Archive for category Politika Yazıları

ERDOĞAN’DA İHANETİN ANLAMI

Başbakan Erdoğan’ın beğenmediği her sözü, her uygulamayı “ihanet” olarak algılamasının; karşısında gördüğü her kişiyi “hain” diye damgalamasının birçok nedeni var…

Kuşkusuz en önemli neden, kendisini tek adam görmesidir. Çünkü ancak faşist rejimlerde lider herkesi kolaylıkla hain diye damgalayabilir ve gereğini yerine getirir!

ERDOĞAN’A GÖRE HERKES HAİN

Başbakan Erdoğan son olarak Afyon’daki cephanelik patlamasıyla ilgili yapılan analizlere kızdı ve “Bazı askerler geldikleri ocağa ihanet ediyorlar” dedi.

Erdoğan, geçen hafta da 66 aylık çocuklarına rapor alan aileleri “çocuklarına ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, aynı konuşmasında, partisinden 7 milletvekilini de hain olarak damgalamıştı: “Anayasa değişikliğiyle ilgili pakette biz parti kapatılmasını ortadan kaldıralım diye bir madde getirdik ama iktidar partisi olarak biz yalnız kaldık, muhalefetin boykotu ve kendi içimizden de bir ihanetle bu paketi geçiremedik.” Yani Erdoğan’ın istediği oyu atmayan herkes haindi!

İsimleri medyaya da yansıyan bu 7 “hain” milletvekilinden 5’i bir sonraki seçimde AKP’den aday gösterilmemişti. Bu olay aslında TBMM’de demokrasi olmadığını, AKP’nin “ileri demokrasisinin”,  “demokrasinin çok ileride” olduğu anlamına geldiğini ortaya koyuyordu.

Erdoğan, MHP’ye yönelik kaset operasyonları sırasında da ihanet kelimesine sık sık başvurmuştu. Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kasetler konusunda “okyanus ötesini” işaret etmesine yanıt, Fethullah Gülen’den önce Tayyip Erdoğan’dan gelmişti. Erdoğan, 13 Mayıs 2011’de, Bahçeli’yi “Hocaefendi’ye ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, bir ABD Projesi olan “Kürt Açılımı”na itiraz edenleri de hain diye suçlamıştı. Hatta örneğin 21 Haziran 2010’da daha ileri gidip  “Açılım’dan vazgeçmek ihanet olur” bile demişti! Çünkü AKP ABD’ye ihanet edemezdi!

Erdoğan, 2006 yılında da, AKP içinde kendisini eleştiren iki milletvekilini “hain” diye suçlamış ve partiden attırmıştı. Erdoğan, partisinin disiplin kurulu başkanına şu sözlerle talimat vermişti: “Mahmut Koçak AKP’ye ihanet etti. Bana da hakaret ediyor. Affetmeyin. Partiye zarar veriyor, gönderin.” 15 kişilik kurul da 28 Haziran 2006 günü Koçak’ı oybirliğiyle partiden atmıştı.

Erdoğan’ın herkesi hain olmakla suçlama kolaycılığı, iktidar olmasından da önce başlamıştı. Erdoğan, en sıradan olayda bile karşısındakini hain diye suçlayabiliyordu. Örneğin Erdoğan 17 Şubat 2002’de yaptığı bir konuşmada, doğum kontrolünü isteyenlerin davranışını “ihanet-i vataniye” olarak tanımlamıştı.

ERDOĞAN, İHANET DİYENE DAVA AÇTI

Peki, bu kadar kolay “ihanet” kelimesini kullanan, kendisine biat etmeyen partilileri “hain” diye damgalan Erdoğan, aynı kelimeye maruz kaldığında ne tepki veriyor?

Hemen bir örnek verelim… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ordu’da yaptığı konuşmada Erdoğan’a şöyle seslenmişti: “Korkmuyorsan ihanetin belgesini açıkla, niye gizliyorsun Dubai anlaşmasını?”

Erdoğan, ertesi gün avukatları aracılığıyla dava açtı! Erdoğan, “ihanet” kelimesi nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan 50 bin TL tazminat istedi!

BİR DE ERBAKAN İLE KADDAFİ’YE SORUN

Kuşkusuz, Erdoğan’ın “hain” kelimesini bu kadar kolay kullanmasının, başta belirttiğimiz siyasi nedeni dışında, psikolojik nedeni de vardır.

Zira Erdoğan’ın kendisini var eden çevrede başı bu kelime ile derttedir. Çünkü Erdoğan, örneğin Necmettin Erbakan’a göre, örneğin Muammer Kaddafi’ye göre haindir!

Milli Görüş, Erdoğan’ı harekete ihanet etmekle suçlarken, Kaddafi de öldürülmeden önce kendisinden “ihanet eden eski bir dost” diye bahsetmekteydi…

Kim bilir, belki de bu iki somut suçlamanın ağırlığı, Erdoğan’da herkesi kolaylıkla “hain” diye suçlayabilme psikolojisi yaratmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

İSTİHBARAT SAVAŞLARI

Basına yansıyan bir fotoğraf, Hatay merkezli istihbarat savaşlarına tanıklık ediyor. Hatay Yeni Sanayi Sitesi’nde çekilen bu fotoğrafta, İngiltere plakalı iki ambulans var.

İngiltere plakalı iki ambulansın Hatay’da işi ne? Görgü tanıkları, bu iki ambulansla Hatay’dan Suriye’ye silah ve terörist taşındığını anlatıyorlar…

Anımsarsanız, Türk ambulanslarıyla da silah sevkiyatı yapıldığı gündeme gelmişti. Artık İngiliz ambulansları devrede!

MOSSAD’IN İDDİASI

MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debkafiles, Suriye’deki iki rejim karşıtı tugayın komutasını Türk subaylarının üstlendiğini iddia etti.

Debka’ya göre İdlib’deki “Kuzey Özgürlükçüler Tugayı” ile Halep’teki Tevhid Tugaylarının komutası, Gaziantep’teki Türk subayları tarafından üstlenildi.

Ayrıca Debka’ya göre İsrail ve Türk İstihbaratı, Suriye ve Hizbullah’a karşı izleme faaliyeti sürdürüyor!

ÖSO-EL KAİDE SAVAŞI

Öte yandan Suriye rejimine karşı desteklenen silahlı gruplar, bu istihbarat savaşlarının bir yansıması olarak, kimi zaman birbirlerine karşı suikastlar düzenliyorlar. İşin kötüsü, Türkiye toprakları bu suikastlara ev sahipliği yapıyor.

Örneğin Özgür Suriye Ordusu’nun, El-Kaide lideri Ebu Muahmmed El Absi’nin Türkiye sınırları içerisinde pusuya düşürülmesi… El-Kuds El Arabi gazetesi, bu suikastı tüm ayrıntılarıyla yazdı.

CIA’nın da, MOSSAD’ın da, hatta başka istihbarat örgütlerinin de kendi El Kaide örgütleri olduğunu, özellikle vurgulayalım!

ULUS’TA GİZEMLİ BULUŞMA

CIA Başkanı Org. David Petraeus’un apar topar geldiği hafta içinde, başka ABD’li yetkililer de ülkemizde çeşitli temaslarda bulunuyordu…

Örneğin tam CIA Başkanı ülkeden ayrılırken, ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen geliyordu…

Ya da CIA Başkanı’ndan hemen önce ABD’li senatörler John McCain ve Joe Lieberman Türkiye’ye geliyordu… İkili İstanbul Ulus’ta, Backyard Restoran’da genç bir Suriyeli ile buluşuyordu.1 saat süren görüşme sırasında, masada ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan çeşitli yetkililer de vardı. Görüşmenin ardından senatörler otele dönmüş, çantalı Suriyeli ise bir ABD’liyle birlikte bölgeden hızla uzaklaşmıştı.

İki senatörün daha önceki Türkiye temaslarını Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. İkili Nisan ayında ülkemize gelmiş, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüştükten sonra Hatay’a giderek sınırı teftiş etmişti. ABD’li senatörler burada “tampon bölge” istemişlerdi!

ABD’NİN ‘İÇKARIŞIKLIK’ UYARISI

ABD’li resmi yetkililerin ziyaretlerinden hemen sonra, CIA’nın Türkiye-Suriye sınırına ajan yığınağı yaptığı gündeme geldi. CIA, Türkiye ile ABD’nin 24 Ağustos’ta yaptığı “istihbarat kalkanı” anlaşması üzerine bölgeye akın yapmaya başlıyordu…

Tam bu süreçte iki önemli haber kamuoyuna yansıdı.

Birincisi, Özgür Suriye Ordusu’nun yeniden yapılandırılacağıydı. CIA, Özgür Suriye Ordusu’nu “özel savaş” için eğitecek ve yapılandıracaktı!

İkincisi ise ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’deki yurttaşlarını “iç karışıklık” nedeniyle uyarmasıydı! Ancak açıklama, daha ziyade Türkiye’yi, Türkiye’nin Suriye politikalarına direnen kuvvetlerini tehdit anlamı taşıyordu!

Tıpkı Gaziantep’teki bombalı saldırının taşıdığı anlam gibi…

KAYBEDEN TÜRKİYE

Tüm bu gelişmeler artık şu sonuca çıkıyordu: Ortasında Hatay’ın bulunduğu bölge, artık istihbarat savaşlarının merkezi haline gelmiştir. Bu savaşta yanlış tarafta yer alan Türkiye ise savaşın en çok kaybedeni durumundadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

FAŞİZMLE AK’LAŞAN TÜRKİYE

Başbakan Erdoğan’ın, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığıyla ilgili olarak söylediği “Yargıya zaten gerekenleri söyledik, gereğini yapıyorlar” sözleri, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinden değerlendiriliyor. Hatta Anayasa Hukukçusu olan eski AKP milletvekili Zafer Üskül, Erdoğan’ın sözlerini “açıkça anayasa ihlalidir” diye eleştiriyor.

Ancak mesele kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlal edilmesinin ötesindedir ve faşizmin, yani emperyalizmin en gerici kesimlerinin diktatörlüğünün açık bir göstergesidir!

Nitekim yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı 5 yıl önce tahrip edilmeye başlamış ve geçen birkaç yıl içinde de ayrılık ortadan kaldırılmıştı!

2012 Türkiye’si, AKYasama, AKYürütme ve AKYargı üçlüsüyle, daha doğrusu üçünün bir arada olduğu tek başlı bir rejimle yönetilmektedir.

ÜÇ KRİTİK DÖNEMEÇ

Türkiye bu tabloya, yargının adım adım tahrip edildiği onlarca uygulamayla geldi. Ancak tüm bu uygulamalar içindeki üçü, büyük dönüşümün kritik virajını oluşturmaktadır. Anımsayalım:

1.) Anayasa Mahkemesi, AKP’yi Anayasa’ya aykırı bulmasına rağmen gereğini yapamadı. Zira “bağımsız” yargı Atlantik cephesinin baskısı altındaydı.

2.) Abdullah Gül, “bulun bir savcı, delillendirin” diyerek TSK’yi hedef alan saldırıyı fiilen başlattı. Bulunan F tipi savcı ile sadece Ergenekon soruşturması başlamadı, aynı zamanda özel yetkili savcılık türünden uygulamalarla Türk yargısı adım adım tahrip edildi. Nitekim Tayyip Erdoğan da kendisini bu davanın savcısı ilan ederek yargıya ağır bir darbe vurdu!

3.) AKP Hükümeti, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştirerek, yargı bağımsızlığına son darbeyi vurdu. Artık AKYargı vardı!

TİPİK GÖSTERGE: ODATV KARARI

AKYargı döneminin son uygulaması, Odatv davasındaki tahliye talebinin reddedilmesidir.

Anımsayacağınız gibi Odatv tutuklamaları, bilgisayarda bulunan(!) bir dosya nedeniyle başlamıştı. Ancak sanıkların avukatları, daha ilk günden, daha sanıklar hâkim karşısına çıkmadan, bu dosyanın virüsle bilgisayarlara bulaştırıldığını bilirkişiye dayanarak kanıtladı.

Ancak, Hâkim “ben teknik işlerden” anlamam diyerek Soner Yalçın ve arkadaşlarını tutukladı.

Odatv sanıkları ve avukatları, iki yıldır bu virüslü dosyayı, başka bilirkişi kurumlarına ispatlattırıyor. Yerli ve yabancı bu bilirkişiler içinde Türkiye’nin en saygın üniversiteleri de var. Ancak AKYargılı bu süreçte sanıklar yine tahliye olamadı…

TÜBİTAK raporu belki etkili olurdu… Başvuruldu, beklendi, rapor bir türlü sonuçlandırılmadı… En sonunda TÜBİTAK raporunu verdi, o dosya sanıkların bilgisayarında oluşturulmamış ve virüslü e-postayla gelmiş ve bilgisayara saklanmıştı!

Kamuoyunda haliyle tahliye beklentisi oluştu. Tamam, hâkim en başında, “ben teknik işlerden anlamam” demişti ama işte Türkiye’nin teknik konusundaki en otorite kurumundan rapor gelmişti…

Ama dedik ya dönem AKYargı dönemiydi diye… Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun tahliye talebi yine reddedildi! Hâkimin gerekçesi bu kez “TÜBİTAK’ın iddiası doğrulanmadı” şeklindeydi…

TÜBİTAK’ı doğrulamaya muktedir daha yukarıda hangi otorite varsa artık… Kim bilir, belki de ulemaya sordular!

AKMEDYA

Medya dördüncü kuvvettir. Yasama, yürütme ve yargı kadar etkili olduğu için böyle nitelendirilmiştir. Bağımsız olması bu nedenle önemlidir.

Ancak tıpkı diğer üç erkin AK’laşması gibi, medya da AKMedya’ya dönüşmektedir!

Yürütmenin, yasamanın ve yargının başı olan Erdoğan, bir süredir neyin haber olacağına ya da olmayacağına tek başına karar vermektedir. Erdoğan, artık açıkça gazete sahiplerinden yazılarını beğenmediği kalemleri kırmasını istemektedir!

Türk medyası, AKMedya sürecine Aydınlık’ın da içinde yer aldığı bir grup medya organıyla ve AK’laşan medyadaki dürüst ve vicdanlı gazetecilerle direnmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

NEREDE BU DEVLET?!

Bu kez acıyı Afyon’da, cephanelikteki patlamada yaşadık. 25 şehit verilen olayın sebebi, yazıyı gazeteye teslim ettiğimizde henüz netleşmemişti!

Tabi bize göre netleşmemişti! Yoksa AKP Hükümeti daha ilk saatlerde olayın sebebini saptamış ve konuyu kapatmıştı! Hükümete göre olay kazaymış ve sayım sırasında olmuş!

Oysa aynı saatlerde Genelkurmay Başkanlığı, resmi açıklamasında patlamanın sebebinin henüz bilinmediğini açıklıyordu! Ama ileri demokrasilerde seçilmişler, atanmışlardan elbette daha iyi bilirler!

ORMAN BAKANI OLAYI SAPTADI!

Hükümet adına ilk incelemeyi ve ilk açıklamayı yapan kişi Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’ydu. Bakan, “Tamamen bir kaza neticesi, muhtemelen bir el bombasının yere düşmesi neticesinde bir patlama.” diyerek kesin konuşuyordu!

Eroğlu, şu sözleriyle, bize İdris Naim Şahin’in kabinede tek olmadığını da ispatlıyordu: “Olay terör saldırısı değil. Hindistan, Pakistan’da sıkça yaşanan olaylar gibi bir olaydır. Bir el bombasının yere düşmesi sonucu meydana gelmiştir.”

Biz benzetmenin zavallılığından ziyade, devletin düştüğü duruma üzüldük!

Zira özellikle Uludere’de 34 yurttaşımızın savaş uçağıyla bombalanmasından itibaren, devletin çöktüğünü izliyoruz! Geçiniz son 8 ayı, sırf son birkaç günde yaşanan şu olaylar bile gelinen noktayı özetlemeye yetiyor.

TÜRK BAYRAĞI TAHRİK ETMEZ, BİRLEŞTİRİR!

PKK Beytüşşebap’a saldırdı, 10 Mehmetçik’i şehit etti. Çatışmada PKK’liler de öldürüldü. PKK’nin bir ilçe merkezine saldırmasından daha tehlikeli olan gelişme ise çatışmanın sabahında yaşandı. Kalabalık bir grup vatandaş, 3 PKK’linin cesedini almak istedi, arbede yaşandı. Askeri araçların önünü kesen, sloganlar atan grup, en öndeki askeri aracın üzerine de bir PKK bayrağı bıraktı.

Asker, gerilimin daha da artmaması için bayrağı araçtan indirmedi ve TSK konvoyu ilçe çıkışına kadar PKK bayrağıyla ilerledi!

Daha vahimi, araç, ilçe askeri lojmanlarının önünden geçerken yaşandı. Üç asker, üstlerinin emriyle, halk tahrik olmasın diye, balkondaki Türk bayrağını indirdi!

VATANDAŞ ASKERİ SAKLIYOR!

PKK Bitlis’te yol kesmiş; arka arkaya sıralanan tüm araçlardan indirdiği vatandaşları bir kenara toplayıp, örgüt propagandası yapmış, sonra da 3 TIR’ı ateşe vermiş.

O esnada cep telefonu kaydı yapan bir vatandaş, görüntüleri Milliyet gazetesine vermiş. Yolun kesildiği sırada araçların içerisinde sivil giyimli 8 asker de bulunuyormuş. Askerler, vatandaşlar tarafından yakındaki bir dinlenme tesisinin mescidinde saklanmış!

TERÖRÜN HEDEFİ NE?

Şırnak Valisi  Vahdettin Özkan, PKK’nin Beytüşşebap saldırının şifresini çözmüş! Vali, bu önemli şifreyi Akşam gazetesine açıklamış: “Beştüşşebap silaha değil okula aşık. Ailelerin bu tavrı, terör örgütünü rahatsız ediyor. Bu yüzden hedef seçildi.”

Valinin açıklaması, Başbakan Erdoğan’ın “Terörün hedefi partimizdir” saptaması(!) ve Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “66 aya karşı çıkan PKK ve laikçilerdir” suçlamasıyla birleştirilince, daha bir bilimsel oluyor!

AKP’NİN VALİLERİ

Siirt Valisi Ahmet Aydın, meydandaki “Türk, Öğün, Çalış, Güven” tabelasını indirtmiş! Star gazetesi olayı “öğünülecek çalışma” diye alkışlıyor!

Vali Aydın, yetinmemiş, tabelayı asanı arıyor: “Bu konuda ne jandarmadan, ne belediyeden ne de hiçbir kurumdan olumlu yanıt alamadık. Tabelayı asan faili meçhul oldu. Kimse sahip çıkmadı. Halkın bazı değerlerini de göz önünde bulundurarak bu tabelanın kaldırılmasının uygun olacağını düşündük. Zaten çevreye yazılan yazılarla bir şey olunmayacağını bilmemiz gerekiyor.”

Tabelayı asan devlet kurumu Vali’den korkmuş, çekinmiş ve astığını söylemekten utanmış ama Vali, üstelik sayesinde bir ile baş olduğu o sözlerin sahibi Atatürk’ten hiç utanmamış!

SEZEN AKSU ÇÖZER!

Tüm bunlar yaşanırken, İstanbul’da başta Sezen Aksu ve Orhan Pamuk gibi isimlerin de yer aldığı, AKP ve BDP destekli bir grup “akil adam” toplanmaya ve ülkenin en önemli sorununu çözmeye hazırlanıyordu!

Çünkü milletin seçtiği 550 vekil topu onlara atmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Eylül 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ESAD’A TEKLİFİ

Başbakan Erdoğan CNN’e ABD’nin Suriye konusunda neden “inisiyatifi olmadığını” açıklamış: “Belki de bu seçimler nedeniyledir, belki ABD’deki seçim öncesi ortamından dolayıdır. İnisiyatif eksikliğinin kökeninde bu olabilir. Hiç kimse bize bunun sebepleriyle ilgili bir şey söylemedi, zaten açıklama yapmak zorunda da değiller.”

Ama Erdoğan her halükarda ABD’ye “minnettar olduklarını” bir kez daha vurgulamış!

Anlaşılan Başbakan Erdoğan, ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in birkaç gün önce basına yansıyan Obama’nın Suriye politikasına yönelik eleştirilerini hiç okumamış! Okusaydı, kuvvet meselesinin seçimlerden daha öncelikli olduğunu anlardı.

İRAN KARŞITI ESAD, EN DEMOKRATTIR!

Erdoğan için değil ama Türkiye’nin bataklığa girmesinden endişe eden AKP’liler için aktaralım. Hizbullah’ın lideri Seyyid Hasan Nasrallah, önceki gün Lübnan’ın Meyadin televizyonuna konuştu ve ABD’nin Esad’a teklifini açıkladı.

Nasrallah’ın belirttiğine göre ABD Esad’a, “İsrail’e karşı tutumunu sona erdirmesi, İran ve Hizbullah’la ilişkisini kesmesi” karşılığında, Suriye krizini bitirmeyi teklif etmiş!

ABD’nin bu teklifini Esad’a, Suriye’de “rejim karşıtlarını” destekleyen Arap ülkelerden biri iletmiş.

Suriye rejimi, daha önce de ABD’nin böylesi bir teklifi olduğunu dolaylı ifadelerle dillendirmişti.

DAVUTOĞLU YALANLARI VE 3 GERÇEK

ABD’nin bu teklifi birkaç nedenle önemlidir, öğreticidir ve AKP tabanı bu gerçeği düşünmelidir:

1.) Bölgedeki ilişkiler incelendiğinde görülecektir ki, ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir liderin demokrat mı, diktatör mü olduğu Washington’u ilgilendirmemektedir. Nitekim ABD’nin bölgedeki çıkarlarının temsilcileri olan Suudi Kralı ve Katar Şeyhi, Suriye’nin devlet başkanından daha demokrat değildir.

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun Suriye politikasını tabana karşı açıklarken savunduğu “zalimin yanında olmama” ilkesi, aslında taşeronluk gerçeğini perdelemek içindir.

2.) ABD’nin Esad’e teklifi, daha önce bu köşede birkaç kez tartıştığımız bir konuya da açılık getirmiştir. CHP’nin Erdoğan’a yönelik “daha geçen yıl ilişkileriniz çok iyiydi, ne oldu da bir günde Esad’a karşı oldunuz” şeklindeki suçlamanın doğru olmadığını belirtmiştik.

Ve demiştik ki; AKP o zaman da yine ABD’nin istediğiyle, Suriye’yi İran’dan koparmak, Tahran’ı bölgede yalnızlaştırmak için Esad’a “dost eli” uzattı!

LAÇİNER’İN İNTİHARI

3.) ABD’nin Suriye’ye teklifi, AKP’nin kamuoyu yaratmak adına söylediği “İsrail Esad’ı destekliyor” yalanını da çürütüyor.

Bakınız bu yalan öyle bir noktaya geldi ki, koskoca üniversite rektörleri bile, AKP yandaşlığı için hem bilimi hem de itibarlarını riske attılar! Örneğin Çanakkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner…

Uzman sıfatıyla köşe yazan, büyük teorisyen sıfatıyla her akşam bir ekranda ağırlanan Sedat Laçiner’in 3 Eylül günü Milliyet gazetesine verdiği tam sayfa röportaj, bu açıdan ibretliktir!

Sedat Laçiner pek çok köşe yazarının da iki gündür alıntı yaptığı bu röportajında İran, Irak, Suriye ve İsrail’in, birlikte PKK’yi desteklediğini savunuyor!

AKP yandaşlığı adına İsrail’i hele de İran’la aynı cepheye yerleştirmek, bir akademisyenin normal şartlar altında intiharıdır! Aslıdan bu kadar bariz olmayan bir yalanı gerçek diye yutturmaya çalışmayı salt siyasi yandaşlıkla da açıklayamayız!

Her neyse, böylesi bir yalana başvurduklarına göre, sandığımızdan daha çaresiz olmalılar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Eylül 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Alman Kalkınma Yardımı Enstitüsü, geçen ay Bonn’da önemli bir toplantı yaptı. Yoğun gündem ve 10 günlük zorunlu yazı molası nedeniyle bu önemli toplantıyı sizlere aktaramamıştık. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Çin ziyareti, bu toplantıdaki bazı görüşleri incelememize vesile oldu.

Önce Merkel’in Pekin çıkarmasından bahsedelim.

Alman basınına göre Merkel’in Siemens, Airbus, BMW, Wolkwagen başta olmak üzere dev şirketlerin yöneticileriyle yaptığı Çin ziyareti, “çok başarılı ve kârlı” geçti.

Pekin-Berlin ilişkisi önümüzdeki dönemde daha da kârlı hale gelecek. Zira Alman Demiryolları Müdürü Rüdiger Grube, yakında Almanya’da üretilen bir ürünün demir yolu ile 23 günde Çin’e ulaşacağını söylüyor. Normal şartlarda bir yük gemisi, Almanya’dan Çin’e 46 günde ulaşıyor.

Yeri gelmişken belirtelim; Çin’in Pekin’den Londra’ya uzanacak “modern ipek yolu” tahminlerden daha hızlı ilerliyor. Bu güzergâhta yer alan Türkiye’deki artan demiryolu hattı sayısı, doğrudan Çin’in bu projesiyle ilgili!

YENİ AKTÖRLER

Gelelim Bonn’daki bu önemli toplantıya…

Dünyadaki genel kabule göre, ABD’nin tek kutup olduğu dönem çok kısa sürdü ve dünya şimdi çok kutupluluğa (daha doğru bir ifade olduğu için biz ‘merkez’ diyeceğiz) doğru yol alıyor.

Bonn toplantısındaki konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri şunlar: ABD, AB ve “yeni şekillendirici güçler” olarak nitelenen BRICS ülkeleri, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika. Bu ülkelerin yanında, bölgesel güçler olarak ağırlığı artan Türkiye, Endonezya ve Meksika bulunuyor.

ÇOK MERKEZLİ DEĞİL, İKİ MERKEZLİ DÜNYA

Bonn’daki toplantıda konuşan Alman Ekonomi Bilimci Helmut Reisen ise faklı düşünüyor. Aynı zamanda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD’nin Kalkınma Merkezi Araştırma Direktörü olan Helmut Reisen, “Yeniden iki merkezli bir dünyaya doğru yol alıyoruz” diyor ve geleceğin iki merkezini ABD ve Çin olarak görüyor.

Reisen’e göre “yeni şekillendirici güçler” merkez değil, sadece “kalkınmanın eşiğindeki büyük ülkelerdir.” Diğer konuşmacılara göre çok merkezli dünyanın aktörleri olan bu ülkeler, Reisen’e göre Çin’le kıyaslanacak güçte değiller.

Ancak Reisen, “ekonomideki başarıları ve ABD’nin siyasi ve ekonomik taleplerinden bağımsız tutumları” nedeniyle, bu ülkeleri aynı zamanda dünya düzenini değiştiren güçler olarak görüyor.

Helmut Reisen’e göre bu yeni güçleri birleştiren en önemli faktör ise “ABD ve Batı’ya karşı oluşturdukları cephe konumudur.”

İKİ MERKEZLİLİK ABD’NİN İŞİNE Mİ GELİYOR?

Reisen’in, çok merkezlilik yerine aslında iki merkezli bir dünyanın oluştuğunu belirtmesi önemli. Bize göre de asıl taraflar ABD ve Çin’dir.

Ancak Resien’in dikkat çeken bir başka görüşü ise bu iki merkezli dünya halinin, ABD’nin işine geldiğini savunması… Helmut Reisen, “ABD’nin çok merkezli bir dünyada güç kaybetmektense iki merkezli düzeni tercih ettiğini ve bu yolda elinden geleni yaptığını” belirtiyor.

Bu farklı ve tartışılması gereken bir görüş. Şimdilik şu üç soruyla bu tartışmaya dâhil olalım: “Çok merkezli bir dünyada güç kaybedeceği” savunulan ABD, Çin karşısında daha mı az güç kaybedecek? Çok merkez yerine, Çin’in tek merkez olarak ABD’nin karşısında olması, daha güçlü bir Çin anlamına gelmez mi? Daha güçlü bir Çin, ABD için daha büyük bir tehdit değil midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

BİRKAÇ MEHMET DAHA ÖLDÜ

BİRKAÇ MEHMET DAHA ÖLDÜ

PKK’nin Beytüşşebap saldırısının ardından birkaç Mehmet daha ölmüş oldu…

“Birkaç Mehmet öldü diye” toplanmayan TBMM, yine toplanmayacak. Çünkü AKP sözcüleri de ilan ettiler ki, TBMM’nin toplanması, PKK’ye teslimiyet anlamına gelir. Toplanmayarak, teslimiyetlerinin anlaşılmasını engellemiş oluyorlar!?

Başbakan Erdoğan daha köklü bir çözüm emretti: “Medya şehit haberlerini hiç vermesin, yok saysın.” Böylece birkaç Mehmet ölmemiş olacaktı!

Başbakan Erdoğan’ın talimatı medya yöneticilerini harekete geçirdi. Örneğin Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, Şemdinli’de hayatın normal olduğunu göstermek için dağa çıktı, çiçekli bir masa kurdu, sandalyeden manzara izledi…

Bakalım Beytüşşebap’ta birkaç Mehmet’in ölmesi nasıl yok sayılacak? Bakalım hangi medyanın genel yayın yönetmeni, Beytüşşebap dağlarında brunc verecek?!

3 YILDIR UYGULANAN REÇETELER

Son üç yılda, her “birkaç Mehmet öldüğünde”, daha ciddi reçete sunanlar da oldu elbette.

Kimi gerillaya karşı Özel Harekât Polisi önerdi, uygulandı!

Kimi, “düzenli ordu değil, özel birlikler dağa çıkmalı” dedi.

Sonra “profesyonel ordu” dediler, bedelli askerlik çıkardılar, kısmen paralı askerliğe geçtiler. Ancak yine de ölenler birkaç Mehmet’ti, Mehmet beyler değil!

Kimisi, Kandil’i havadan bombalayalım dedi, uygulandı. Jetler kayalıklara periyodik bomba bırakıp bırakıp döndü.

Kimisi “karakolları güçlendirelim” dedi, yakında “duvar örelim” de derler!

Kimisi “ABD’den istihbarat alalım” dedi, uygulandı; daha doğrusu ABD’yle anlık istihbarat paylaşıldı! ABD Türkiye’yle istihbarat paylaşırken, PKK’ye istihbarat sağladı!

ŞEMDİNLİ’DEN ÖCE OSLO’DA KUCAKLAŞILDI

3 yıl boyunca bu reçeteler uygulanırken, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi Oslo’da PKK şefleriyle kucaklaşıyordu. Erdoğan’ın adamı, PKK şeflerinden, rahatsız oldukları kamu görevlilerinin ismini istiyordu.

PKK şefleri Oslo’da listeyi verirken, PKK itirafçıları da Silivri’de TSK komutanlarını şikâyet ediyordu özel yetkili savcılara, hâkimlere…

Hakan Fidan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok’a, Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 anlaştığını müjdelerken, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, terör örgütü yönetmekten tutuklanıyordu!

Velhasıl BDP milletvekillerinin Şemdinli’de PKK’li teröristlerle kucaklaşmasından daha önce Erdoğan’ın temsilcisi Oslo’da o teröristlerin şefleriyle kucaklaşıyordu!

TERÖRLE MCÜADELE, ABD’YLE MÜCADELEDİR

Yani aslında “Siyasetle müzakere, teröristle mücadele” diyenler yalan söylüyordu; çünkü mücadele yerine müzakere ediyorlardı.

Çünkü mücadele etmek isteyenlere çözüm reçetesi hazırdı. Anımsatalım:

Tarih 20 Mart 1995. Türk Ordusu, Irak’ın kuzeyine 44 gün süren Çelik Harekâtı düzenledi. ABD, istihbaratını aldığı bu harekâtı önlemek için Gazi mahallesinde Alevi-Sünni çatışması tezgâhlamış ancak 10 gün erteletebilmişti. Bu nedenle Türk Ordusu, Başbakan Tansu Çiller’i bile harekât başladıktan birkaç saat sonra haberdar etmişti!

Sonuç mu? Türk Ordusu ABD’nin kukla devletini dağıttı, PKK’nin belini kırdı, CIA eğittiği beş bin peşmergeyi Guam adasına taşıdı!

Yani terörle mücadele için, ABD’yle mücadele edeceksin! Kendi topraklarında karakolunu savunmayacak, ABD’nin topraklarında PKK’yi vuracaksın!

Ha bunun için önce bağımsız ve milli olman gerekiyor tabi…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Eylül 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İRAN-MISIR EKSENİ

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Bağlantısızlar Zirvesi nedeniyle 30 yıl aradan sonra İran’a giden ilk Mısır cumhurbaşkanı olması ve iki ülkenin 30 yıl sonra yeniden diplomatik ilişki kurması, Türk basınında gerekli ilgiyi görmedi. Hatta Mursi konuşurken Suriye heyeti salonu terk etmemiş olsa, haber bile olmayacaktı!

Mursi’nin Suriye heyetinin hoşuna gitmeyen konuşması, Ankara’nın aksine, Kahire ve Tahran’da farklı yorumlanıyor. Tahran, Mursi’nin iç politika gereği konuştuğunu, zira Mısır’da Tahran-Kahire yakınlaşmasına tepki gösteren kesimlerin bulunduğuna dikkat çekiyor.

Mursi’nin siyasi işlerden sorumlu yardımcısı Pakinam eş-Şarkavi’nin açıklaması Tahran’ı doğrular nitelikte. Eş-Şarkavi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Mursi’nin Suriye konusunda attığı adımların İran gibi önemli bir ülkeyle ilişkilerde yeni bir sayfa açılmasını sağlayacağını” belirtti. Eş-Şarkavi, Mursi’nin İran’a yaptığı ziyaret ve Suriye konusundaki girişiminin, “İran tarafında da karşılık bulacağını umduğunu” ifade etti.

Kuşkusuz Suriye konusunda bir İran-Mısır ekseni oluşması ABD’nin hoşuna gitmemektedir.  Dahası Camp David ile bölgede İsrail’in güvenliğini ve ABD’nin çıkarlarını sağlayan Mısır devletinin, 30 yıl aradan sonra İran’la diplomatik ilişki kurması bile başlı başına olaydır ve bölgenin çıkarınadır.

SUK ZAYIFLIYOR, UKK GÜÇLENİYOR

İran ile Mısır’ın Suriye konusunda bir işbirliği oluşturmasının ilk somut meyvesi İstanbul-Hatay merkezli Suriye Ulusal Konseyi’ne karşılık, Kahire merkezli Ulusal Koordinasyon Kurulu’dur.

Suriye Ulusal Konseyi SUK zayıflarken, Ulusal Koordinasyon Kurulu UKK güçlenmektedir. Bu duruma bir panzehir olarak Paris’in ortaya attığı “geçici hükümet kurun, biz tanırız” önerisi, SUK’u daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirdi. SUK, Ankara’da geçici hükümet niyetine kurulan 95 kişilik Suriye Ulusal Geçiş Konseyi’ni tanımadığını açıkladı! Dahası bu yapıyı “Özgür Suriye Ordusu’nun bir girişimi ve rejimi yıkma amacını saptıran bir oyun” olarak değerlendirdi.

UKK adına konuşan Monzer Haddam da, Ankara’da kurulan bu yapıyı “boş hayal” olarak niteledi.

İRAN-MISIR İŞBİRLİĞİ, TÜRKİYE İÇİN ŞANS

UKK Başkanı Hasan Abdülazim’in Çin’in resmi haber ajansı Xinhua’ya yaptığı açıklamalar, İran-Mısır eksenli yeni çözüm modeline işaret ediyor. Abdulazim, “İran ve Mısır’ın önerilerinin birleştirilmesi, Suriye krizinin çıkış yolu olacaktır” diyor.

İran’ın önerdiği çözüm modeli şöyle: Suriye hükümeti ve muhalif güçler ile müzakere yapmak için uygun atmosferin yaratılması, ateşkes yapılması ve irtibat grubunun oluşturulması.

Mursi tarafından açıklanan Mısır’ın önerisi ise şu: Suriye krizinin siyasi yoldan aşılması için Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye’den oluşan dörtlü irtibat grubunun oluşturulması.

Türkiye’nin de içinde yer alması istenen bu bölgesel çözüm modeli, her şeyden önemlisi ABD baskısı altındaki Ankara’yı rahatlatacaktır!

ORTADOĞU DENGESİ DEĞİŞİYOR

Suriye merkezli Ortadoğu satrancında inisiyatif bölgeye geçmiş durumda… Asya cephesi büyürken, Atlantik cephesindeki kimi kuvvetler sahneden çekilmeye hazırlanıyor!

Bu tabloya Mısır’ın dâhil olması, ABD için büyük yenildi. Bu nedenle Çin, İran-Mısır ilişkisinin Ortadoğu’da dengeleri değiştireceğini savunuyor. Çin’in resmi haber ajansı Xinhua’da çıkan bir yorum-analizde, bu ilişkinin ABD’ye darbe indireceği savunuluyor: “Yıllardır birbirini düşmanca karşılayan Mısır ve İran’ın barışması, hem bölgesel istikrara hem İslam dünyasının dayanışmasına yararlı olacak. Bir de, ABD’nin Ortadoğu’daki uzun vadeli önemli ortağı olan Mısır’ın, İsrail’le de resmi diplomatik ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle Mısır ile İran arasındaki ilişkilerin iyileşmesi, Ortadoğu’daki diplomatik yapıya büyük etki getirmenin yanı sıra, ABD’nin büyük Ortadoğu stratejisi ile ABD ve İsrail’in İran’ı tecrit etme çabalarına da doğrudan darbe indirecek.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ESED YİNE ESAD OLDU

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın isminin Beşşar Esed yapılması, AKP Hükümeti’nin Esad karşıtı tutumunun sembolik bir ifadesiydi; Esad kardeşti, Esed ise zalim!

Kimi AKP yandaşı kalemşorlar bu saçmalığın teorisini bile yaptılar. Öyle ki devletin kimi resmi kurumlarını da bu saçmalığa alet ettiler. Esad’ın Esed yapılma sürecinde, Türkçeyi anımsadılar!

Şöyle ki, AKP Hükümeti, Esed denilmesini zorunlu hale getirebilmek için şu yola bile başvurdu. Anadolu Ajansı AA, aboneleri olan çeşitli basın-yayın kuruluşlarının Esed demesi için konuyu bir bilene, Türk Dil Kurumu’na götürdü.

KEMAL’İ DE KEMEL YAPAR BUNLAR

TDK uzmanları(!) basın yayın organlarında “Esat, Esad, Eset, Esed” gibi farklı biçimlerde yazılan ve adının yazımı üzerinde mutabakata varılamayan Suriye Devlet Başkanı’nın adının “Beşşar Esed” olarak kullanılması gerektiğine karar verdi! Üstelik bunu kılıfına da uydurmuşlardı. Nasıl mı?

TDK uzmanları, “Arap ve Fars kökenli bazı kişi adları, hem Türkler hem de Araplar ve Farslar tarafından kullanılmaktadır. Bu tür adlar Türkler tarafından kullanıldığı zaman Türkçe söylenişlerine göre yazılırlar” diye görüş belirtti!

Yani Esad, Türkçe ses uyumuna uysun diye Esed olmalıydı! Bu mantıkla yakında Cemal’e Cemel, Mustafa Kemal’e de Mustafa Kemel demeye başlarlar!

ERDOĞAN ESED DEĞİL, ESAD DEDİ

Sonuç itibariyle o günden beri AKP ve yandaşları Esad’a Esed demektedirler ve Esad şeklinde yazmayı ve telaffuz etmeyi sürdürenleri “zalim” destekçisi saymaktadırlar.

Bu saçmalıkları neden mi yazıyorum? Şundan…

Başbakan Erdoğan önceki gün Kanaltürk televizyonunda kendi seçtiği beş genel yayın yönetmeninin sorularını yanıtladı. 1.5 saatlik programın son bölümünde Suriye konuşuldu.

Erdoğan ise hiç Esed demedi ve Beşar Esad’dan Beşar Esad olarak bahsetti. Yani aslında Başbakan Erdoğan doğrusunu yaptı!

Hatta “Erdoğan Esad dediğine göre yarından tezi yok tüm Esed’çiler Esad demeye başlarlar” diye de düşündüm. Dün gazetelerin internet sayfalarını bu gözle inceledim.

YENİ ŞAFAK VE ZAMAN, ERDOĞAN’I DÜZELTTİ!

Örneğin Sabah ve Star gazeteleri, Başbakan’ın cümlelerini sayfasına aynen geçirmiş; Esad, Esad olarak kalmış yani…

Ama Yeni Şafak, Başbakan Erdoğan’ın yanlışını düzeltmiş! Gazete Erdoğan’ın tüm Esad’larını kâğıda Esed diye geçirmiş!

Cemaatin yayın organı Zaman da Başbakan Erdoğan’ı düzeltenlerden! Zaman, Erdoğan sanki Esad yerine Esed demiş gibi yazmış ve okurlarına sunmuş!

Bugün gazetesinin durumu ise daha trajik… Zira programı bölüm bölüm hem görüntülü hem de yazılı vermişler internet sitelerinde. Yani her konuda önce görüntüyü izliyorsunuz, sonra da yazıyı okuyorsunuz. Sonuç? Görüntüde Esad, yazıda Esed!

Acaba Başbakan Erdoğan’ın sözleri, AKP’nin resmi internet sitesinde nasıl yer alıyor diye bakınca, partisinin de Erdoğan’ı düzelttiğini gördüm! Başbakan Erdoğan’ın Kanaltürk’teki konuşmasının tamamını veren Akparti.org.tr’de tüm Esad’lar, Esed’di!

ZABITA GİREBİLİR, MİLLETVEKİLİ GİREMEZ!

Erdoğan’ın 1,5 saatlik programını özetleyen bir cümlesiyle bitirelim yazımızı… Erdoğan, Hatay’daki Apaydın mülteci kampına girmek isteyen ama giremeyen CHP milletvekiline bakın nasıl sesleniyor?

“Sayın Kılıçdaroğlu eğer böyle bir şey arzu ediyorsa, bunun iznini talep eder. Ondan sonra biz de gerekli değerlendirmeleri yaparız. ‘Şu kamp uygundur’ deriz; oraya göndeririz. Öyle, ‘ben şuraya girmek istiyorum, buraya girmek istiyorum…’ yok öyle şey. Zabıta mısın sen, öyle her istediğin yere gireceksin. Böyle şey yok.”

Demek Hurşit Güneş zabıta olmalıydı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

ABD, AKP’Yİ ORTADA MI BIRAKTI?

Washington’un Suriye konusunda daha ileri gitmemesi ve Batı basınında çıkan kimi AKP eleştirileri, taban baskısı yaşayan AKP yöneticilerine yeni bir propaganda olanağı yarattı. Ekrana çıkan hemen her AKP yöneticisi, “Hani ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronuyduk?” diyerek üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalışıyor.

Tartışılan konuyla ilgili olmasa da meseleyi buraya getirmeleri, tabandaki baskının büyüklüğüne işarettir; bu açıdan AKP’nin kendini aklamaya çalışması anlaşılabilir.

Ancak AKP’li olmayanların bu iki olgudan hareketle Türkiye’yi Suriye konusunda ABD’den daha hevesli varsayması ve hatta daha da ileri giderek, ABD’nin AKP’yi Suriye konusunda yarı yolda bıraktığını iddia etmesi anlaşılamaz! Çünkü gerçek değildir!

ABD PATRON, AKP TAŞERONDUR!

Peki, gerçek nedir?

1.) Suriye’ye saldırıda ana yüklenici elbette ABD’dir. Ancak ABD, Irak yenilgisiyle ortaya çıkan Asya-Pasifik merkezli yeni stratejisi gereği, görevi alt yükleniciye vermiştir.

Elbette ana yüklenici işin asıl sahibidir ve tüm planlamanın başındadır; alt yüklenici kendisine verilen plana uygun olarak pratik işlerin yürütülmesinden sorumludur.

2.) İşi alan alt yüklenici yani AKP Hükümeti bu görevi tam olarak yerine getirememiştir. Çünkü hem askeri çözüme TSK’yi mecbur edememiştir hem de karşısında oluşan bölgesel bloğu aşamamıştır.

Ana yüklenici ile alt yüklenici arasındaki ilişki işte bu andan itibaren sorunlar üretmeye başlamıştır!

Tüm bu gerçekleri atlayarak, AKP Hükümeti’ni Suriye konusunda ABD’den daha istekli varsaymak ve Washington’un AKP’yi yarı yolda bıraktığını savunmak bir kere ilişkinin doğasına terstir!

DELİĞE SÜPÜRÜLME TAKVİMİ HIZLANDI

Kuşkusuz ABD, AKP’yi ortada bırakabilir. Nitekim Başbakan’ın danışmanı, bu ilişki nedeniyle “Erdoğan’ı deliğe süpürmeden önce bir güzel kullanın” demişti Amerikalılara…

Ancak bu ortada bırakma durumu, bir ABD taktiği olarak değil, bir siyasi yenilgi nedeniyle zorunlu olacaktır. Yani ABD, sırf AKP’yi ortada bırakmak için ortada bırakmayacaktır; ABD Suriye konusunda Çin-Rusya-İran bloğunu aşamadığı ve Şam rejimini yıkamadığı için bu tercihe mahkûm olacaktır.

Nitekim bu süreç başlamıştır! Batı basınındaki AKP karşıtı analizler de ilk işaretlerdir.

ABD DE, AKP DE YARI YOLDA KALDI!

Gelin “ABD’nin AKP’yi yarı yolda bıraktığı” iddiasının, mevcut gelişmelerin tersi olması halinde de geçerli olup olmayacağını sorgulayalım:

Örneğin Beşar Esad, Hillary Clinton ve Ahmet Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi hızla yıkılsaydı, ABD AKP’yi yarı yolda bırakmış olur muydu? Örneğin Şam rejimi direnemeseydi ve AKP’nin organize ettiği muhaliflere aylar önce yenilseydi, Batı basınında şu anda okuduğumuz AKP eleştirileri yine de olacak mıydı?

Örneğin Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye dışarıdan müdahaleye olanak tanıyan tasarıları veto etmese, hatta sadece çekimser kalsa? Örneğin Çin ve Rusya, Atlantik’in Ortadoğu’yu biçimlendirme girişimine barikat kurmasa, hatta sadece seyirci kalsa? Örneğin İran “Suriye’ye saldırı, bize yapılmış bir saldırıdır” demese?

Kısacası AKP Hükümeti önüne konulan görevi, yani Beşar Esad’ı ve Şam rejimini yıkma görevini yerine getirebilseydi, yine de “ABD, AKP’yi yarı yolda bıraktı” diyecek miydiniz?

Kuşkusuz diyemeyecektiniz!

O nedenle belirtelim: Tamam AKP yarı yolda kalmıştır ama ABD bıraktığı için değil, ikisi de Şam Kalesi’ni düşüremediği için!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2012

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın