Posts Tagged AKP
AKP’YE AÇILIM YANITI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/04/2013
Başbakan Tayyip Erdoğan “PKK’nin silahlı geri çekilmesine TSK müdahale eder” diye uyarıyor, yardımcısı Bekir Bozdağ da “Anayasa’dan Türk kelimesini çıkarmıyoruz” diyor…
TSK’nin PKK ile mücadelesinin fiilen zaafa uğratıldığı ve Türk’ün Türkiyeli yapılmaya çalışıldığı şartlarda, kuşkusuz her iki “açılıma ince ayar” kabilindeki açıklamanın da bir geçerliliği yoktur.
Peki, neden böyle bir açıklamaya ihtiyaç duydular?
Yanıt, Aydınlık’ın manşetinde yer alan son anketin sonuçlarında: Açılım, AKP’yi eritiyor!
Genel seçimler için oyu yüzde 50-54 bandında, yerel seçimler için oyu yüzde 60-64 bandında çıkan AKP’nin yerel seçim oyunun, Öcalan’ın Nevruz mesajından sonra yüzde 38’e düşmesi, milletin AKP-PKK ortaklığına somut tepkisidir!
AÇILIM TUZAĞI GÖRÜLDÜ
Nitekim Başbakan Erdoğan’ın önce “baldıran zehri içtim” demesi, sonra “ateş üstünde yürüyoruz” ve “sırat köprüsünden geçiyoruz” demesi, bu sonuçları en başından az çok tahmin etmesindendir.
Başbakan Erdoğan’ın iki ay önce özellikle Karadeniz milletvekillerini “bölgesini ikna etmekle” görevlendirmesi, şimdi ortaya çıkan bu “erime” gerçeğini önlemek içindi.
Sonuçlara bakılırsa, milletvekilleri milleti ikna edememiş! Etmesi de mümkün değildi zaten.
Zira PKK ile müzakerenin ve Öcalan ile ortaklığın “barışı” değil “savaşı” getireceği görülüyor. Hem Türk Mehmet’i hem de Kürt Mehmet’i emperyalist planlar için Ortadoğu’ya sürmenin hedeflendiği anlaşılıyor. Millet, AKP sözcülerinin “Türk ve Kürt ortaklığı ile Ortadoğu’yu yeniden şekillendireceğiz” demesinin Irak’a, Suriye’ye ve İran’a müdahale demek olduğunu, Arap ve Fars düşmanlığı anlamına geldiğini görüyor.
Öcalan’ın AKP ile İslamcılıkta buluşması ve Kürt’e “demokratik modernite sisteminde mezhep ve tarikat mensupluğunu” reva görmesi, Kürt yurttaşlarımız arasında da tepki topluyor.
AÇILIM TAKVİMİNDE DURUM
Başbakan Erdoğan’ın yeni yılın hemen başında Öcalan’la görüşüldüğünü açıklamasından sonra sürece dair tek hedef olduğu ilan edilmişti: Pazarlıksız PKK’ye silah bıraktırılması!
Hükümete yakın isimler tarafından açıklanan bu hedefin yol haritası da şöyleydi:
1. Mart’ta Öcalan çekilme ve silahları bırakma çağrısı yapacak.
2. Mayıs sonuna kadar geri çekilme tamamlanacak.
3. Haziran’da silahlar bırakılacak.
Peki, yol haritası gerçekleşiyor mu? Bakalım:
1. Öcalan silahları bırakma çağrısı yapmadı. Tersine PKK’ye İran, Irak ve Suriye hedefleri çizdi.
2. Mayıs sonuna kadar tamamlanacağı söylenen geri çekilme başlamadı. Kandil, yasal güvence sağlanmadan çekilmeyeceklerini ilan ediyor. Murat Karayılan yasallık sağlansa bile çekilmenin sonbahara sarkacağını belirtiyor.
3. Ortaya çıkan bu tablo karşısında Erdoğan, canlı yayınında yardımcılarını uyarıyor ve “tarih konusunda açıklama yapmak doğru değil” diyor. Erdoğan çareyi takvimi genişletmekte arıyor ve “yılsonunu hedefliyoruz” diyor.
8 NİSAN’DA SİLİVRİ’YE
Türkiye artık tarihi bir dönemece girmiştir. Türk milletinin adına, vatanına, bayrağına ve diline sahip çıkma eylemi, artık daha fazla geciktirilemez!
Türk ve Kürt, Laz ve Çerkez, Alevi ve Sünni, sağcı ve solcu, muhafazakâr ve ulusalcı, aydın ve işçi, emekli ve öğrenci, kadın ve erkek, tekmil milletin bu tarihi dönemeçte ülkesine sahip çıkması artık zorunludur, görevdir ve acildir.
Türk milletinin Türkiye’ye sahip çıkmaya başlayacağı yer ise Silivri, tarihi de 8 Nisan’dır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Nisan 2013
AKP ve PKK, İRAN HEDEFİNDE BİRLEŞTİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/01/2013
Ahmet Türk TBMM’de gazetecilerle sohbeti sırasında, Paris suikastının arkasında İran ve Suriye olduğunu açıklamış. Keza AKP çevrelerinden de benzer açıklamalar geliyor.
İlk günkü karşılıklı suçlamaların ardından, tarafların İran’ı hedef göstermekte birleşmesi hem anlamlıdır, hem de suikastla amaçlananı ortaya koymaktadır!
WASHİNGTON KOMPLOSU
Kuşkusuz hem AKP hem de PKK’nin İran ve Suriye’yi Paris suikastının arkasındaki adres olarak sunmaları bir veriye değil, ABD’nin dayattığı yeni politik hattın ihtiyaçlarına dayanıyor.
Sundukları gerekçe de özetle şöyle: “AKP’nin Kürt meselesini çözmesi, Türkiye’nin büyümesi ve Ortadoğu’da güçlenmesi demek. Kürt meselesinin çözümü ise AKP ile PKK’nin anlaşmasına bağlı. İran ve Suriye, Türkiye’nin güçlenmesini istemediği için AKP-PKK görüşmelerine karşı çıkıyor.”
Kendi içinde bile bir mantığı olmayan bu yaklaşım, kuşkusuz “barış” anonslu medya kalemleri üzerinden kamuoyunu teslim almaya dönük. Üstelik bu yaklaşım öyle bir komplo içeriyor ki, karşılığında Tahran ya da Şam’ın kalkıp aynı mantıkla, “Sırf Suriye’yi köşeye sıkıştırmak için önce Paris’te suikast düzenlediler, sonra da suçu Şam’a attılar” bile demesi mümkündür!
ABD – BATI ASYA ÇARPIŞMASI
Oysa gerçek şudur: ABD yıllardır, bölgede sıçrama tahtası olarak kullanacağı ve ikinci bir İsrail işlevi taşıyacak bir Kürt devleti peşindedir. Birinci ve İkinci Irak savaşlarıyla bu yapı büyük oranda inşa edilmişti. Ancak resmiyete kavuşması, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki bu yapıyı himaye etmesine ve bölgeye karşı savunmasına bağlıdır. AKP, sıcak para ihtiyacıyla ABD’nin bu planını kabul etti ve Kuzey Irak’ı himayeye soyundu. Kuzey Irak’taki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e bağlanması için Şam hedef alındı. Ancak böylesi bir yapı sadece Irak ve Suriye’yi bölmekle kalmayacak, ileride Türkiye’yi de parçalayacaktır. Nitekim bu gelişmeye engel olamazsa, İran da aynı tehditle yüzleşecektir.
Bu nedenle bölgede iki ayrı cephe oluştu. ABD’nin cephesinde AKP, Kuzey Irak, PKK ve Suriyeli rejim karşıtları var. Karşılarında ise Çin ve Rusya’nın desteğini alan İran, Irak, Suriye hattı var.
Savaş, “bölgenin (Batı Asya) çıkarı mı” yoksa “ABD’nin çıkarı mı” sorusunun yanıtı için bu iki cephe arasında sürmektedir.
Nitekim BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın AKP’nin Öcalan’la başlattığı sürece “İmralı-Erbil” adını önermesi, bu gerçeğe ve cepheleşmeye işaret etmektedir!
MÜZAKERE BARIŞ DEĞİL SAVAŞ GETİRİR
AKP medyasının PKK’yi bazen Suriye’nin bazen de İran’ın ve hatta kimi zaman da Ergenekon’un kontrolündeki bir aktör olarak sunması Atlantik cephesinin ihtiyaçları içindir. Yoksa ellerindeki tüm istihbarat verileri, PKK’yi asıl kontrol eden gücün ABD-İsrail olduğunu ortaya koymaktadır.
Kuşkusuz 1999’a kadar Öcalan Suriye’nin kontrolündedir ve “yerel” ile “bölgesel” arası bir konumdadır. Ancak ABD Öcalan’ı Türkiye’ye şartlı teslim ederek, onu “uluslararası” bir konuma yükseltmiştir. Beşar Esad’ın PKK’nin Suriye kolu olan PYD’yle ilişkisi ise ABD’ninki gibi stratejik değil, taktikseldir ve dönemseldir; karşıtlarının çelişkisinden faydalanma amaçlıdır ve vatan savunması düzlemindedir!
Ve kuşkusuz İran da PKK’yi kontrol etmek istemektedir. Tahran’ın geçen yıl PKK’nin İran kolu olan PJAK’a yönelik kapsamlı operasyonları sonrasında, örgütün bir kanadını o da bir ölçüde teslim aldığı doğrudur. Ancak bu gerçek, PKK’yi esas kontrol eden kuvvetin ABD olduğu gerçeğini değiştirmez.
Ve bitirirken belirtelim. AKP ile PKK’nin müzakeresi elbette İran ve Suriye’yi rahatsız edecektir. Ancak müzakerenin içerik ve hedefi dikkate alınırsa, Ankara’nın rahatsızlığı Tahran ve Şam’a göre daha fazla olmalıdır! Zira ABD’nin projesi İran ve Suriye’den çok, Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır; elbette Türklerin ve Kürtlerin de…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ocak 2013
AKP TARZI SİYASET
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/01/2013
Abdullah Öcalan’la görüşen kardeşi Mehmet Öcalan televizyon meselesini şöyle açıklıyor: “Televizyon kendi talebi değildi. Cezaevi müdürünün iknası sonucu televizyonu kabul etti.”
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise şöyle açıklıyor: “İmralı’da idari ve gözlem kurulu var. Bu kurul Abdullah Öcalan’a çeşitli disiplin cezaları vermiş. 2011’de bu cezalar sona ermiş. Bir yıl kendisi gözlenmiş. Sonuç olarak uyumsuz davranışlarının olmadığı gözlemlenmiş ve televizyon verilmesine karar verilmiş. Buna ceza infaz kurumu karar veriyor.”
Gelin en iyisi birkaç gün öncesine dönelim ve Başbakan Erdoğan’ın Senegal’deki şu açıklamasını anımsayalım: “Öcalan 12 metrekarelik yerde kalıyor, karyolası, her şeyi var. Radyosu vardı, şimdi o radyoyu televizyon ile değiştirecekler. Ben talimatı verdim belki de değiştirmişlerdir bile. Talimatı vereli epey oldu. Bir televizyonu oraya koyun dedim.”
Başbakan ile Başbakan Yardımcısı’nın 3 gün arayla yaptığı bu açıklamalara bakılırsa ya “AKP tarzı siyasete uygun olarak yine millete yalan söylüyorlar” diyeceğiz ya da “Erdoğan, İmralı idari ve gözlem kurulu başkanı olmuş” diyeceğiz!
Siz tercih edin!
ERDOĞAN’A GÖRE ÖCALAN TERÖRİST DEĞİL
Başbakan Erdoğan, birkaç kez dile getirdiği şu sözleri, son süreçte de kullandı: “Bölücü terör örgütüyle mücadele ederiz, siyasi uzantısıyla da müzakere ederiz. Terör örgütüyle bir şey müzakere etmedik.”
Hatta Erdoğan bir konuşmasında, müzakereyle görüşmelerin farklı şeyler olduğunu kaydederek, “Görüşmeleri yaparsınız. Görüşme esnasındaki gelişmelere göre de adımınızı atarsınız.” diye konuştu.
Peki, o zaman bugün yapılan ne? Yine Erdoğan’ın ağzından açıklayalım: “Eğer müzakere edilen başlıklara sadık kalırlarsa süreç devam eder. Ama kalmazlarsa bunu devam ettirmeyiz.”
Farkındayım, Erdoğan’ın sözleri birbirini tutmuyor ve her konuşması bir öncekini tekzip ediyor. İşte bu AKP tarzı siyasettir. Ve tıpkı televizyon meselesinde olduğu gibi “AKP, sürekli millete yalan söylüyor” demeyeceksek, “terör örgütüyle müzakere etmedik” diyen Erdoğan’ın artık Öcalan’ı terörist olarak görmediğini kabul edeceğiz!
YENİ KAVRAMLARLA PSİKOLOJİK SAVAŞ
Bu aslında müzakere sürecini beslemek ve kamuoyunu hedefe yönlendirmek üzere yapılan, ABD ürünü bir psikolojik savaş yöntemidir. PKK ile Öcalan’ı uygun bir üslupla birbirinden ayırmak ve aşama aşama onun bir terörist olmadığını satır aralarında işlemek, bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Nitekim bu yöntem, 15 gündür sıklıkla uygulanmaktadır. İşte örnekler:
Taraflar “ateşkes” yerine “çatışmasızlık ortamı” gibi daha yumuşak kavramlar kullanıyorlar. “Demokratik özerklik” yerine bu aşamada “yerel yönetim” veya “güçlendirilmiş yerel yönetim” diyorlar. “Müzakere” yerine “diyalog”, “Öcalan” yerine “İmralı”, “PKK” yerine “Kandil” isimlerini kullanıyorlar. Hatta “devlet” yerine de “ünite” demeye başladılar!
AKP medyası da süreci bu yeni terminolojiyi kullanarak şöyle tarif ediyor: “MİT, Kandil’i “silah bırakmaya” ikna etmek için İmralı’yla diyalog kurdu. Kandil, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve demokratik bir ünite oluşturulmasını istiyor.”
Oysa yeni kavramlarla yumuşatılan cümle, aslında tam olarak şu demektir: “Erdoğan, PKK’yle pazarlık yapmak için Öcalan’la müzakereye başladı. PKK’nin şartı, devletin bölünmesi sonucunu doğuracak olan demokratik özerkliktir.”
DEVLETİN HİZMETİNDEN, DEVLETLE PAZARLIĞA
Kategorik olarak devletin Öcalan’la görüşmesine karşı değilim. Ancak kimin, ne amaçla görüştüğü kritik önemdedir!
Örneğin Albay Atilla Uğur’un Öcalan’ı sorgulaması ve Türk Ordusu’nun Öcalan’la görüşmesi, PKK’nın sınır dışına çekildiği ve terörün sıfırlandığı bir beş yıllık dönem yaratmıştır. 2004 yılına kadar süren bu süreç, Öcalan’ın ifade ettiği tarzıyla “devletimin hizmetindeyim” dönemidir!
Ancak AKP’nin ABD adına yürüttüğü türden müzakereler, Öcalan’ı devletin hizmetinden çıkarmış ve onu devletle pazarlık yapan bir otorite haline getirmiştir. Bu tip süreçler, 2009’da da olduğu gibi “barışı” getirmez, PKK’nin daha da güçlenmesini sağlar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2013
TC İLE PKK SAVAŞIYOR, AKP İSE TARAFSIZ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/12/2012
Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı atanması sonrasında faaliyete geçen bir kurum var: Stratejik Düşünce Enstitüsü SDE.
Bu kurumun kendisini nasıl tanımladığını aktarırsam eğer, sizler de SDE hakkında fikir sahibi olursunuz: “SDE, stratejik derinliğine ve tarihi sorumluluğuna doğru emin adımlarla yol alan Türkiye’nin ulaşmak istediği büyük devlet idealinde önemli bir dönüm noktasıdır.”
Bir kurumun kendisini “büyük devlet idealinde” nasıl önemli bir dönüm noktası görebildiği, kuşkusuz bilimin sınırları dışındadır!
Bir “dönüm noktası” olan bu kurumun Yüksek İstişare Kurulu’ndaki kimi isimler, SDE’nin misyonunu anlamamızı sağlayacaktır: Sacit Adalı, Mustafa Karaalioğlu, Doğu Ergil, Faik Tarımcıoğlu, İhsan Dağı, Osman Can, Salim Uslu, Ümit Fırat…
SDE’nin Başkanı ise televizyonlarda hemen her gün gördüğünüz bir isim: Yasin Aktay. Kendisi son olarak AKP’nin MKYK üyesi oldu!
AKP’NİN BAŞ DÜŞMANI TÜRK ULUSALCILIĞI
Derdimiz size bir kurumu tanıtmak değil elbette; bu kurumun hazırladığı “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002-2012” isimli çalışmayı sorgulayacağız.
Yasin Aktay, SDE’nin 148 sayfalık bu çalışmasıyla ilgili Star gazetesine yaptığı açıklamada üç önemli ve kritik konuda kendisinin, daha doğrusu partisinin görüşlerini ortaya koyuyor:
1. Aktay, öncelikle Türk ulusalcılığını hedef alıyor: “Kürt ulusu diye yola çıktığınızda, zaten Kürtlerin de Türkiye’nin de başına bunca iş açmış olan Türk ulusalcılığına simetrik bir yanlış talebinde bulunmuş oluyorsunuz. Hani ulusalcılık kötü bir şeydi? Türk ulusalcılığı Kürt sorununu doğurdu diyorsak Kürt ulusalcılığının nelere kadir olabileceğini Allah bilir.”
Aktay’ın daha doğrusu AKP’nin “Türk ulusalcılığını” hedef alarak “dönüştürmeye” soyunduğu Türkiye kuşkusuz artık “demokratik” değildir! Nitekim Başbakan Erdoğan açık bir şekilde “kuvvetler ayrılığını” yani demokrasiyi ayak bağı gördüğünü ilan edebilmektedir.
AKP, HEP’İN HEDEFLERİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ
2. Yasin Aktay, Türkiye’yi dönüştürme faaliyetleri sırasında kimin hedefini gerçekleştirdiklerini de açıklıyor!
Aktay’a göre 1993 yılında Halkın Emek Partisi HEP’in “Barış Çağrısı” metni ile talep ettiği 23 maddenin neredeyse tamamı AKP’nin 10 yıllık iktidarı döneminde karşılandı!
Elbette “demokratik haklar” kategorisi içinde değerlendirilebilecek haklara kimsenin itirazı olamaz. Ancak AKP’nin HEP’in hedefini gerçekleştirmiş olması, üzerinde durulması gereken bir konudur! Zira HEP bugün BDP’dir.
AKP, TC VE PKK’YE EŞİT MESAFEDE
3. Yasin Aktay’ın şu görüşleri ise “Türkiye’yi dönüştüren” AKP’nin misyonunu ortaya koymaktadır: “Esasen PKK şiddeti devlet direncini asla geriletebilecek bir unsur olmadı. Aksine iki tarafın şiddeti birbirlerini besliyordu. Bu savaşa dur demek için savaşın dışındaki bir unsurun devreye girmesi gerekiyordu. AK Parti bu sistemin dışında bir parti olarak, iki tarafın şikeli savaşlarını durdurmaya çalışınca her ikisinin silahı da AK Parti’ye döndü. AK Parti kendi tabanı üzerinden halkın klasik devlet anlayışı tarafından işlenmiş bu ulusalcı anlayışını rehabilite etti diyebiliriz.”
Özetle Aktay, “Türk devleti ile PKK’nin savaştığını, tarafsız olan AKP’nin ise bu savaşı durdurmaya soyunduğunu” söylüyor!
Daha açık ne söylesin ki?!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Aralık 2012
AKP’DE SURİYE ÇATLAĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/11/2012
Suriye meselesi her ne kadar bir medya operasyonu ile “insan hakları” meselesi olarak sunulmaya çalışıldıysa da, aslında “Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma” operasyonu olduğu en başından beri belliydi. Ancak özellikle son birkaç aydır mesele berraklaştı ve “Kürt Koridoru” merkezli bir hâl aldı.
ERDOĞAN-ÖZEL VE GÜL-DAVUTOĞLU AYRILIĞI
Bu durum, Suriye’ye destek veren cephenin kuvvet kazanarak Atlantik cephesini geriletmesiyle birleşince, içeride AKP üzerinde iç basınç oluştu.
Bu iç basıncın AKP’de bir Suriye çatlağı oluşturduğu görülüyor. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ikilisine göre daha farklı bir çizgi içine girdiği gözleniyor. Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’le birlikte hareket etmeye başladığını söyleyebiliriz.
Bunun ne anlama geldiğini anlayabilmek için şu olguyu anımsamalıyız: AKP Hükümeti, Atlantik adına Suriye operasyonu başlattığında ve Davutoğlu açıkça Suriye muhalefetini organize etmeye soyunduğunda, Erdoğan kamuoyu önünde “Suriye bizim iç meselemizdir” diyordu. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel ise “Suriye bizim iç meselemiz değildir” diyerek TSK’nin tutumunu ilan ediyordu.
Aradan geçen 1,5 yıl içinde Erdoğan ile Org. Özel, aynı tutumda birleşmiş oldular. Erdoğan-Özel ile Gül-Davutoğlu ayrılığı bakın hangi açıklamalarla sergileniyor:
1. NATO’DAN PATRİOT TALEBİ
Ayrılığın su yüzüne çıktığı bu alandaki açıklamaları, AKP’ye yakın Yeni Şafak’taki başlıklardan bile net olarak görebiliyoruz: “Davutoğlu: NATO, Patriot vermeye hazırlanıyor”, “Erdoğan’dan ‘patriot füzesi’ne yalanlama”, “Gül Suriye’yi uyardı: Patriot füzeyle vururuz!”
2. MÜLTECİ MESELESİ
Ahmet Davutoğlu, henüz Suriye’den gelen mülteci sayısı 50 bin seviyesindeyken, 100 bin rakamını dünyaya “psikolojik eşik” diye ilan etti. Bu aslında AKP Hükümeti’nin savaş eşiğiydi!
Ekim’de mülteci sayısı 100 bine ulaştı! Şu anda da 200 bin sınırına yaklaştı! Sonuçlara bakılınca Davutoğlu’nun eşiğinin çizildiği görülüyor.
Bu süreçte iki dikkat çekici gelişme yaşandı. Birincisi, Türk polisinin ev ev dolaşıp Suriyelilere ya ülkelerine dönmeleri ya da kamplara yerleşmeleri baskısı yaptığı ortaya çıktı. İkincisi de, mülteci sayısının 200 bine yaklaşmaya başlamasıyla birlikte, sınırlar çeşitli gerekçeler gösterilerek fiilen kapatıldı!
3. DEMEÇLER
Cumhurbaşkanı Gül Financial Times’a verdiği demeçte “Suriye, Türkiye’ye karşı kimyasal silah kullanabilir” diyerek kışkırtıcılık yaparken, Başbakan Erdoğan şu açıklamasıyla tansiyonu düşürüyordu: “Türkiye küçük hesaplar yapmayacak kadar büyük bir devlettir. Türkiye birilerinin ısrarla çekmeye çalıştığı tuzağa düşmeyecek kadar tecrübeli bir devlettir. (…) Biz soğukkanlılıkla hareket etmeye çalışıyoruz.”
4. ANGAJMAN KURALLARI
Türk devleti, F4 uçağının NATO yemi olması ve Akçakale’ye faili meçhul top düşmesinin ardından dünyaya angajman kuralları açıklamış ve sınıra 3 mil (5 km) yaklaşacak Suriye hava araçlarının düşürüleceğini ilan etmişti.
Suriye hava kuvvetleri önceki gün sınıra 300 metre mesafede ÖSO’yu bombaladı; Suriye uçağı resmi açıklamaya göre sınıra 2,5 km yaklaşmış, gayri resmi açıklamalara göre de dönüş manevrası yaparken sınırı hafifçe ihlal etmişti. Ancak Türk Ordusu, aklıselim davranarak Suriye uçağını düşürmedi!
Öte yandan dün Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Suriye uçaklarının vurulmasıyla ilgili yetkiyi, Başbakan Erdoğan’ın TSK’ye devrettiğini söyledi!
5. KİMLE HAREKET EDİYORLAR?
Başbakan Erdoğan Bakü’de Rusya Devlet Başkanı Putin’le konuşup masaya “üçlü müzakere sistemi” getirdi ve Türkiye, Rusya, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’lı bölgesel çözümü öne çıkardı. Erdoğan, Bali’de de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la görüştü ve Suriye konusunu Ankara-Tahran eksenli ele aldı. Erdoğan üstelik Bali’de “21. yüzyıl Asya yüzyılı olacak” dedi!
Erdoğan, Suriye krizini son dönemde bölge ülkeleriyle konuşurken, Cumhurbaşkanı Gül NATO’yu ön plana çıkardı, Davutoğlu da Doha’da ABD’yle birlikte hareket etti.
DURUM
Kuşkusuz Erdoğan’ınki, iktidarını sürdürmeye yönelik manevralardır… Ancak “Kürt Koridoru” gerçeğinin Suriye meselesi üzerinden sadece Türkiye’de değil, Irak’ta ve hatta Kuzey Irak’ta da çatlaklar oluşturması önemli. Asya cephesi güçlendikçe ve Atlantik cephesi geriledikçe bu ayrılıklar bölge yararına daha da belirginleşerektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2012
TBMM’DE FEDERASYON ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/10/2012
AKP Kongresi’nin baş konuğu ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi ortağı Mesud Barzani, “PKK’nin kayıtsız şartsız silah bırakması talebi mantıklı değil” diyerek Ankara’ya itiraz ediyor. (BBC Farsça, 16 Ekim 2012)
Barzani, Erdoğan’a bu talep yerine şu üç şeyi yapmasını öneriyor:
1) Ankara, Abdullah Öcalan’ın şartlarını düzeltmeli!
2) PKK ve Türkiye çatışmaları durdurmalı!
3) Ankara, Öcalan ve PKK’yle masaya oturmalı!
Barzani yetinmiyor, Ankara ile PKK arasında hem arabulucu olabileceklerini hem de görüşmeye ev sahipliği yapabileceklerini söylüyor. Yakışır…
‘TÜRKİYE 25 EYALETE BÖLÜNSÜN’
BDP de, son kongresinde müzakere masasından çıkarılması gereken hedefi ilan etmişti.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Türkiye için istedikleri yeni idari yapıyı şöyle tarif etmişti: “Biz 20-25 bölgeden oluşmuş özerk yönetim bölgeleri istiyoruz.”
Başbakan Erdoğan’ın “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde bir merkez yapma” hedefi, Demirtaş’ın ilan ettiği bu “eyalet sistemi”nin hayata geçmesine bağlı…
Kuşkusuz bu da, AKP ve BDP’nin, üstelik yanlarına CHP ve MHP’yi de alarak yeni anayasayı çıkarmalarından ve başkanlık sistemini onaylamalarından geçiyor…
AKP ile PKK’nin masaya oturtulmaları, bu hedefler içindir.
AKP’NİN BÖLÜNME YASALARI
Erdoğan’a daha 1993 yılında söyletilen şu sözler, işte bugünler içindir: “Değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı gruplar, insanlar, milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse, bu durumda belki eyaletler sistemi benzeri bir şey olabilir.” (Metin Sever, Cem Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları)
1) BM İkiz Sözleşmeleri işte bu yeni Türkiye için Ankara’ya kabul ettirildi ve TBMM’den geçirildi!
2) AKP, “bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurabilsinler” diye, 15 Temmuz 2004’te Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu TBMM’den çıkarttı!
3) AKP, Türkiye 12 eyalete bölünsün diye, 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları Yasası’nı TBMM’den geçirtti!
Ancak Kamu Yönetimi Temel Kanunu da, Kalkınma Ajansları Kanunu da dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e takıldı.
BARZANİ-DAKA GÖRÜŞMESİ
AKP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde bu yasaları çıkarttı ve artık Türkiye’de 25 Kalkınma Ajansı var…
Bu ajanslar şimdilik Kalkınma Bakanlığı’nın sorumluluğunda…
Şimdilik diyoruz zira bu 25 Kalkınma Ajansı’ndan örneğin Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı DAKA, kendi başına Mesud Barzani’yle görüşüp yeni sınır kapısı müzakeresi yapmaya başladı bile!
AYNI PROJEYE FARKLI İSİMLER
Türkiye adım adım milli devlet olmaktan çıkarılmaya ve eyaletlerden oluşmuş federatif bir yapıya götürülüyor…
İlginçler, TBMM’deki “kavgalı” her dört parti de, bu ABD projesinde ortaklık yapabiliyorlar:
1) Selahattin Demirtaş’ın 25 eyaleti ile Erdoğan’ın 25 Kalkınma Ajansı aynı şeydir!
2) PKK’nin demokratik özerkliği ile AKP ve MHP’nin oylarıyla çıkan yeni Büyükşehirler Yasası aynı şeydir!
3) CHP’nin Sosyalist Entertasyonlist’te altına imza attığı, ayrıca uzun zamandır üstündeki çekincenin kaldırılmasını istediği Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartı da aynı şeydir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ekim 2012
KİM DAHA İSRAİLCİ? AKP Mİ, TSK Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/09/2012
Başlıktaki soru kuşkusuz tuhaf. Ancak “TSK İsrailcidir”, “28 Şubat ABD-İsrail kaynaklıdır” gibi iddiaların çokça dillendirilmesi nedeniyle sorduk bu soruyu…
Üstelik artık bizi bu sorunun yanıtına götüren bazı resmi açıklamalar da var…
OBAMA’NIN ‘MODEL ORTAKLIĞI’
Başbakan Erdoğan’ın Davos’da “one minute” demesiyle başlayan ve Mavi Marmara saldırısıyla doruğa çıkan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili en başından beri şu tezi dile getirdik: Obama’nın ABD başkanlığı döneminde, AKP Hükümeti’ne İran’ın etkisini sınırlama ve Tahran’ı izole etme görevi verildi. Nitekim Suriye’yle neredeyse ortak kabine kurma noktasına kadar getirilen ilişkiler, Tahran’ı yalnızlaştırmak içindi… Türkiye’nin İran’dan rol çalabilmesi ve Ortadoğu’da Araplar nezdinde bir yer edinebilmesi için de Filistin meselesine sarılması ve dahası İsrail’le ilişkilerin seviyesini düşürmesi gerekirdi.
Davos’ta başlatılan kriz bu nedenleydi. Nitekim siyaseten gerilimli olan ilişkiler, ekonomiye hiç yansımamış, hatta Türk-İsrail ticaret büyüklüğü her yıl artmıştır.
İSRAİL GERİLİME DAVOS’DAN ÖNCE BAŞLADI
Eski Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabında işte bu sürece ışık tutan çok önemli bilgiler paylaşıyor.
Em. Org. Saygun, ABD ve İsrail’in, Türk-İsrail ilişkilerini bilerek bozduklarını savunuyor. Em. Org. Saygun’un iddiasının dayanağı ise “one minute” krizinden önce meydana gelen şu olaylar:
1) İsrail uçakları 7 Eylül 2007 günü Akdeniz üzerinden Türkiye’ye girdi, bir süre Türkiye-Suriye sınır hattında uçtu ve ansızın Suriye’ye girerek bu ülkedeki kimi hedefleri vurdu. İsrail uçakları, sonra aynı rotayı izleyerek ülkesine döndü. Üstelik büyük pervasızlıkla, yakıt tanklarını da Türkiye topraklarına attı! Türk Ordusu olaya sert tepki gösterdi. Türkiye İsrail’den özür istedi. ABD ise “İsrail gerekçesini açıklayınca siz de hak vereceksiniz” diyerek Türkiye’yi yumuşatmaya çalıştı.
2) ABD’deki önemli Yahudi kuruluşu ADL, hiç gündemde olmamasına rağmen ve genel çizgisine aykırı olarak 2008 yılında “Ermeni soykırımı vardır, olmuştur” açıklaması yaptı. ADL’yi peşi sıra diğer Yahudi kuruluşları izledi.
Oysa İsrail ve Yahudi kuruluşları, Yahudi Soykırımı’yla aynı kefede olmaması için dünyada başka hiçbir soykırım olmadığını hep savunagelmişti…
Siyasi gündemimize pek gelmeyen bu olaya en sert tepkiyi yine Türk Ordusu verdi ve örneğim Genelkurmay Başkanı İsrail’e yapacağı resmi ziyareti iptal etti.
3) İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, BM’nin Lübnan’daki barış gücü UNIFIL bünyesinde görev yapan Türk Deniz Kuvvetleri’ne mensup bir firkateyne radar kilitledi. Bu, uçakların her an gemiye füze atabilecek bir pozisyona geçtikleri anlamına gelmekteydi. İsrail, TSK’nin uyarılarına rağmen bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. En sonunda Türk Ordusu, İsrail’i sert bir şekilde uyardı.
Türkiye’nin Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’i davet etmemesi, ABD’nin de bu yüzden katılmaması, işte bu süreçtedir.
AMAÇ İRAN’I ENGELLEMEK
Em. Org. Ergin Saygun, kimi başka örnekler de veriyor ve İsrail’in ABD bilgisi dahilinde, Türkiye-İsrail ilişkilerini neden bilerek bozmaya çalıştığını sorguluyor.
Em. Org. Saygun’un saptaması önemli: “ABD’nin Irak’tan çekilmesinin bölgede boşluk yaratacağı, Şii yayılmasının artacağı, İran’ın Arap Yarımadası’na girmesinin İsrail için büyük tehdit oluşturacağı ortadaydı. Boşluğu İran yerine Türkiye doldurmalıydı. Ancak Araplar, Türklere karşı kuşkuluydu. O nedenle Türkiye’nin Araplar nezdindeki itibarı artırılmalıydı. Bunun en çabuk, etkili ve sonuç vermesi kesin olan uygulaması ise Türkiye ile İsrail’in arasını açmak, kavga ettirmektir.” (Ergin Saygun, Balyoz, s.286)
Em. Org. Ergin Saygun’un Balyoz isimli kitabından hareketle “kimin daha İsrailci” olduğunu sorgulamayı sürdüreceğiz. Sırada “Füze Kalkanı” tartışmaları var…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2012