Posts Tagged Erdoğan

ERDOĞAN’A HAMAS GÖREVİ

Başbakan Erdoğan, İsrail’in “özründen” rant yaratmaya çalıştığı konuşmalarından birinde Washington ve Tel Aviv’e sesleniyor: “Hamas’ı masada kabul et!”

Sanırsınız Hamas’ın en önemli hedefi İsrail’le masaya oturmak da, Tel Aviv ayak sürüyor…

Buradan anlıyoruz ki, “özür” ile birlikte Erdoğan’a bir de Hamas görevi verilmiş!

ARAP BASINCINI GİDERMEK

Hamas görevi Suriye hedefinin bir parçasıdır. Şöyle ki, Suriye ve dolayısıyla İran hedefine kilitlenen İsrail’in, Filistin sorununun yarattığı ağırlıktan olabildiğince kurtulması gerekiyor. İsrail’in Türkiye-Katar-Suudi Arabistan ittifakına açıktan dâhil edilmesinin karşılığında ortaya çıkacak Arap basıncının giderilmesi gerekiyor.

Filistin sorununda kimi çözüm adımlarının konuşulması ve Hamas’ın masaya çekilmesi, hem bölgedeki kimi ülkeleri tarafsızlaştıracak hem de Atlantik cephesinin elini güçlendirecektir.

Nitekim Obama’nın İsrail ziyareti ile dünyaya verilen “ABD bağımsız bir Filistin devletini destekliyor” mesajı tam da bu amaçladır.

HAMAS’I İRAN’IN ETKİSİNDEN ÇIKARMAK

İşte burada Erdoğan’a büyük roller düşüyor. Obama Erdoğan’dan, Hamas’ı İsrail’i tanımaya zorlamasını istiyor.

Peki, Erdoğan bu görevi nasıl yerine getirecek?

Aslında bu, Erdoğan’ın yabancı olduğu bir görev değil. Örneğin İsrail’in Gazze’ye saldırdığı Kasım 2012’de de Hamas sert yanıt verince Erdoğan yine göreve çağrılmıştı. ABD AKP’den Hamas’a baskı yapmasını istemiş, hatta Obama bir açıklamasında “Hamas’ın durdurulması Erdoğan’ın sorumluluğunda” bile demişti!

O süreçte bir yandan İsrail ile Mısır, Hamas’ın silahsızlandırmasını konuşurken, bir yandan da İran devreye girerek Hamas’a manevra alanı yaratmıştı. O mücadele, Hamas ile El Fetih’in “yakınlaşmasıyla” sonuçlanmış, Türkiye ve Mısır bunu kendi hanesine yazmaya çalışırken, Hamas İran’a teşekkür etmişti!

ERDOĞAN’IN ‘KOLAYLAŞTIRICI’ ROLÜ

Atlantik cephesinin yol haritasına göre Hamas İran’ın etkisinden çıktıkça; birincisi 1967 sınırlarını kabul edecek, ikincisi İsrail’le masaya oturacak ve üçüncüsü de İsrail’i resmen tanıyacak!

İşte Erdoğan bu üç adımlık yol haritasını Meşal üzerinden Hamas’a kabul ettirecek isim olarak İsrail’in “özrünü” hak etti!

Zaten Erdoğan, Hamas konusunda uzun bir süredir İsrail’in elini güçlendiriyordu. Meşal’in Türkiye ziyaretine gösterilen sahne ve perde arkası tepkilerin farklılığı sırasında da iyice belirginleşmişti ki, İsrail için Erdoğan büyük kolaylaştırıcıydı.

Erdoğan, Atlantik cephesinin Suriye’ye açtığı savaş koşullarında da Sünni müttefikleriyle birlikte Hamas’ı Batı adına kontrol etmeyi sürdürdü:

1. Hamas’a Şam’daki ofisini kapatması için ağır baskı uygulandı. Erdoğan o süreçte de görevliydi ve Meşal üzerinden Hamas’ı Şam’ı terk etmeye zorladı. Sonunda Hamas ofisini Şam’dan Katar’a taşımak zorunda kaldı!

2. Katar Emiri Hamad Bin Halife el-Sani, Gazze’yi ziyaret eden ilk Arap lideri oldu. Kuşkusuz ziyaret ABD ve İsrail izinliydi… Ağır ekonomik sorunlar altındaki Gazze ve Hamas, Katar’ın dolarlarıyla “yumuşatılacaktı.” Karşılığında da Hamas’ın, ABD’nin terör örgütü listesinden çıkarılması müzakereye açılacaktı.

ERDOĞAN’IN YOLU

İsrail ile Suriye arasında arabuluculuğa soyunarak yola çıkan Erdoğan’ın dört yılın sonunda İsrail’le birlikte Suriye’ye sefere hazırlanma noktasına gelmesi, bakalım İslamcı çevrelerde bir soru işareti yaratacak mı? Yoksa Filistin davası da Amerikan ılımlı İslamcılığına kurban mı edilecek?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ORG. ÖZEL ÇANAKKALE ZAFERİ’Nİ SULANDIRIYOR

Herhalde Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’e “Çanakkale mesajını yumuşak tut, çünkü ben Çanakkale Zaferi konusunu muhalefeti eleştirmeye ve Suriye politikama alet etmeye çalışacağım” demiş olmalı… Yoksa bir Genelkurmay Başkanı’nın Çanakkale mesajı böyle sığ, böyle içeriksiz, böyle uyduruk olmazdı!

Org. Özel’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sitesinde yayımlanan, Fethullah Gülen ile Bülent Arınç’ı gözyaşına boğma potansiyeli taşıyan şu mesajına bakın: “Çanakkale Savaşı, sadece tarafların birbiri ile kanlı mücadelesi olmayıp, farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirlerini tanımasına vesile olmuştur. Bu nedenle, muharebelerin yapıldığı Gelibolu Yarımadası, dost ve düşman her iki tarafın genç evlatlarının kıyasıya mücadele ettiği, savaşın acımasızlığına rağmen, yardımlaşma duygusunun da ön plana çıktığı, kalıcı dostlukların kurulduğu bir yer olmuştur.”

Nerdeyse zafer kazandık diye emperyalist devletler ile onlar adına savaşa katılanlardan  özür dileyecek!

Sanki Çanakkale’de emperyalist bir saldırıya karşı vatan savunması yapılmadı da, iki ayrı ordu kader kurbanı oldu!

MESAJDAKİ ERDOĞAN İZİ

Öte yandan Necdet Özel’in Çanakkale Savaşı için “farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” sözlerinin aşırma olabileceği, hatta doğrudan başbakanlık katında yazılmış olabileceği de ihtimal dâhilindedir. Zira oldukça tanıdıktır!

Başbakan Erdoğan, 13 Nisan 2011 günü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada tarihe ibretle geçen şu konuşmayı yapmıştı: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur.”

Yani Başbakan Erdoğan Haçlı Seferleri için “iki dinin birbirini tanımasına vesile olmuştur” derken, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel de Çanakkale Savaşı için “farklı devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” diyor!

“Yüreği insan sevgisiyle böylesine pırpır eden” iki isim, “tanışmak için bu kadar kana gerek var mıydı” sorusuna da bir zahmet yanıt bulsalar ya!

İMZALANAN AKİTLERİN BEDELİ

Peki, Erdoğan ve Özel bu açıklamaları neden yapıyorlar? Kuşkusuz cahillikten ya da saf bir insan sevgisinden değil, mecburiyetten!

Anımsayalım, NATO’nun Libya’ya müdahalesi gündeme gelince Başbakan Erdoğan esip gürlemişti: “NATO’nun ne işi var Libya’da?”

Sonra kendisine imzaladığı kimi akitleri göstermiş olmalılar ki, tarihe geçecek şu manevrayı yapmıştı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.” Böylece dünya yeni bir patent ve tescil kurumu kazandı, Erdoğan da koltuğunu!

Ya Org. Necdet Özel’in mecburiyeti nereden geliyor?

Birincisi, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanı tarihe onurla geçecek toplu istifaya imza atarken, o Jandarma Genel Komutanı olarak silah arkadaşlarına katılmamış ve en üst rütbeli olarak Erdoğan ve Gül tarafından önce Kara Kuvvetleri Komutanı sonra da Genelkurmay Başkanı yapılmıştı.

İkincisi, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği emperyalist devletlerin “müttefiki” olmanın ve onlar adına Afganistan’da, Lübnan’da, Libya’da görev yapmanın mecburiyetidir.

Çünkü Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği İngiltere ve Fransa’yla birlikte 90 yıl sonra Libya’ya saldırmayı, ancak Çanakkale’yi sulandırarak genç subaylara anlatırsınız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mart 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

HALEPÇE DERSLERİ

Bugün bu coğrafyanın acılar tarihinde önemli bir yer tutan Halepçe Katliamının 25. yıldönümü…

16 Mart 1988’de Irak’ın Halepçe kasabasında 5 bin Kürt’ün uçaklardan atılan kimyasal gaz bombalarıyla öldürülmesinin üstünden çeyrek asır geçti. Ancak Halepçe’nin siyasi etkileri hâlâ sürüyor. Üstelik insani etkileri, sakat doğumlarla, kimsesizliklerle, kişisel anılarla her gün varlığını sürdürüyor…

HALEPÇE’DE NE OLDU?

Halepçe Katliamı, İran-Irak savaşının da dönüm noktasıydı. İki ülke bu katliamdan birkaç ay sonra ateşkes ilan etti. Ancak bu coğrafya yararına hâlâ dersler çıkarılmadığı görülüyor.

Gelin önce katliamı kısaca anımsayalım ve bugüne bir projeksiyon tutalım: İran günlerce Halepçe’yi top atışına tuttu. Ardından kendisini destekleyen Celal Talabani’ye bağlı peşmergelerle birlikte Halepçe’ye girdi. Halepçe sakinlerinin büyük bölümü Baas rejimine karşı olduğu için İran’ın işgalini sevinçle(!) karşıladı. Bunun üzerine Irak Halepçe’ye (emperyalist laboratuvarlarda üretilen) zehirli gaz bombaları attı. Katliamda İran askerleri de öldü. Ardından Irak, Halepçe’yi İran’ın elinden geri aldı.

KÜRTLER AÇISINDAN DERS

Kürtler bulundukları ülkeye bağlılık göstermeli ve rakip ülkenin çıkarlarına alet olmamalıdır.

Baas rejimine karşı olmak adına büyük bir savaşta diğer devleti desteklemek her şeyden önemlisi tarihe zor temizlenecek bir “ihanet” kimliği bırakır.

İran Kürtleri İran’ı, Irak Kürtleri Irak’ı, Suriye Kürtleri Suriye’yi ve Türkiye Kürtleri Türkiye’yi savunmalıdır!

Ve tüm Kürtler emperyalizme karşı bölgeyi savunmalı; bölgedeki iç çelişkilere karşı emperyalizme alet olmamalıdır.

IRAK AÇISINDAN DERS

Saddam Hüseyin’in ve Baas rejiminin 1991’de ve 2003’te ABD’ye yenilmesinin nedenlerinin başında kendi Kürtünü kaybetmesi gerçeği vardır.

Bu gerçek, Türkiye, İran ve Suriye için de alınacak tarihi bir derstir.

İRAN AÇISINDAN DERS

İran, Irak’la savaşında üstünlük sağlamak adına Kürtlerden yararlanmaya kalkmış ancak tarihe aynı durumla karşılaşma kozu vermiştir! Üstelik o koz artık bölge ülkeleri yerine emperyalist devlet ABD’nin elindedir. Washington’un İran’a karşı geliştirdiği “çözme planlarının” hepsinde, en başta İran Kürtlerinin isyana teşvik edilmesi vardır.

SURİYE AÇISINDAN DERS

İran gibi Suriye de geçmişte Kürt kartını kullanarak komşularına karşı üstünlük arayışına girmiştir. Ancak bu coğrafyada bir kartı kullanıma açmak, en sonunda daha büyük olan kuvvete yani ABD’ye yarar. Nitekim PKK, ABD’nin bölgedeki kartı haline gelmiştir.

Bağdat’ın tarihindeki Halepçe Katliamı ile Şam’ın ve hatta Ankara’nın tarihindeki kimi bastırma harekâtları bazı benzerlikler taşımaktadır. Bu üçünden çıkarılacak en önemli ders şudur: Yanlış yöntemle doğru iş yapılmaz! Ve o yanlışlık tarihe daha büyük yanlışlıkları taşır…

TÜRKİYE AÇISINDAN DERS

Dün İran’ın ve Suriye’nin yaptığını maalesef bugün Türkiye yapmaktadır: AKP Hükümeti Bağdat’a rağmen Erbil’le, yani alınmamış derslerin sonucunda ABD’nin yarattığı “özerk bir devletçikle” ilişki kurmaktadır.

Ayrıca İmralı zabıtlarında ortaya çıkmıştır ki, Erdoğan ile Öcalan’ın mutabakatında artık PKK’nin bölge ülkelerine karşı kullanılması da vardır.

BATI ASYA BİRLİĞİ

Geçen haftasonu Ankara’da yapılan “YeniNATO ve özelleştirilmiş savaş: Suriye örneği” isimli uluslararası sempozyumda Aydın Çubukçu anlattı. Bir toplantıda görüştüğü İranlı bir diplomat şöyle demiş: “Kürtler bu coğrafyada Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de yaşıyor. Kürtler bu coğrafyada Türklerle, Farslarla ve Araplarla yaşıyor. Kürtler bu özellikleri nedeniyle son yüzyılın birlikte yaşama kültürüne en çok sahip olan halkıdır.”

Evet, gerçekten de Kürtlerin bu zorunlu durumu, onlara bu coğrafyada tarihi bir “yapıştırıcı” rolü vermiştir. Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam Kürtlerin bu özel durumunu bölge adına bir avantaja dönüştürme becerisi gösterdiği oranda emperyalizmi alt edecektir!

Dört başkentin oluşturacağı Batı Asya Birliği, Kürtlere, bulundukları ülkeleri bölmek pahasına peşinde oldukları “statüyü”, bu kez bölmeden getirecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ CÜZDAN, İKİ LİDER

ABD’nin siyasal bir güç olarak gerileme sürecine girdiğinin en önemli işaretlerinden biri de yönetememe sorunu olarak ortaya çıkıyor.

Şöyle ki, ABD, 10 yıllık “ulus inşa etme” dönemi içinde işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta başta olan her iki isimle de sorunlu bir ilişki yaşıyor. Ancak diğer yanda da Türkiye örneği var…

Gelin bunu iki model olarak inceleyelim:

1. MODEL LİDERLER

ABD’nin işgal ettiği Afganistan’da Taliban’ın yerine başa getirdiği Hamid Karzai, 2004 yılından beri devlet başkanı…

Ancak Hamid Karzai, ABD’nin atadığı devlet başkanı olmasına rağmen, gittikçe Washington’un çıkarlarına mesafe koyan bir yönelime girdi. Hatta işin ironik tarafı, Karzai son günlerde Washington’u, Taliban’la işbirliği yapmakla suçluyor!

Kuşkusuz bunda ABD’nin siyasi geri çekiliş süreci ve Asya’nın yükselişi önemli yer tutuyor.

Benzer durum Irak’ta da geçerli. ABD işgali altında Allavi, Caferi ve Maliki yönetimlerinin sırasıyla hüküm sürdüğü bu ülke, artık Washington’dan değil, Bağdat’tan yönetiliyor. Öyle ki, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin bir numaralı gerekçesi olan “Kürdistan” konusunda bile Washington, Bağdat’ı dikkate almayan adımlar atamıyor.

Maliki yönetimi, Irak’ı bir milli devlet olarak yeniden inşa ediyor. Hatta diyebiliriz ki, Irak şimdi ikinci milli devlet olma hamlesi yapıyor. Bağdat’ın hedefi “Iraklı” kimliği yaratmak!

Burada Karzai ve Maliki’nin sınıfsal konumu da önem kazanıyor.

Maliki’yi, kendinden önceki başbakanlar Allavi ve Caferi’den daha farklı kılan öncelikle sınıfsal konumudur. Allavi ve Caferi Irak’ın burjuvasıyken, Maliki, orta sınıftan.

Hatta Maliki, şimdiki siyasal rakipleriyle de sınıfsal konumu bakımından ayrı düşmektedir. Örneğin Musul’un önemli bir Sünni Arap ailesine mensup olan Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, 24 milyar dolara hükmediyor!

Kuşkusuz Karzai’yi, Afganistan içinde varlıklı olarak değerlendirebiliriz. Ancak feodal bir ülke olan yani üretim ilişkilerinin kapitalizm öncesine dayandığı bir ülkede, hele de Gayri Safi Milli Hasılası 7,5 milyar dolar seviyesinde olan bir ülkede, Karzai’nin varlığını, Nuceyfi’yle kıyas bile demeyiz!

2. MODEL LİDERLER

ABD’yle ilişkileri bakımından ikinci modelin en önemli aktörü ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Siyaseten Erdoğan, işgal edilmemiş bir ülkenin başbakanı olmasına rağmen, ABD’ye işgal edilmiş ülkelerin başbakanlarından daha bağımlıdır.

Burada ayrımı ortaya koyan belirleyici faktörlerin başında kuşkusuz Erdoğan’ın da sınıfsal kimliği gelmektedir. Her ne kadar Başbakan Erdoğan kendisini “zenci Türk” diye nitelese de, ekonomik varlığı onu bal gibi “Beyaz-Türk-Sünni” (BTS) yapmaktadır.

Amerikan hâkim sınıflarının temsilcileri bildiğiniz gibi “White (beyaz), Anglo-Sakson (Irk), Protestan (mezhep)” kelimelerinin baş harfi olan WASP’a mensupturlar. Erdoğan da bir BTS olarak son tahlilde Koç ve Sabancı’nın temsil ettiği sınıfın önde gelenlerindendir.

Kuyumculuktan başbayiliğe ve gemi sahipliğine uzanan ekonomik varlığı, Erdoğan’ı en zenginler sınıfına sokmaktadır.

Erdoğan’la paralellik gösteren diğer iki lider ise Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ve Tunus Cumhurbaşkanı Gannuşi’dir. Üçü de Müslüman Kardeş olan bu isimler, ülkelerindeki ekonomik piramidin en tepesindedirler.

Erdoğan’ı ayrıca “ülkeyi pazarlamak” alt başlığı içinde İtalya Başbakanı Berlusconi ile aynı kefeye, ancak bindiği şeyden düşmek kategorisi içinde de ABD Başkanı Bush ile aynı kefeye koyabiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÜYÜK KÜRDİSTAN, KÜÇÜK TÜRKİYE

İmralı sızıntısı konusunda PKK Gülen cemaatini, cemaat de PKK’yi suçladı günlerce. Ancak BDP’nin “İmralı sızıntısına” ilişkin açıklaması hem adres değişikliğine neden oldu, hem de barındırdığı dikkat çeken şifrelerle yeni adres ihtimalleri ortaya çıkardı.

Şöyle ki, BDP, sızıntıda doğrudan Dicle Haber Ajansı’ndan bir ismi sorumlu tuttu. Peki, bu ajansın “Kürt” siyasi kimliğinin dışında nasıl bir özelliği var?

KCK iddianamesine göre Dicle Haber Ajansı’nı MİT kurdu! Hakan Fidan ve diğer üst düzey MİT yöneticileri de 7 Şubat 2012’de başta bu iddia nedeniyle sorgulanmak istenmişti.

ÖCALAN’IN PKK’YE MEKTUBU

Kuşkusuz sızdırılan tutanağın özelliklerinden biri de, “Öcalan Erdoğan’a teslim mi oldu” diye sorgulayan ve AKP’den gelen “anlaşmaya” dair açıklamalara tepki gösteren PKK tabanına “önderlik dimdik duruyor” mesaj kaygısı gütmesiydi…

Gerçekten de PKK içinde sürece dair ciddi itirazlar olduğu anlaşılıyor. Nitekim Öcalan’ın Kandil ve Avrupa’ya yazdığı 20 sayfalık mektup da bu itirazları yanıtlamaya dönüktür bir bakıma…

Fırat Haber Ajansı’nda çıkan Cahit Mervan imzalı bir yorum-haberde Öcalan’ın mektubundan kimi kesitler var. Özetleyelim:

1. “Ateşkes iki taraflı olacak: PKK 21 Mart’ta Öcalan’ın çağrısıyla ateşkes ilan edecek. Devlet bu ateşkese uyacak, aksi takdirde PKK ateşkesi geçersiz sayacak.”

2. “Öcalan’ın özgür hareket etmesi için koşullar yaratılacak: Bu olmadan süreç ilerlemeyecek. AKP’nin oyalama, zamana yayma çalışmaları, Kürt tarafınca anında bloke edilecek ve süreç deşifre edilerek, kesintiye uğratılacak.”

3. “Sadece idari tedbirlerle bu iş yürümez: Dolayısıyla Meclis devreye girecek. Yasal ve demokratik reformları hayata geçirecek. Anayasa değişikliği, Avrupa yerel yönetimler özerklik şartı, seçim yasası, barajın düşürülmesi, Köye dönüş için çalışmalar başlatılacak. PKK ve KCK dâhil olmak üzere Kürt hareketinin bütün aktör ve yöneticilerinin özgür siyaset yapmaları önündeki engeller kaldırıldıkça ve bu konuda güven verici yasal düzenlemeler yapıldıkça PKK aşamalı olarak ikinci adımı atacak.”

4. “Yasal düzenlemeler olunca, sınır dışına çıkılacak: Yukarıda belirtilen adımlar atıldığı takdirde PKK Türkiye’den çekilecek. Bu çıkış aynı zamanda yeni bir Kürt-Türk ittifakının temelini oluşturacak. Kürdistan parçaları arasındaki ilişkiler özgürleşecek. Bir anlamda Kürdistan’la birlikte ‘misak-i milli’ güncelleşecek.”

5. “PKK silah bırakmayacak: Varlık ve özgürlük güvence altına alınmadan silahlar bırakılmayacak. Kürtler her şart ve koşulda bu güvence sağlanmadan öz savunma güçlerini koruyacaklar.”

KÜRDİSTAN’LA MİSAKI MİLLİ GÜNCELLEMESİ!

Peki, Öcalan’ın mektubunun bu içeriği ne anlama geliyor?

Öcalan’ın aldıkları ile Erdoğan’ın verdikleri aynı hedefin birbirini tamamlayan yanlarıdır. Alınanlarla verilenlerin toplamı, barış maskesi altında Türk milli devletini yıkmak ve yerine Türk-Kürt federasyonu kurmak demektir.

“Kürdistan’la ‘misakı milli’ güncellenecek” iddiası, Türk-Kürt federasyonuna işaret etmektedir. Bu federasyonun sonraki aşaması ise Büyük Kürdistan ile Küçük Türkiye’dir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Mart 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT KORİDORU KOALİSYONU

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in “derhal Suriye’ye müdahale edilmeli” çağrısı, Erdoğan’ın Suriye politikasına destek verenler açısından artık not edilmelidir! Çünkü bu açıklama:

1. 20 aydır “İsrail Esad’ı destekliyor” yalanına sarılan AKP hükümetinin maskesini düşürdü.

2. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres “Esad’ın halkını katletmesi kalbimizi kırıyor” gibi en ufak bir ciddiyeti olmayan açıklamasıyla, Erdoğan’la zihin kardeşi olduğunu belgelemiş oldu.

3. AKP ile İsrail’in Esad karşıtı cephede birlikte mevzilendiğinin yeni bir kanıtı oldu.

PERES-ERDOĞAN-ÖCALAN ÜÇLÜSÜ

Böylece hem İsrail-AKP-PKK üçlüsünün yer aldığı Esad karşıtı koalisyon iyice belirginleşti, hem de neden Suriye’ye abanıldığını ortaya koydu: Kürt Koridoru!

Kuzey Irak’ın Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e açılması ve ikinci bir İsrail devleti kurulması hedefli planın tüm aktörleri artık açık kimlikleriyle sahadadır: Erdoğan ve Öcalan, Peres ile birlikte Obama’nın bölgesel aktörleri olarak silahlanmıştır!

Yani değil PKK’nin silah bırakması, artık topluca silah kuşanmaktadırlar!

ESAD’IN TARİHİ UYARISI

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın geçen hafta CHP heyetine yaptığı ve Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer’in köşesinde yer alan uyarıları bu nedenle çok önemli ve tarihidir. Anımsayalım:

1. Kuzey Suriye’deki Kürtler Irak Kürtleriyle buluşmuş durumda. Kürt devleti kurulması artık an meselesidir.

2. Suriye’deki durumun sorumlusu 23 ayrı ülkeden binlerce teröristi ülkeme sokan AKP hükümetidir. Türkiye sınırının yüzde 25’i PKK’nin, yüzde 75’i El Kaide’nin kontrolündedir.

ERBİL-KAMIŞLI-DİYARBAKIR ÜÇGENİ

Beşar Esad’ın uyarıları Türkiye’nin ve bölgenin yararınadır. Zira Suriye Cumhurbaşkanı, Irak’ın ya da Suriye’nin bölünmesinin Türkiye’nin de bölünmesi demek olduğuna dikkat çekmektedir.

AKP Hükümeti’nin Bağdat’a rağmen Erbil’le, Şam’a rağmen Kamışlı’yla bir eksen oluşturması Türkiye adına stratejik bir hatadır ve Diyarbakır’ı Ankara’ya rağmen bir merkez yapacaktır!

Erdoğan ile Öcalan’ın vardığı mutabakat işte bu ekseni kurma ve Diyarbakır’ı “bir merkez yapma” mutabakatıdır.

İMRALI SÜRECİNE NEDEN GİRİLDİ?

PKK’nin Suriye kolu PYD’nin başı Salih Müslim’in dün ANF’ye verdiği röportajdaki şu sözleri, Erdoğan’ın Esad karşıtlığının nedenini de, ana planın ne olduğunu da, İmralı süreci ile Suriye politikası arasındaki ilişkiyi de ve kimi karşıt görüntülü taktiklere rağmen Erdoğan ile PYD’nin ve PKK’nin de aynı stratejinin aktörleri olduğunu belgelemektedir:

“Eskiden Suriye Rejimi ve Türk hükümeti dostken biz bunun bedelini ödüyorduk. Türk ve Suriye rejiminin anlaşması gereği tesadüfen Suriye’den geçen her hangi bir Apocu bile anında Türkiye’ye iade ediliyordu. Yani bedelini yine biz ödüyorduk. Şimdi durum değişti bu defa Türk hükümeti muhaliflerle dost ve tüm hesaplarını yine bizim tanınmamamız üzerine kurgulamış. Yani yeni Suriye’de de bize bedel ödetmek istiyor. Hem kendisi Kürtlerin haklarını ve varlığını kabul etmiyor hem de başkalarının da Kürtleri kabul etmesini istemiyor. Eğer İmralı süreci başarıya ulaşırsa, Türkiye’de Kürtlerin hakları tanınırsa o zaman Suriye’deki bu politika da çöker. O zaman herkes madem sen Kürtleri tanıdın niye bizim tanınmamızı engelliyorsun diyecek. Bu bizim oradaki statümüzü doğrudan etkileyecek. Türkiye ile anlaşma olursa bizim Araplarla anlaşmamız konusunda sorun kalmaz.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

HALK MÜZAKEREYİ DESTEKLİYOR MU?

Başbakan Erdoğan adına özel temsilcisi MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İmralı’da Abdullah Öcalan’la müzakere yürütüyor. BDP heyeti, AKP hükümetinin izniyle İmralı’ya gidiyor ve Kandil’deki PKK liderlerine ulaştırmak üzere, Öcalan’ın anlattıklarını not ediyor.

Bu notlar bir şekilde basına yansıyor. Anlaşılıyor ki, Erdoğan ile Öcalan’ın müzakere sürecinde vardıkları mutabakatta rejimin değiştirilmesinden Cumhuriyet’in tasfiyesine, yeni anayasa ortaklığından ulusalcılara karşı güç birliğine, Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesinden İran, Irak ve Suriye’ye karşı operasyonlara ve Kürtlerin Ortadoğu’da ateşe sürülmesine kadar pek çok şey var!

Normal bir ülkede bırakın hükümetin düşmesini, yer yerinden oynardı! İmralı zabıtlarının yarattığı deprem hükümeti yıkar, tsunamisi de pek çok kurum yöneticisini alaşağı ederdi!

Ama bir şey olmadı!

KAMUOYU SÜRECE KARŞI

Başbakan Erdoğan başta olmak üzere tüm müzakereciler, bu durumu halkın “çözümden” yana olmasına bağladılar. Hatta Erdoğan’ın prenslerinden Star gazetesi yöneticisi Mustafa Kaaalioğlu bu durumu “sokaktaki insanın çözüme gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” diye teorileştirdi! (Star, 6 Mart 2013)

Peki, gerçekten öyle mi? Halk, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek mi veriyor? Kamuoyu, “karşılığı ne olursa olsun, yeter ki PKK silah bıraksın” mı diyor? Millet, “yeter ki barış gelsin, varsın Öcalan da TBMM’ye girsin” mi diyor?

Biz evden işe, işten eve giderken belediye otobüslerinde, vapurlarda gördüğümüz, dinlediğimiz, konuştuğumuz insanların toplamı kadar veriye sahibiz. Kuşkusuz elinde devlet aygıtı olan ve sürekli kamuoyu araştırmaları yapan (ama gerçek sonucu açıklamayan) AKP hükümeti bizim topladığımız verilerden kat be kat fazlasına sahiptir.

Ancak bizim sayılı verimize göre, değil Erdoğan-Öcalan görüşmesine destek, tersine hükümete karşı büyük bir öfke var!

Peki, o zaman kamuoyu neden sessiz, neden Öcalan’la yürütülen müzakere sürecine karşı kitlesel tepki eylemleri olmuyor?

10 YILLIK BASKI

Türk milletinin büyük çoğunluğu, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek vermiyor. Verseydi, emin olun AKP hükümeti müzakere sürecinin ayrıntılarını da, varılan mutabakatı da her gün ballandıra ballandıra ekranlardan anlatırlardı!

Ama tık yok!

Bırakın ne konuştuklarını anlatmayı, “biz değil, devlet görüşüyor” diyerek “ne olur ne olmaz” önlemi bile alıyorlar.

Hiç bu millet müzakere sürecine destek verse, Erdoğan çıkıp da “baldıran zehri içtim” der miydi?

Hiç bu halk müzakere sürecine destek verse, Erdoğan kendisi dâhil tüm AKP’ye konuşma yasağı koyar mıydı?

Neyin sessizliği bu, neyin gizliliği? Halkın meşru sayabileceği konularda böyle ketum davranılması normal mi? Değil elbette!

BÜYÜK PATLAMA

Dolayısıyla asıl önemli soruya gelmiş bulunuyoruz. Peki, millet bu müzakere sürecine destek vermiyorsa, neden sessiz ve tepkisiz o zaman?

Bu sorunun yanıtı, Mustafa Karaalioğlu’nun yukarıda belirttiğimiz “sokaktaki insanın ‘çözüme’ gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” teorisinde var! Çünkü Karaalioğlu aslında bu teorisiyle 10 yıldır kitlelere neden sürekli gaz sıkıldığını, tazyikli su sıkıldığını, cop vurulduğunu açıklıyor! Karaalioğlu, sokaktaki insanın bile “beni de dinliyorlar” ruh haline neden sokulduğunu aslında açıklıyor!

Ve kitlelerin öncülerinin neden Ergenekon tertipleriyle Silivri’de zindana atıldığını da ortaya koyuyor. Kitlesellik açısından dünya tarihine geçmiş o büyük Cumhuriyet eylemlerinin hemen tüm düzenleyicileri artık esir çünkü!

Peki, ne olacak yani? Önderler Silivri’de diye, büyük baskı var diye, gaz var, cop var diye bu millet vatanın bölünmesini sessizce izleyecek mi?

Kuşkusuz hayır!

Toplumların devrim yasalarına bakılırsa, halk “sessizlikte öfkesini” biriktiriyor! Yani patlama büyük olacak! Artık mesele öncü de…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mart 2013

, , , ,

Yorum bırakın

İŞTE ASIL DARBECİ KAFASI

Başbakan Erdoğan, Öcalan ile BDP heyeti arasındaki görüşmeye dair notların yayımlanmasına köpürdü ve Yıldırım Demirören ile Derya Sazak üzerinden medyayı tehdit etti: “Bu haberi yapamazsınız! Batsın gazeteciliğiniz!”

Öncelikle belirtelim: 12 Eylül’ün “Şu, şu haberler yapılacak” diyen generalleri ile günümüzün “bu haberi yapamazsın” diyen Başbakan Erdoğan’ı zihin kardeşidir!

Gelelim Erdoğan’ın neden itiraz ettiğine…

ANCAK SUÇLULAR KORKAR!

BDP heyetinin Öcalan’la görüşmesi kötü bir şeyse, iktidar neden hukuku hiçe sayarak böyle bir görüşmeye olanak yarattı? Bu görüşme MİT-Öcalan görüşmesinin bir parçası olduğuna göre iktidar, Öcalan’la görüşmekten utanıyor mu?

Utanacakları bir şey yapmıyorlarsa, tersine AKP hükümeti çıkıp görüşmeyi de görüşmenin içeriğini de çatır çatır savunmalı.

Ancak savunmak ne kelime, korkuyorlar! Çünkü yaptıklarının suç olduğunu biliyorlar!

Erdoğan özel temsilcisi Hakan Fidan aracılığıyla Öcalan’la görüşmesini “ben değil, devlet görüşüyor” diye kamufle edemiyor artık. Erdoğan “görüşüyoruz ama masaya oturmuyoruz” diyerek pazarlık yaptığını gizleyemiyor artık.

“Bu haberi yapamazsınız” demesi şundan: Çünkü o haberde, yani o notlarda, Öcalan aslında Erdoğan’la vardığı mutabakatın “bir bölümünü” dikte ediyor örgütüne. Erdoğan mutabakatın “kamuoyu hazırlanmadan” deşifre edilmesinden rahatsız!

Çünkü biliyor ki, mutabakat hazmettire hazmettire, alıştıramadan ortaya çıkarsa, milletin ayaklarının altında kalacak!

“Baldıran zehri içtim” demesi ondan…

HANİ DEMOKRATTINIZ?

Medyada “İmralı zabıtlarından” en rahatsız olanlar AK medya ile Gülen cemaati. AK medya rahatsız çünkü “Barışsever” diye pazarlamaya kalktıkları Öcalan portresi, hesaplarını tersyüz etti. Gülen cemaati rahatsız, çünkü “boşaltmak zorunda kaldıkları yere Öcalan’ın talip olduğunu” gördüler.

Merkez medyada “İmralı zabıtlarından” en mustarip olan isim ise Nagehan Alçı! Zira Nagehan Alçı daha iki hafta önce transfer olduğu yeni gazetesinin bu haberini savunmak ile Başbakan Erdoğan’la ters düşmemek arasında kaldı.

Nitekim son yazısında bu sıkışmışlık vardı. Önce yazısının başında Milliyet’in yaptığının habercilik olduğunu savunarak üzerindeki “yeni işyeri” baskısını atmış, ardından da Sol’dan Sağ’a dönen ağabeylerine nal toplatırcasına Erdoğan’a desteğe geçmiş!

Öyle ki, barış sürecine ve Erdoğan’a destek çıkmayanları ahlaksızlıkla hatta daha çok insanın ölümüne yol açmakla suçlamış! (Milliyet, 3 Mart 2013) Neredeyse Erdoğan’a destek vermeyen meslektaşlarını Duran Kalkan’la, Fehman Hüseyin’le bir tutacak!

Hani demokrattınız? Demokrasiden, aynı şeyi düşünmeyen meslektaşınıza iktidarın kanatları altında posta koymayı mı anlıyorsunuz?

Açık söyleyelim: Bu kafa Bushgil kafasıdır!

MUTABAKAT’A DESTEK BÖLGESEL SAVAŞA DESTEKTİR!

2003’ü hatırlayın… O zaman da Bush’un “Irak’a özgürlük götürmesine” destek vermeyenleri Saddam’ın “zulmüne” ortak olmakla ve daha çok insanın ölmesine yol açmakla suçluyorlardı!

Sonuç ortada: 1 milyon Iraklı Müslüman katledildi!

Bush’un Irak’ı işgal planının adı Irak’a özgürlük götürmekti; Erdoğan’ın Öcalan’la Kürt Koridoru mutabakatı ise “Barış” oldu!

Biri CIA’nın perdesidir, diğer de MİT’in…

Onlarca nedeni bir yana bıraksak bile, zabıtlarda yer alan Öcalan’ın “çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum; Suriye var, İran var” sözleri, “Barış’ı değil, Savaş’ı getireceklerini” tek başına kanıtlar!

Barış adı altında Kürtleri Ortadoğu’da ateşe sürüyorlar! Barış adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini yıkıyorlar! Barış adı altında Türk-Kürt federasyonu inşa ediyorlar! Barış adı altında komşularının topraklarına göz dikiyorlar! Barış adı altında Türk ve Kürt’ü, bölgede Fars ve Arap’la karşı karşıya getiriyorlar! Barış adı altında Savaş tezgahlıyorlar!

Asıl bu gerçeğe rağmen susanlar ve çıkarları için Erdoğan’a destek verenler ahlaksızdır ve daha çok insanın ölümüne yol açacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

MÜZAKERE TUTANAĞININ KODLARI

Milliyet’in yayımladığı ve “İmralı zabıtları” diye adlandırılan tutanak her ne kadar Öcalan’ın BDP heyetiyle yaptığı görüşmeye dairse de, içeriğine bakıldığında bunun aslında Öcalan ile Erdoğan’ın müzakere tutanağı olduğu anlaşılmaktadır.

Bu nedenle de hemen “kim sızdırdı, neden sızdırdı” gibi sorularla içeriği perdelenmeye çalışılmaktadır; tıpkı Wikileaks ya da Oslo görüşmeleri tutanağında olduğu gibi… Uzmanlıkları “ya BDP sızdırdı, ya da MİT” demekten ileriye gidemeyenlerin iki gündür ekranları doldurarak gizlemeye çalıştıkları gerçek oldukça çarpıcıdır.

İşte tutanağın o çarpıcı kodları:

AKP EŞBAŞKANI ÖCALAN

1. 14 yıl önce “devletimin emrindeyim” diyen Öcalan gitmiş, yerine devlete posta koyan, AKP’yi iktidar alanı yarattığını, Türk Ordusu’na diz çöktürdüğünü söyleyen bir Öcalan gelmiş! Kuşkusuz bu değişimin sorumlusu önce ABD, sonra da BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır.

2. CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce sosyal medyada yakınıyor: “Altan Tan da milletvekili, ben de. Öcalan’ı ziyaret ederken onun üstü bile aranmıyor; İlker Başbuğ’u ziyaret ederken benim kemerime bile el konuyor.”

Kendisine sosyal medyadan şu yanıtı veriyorum: “Doğru, ikiniz de vekilsiniz ama Öcalan AKP ve BOP Eşbaşkanı fakat İlker Başbuğ terörist!”

REJİM YIKMA ORTAKLIĞI

3. Müzakere Tutanağı gösterdiği ki Erdoğan ile Öcalan’ın uzlaştığı en önemli konu rejimin değiştirilmesi…

Öcalan açıkça sürecin sonunda rejimin değişeceğini müjdeliyor BDP heyetine. Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi de zaten idari rejimin değişmesi demekti. Öcalan, Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek verdiğini belirterek ortaklığını ilan etmiş oluyor.

Öcalan’ın bu tutanaktan önce basına yansıyan sözlerinde, bir tek Ulusalcı ve Ergenekoncu yapının bu ortaklığa engel olabileceğine dikkat çekmesi önemlidir ve not edilmelidir. Zira Öcalan, asıl cepheleşmeyi resmetmektedir: Yani Erdoğan ve Öcalan o tarafta, Doğu Perinçek ve Çetin Doğan bu tarafta!

4. Başbakan Erdoğan “Dikkat ederseniz ben bu alanda çok konuşmak istemiyorum. Ama BDP’liler maalesef ellerine verilen o notlarla ilgili hemen açıklamalar yaptılar, yapıyorlar.” diyor. Yani Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Öcalan’la yaptığı mutabakatını bozmaya çalışmakla suçluyor ama aynı zamanda Öcalan’la ortaklığını itiraf ediyor.

5. Öcalan’ın sık sık Fethullah Gülen’i hedef alması kimseyi yanıltmasın zira hep birlikte Atlantik cephesindedirler. Ancak Öcalan şu aşamada Fethullah Gülen karşıtı sözleriyle Erdoğan’a “ondan boşalttığın yere talibim” mesajı vermektedir!

AKP, ÖCALAN’A KALKAN OLDU

6. AKP’nin ileri gelenlerinden Ömer Çelik, tutanaktaki ifadeleri Öcalan’a konduramıyor olmalı ki, “aktaranların spekülasyonu” diyor! Çelik’in muhalefetten gelen eleştirilere karşı “tutanak resmi belge değil ki” diye savunma yapması ise 10 yıldır iktidarda da olsalar, bir türlü devlet ciddiyeti öğrenemediklerini göstermektedir!

7. Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan da, Öcalan’ın tepki çeken ifadelerine şu sözlerle kalkan oluyor: “Öcalan, asıl mesajının önüne ve arkasına bir şeyler ekleyerek denge arıyor.”

Akdoğan ayrıca bu notları sızdıranların “Öcalan’ı boşa düşürmek istediklerini” söylüyor.

8. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu “Öcalan’ın sorumlu davrandığını” belirterek PKK’yi uyarıyor: “İleri boyutta makul şeyleri söylemeye BDP ve PKK yetkili değil.” Ensarioğlu görev dağılımını da açıklıyor: “PKK savaşla, BDP muhalefetle yetkilendirilmiştir, çözüm ve makul öneriler için yetkilendirilmemişlerdir. Bunu ancak Öcalan söyler.”

Bu sözlerden Öcalan’ın AKP Eşbaşkanı olarak milletvekilleri içinde bir taban oluşturduğunu anlıyoruz!

PKK’NİN BÖLGESEL ROLÜ

9. Müzakere Tutanağının kanımca en önemli kodu, PKK’ye bundan sonrası için çizilen roldür. “Kandil karamsar” diyen Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var.” demesi ibretliktir.

Öcalan bu sözlerle birincisi PKK’nin aslında silah bırakmayacağını, ikincisi bölgede İran ve Suriye’ye karşı kullanılacağını, üçüncüsü de örgütün ABD’nin bir kartı olduğunu ve onun ihtiyaçlarına göre değerlendirileceğini belirtmiş oluyor!

Bu itiraf Erdoğan ile Öcalan’ın barışı değil, savaşı görüştüğünü belgelemektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN KAFASI NEDEN KARIŞIK?

Başbakan Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri dönüşü sırasında gazetecilerle yaptığı sohbette söyledikleri kafasının karışık olduğunu resmediyor.

Bugün bu karışıklığın nedenini inceleyeceğiz ama gelin önce Erdoğan’ın o sözlerini anımsayalım:

‘KUZEY SURİYE’YE MÜSAADE ETMEYİZ’

1. “Irak’ta yaşanan sıkıntının da biz yaşanmasını istemiyoruz. Biz, Kuzey Suriye gibi bir oluşuma Türkiye olarak müsaade edemeyiz. O bize farklı yetkiler, farklı haklar verir.” (DHA, 25 Şubat 2013)

Erdoğan öncelikle Irak’ta Erbil merkezli ayrı bir yapının olmasını Irak açısından sıkıntı olarak saptıyor. Bu sıkıntının Türkiye’yi de olumsuz etkilediğini düşünüyor olmalı ki, Irak’takine benzer bir durumu Suriye için kabul edemeyeceklerini, hatta müsaade etmeyeceklerini vurguluyor. Daha da ötesi böylesi bir gelişmenin olması halinde “bize farklı haklar verir” diyerek Türkiye’nin buna müdahale edeceğini de belirtiyor.

2. Erdoğan konuşmasının hemen birkaç dakika sonrasında yeniden bu konuya dönüyor ve farklı vurgularla aynı şeyleri söyleyerek konunun altını çiziyor: “Suriye’nin kuzeyde, ne otonom, ne legal, ne illegal bir oluşum bütünlüğü bozar. Biz bütünlüğü bozan herhangi bir oluşuma müsaade edemeyiz. O olduğu zaman farklı bir sıkıntı meydana gelir.”

ERBİL’E SÜLEYMANİYE UYARISI

3. Erdoğan ardından Irak’taki duruma dair değerlendirmeler yapıyor: “Irak’takini ‘bölünme’ olarak kabul etmiyorlar, ‘eyalet sistemine geçiştir’ diyorlar. Eyalet sistemine geçişse Süleymaniye için Kerkük veya Musul için aynı sistemi niçin düşünmüyorsun? Biz, Kerkük için diyoruz ki ’oraya özel statü tanıyalım, aynı şeyi Musul’da, Süleymaniye’de yapalım’. Ama bunların hiçbirine yanaşmıyorlar. Er ya da geç o da olacak, oradaki yapı oraya gidecek. Kuzey Irak’ta olduktan sonra orada da olmasına mani bir hal yok.”

Bu sözler basında genel olarak “Kuzey Irak’ta oluyorsa Musul’da da olur” diye algılanarak Barzani lehineymiş gibi yorumlandı. Ancak konuşmanın bütününe bakılırsa aslında Erdoğan’ın tersine, “Erbil’i Irak’tan koparırsanız, Musul’un da buna hakkı olur” diyerek Barzani’yi uyardığı görülüyor.

Üstelik Erdoğan’ın “bölünme yok ve eyalet modeli varsa o zaman Kerkük’ü, Musul’u, Süleymaniye’yi de özel statülü yapalım” demesi dikkat çekicidir çünkü Süleymaniye zaten Erbil merkezli Irak Kürdistanı içindedir!

Erdoğan Süleymaniye’yi yanlışlıkla telaffuz etmediyse, -birkaç kez tekrarladığına göre etmemiştir- bu aynı zamanda Barzani’ye ciddi bir uyarıdır. Çünkü Süleymaniye Kuzey Irak yapısı içindedir ve Talabani’nin denetimi altındadır!

Ankara ile Erbil’in Bağdat’a rağmen yakınlaştığı son süreçte Talabani’nin Irak’ın birliğinden yana tutum aldığını anımsatalım. Hatta Talabani bir iddiaya göre Barzani’yi, bağımsızlık ilan etmesi halinde Süleymaniye’yi Kürdistan’dan çıkarmakla tehdit etmişti!

POLİTİKAYI WASHINGTON BELİRLİYOR

Peki, ne oldu da Erdoğan uygulamalarının tersine sözler söyledi? Daha düne kadar Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar imzalayan, Kuzey Irak petrollerini Akdeniz’e taşımaya soyunan ve Suriye’nin kuzeyinin Şam’ın denetiminde çıkmasına yönelik faaliyetlere imza atan Erdoğan, ne oldu da “Irak’ın ve Suriye’nin birliği” vurguları yaptı?

Yoksa Erdoğan taktik mi yapıyor, sol gösterip sağ mı vuracak? Elbette tam olarak bilemiyoruz…

Ancak tüm bu dış politikaların uygulayıcısı olan Ahmet Davutoğlu’nun şu sözleri sanki bu durumu açıklıyor: “Bize 4 yıl önce Kuzey Irak’la ilişkinizi geliştirin diyenler, şimdi Kuzey Irak’la geliştirdiğimiz ilişkilerden rahatsız oluyorlar. Neden?” (Yeni Şafak, 27 Şubat 2013)

Neden diye asıl bizim sormamız gerekmiyor mu Dışişleri Bakanı’na? ABD ne oldu da Ankara’nın Bağdat’a rağmen Erbil’le yakınlaşmasına “dur” dedi?

Bu sorunun yanıtını geçen günlerde bu köşede işlemiştik, anımsıyorsunuzdur. Çok kısaca belirtelim: Irak’a ve Suriye’ye aktif müdahale edemeyecek ABD’nin, seçeneği olmayan Maliki’yle ilişki sürdürmesi bir mecburiyettir ve “reel politik” denilen şeydir! ABD’li yetkililer bu nedenle Ankara’yı “Maliki’yi İran’a yakınlaştıran politikalardan uzak durun” diye uyarmıştır!

Erdoğan’ın “kafa karışıklığı” da buradan gelmektedir. Çünkü Ankara’nın siyaseti Washington’dan tayin edilmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Şubat 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın