’nin gayri resmi dışişleri bakanı gibi görev yapan bir isimdir.

Akdoğan’ın “Krallar ve Başkanlarla 50 yıl” isimli üç ciltlik “tarihi belgeseli” Menderes dönemi dış politikası konusunda çok esaslı bir kaynaktır.

Gelelim o belgelere…

EL KUVVETLİ: ABD MENDERES’İ KULLANIYOR

Yıl 1956. Gazeteci Lütfü Akdoğan, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli ile söyleşi yapmaktadır.

Bir ara Menderes hükümetinden yakınır El Kuvvetli ve şöyle der: “ABD ve İngiltere, Türkiye ve Adnan Bey’i kullanmak istiyor. Kime karşı? Bize karşı. Tıpkı İsrail’i kullandığı gibi…

Şükrü El Kuvvetli söyleşi sırasında başka şeyler de söyler: “Biz, birbirimizi sevmeye, birbirimizle iyi geçinmeye mecburuz. Türkiye’nin ABD ile bir olup Lazkiye’de bir hükümet darbesi içinde bulunması hiç de hoş değildir.”

Tarihi tekerrür dedikleri bu olsa gerek… Yarım asır sonra 2011’de bir Türk hükümeti yine Suriye’yi ABD adına hedef alır! Asıl çarpıcı olan ise Şam’ı bugün hedef alanın, dün hedef alanı siyasi mirasçısı olarak görmesidir.

NEHRU: ZORLU ABD’NİN AVUKATI

Lütfü Akdoğan’ın söyleşi yaptığı ünlü Hint lider Nehru da Menderes hükümetinin Amerikancılığından şikâyetçidir. Şunları anlatır: “Amerikan, İngiliz ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Türkiye Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size daha önceki bir görüşmemiz sırasında anlatmıştım. O Konferans’ta Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios, toplantının yapıldığı binanın koridorlarında mahalle kavgası çıkarmıştı. Bunun yanı sıra, Türkiye de Bandung Konferansı’nı baltalamak için birçok ülkeye baskı yapmıştı. Kısacası Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başarmıştı.”

Nehru Menderes’i bizzat uyardığını da anlatır gazeteci Lütfü Akdoğan’a: “Yazık oldu, Menderes’le bir defa karşı karşıya geldik. 20 Mayıs 1960’ta Türkiye’yi ziyaret ettim. Menderes’i Ortadoğu Paktı, Bağdat Paktı, Amerikan üsleri ve NATO konularında ikaz ettim. Ama gördüğünüz gibi kader… İşte o kader, Adnan Menderes’i tarihin sayfalarına bakınız ne şekilde geçirdi…”

İSMET İNÖNÜ: AH ADNAN BEY AH!

Menderes hükümeti 10 yıl boyunca İsrail’le birlikte ABD adına Ortadoğu’da taşeronluk yapmıştır. 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan gizli ikili anlaşmalar ibretliktir.

Nitekim İsmet Önünü İngiltere’nin Kıbrıs’taki üslerinden yakındığı bir söyleşisinde Lütfü Akdoğan’a şöyle söylemektedir: “Yalnız Kıbrıs’taki mi? Ah Adnan Bey ah! Öyle ikili anlaşmalar yapmış ki Lütfü Bey, Genelkurmay’ın bile haberi yok.

Menderes döneminde imzalanan ve Türkiye’nin çıkarları yerine ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’daki çıkarlarını esas alan o ikili anlaşmalara dair çok çarpıcı bir kaynak da Haydar Tunçkanat’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “İkili anlaşmaların içyüzü” adlı kitabıdır.

ERDOĞAN SURİYE SAHNESİNDEN ÇEKİLMELİ

Bitirirken belirtelim. Adnan Menderes’in Suriye görevinden ders çıkarması gereken ilk kişi Başbakan Erdoğan’dır. Çünkü Menderes 1957’de ABD adına Türkiye’yi Suriye’yle savaşın eşiğine getirmiş ve sınıra asker yığmıştı. Ancak ABD, SSCB’nin “füze” tehdidi nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Menderes ise sonuçta ortada kalmış ve bölgede yalnızlaşmıştı!

ABD dün Menderes’i olduğu gibi bugün de Erdoğan’ı ortada bırakabilir; bunun işaretleri de vardır. Türkiye bölgede iyice yalnızlaşmadan önce Erdoğan Menderes’ten ders almalı ve Suriye sahnesinden hızla çekilmelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TAHRAN’DAN KÜRT KORİDORU’NA GEÇİT YOK

ABD’nin nihai hedefinin Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru açmak olduğunu, bunun yolunun da kuzey Irak’taki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden İskenderun’a taşımak olduğunu biliyoruz.

Nitekim AKP hükümeti de ABD’nin bu stratejisi gereği Şam yönetimini hedef almakta ve Bağdat’a karşı Erbil’le yakınlaşmaktadır. Erdoğan hükümetinin içeride Kürt Açılımı başlatması ve Öcalan’la müzakereye oturması da, bu bölgesel planın gereğidir.

ABD’NİN IRAK AÇIKLAMALARI

Peki, son haftalarda bu ana planda bir değişiklik mi oldu? Zira Washington’dan gelen açıklamalar, hem Ankara’yı Irak konusunda uyarır hem de AKP’nin hedef tahtasına oturttuğu Nuri El Maliki’yi destekler niteliktedir.

Örneğin Milliyet’ten Pınar Ersoy’un sorularını yanıtlayan ABD Başkanı Barrack Obama, Irak konusundaki soruyu es geçti. Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Bağdat’ın onayı olmadan Kuzey Irak’tan petrol ihraç edilmesini desteklemediklerini ilan etti. Örneğin Akşam gazetesine konuşan ABD’li yetkili, iki tarafın kazandığı bir model yerine dört tarafın da (Ankara, Erbil, Bağdat ve Washington) kazandığı bir modeli desteklediklerini belirtti. Örneğin ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone, Türkiye’nin sadece Irak’ın kuzeyiyle değil, tümüyle ekonomik ilişkiye geçmesi gerektiğini savundu.  Örneğin Erbil’e gidecek Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın uçağının ABD’nin bilgisi dâhilinde Bağdat tarafından engellendiği ortaya çıktı.

ABD’NİN İRAN ENDİŞESİ

Bu açıklamalar ne anlama geliyor? ABD kendi stratejisinde bir değişikliğe mi gitti? Washington’un Ankara’ya uyarıları ne anlama geliyor?

Bizi yanıtlara götürecek “mesaj” Başbakan Erdoğan’ın yapacağı ABD ziyaretinin ön hazırlığı için geçen ay Washington’a giden Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun temaslarında var. Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’den dinleyelim: “Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’na ABD temasları sırasında, ‘Enerji konusunda yaptıklarınızla (Kuzey Irak’la yapılan anlaşmalar) siz Maliki’yi İran’a itiyorsunuz’ diyorlar.” (Yeni Şafak, 22 Ocak 2013)

Bir başka ipucu da Mensur Akgün’den… TESEV’in “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” raporunu sunmak için Washington’a giden Akgün’e ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Kuzey Irak’la boru hattı inşasının hayata geçmesinden rahatsız olduklarını, Irak’ın parçalanmasını istemediklerini, çünkü İran’ın bölgedeki nüfuzunun daha da artmasından endişe ettiklerini belirtiyorlar. (Star, 16 Şubat 2013)

Mensur Akgün’ün temasları neticesinde vardığı değerlendirme şu: “ABD, Maliki’nin ancak Kürtlerin içinde yer aldığı bir siyasi yapıda dengelenebileceğine inanıyor.

TAHRAN: IRAK BÖLÜNEMEZ

ABD’nin haklı endişesini doğrulayan Tahran merkezli çok kritik birkaç gelişmeyi anımsayalım:

1. İran, Tahran-Bağdat-Şam hattını inşa etti. Öyle ki bu hat ABD’nin Kürt Koridoru’na karşı bölgenin koridoru oldu ve Türkiye’yi de güneyi boyunca kuşattı.

2. Tahran, Şam’a yapılacak müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını başta Ankara olmak üzere bölgedeki tüm aktörlere ilan etti.

3. İran, Irak’ın parçalanması ve kuzeyde bir Kürt devletinin kurulmasına izin vermeyeceğini ilan etti. Tahran’ın bu kararlı tavrı, Kuzey Irak’ın ikinci önemli aktörü olan Celal Talabani ve partisi KYB’de etkisini buldu. Irak Cumhurbaşkanı Talabani, Davutoğlu-Barzani yakınlaşması sürecinde Irak’ın birliğinden yana tutum aldı.

4. KYB Genel Sekreteri Kusret Resul ve yardımcısı Behram Salih geçen hafta Tahran’daydı. İran KYB yetkililerine bölgede istikrar istedikleri ve Erbil’in Bağdat’la ilişkisini sürdürmesi gerektiği mesajını verdi.

5. KYB Siyasi Bürosu yetkilisi Behram Mecidhan, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Kuzey Irak’a harekâtını İran’ın durdurduğunu açıkladı! Bu Tahran’ın Barzani’ye en sert ve somut mesajıydı!

BÖLGENİN ZAAFI: ANKARA’DAKİ BOP EŞBAŞKANLIĞI

Sonuç olarak Tahran, ABD’nin Kürt Koridoru planına karşı kararlılık sergiledi ve ABD’ye geri adımlar attırdı. Ekonomik krizle boğuşan, içe yönelen ve dışarıda Asya-Pasifik’i esas alacağını ilan eden Washington, bu süreçte Maliki’nin karşısında kazanacak bir seçenek olmadığı ve Suriye’ye de aktif müdahalede bulunamayacağı için Irak konusunda söylem değişikliğine geçti.

Ancak bu nihai hedefinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor kuşkusuz. ABD’nin Türkiye üzerinden bölgede varlık göstermeyi sürdüreceği ve mümkün olduğu kadar Ankara ile Tahran’ı karşı karşıya getirerek mevzi arayacağı görülüyor.

Bölgenin bu olumlu konjonktürdeki en önemli dezavantajı ise Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı’dır maalesef!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Şubat 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKIL TUTULMASI

ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’yi haddini aştığı için değil de açıklamasının içeriği nedeniyle eleştirenler acaba Tayyip Erdoğan’a aba altından sopa mı gösteriyorlar?

Gelin şu üç örnekle ne dediğimizi açıklamaya çalışalım:

RİCCİARDONE İLE ERDOĞAN PİŞTİ OLDU

Hakan Albayrak, “Esad, Ergenekon, Ricciardone” başlıklı yazısında şöyle bir bağ olduğunu iddia ediyor: “Esad Müslüman Kardeşlerden rahatsız, Ricciardone de… Türkiye’deki Esad lobisi Ergenekoncu ve askeri darbe yanlısı… Öyle ki, Ricciardone yakında İP’in düzenlediği bir eyleme mesaj bile gönderir.” (Star, 9 Şubat 2013)

Albayrak iddia ettiği bağların dayanıksızlığının farkında olduğundan herhalde, her iddiasını “pişti” diyerek kuvvetlendirmeye çalışıyor. Tüm iddiaları da “pişti üstüne pişti” diyerek birbirine bağlıyor.

Ancak eminiz, asıl Erdoğan ile askere terörist denmesini doğru bulmayan ve yargı sistemini eleştiren Ricciardone’nin pişti olduğunu çok iyi biliyor Albayrak!

ERDOĞAN’IN İMTİYAZLI SANIK BASKISI

Yeni Şafak’tan Osman Özsoy ise “Yargıya ‘imtiyazlı sanık’ baskısı” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Yargı, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkındaki iddiaları ve yöneltilen suçlamaları tatmin edici bulmazsa elbette beraat ettirecektir… Neden panik oluyorsunuz? Bu telaş niye?” (Yeni Şafak, 7 Şubat 2013)

Özsoy kime sesleniyor acaba? Zira “Başbuğ tutuklu yargılanmamalı” diyen, “Başbuğ’a terörist diyeni tarih affetmez” diyen Erdoğan’dan başkası değil!

AHMET TÜRK’E SUİKAST İDDİASININ MESAJI

Biliyorsunuz, Ahmet Türk “Erdoğan Kürtleri bombalıyor” dedi. Erdoğan bu sözleri nedeniyle hem Ahmet Türk’e çok kızdı hem de İmralı’ya gidecek heyet konusunu kilitledi.

Kuşkusuz İbrahim Karagül de bu durumu biliyor. Peki, Ahmet Türk’ün İmralı ziyaretinden bunca süre geçtikten sonra Yeni Şafak’ta çıkan “İmralı’da suikast uyarısı” başlıklı haberden ne anlamalıyız o zaman?

Haber şöyle: “PKK’ya silah bıraktırma amacıyla başlayan süreçte İmralı’ya giden Ahmet Türk’ü görüşmede, Öcalan’ın ‘Süreci sabote etmek isteyenler tarafından suikaste uğrayabilirsin’ diye uyardığı öğrenildi.” (Yeni Şafak, 9 Şubat 2013)

ÖCALAN’IN POSTACISI KİM?

Erdoğan, İmralı’ya kimin gideceği konusunu neden kilitlediğine de açıklık getirdi: “İmralı’nın belli yerlere mesajını ulaştırması bakımından kendisinin güvenebileceği siyasi isim talepleri vardır. Ama bu talepte de bizim özellikle koyduğumuz bazı şerhler vardır. Nedir bu? Bir, biz dağdaki ile kucaklaşanı bir defa İmralı’ya göndermeyiz. İki, şu ana kadar verdikleri mesajla bu ülkenin hassasiyetlerine darbe vuranları bu noktada aracı olarak kabul edemeyiz. Çünkü onların, oradan aldıkları mesajı farklı şekilde götürme ihtimalleri olabilir.” (TRT, 5 Şubat 2013)

Yani Öcalan, Karayılan’a mesaj göndermek için Erdoğan’dan isim talebinde bulunuyor fakat Başbakan’ın hassasiyetleri ve şerhleri var: “Gülten Kışanak terörist başının mesajını terörist başaltına götüremez, çünkü dağdaki sıradan teröristle kucaklaştı. Ahmet Türk de olmaz, çünkü açıklamaları hassasiyete darbe vurdu. Üstelik ikisi de Öcalan’ın Karayılan’a götüreceği mesajı çarpıtabilir!”

Gülten Kışanak’ın Erdoğan’a verdiği yanıt, Ankara’da toplu bir akıl tutulması hali yaşandığını gösteriyor: “İmralı ile Kandil arasında postacılık yapmam!” (Milliyet, 6 Şubat 2013)

Bakalım Erdoğan “Ben de PTT müdürü değilim” yanıtı verecek mi?

Dedik ya, tam bir akıl tutulması hali yaşanıyor. O nedenle gerçeği en iyi Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ortaya koydu, şöyle diyor: “Duygularımla hareket ederim, rasyonel biri değilim.” (Sky360, 7 Şubat 2013)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD İLE AKP ARASINDAKİ ÇATLAK

ABD ile AKP arasında, başta Irak ve Suriye konusunda olmak üzere bir çatlak oluşmaya başladığı görülüyor. Ancak bu çatlağın esas olarak ABD içi çatlağın bir yansıması olduğunu söylemeliyiz. Bu durum AKP’yi oluşturan koalisyon içinde de kırılmalara dönüşüyor.

Bu çatlağın izleri özellikle ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin son konuşmasında iyice belirginleşti.

ABD’DE İÇ YARILMA

ABD’deki çatlağın kaynağı ekonomik kriz… ABD için krizin en hasar veren sonucu ise Türkiye’nin milli gelirinden bile büyük olan bütçe açığı vermesidir. Bu açık, bütçe kesintilerini zorunlu kılıyor. Bütçe kısıntıları da en çok askeri harcamalara yansıyor.  Bu da haliyle ABD’nin silahlı dış politikasını etkiliyor.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta durumu şu sözlerle özetliyor: “Kongre, 1 Mart’ta otomatik olarak devreye girecek bütçe kesintilerinin önüne geçecek bir adım atamazsa, ordu ciddi zaafa uğrayacak, dünya genelindeki krizlere yanıt verebilme kabiliyeti azalacak.”

Obama yönetimi ekonomik kriz nedeniyle bir süredir içe yönelmiş ve ağırlığı krizin etkilerini azaltmaya vermiş durumda. Bu durum ABD’yi başta Suriye olmak üzere kimi konulara zorunlu olarak “aktif” müdahale edemez hale getiriyor.

Ancak Obama yönetiminin “geri çekilme” hamleleri hâkim sınıflar içinde şiddeti artan bir çarpışmaya da dönüşmüş durumda.

Örneğin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Savunma Bakanı Leon Panetta ve CIA Başkanı David Petraeus üçlüsüne ait Suriye planının Obama tarafından reddedildiğinin kamuoyuna duyurulması önemli. Bu hamle üzerine Senato’da Panetta’ya “Suriye muhalefetine silah yardımı yaptık” dedirtildi. Ancak neticede üç isim de değişik yollarla tasfiye edildi.

SURİYE KONUSUNDA FARKLILIK

ABD, Türkiye’nin Suriye’ye aktif müdahale edilmesi çağrısına olumlu yanıt veremiyor. AKP hükümeti ise Beşar Esad’ı tek başına deviremiyor. Erdoğan ABD’nin tutumunu önce Kasım’daki seçimlere bağladı ama durumun değişmeyeceğini gördü. O yüzden Suriye sahnesinden çekilme arayışlarına girdi ve Esad karşıtı sert sözlerine rağmen, Moskova ve Tahran’ın dâhil olduğu çözüm modellerini gözden geçirmeye başladı.

Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu ise Suriye sahnesinde aktif bulunma çizgisinde ısrar ediyorlar.

Öte yanda İsrail’in Suriye’yi vurmasının ardından Erdoğan ile Davutoğlu’nun tepkilerinin içerik farklılığı da dikkat çekiciydi. Erdoğan İsrail’i kınarken, Davutoğlu “Esad neden İsrail’e çakıl taşı bile atmadı” diye soruyordu. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı da Erdoğan’dan ziyade Davutoğlu’na yüklendi ve onu “ortamı kızıştırmaya” çalışmakla suçladı!

ABD’NİN MALİKİ’YE MECBURİYETİ

ABD Büyükelçisi Ricciardone, AKP’nin Irak politikasına yönelik kimi eleştirilere resmiyet kazandırdı. Ricciardone, Türkiye’nin Bağdat’a rağmen Erbil’le yakınlaşmasını ve petrol politikalarını yanlış bulduklarını, Irak’ın bütünlüğünden yana olduklarını belirtti özetle.

Böylece Ankara’da yükselen “Washington neden Nuri El Maliki’ye haddini bildirmiyor” serzenişi de yanıtını bulmuş oldu. Gerçekte Irak’ın birliğini savunmayan ABD, şu aşamada bir alternatifi olmayan ve Irak’ta gücünü artıran Maliki’yi karşısına alamazdı elbette!

RİCCİARDONE İLE ERDOĞAN AYNI ŞEYİ SÖYLEDİ

Ricciardone ayrıca uzun tutukluluğu ve askerlerin terörist ilan edilmesini, toplamda da yargı sistemini eleştirdi.  Kuşkusuz bu sözler normalde bir büyükelçisinin görevi de değildir, haddine de değildir. Ancak yargısının “uyumlulaştırılması” için Adalet Bakanlığı’na ABD’li danışman kabul eden ve polisinin FBI’ya Ergenekon brifingi vermesini isteyen bir hükümet için durum maalesef olağandır, normaldir.

Buna rağmen AKP sözcüsü Hüseyin Çelik çok sert açıklamalar yaptı ve “acemi büyükelçi haddini bilmeyi öğrenememiş” dedi. Oysa Ricciardone’nin eleştirileri Erdoğan’ınkiyle aynıydı ve onu tamamlıyordu. Dahası ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland, Ricciardone’nin sözlerinin daha önce Hillary Clinton tarafından muhataplarına söylendiğini, yeni Bakan John Kerry’nin de aynı şeyleri söyleyeceğini ilan etti.

ERDOĞAN DOĞU’YA BAKIYOR

Sonuç olarak hem ABD’de hem de AKP’de çatlak var. Bu durum ABD’nin bir parçasıyla AKP’nin bir parçasını en temel konularda karşı karşıya getirmeye başladı.

Erdoğan’ın ŞİÖ seçeneği hamlesiyle Batı’ya sırtını dönmeden Doğu’ya da bakması ve bölge kuvvetleriyle ortaklık araması bu nedenle önemli…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2013

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ AYAKLAR ALTINDA

Başbakan Erdoğan geçen hafta önce “Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe, dinsel milliyetçiliğe hayır dedik. Bunların hepsi ayağımızın altında.” dedi. Ardından da Prag’a giderken uçakta açıklamasını sürdürdü: “Biz Kürt milliyetçiliğine de karşıyız, Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ortak paydasında bütünleşelim diyoruz.”

Böylece Mümtazer Türköne’nin de saptadığı gibi Başbakan ErdoğanTürk milliyetçiliği ayaklarımın altında” demiş oluyordu! (Zaman, 5 Şubat 2013)

Ancak sözlerine bakılırsa, Türköne’de misyon, “kutsal saydıklarının” da önüne geçebiliyor: “Türk milliyetçiliği tarihî misyonunu tamamladı. Yaşatmanın ve ayağa kaldırmanın Türk milletine faydası yok.”

ŞEYTAN ÜÇGENİ

Başbakan Erdoğan’ın “Türk milliyetçiliği ayaklar altında” sözü hem Kemal Kılıçdaroğlu’nu hem de Fethullah Gülen’i tamamlıyor.

Kılıçdaroğlu, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” diye soran gazeteci Murat Yetkin’e üçüncü bir tarafmışçasına şu çarpıcı yanıtı vermişti: “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim.” (Radikal, 27 Mayıs 2010)

Fethullah Gülen ise daha 2005 yılında “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek Ergenekon tertiplerinin uygulamaya geçmesi için düğmeye basmıştı. (Aktüel, 18 Ekim 2005) Nitekim Emniyet Genel Müdürlüğü de “Ulusalcılığı” tehdit kapsamına almıştı!

Böylece Türk’e karşı oluşturulan şeytan üçgeninin bir köşesine Gülen, bir köşesine Erdoğan, son köşesine de Kılıçdaroğlu yerleşmiş oluyor. Hep birlikte Abdullah Öcalan’ın isteği doğrultusunda, Anayasa’dan Türk sözünü çıkarmaya çabalıyorlar! Üçgen piramidin tepesinde, Washington’dan bakan gözü unutmuyoruz elbette…

BDP KAVMİYETÇİLİĞİ

Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu (milleti) ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözleri, büyük bir psikolojik savaş açılarak ve bilimsel bir doğruya “Türk ve Kürt eşit değildir” anlamı yüklenerek ele alınmaya devam ediyor.

Bu tartışma, aynı zamanda cehaletin ne düzeyde olduğunu da sergiliyor. TBMM’de Türk milletini temsil edenlerin büyük bir kısmı, feodalizm ile kapitalizm arasındaki farktan, dolayısıyla da millet ile milliyet arasındaki farktan bihaberler!

Daha ilginci, Kürtçülerin kavmiyetçiliğidir! Örneğin BDP Milletvekili Altan Tan şöyle diyor: “Yapılması gereken Türkiye’nin laikçi, ulusalcı paradigmasının tarihin çöplüğüne atılmasıdır. Bunun neticesi de nedir, Kürtleri bir kavim olarak kabul etmektir.”

Yani Tan, Kürtlerin bir milliyet, yani bir kavim düzeyinde kabul görmesini istiyor! O zaman sorun ne? Milleti ırk düzleminde tanımlayan en gerici sağcı kesimler bile “Kürt kavmine” itiraz etmiyor zaten!

Ayrıca bu durumda Birgül Ayman Güler’e itirazın niye? Zira Güler, haklı olarak Türkmen ve Kürt milliyetlerinin, yani kavimlerinin, bir devrimle milletleştiğini ve Türk milleti ismini aldığını belirtiyor! Yani Türk, Türkmen ile Kürt’ün üst kimliği oluyor!

Ama sözlerine bakılırsa Tan üst kimlik istemiyor, “alt kimlik yeterli” diyor!

MİLLET YOKSA, DEVLET VE VATANDAŞLIK YOKTUR!

Kürtlerin en büyük sorunlarından biri de budur. Kürtlere Kürtçülük adına üst kimliği çok gören, onu ortaçağın feodal beylerinin, şeyhlerinin, ağalarının elinde maraba yapan işte bu zihniyettir!

CHP’nin toprak reformuna itiraz eden ve sonra DP haline gelen gerici kanadının 80 yıl önceki bakış açısı, bugün BDP’de hortlamıştır!

Oysa Kürt hareketinin Sol’a bulaşmışları bu kavramları bilir. Hiç değilse Stalin’in “ırka dayanmayan” şu bilimsel tanımını duymuştur: “Tarihsel düzlemde kurulmuş, ortak dil, bölge, ekonomik hayat ve ortak kültürde kendisini gösteren psikolojik yapı temelinde oluşmuş, istikrarlı halk topluluğu.”

Bilmeyince ya Sırrı Sakık gibi milleti oluşturan milliyetlere karşı ırkçılık yapar, ya da Refah Partisi kökenli BDP’li Altan Tan gibi, Kürt’e maraba olmayı layık görür!

Son sözümüz de “Biz Kürt milliyetçiliğine de, Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Ortak paydamız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır” diyen Erdoğan’a ve “Kürt de demedim, Türk de demedim” diyen Kılıçdaroğlu’na: Millet yoksa devlet de yoktur, vatandaşlık da yoktur! Milli devlet yoksa emperyalizme sömürge olmak vardır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TERÖRİST DEDİRTENİ TARİH AFFETMEZ

Başbakan Erdoğan artık “İlker Başbuğ’a terörist diyeni tarih affetmez” diyor! Böylece Erdoğan, “uzun tutukluluğa” itiraz ederek başlattığı tutumunu, “yargılayanları affetmem” noktasına kadar getirtmiş oldu!

2008’de “Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Erdoğan’ın, 2011’de “Ben bu davanın ne savcısıyım, ne hâkimiyim, ne de avukatayım” noktasına gelmesi, 2013’ün başında ise asker sanıkların safına yanaşması önemli.

Kuşkusuz bu köklü dönüşüm, kimi siyasi hesaplar nedeniyledir. O siyasi hedefi de Erdoğan’dan bir gün önce Cumhuriyet gazetesine açıklama yapan Eric Edelman veriyordu. ABD’nin eski Savunma Bakan Yardımcısı ve eski Ankara Büyükelçisi, “Erdoğan, Ergenekon davasından yararlandı ama şimdi davayı açanlarla çatışıyor” diyordu.

Edelman bu sözlerle, aslında F Tipi Cemaat ile Abdullah Gül’ün arkasında olduklarını da ilan ediyordu!

TSK, 1995’TEN SONRA “TERÖRİST”

İlker Başbuğ’a, daha doğrusu Türk Ordusu’na, bu davayla birlikte terörist denmedi kuşkusuz… Bu dava bir sonuçtur. Türk Ordusu, Pentagon’a göre 1995’te düzenlediği Çelik Harekâtı ile birlikte “hizadan çıkıyordu” ve dolayısıyla “terörist” oluyordu!

Hayır, ABD’nin Muavenet’i vurmasını, Kuzey Irak’ta 11 subayımızın kafasına çuval geçmesini anımsatmayacağız size.

Ama bugün Türk Subayının, ABD’nin işbirlikçileri tarafından nasıl terörist ilan edildiğini, tanıklıklarla anlatmamız gerekmektedir.

Tanığımız, Hasdal’da bir Amiral, Semih Çetin. Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabında “Bir İhanetin Öyküsü”nü anlatıyor:

DIŞİŞLERİ BAKANI’NA İTİRAZ

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu’nun, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olduğu yıllar. Yani 2006 – 2008 yılları arası. Semih Çetin de Genelkurmay’da Yunanistan Kıbrıs Dairesi Başkanı.

Kıbrıs meselesinin ağırlığıyla gündemde olduğu, hem ABD’nin hem de AB’nin Türkiye’yi sıkıştırdığı günler…

Semih Çetin dönemin Dışişleri Bakanı’na bir toplantıda şöyle der: “Sayın Bakanım, kusura bakmayın ama Annan Planı benzeri bir çözüm önerisine, Genelkurmay Başkanlığı olarak bir daha olumlu görüş vermeyiz!

“Yüzünde devamlı bir gülümsemeyle dolaşan Bakan’ın suratı asılmış, tek bir söz bile etmemiş” bu kuvvetli itiraz karşısında…

Ancak o gün terörist ilan edilmişti Semih Çetin!

TÜRK SUBAYI ARACINI ABD’YE ARATMAZ!

Yine o günlerde ABD Büyükelçiliği’nin verdiği bir resmi resepsiyona gider Semih Çetin. Ancak girişte resmi arabasını aramak isterler. Onurlu Türk subayı tepki gösterir ve orayı terk eder.

Büyükelçi yolda telefonla ulaşır, özürler diler ama Çetin’i resepsiyona geri döndüremez.

Oysa o günlerde, İstanbul’a gelen ABD Başkanı’nın korumaları, sıraya dizilmiş AKP’li Bakanların avuç içlerini “güvenlik” gerekçesiyle kontrol bile edebiliyordu…

SUBAYINA TERÖRİST DEDİRTMENİN AYIBI

Resmi aracını ABD makamlarına aratmayan onuruna düşkün Türk Subayı, sonrasında “silahlı terör örgütü” üyesi olmak iddiasıyla tutuklandı.

Yoksa siz de Çetin’in kimi “komutanları” gibi hukuk mu dediniz? İşte hukuk: Savcı, “Çok uzatmayın avukat hanım, biz ne savunmalar gördük, sonuç değişmedi” dedi. Savcı odadan çıktı. Semih Çetin koridorda bekliyordu. Emir subayı elindeki telefona gelen mesajı gösterdi. Tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edildiğini televizyon alt yazı olarak geçiyordu!

Semih Çetin de, zindandaki 400 subay ve astsubay da neden “terörist” ilan edildiklerini biliyor: “Cezaevinde bulunmamızın nedeni, Doğu Akdeniz’de ABD ve Batı Avrupa’nın çıkarlarına engel teşkil etmemiz ve artık bölgede en güçlü donanmaya sahip olmamızdı.”

Erdoğan şimdi “tarih affetmez” diyorsa da, bu ayıp en başta kendisinindir. Ve Semih Çetin’in Deniz Kuvvetleri Komutanı’na yazdığı mektuptaki şu satırlar, subayına sahip çıkamayan hepimizin utancıdır: “Komutanım, bir asker için en büyük şeref şehit olmaksa, en onur kırıcı olay da herhalde düşmana esir düşmektir. Ancak bu makam ve rütbeyle savaşta düşmana esir düşseydim, inanıyorum ki bana davranışları bu kadar onur kırıcı olmazdı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

YA ŞİÖ, YA NATO

Başbakan Erdoğan, geçen yıl “AB’de ne işiniz var” diyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “Bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) dâhil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım” demişti. Erdoğan, meseleye “latife” katarak bunu söylediğini belirtmiş, haliyle Türkiye’de de bu sözler “latife” olarak algılanmıştı.

Ufuk Ötesi’nde o zaman, bunun Türkiye için bir zorunluluk olduğunu, dünyanın merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaydığı bir süreçte, bu gelişmenin Erdoğan için bile kaçınılmaz olduğunu belirtmiştik. Nitekim Türkiye bu süreçte, ŞİÖ’nün “diyalog ortağı” oldu.

ERDOĞAN: ŞİÖ, AB’DEN DAHA GÜÇLÜ

Erdoğan önceki gün kendisine sorulan “Türkiye AB sürecini unuttu mu” sorusunu yanıtlarken, yine bu konuyu gündeme getirdi: “Şimdi tabii bu böyle olumsuz bir şekilde gidince siz de ister istemez 75 milyonun bir başbakanı olarak başka arayışlar içeresine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde Sayın Putin’e onu söyledim, ‘bizi Şangay Beşlisi içine alın’ dedim. Alın bizi Şangay Beşlisi içine, biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?”

Üstelik bu kez Erdoğan, “İkisi birbirine alternatif mi” sorusuna da şu çok önemli yanıtı verdi: “Şanghay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü!

Anlaşılan Erdoğan Putin’e, Aralık başındaki Türkiye ziyareti sırasında da aynı talepte bulunmuş. Şaşırmadık. Çünkü o ziyaretten sonra, 23 Aralık 2012’deki Ufuk Ötesi’nde şunları yazmıştık: “Putin’in 3 Aralık’taki Türkiye ziyareti sırasında ‘Ortak Asya Stratejisi’ belirleme kararı alındı. Putin ve Erdoğan bu hedefle ortak çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdı.”

Erdoğan bu görüşmeden bir ay önce de, Endonezya’daki Demokrasi Forumu konuşmasında da önemli bir çıkış yapmış ve “21. Yüzyıl, Asya yüzyılı olacak” demişti.

AB ÇÖZÜLÜYOR, ŞİÖ BÜYÜYOR

Erdoğan’ın belirttiği gibi ŞİÖ, AB’den daha iyi ve çok daha güçlüdür! Üstelik Çin ve Rusya dışında Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri de ŞİÖ üyesidir. İran, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Moğolistan gözlemci üyeleri, Sri Lanka ve Belarus diyalog ortağıdır. Dünya nüfusunun ve ekonomik büyüklüğünün yarısı ŞİÖ’dedir!

Ayrıca AB, ulusal devletlerin egemenliğini devrettiği bir birleşik devletler modeli olmayı hedeflerken ve ABD’nin transatlantik ittifakı içinde yer alırken, ŞİÖ, küreselleşmeye karşı bir bölgeselleşme modeli olarak 1996’da ortaya çıkmış ve 2007’de “tek kutuplu dünya kabul edilemez” diyerek ABD’nin karşısına dikilmişti!

Üstelik AB, 2008’de başlayan ve hâlâ süren küresel kriz nedeniyle, genişleme yerine “çözülme” eğilimindedir. İngiltere’nin, AB üyeliğini halkoyuna sunma kararı alması buna işarettir.

Berlin’in Doğu’ya yöneldiği ve Moskova-Pekin hattıyla yakınlaştığı; Paris’in ise Akdeniz ve Kuzey Afrika’ya yöneldiği bu süreçte Londra, çareyi Washington’la daha da yakınlaşmakta görmektedir.

YÜKSELEN KUVVETLERLE İTTİFAK

Erdoğan’ın bu nedenle AB yerine ŞİÖ demesi, akıllıcadır ve tarihsel zorunluluktur. İnen kuvvetler yerine yükselen kuvvetlerle ittifak yapak, en başta reel-politikanın gereğidir.

Ancak Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı, Libya’ya müdahalede Batı Koalisyonu içinde yer alması, ABD adına Suriye’yi hedef alması, İsrail’in güvenliğini sağlayacak özellikteki Kürecik Radarını kabul etmesi, ABD’nin stratejik hedefine uygun olarak Barzanistan’ı himayeye soyunması, hele de Türkiye’yi “NATO toprağı” ilan ederek Patriot’lara evet demesi, ŞİÖ üyeliği konusuna kuşkuyla yaklaşılmasına neden olmaktadır.

Üstelik Erdoğan’ın kişiliği, ŞİÖ üyeliğini, Batı’yla pazarlık adına gündeme getirmiş olabileceğini düşündürmektedir.

O nedenle Erdoğan’ın bu konudaki ciddiyetinin test edileceği yer, öncelikle NATO’yla ilişkileridir! Çünkü ŞİÖ üyeliği ile NATO üyeliği bir arada olamaz!

Ancak her şeye rağmen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın -amacı ne olursa olsun- ŞİÖ üyeliğini bir seçenek olarak gündeme getirmesi ülke adına önemli ve yararlıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ocak 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ABD: ERDOĞAN’IN SORUNLARI ÇOK BİRİKTİ

Ak medya Suriye konusunda bir süredir şu iki tezi işliyor:

1) Türkiye’nin Suriye politikası bağımsızdır, ABD’yle bir ilgisi yoktur.

2) ABD, Suriye konusunda çok istekli değil.

Acaba bu iki tezin gerçeklikle bir ilgisi var mı, yoksa Ak medya AKP tabanındaki anti-emperyalist unsurların çekincelerini mi gidermeye çalışıyor? İnceleyelim:

‘TÜRKİYE, NEDEN SURİYE’Yİ VURMUYOR?’

Amerika’nın Sesi Radyosu, Aaron David Miller’le Suriye konusunda bir söyleşi yapmış. Miller’in ABD Dışişleri Bakanlarına danışmanlık yapan bir isim olduğunu belirtelim öncelikle…

Miller “Suriye’deki krizin uzamasında ABD’nin bir payının olmadığını” söylüyor ve “Obama yönetiminin müdahaleye isteksiz olduğu” şeklindeki görüşleri Suriye konusunun Libya’dan çok daha karışık olmasına bağlıyor.

Libya’da zayıf bir rejim olduğunu ve ellerinde ciddi silahlar bulunmadığını belirten Aaron David Miller, Suriye’de ise bunun tersinin yaşandığına, bu durumun da ABD’nin elini zorlaştıran en önemli unsur olduğuna dikkat çekiyor.

Miller’in ABD için zorluk olarak gördükleri kuşkusuz Türkiye için de geçerli. Nitekim Miller bu gerçeğe vurgu yapıyor: “Ben, kimseyi Suriye’ye müdahale konusunda istekli görmüyorum. Türkler sınıra asker yığmıyor, Suudiler ve Katarlılar yardım göndermiyor. Oysa ki onlara gelişmiş silahlar verdik. Neden Suriye mevzilerini gidip kendileri vurmuyorlar?”

ERDOĞAN: SURİYE’YE GİRERİZ

Miller’in “Türkiye neden gidip Suriye’yi kendisi vurmuyor” demesinden bir gün sonra Başbakan Erdoğan’ın “vururum” imasında bulunması ise dikkat çekiciydi. Erdoğan’ın Suriye’den çok ABD’ye mesajı gibi anlaşılan sözleri şöyleydi: “On binlerce kilometre öteden gelip Irak’a girenler bu dünyada haklı oluyorsa, biz 910 kilometre sınırımız olan Suriye’de eli bağlı, tribünde seyirci olamayız.

Miller’in sözlerine dönmeden önce belirtelim. ABD’nin on binlerce kilometren gelip Irak’a girmesi dünyada haklı olmadı, tersine AKP nezdinde haklı sayıldı! Üstelik Başbakan Erdoğan, Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığı için duacı bile oldu!

IRAK DERSİ, SURİYE’DE KORKUTUYOR

Aynı zamanda Wilcon Center’da uzman olan Aaron David Miller, ABD açısında kritik meseleyi, “Esad yıkılsa bile sonrasının ne olacağını bilememek” şeklinde tarif ediyor ve bunu da Irak ve Afganistan deneyimlerine dayandırıyor. Kuşkusuz Miller haklı ve Irak’ta Maliki örneği ortada!

Dahası Miller “muhalefeti silahlandırmanın ve uçuşa yasak bölge oluşturmanın, çatışmaların sonucunu değiştirmeyeceğini” belirtiyor ve rejimin ayakta durmayı başarırken, muhalefetin güçlenemediğine dikkat çekiyor.

Miller’a göre bu tarz çatışmalar ancak iki şekilde durur: Ya üçüncü tarafların müdahalesiyle, ya da taraflardan birinin zaferiyle… Ancak Miller “bu aşamadan çok uzakta olduklarını” söylüyor. Üstelik Esad’ın çok sayıda avantajı var: “Hem istihbarat hem de askeri güç olarak devletin imkânları onun elinde. Şam’ın önemli bir bölümünü kontrol ediyor. Muhalefet ise daha tek bir kenti ele geçiremedi.”

ABD: ‘SIFIR SORUN’ İFLAS ETTİ

Aaron David Miller, Erdoğan’ın Patriotlarla yetinmediğini, Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge istediğini belirtiyor ve uyarıyor: “Erdoğan’ın bu beklentisinin yerine geleceğini sanmıyorum.”

Ancak daha önemlisi, Miller’in “Erdoğan’ın sorunlarının çok biriktiğine dair” saptamasıydı: “Zaten tam olarak anlayabilmiş değilim. Erdoğan’ın ‘komşularla sıfır sorun’ politikası iflas etti. Erdoğan’ın sorunları çok birikti. Anlayamıyorum, çünkü görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de Suriye’yle savaşa girme konusunda ortak bir kamuoyu görüşü oluşmadı. Türkler savaşmak mı istiyor? Uluslararası koalisyon oluşturmak daha zor. Türkler bu konuda ısrar ediyorsa, öncelikle Fransa ve İngiltere’nin desteğini neden alamıyorlar? Sonra da gelip bize baskı yapsınlar.”

Miller’ın Erdoğan’a “yapabileceklerinle, yapmak istediklerin arasında uçurum var” mesajı anlamına gelen bu uyarısı, Erdoğan’ın birkaç hafta sonra gerçekleşecek Washington ziyareti öncesinde oldukça önem kazanıyor.

Bakalım Erdoğan, “bu biriken sorunlarını” Obama yönetimiyle ne oranda halledebilecek?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ocak 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın