Archive for category Politika Yazıları

AKP’NİN FATİH SULTAN MEHMET’E İHANETİ

Bildiğiniz gibi AKP Hükümeti ve İstanbul Valiliği 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkılamasın diye Galata Köprüsü’nü araç ve yaya trafiğine kapattı. Ancak köprü girişine barikat kurmanın yeterli olmayacağını düşünmüş olmalılar ki, köprünün ortadaki iki kanadını açarak aldılar önlemi…

Görüntü haliyle basının ilgisini çekti ve köprünün 43 yıl sonra ilk kez kapatıldığı şeklinde haberleştirildi. Ancak bu bilgi doğru değildi. Zira Yeni Galata Köprüsü zaten 1992’de yapılmıştı.

MEĞER KÖPRÜ’NÜN KANATLARI ÇALIŞIYORMUŞ

Köprünün araçlara ve yayalara kapatılması, 1 Mayıs önlemini bir kenara bırakırsak, biz denizcileri oldukça mutlu etti. Çünkü köprüyü yayalara ve araçlara kapatmak, gemilere açmak anlamına geliyordu ve biz gemi mühendisleri köprü gemilere açılabilsin diye yıllardır mücadele ediyorduk.

Zira Haliç’teki Haliç, Camialtı ve Taşkızak tersanelerini atıl hale getirmenin bir aracıydı bu Köprü. Devlet, Köprü’nün kanatlarının açılamadığını iddia ederek bu tersaneleri elden çıkarmaya çalışıyor, biz gemi mühendisleri ise “açılabilir” diyerek bastırıyor, davalar açıyor ve Fatih’in tersanelerinin yaşatılabilmesi için mücadele ediyorduk.

Köprü’nün kanatları en son 1998’de açılmıştı. Bu mücadelenin öyküsünü Haliç Tersanesi’nde işçilik, mühendislik ve son olarak da müdürlük yapan Ali Can ağabey çok iyi bilir. Biz de Yönetim Kurulu Üyesi olduğumuz 2008 yılında Gemi Mühendisleri Odası olarak düzenlediğimiz Haliç Tersaneleri’yle ilgili bir panelde dinlemiştik kendisinden.

GMO’NUN EVECİT’E MEKTUBU

Öykü aslında ibretliktir. Köprü’yü yapan firma kanatların açılmasını engelleyen “arızanın” giderilmesi için devletten para istiyor, devlet ise “senin sorunun” diyerek ödeme yapmıyordu. Bu tuhaf inatlaşma ise tersanelerde gemi yaptıran ve gemisini Haliç’ten çıkaramadığı için teslim edemeyen firmalara büyük kayıplar oluşturuyordu. Davalar açıldı, bilirkişiler inceledi ancak sorun bir türlü aşılamadı.

Dönemin GMO Başkanı Tansel Timur, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 2000 yılında bir mektup yazarak tarihi sorumluluğunu hatırlatır: “Gemilerini karadan yürüten Fatih’in kurduğu tersanelerin, bir köprü kanadının –üstelik 21 yüzyıl eşiğinde- açılamamasına bağlı olarak kapatılma sürecine sokulmuş olmasını, gelecek kuşaklar anlamakta zorluk çekecekler ve bu günlerin tarihi ve kültürel mirasa saygı açısından değerlendirilmesinde olumsuz örnekler olarak dikkate alacaklardır. Türkiye, açmayı beceremediği köprü kanadına, en büyük iki tersanesini feda etme lüksüne sahip değildir.”

AKP’Lİ ŞAHİN’İN 13 YIL ÖNCEKİ SORUSU

Bugünün iktidar milletvekili ve AKP’nin ileri gelenlerinden Mehmet Ali Şahin de Fazilet Partisi milletvekili olduğu 2000 yılında Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nun yanıtlaması için TBMM Başkanlığı’na sorar: “1000 kişinin çalıştığı Haliç ve Camialtı tersanelerinin faaliyetleri niçin engelleniyor? Şehir Hatları İşletmesi ve İstanbul Deniz Otobüsleri’nin gemilerini tamir ettirmek için yaptıkları müracaatlar niçin kabul edilmiyor? Niçin dış ülkelerden gelen siparişler kabul edilmiyor?”

Şahin’in Bakan olduğu, Meclis Başkanı olduğu yıllarda da durumun değişmediğinin altını çizerek dönemin Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nın verdiği yanıta göz atalım: “Galata Köprüsü kapaklarının açılmaması nedeniyle yapımı tamamlanan gemilerin Haliç dışına çıkarılamaması ve yeni gemi alımı yapılamaması sonucu bu tersanelerin mevcut iş hacminin önemli ölçüde daraldığı dikkate alınarak, Haliç ve Camialtı Tersaneleri için satış dışı alternatiflerinin geliştirilmesi ve Türkiye Gemi Sanayi A.Ş’in tasfiyesine ilişkin çalışmalara süratle başlanması yönünde temennide bulunulmaktadır.”

FATİH’İN MİRASINA SAHİP ÇIKAMADIK!

Şahin’in ve partisinin iktidar olduğu sonraki yıllarda ise bırakın kapakları (kanatları) açmak için bir girişimde bulunmalarını, tersine tersaneleri fiilen kapattıklarına şahit olduk. Hatta Gemi Mühendisleri engel olmasa, Tersaneler ya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Sinan Çetin’e “film platosu” yapsın diye ya da Rahmi Koç müzesini genişletsin diye verilecekti.

Kanuni’nin bir TV dizisindeki harem görüntüleri için fırtınalar koparan Başbakan Erdoğan’ın Fatih’in 557 yıllık tersanelerine sahip çıkmaması fakat her iki oğlunu da “gemicik” sahibi yapması, kuşkusuz tarihe kara bir leke olarak şimdiden geçmiştir!

Haliç’teki Bizans zincirleri nedeniyle gemilerini karadan yürüten Fatih’in torunlarının, Haliç’teki köprünün kanatları açılmıyor diye onun tersanelerini kapatması, beceriksizlikten öte tarihe ihanettir!

Daha da büyük ihanet ise “açılamayan” kanatların, 1 Mayıs’ta işçiler Taksim’e çıkmasın diye ansızın açılabilmesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

APOYASA

AKP’li yetkili anayasa konusunda gelinen noktayı şu sözlerle özetliyor: “Başkanlık sistemi parti kararımız. Eğer Başkanlık sistemi, yeni anayasa önünde engel ise diğer maddelerde bir uzlaşma olursa parlamenter sistem ile yolumuza devam edebiliriz. Başkanlık sisteminden çekilme şartımız uzlaşmadır.” (Radikal,3 Mayıs 2013)

Yani AKP, CHP’ye “Anayasa’ya ortak ol, Başkanlık’tan vazgeçelim” diyor!

Bu veciz ifade, medyada estirilen “CHP sürece destek vermezse biter” yayınlarını, yani AKP ve yandaşlarının ansızın ortaya çıkan CHP sevdasını açıklıyor.

Zira AKP çok iyi biliyor ki, CHP’yi bu sürece ortak etmeden, sürece meşruiyet kazandıramaz!

ANAYASA MEYDAN SAVAŞI

Öcalan Erdoğan’a “al başkanlığı, ver özerkliği” demişti; Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na “Anayasa’da uzlaşalım, başkanlığı erteleyelim” demiş oluyor.

Kuşkusuz bu sonuç, hem Yeni Anayasa’nın aslında Apoyasa olduğunu hem de Erdoğan’ın Anayasa Meydan Savaşı’nın ilk üç muharebesini kaybettiğini ortaya koyuyor. Ancak savaş sürüyor.

Atlantik cephesinin bölünme anayasası ya da Apoyasa’da kaybettiği muharebeleri ve mevzileri inceleyelim:

1. Anayasa’yı bir yılda çıkartacaklardı, yapamadılar!

2. Türksüz anayasa yapacaklardı, yapamadılar!

AKP, her ne kadar tanımları ve ifadeleri sulandırdıysa da, yoğun tepkiler nedeniyle hazırladığı taslağa Türk ifadesini koymak zorunda kaldı. Hatta AKP bu konuda, taslağına “Türkiye ahalisi” gibi ifadeler koyan CHP’nin bile ilerisine konumlandı.

Daha da ilginci ise PKK’nin tavrıydı. PKK’nin iki numarası Murat Karayılan bile Tük milletini oluşturan milliyetlerin tek tek yazılması halinde, anayasada “Türk milleti” ifadesinin bulunmasından rahatsız olmayacaklarını ilan etti. (Ezgi Başaran, Radikal, 26 Nisan 2013)

3. Türk tipi başkanlık sistemi getireceklerdi, yapamadılar! Türk tipi başkanlık, bir sultanlık rejimiydi ve sultan sadece yürütmenin başı değil, fiilen yasamanın da, yargının da başıydı.

Ancak tepkiler AKP’yi bu konuda da geri adım atmaya mecbur etti. Erdoğan önce yarı başkanlık, sonra partili cumhurbaşkanı, son olarak da “başkanlıktan vazgeçebiliriz” mevziisine geriledi.

MİLLİ MERKEZ’İN BAŞARISI

Her üç konuda da AKP’nin karşısına esas olarak Milli Merkez dikildi. Milli Merkez hem siyasal faaliyetleriyle Erdoğan-Öcalan anayasasının karşısında bir tepki örgütledi hem de 12 Eylül anayasasının gerçek karşıtı olan milli anayasayı yurt çapında yaptığı 153 toplantı ile oluşturdu.

Başbakan Erdoğan’ın İşçi Partisi’ni, Doğu Perinçek’i ve Milli Merkez’i açıktan hedef almasının esbabı mucibesi buradadır.

Milli Merkez’in varlığı aynı zamanda CHP içindeki ulusalcıların da elini güçlendirmiştir. Ulusalcılar Yeni CHP içine yuvalanan ve üst yönetime yerleşen neo-liberal kesimlere karşı Türkiye’yi kararlılıkla savunurken, Milli Merkez’in yarattığı rüzgârdan beslenmiştir.

CHP’NİN TARİHİ GÖREVİ

Milli kuvvetler ile gayri millî kuvvetleri Anayasa Medyan Savaşı’nın ön muharebelerinde karşı karşıya getiren sürecin analizi ve doğru okunması, asıl savaşın kazanılması için zorunluluktur.

Artık Türkiye için kritik bir dönemece girilmiştir ve CHP’ye büyük görev düşmektedir. Şöyle ki, CHP’nin AKP’nin yaptığı pazarlığa razı olmaması, ilk üç muharebenin ardından asıl savaşı kazanmayı da kolaylaştıracaktır.

CHP bilmelidir ki, AKP’nin “anayasada uzlaşırsak, başkanlıktan vazgeçeriz” demesini kabul etmek Türkiye’yi bölünme sürecinden çıkarmaz!

CHP’nin yapması gereken Erdoğan ile Öcalan’ın anayasasına da, başkanlık sistemine de, özerklik hamlelerinde de toptan karşı çıkmaktır!

Çıkmazsa Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve Öcalan’ın girişimlerine meşruiyet sağlamış olur.

Ancak bitirirken altını çizerek belirtelim: CHP’nin AKP’ye parlamentoda sağlayacağı bu meşruiyet, Türk milleti nezdinde asla geçerli olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mayıs 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

1 MAYIS, 3 SONUÇ

1 Mayıs neden kutlanır? Salt işçi sınıfının bayramlaşması için mi? Ya da emekten yana olan her kesimin işçi sınıfıyla dayanışması için mi?

Daha açık şöyle soralım: 1 Mayıs sadece bir bayram mıdır? Siyasal hedefi olmayan 1 Mayıs’ın işçi sınıfına ne yararı vardır?

Bu sorulara verilecek yanıta göre 1 Mayıs’ı değerlendirmek, sınıfın, dolayısıyla da Türkiye’nin yararınadır.

Gelin bu düzlemden bakarak dünkü 1 Mayısları değerlendirelim. 1 Mayısları diyoruz, çünkü siyasal hedeflerine ve hatta hedefsizliklerine göre üç temel 1 Mayıs kutlaması vardı dün:

1. TAKSİM 1 MAYIS’I

İstanbul’da sendikalar Taksim’e çıkmak istedi. Valilik ise Taksim’deki inşaatı gerekçe göstererek sendikalara Kazlıçeşme’yi ya da isteyecekleri başka bir yeri adres gösterdi.

Ancak başta DİSK olmak üzere sendikalar Taksim’e çıkmakta ısrar etti.

İnşaat nedeniyle alanın 1 Mayıs’a uygun olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakarak şunu söyleyebiliriz: Taksim’de inat ve ısrar et elbette, fakat yeterli gücün varsa!

Güçten kastımız somuttur: Taksim’e emekçileri sokmamakla görevlendirilmiş 40 bin polisi geçebilmek!

Kuşkusuz bu güç son tahlilde sayıdır ama bizi o sayıları bulmaya götürecek şey ise siyasal hedeftir, kimlerle birleştiğindir ve haklı olup olmadığındır.

Tüm bu hesapları yapmadan “kazanılamayacak bir savaşa girmek” bir kurmaylık hatasıdır ve sonuçları itibariyle de kitleyi ezdirmektir.

DİSK böyle bir hesap yapmadı ve sol maskeli grupların da baskısıyla Şişli’den Taksim’e yürümekte ısrar etti. Türk-İş ve KESK de Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek istedi. Sürecin dışında kalmamak için olsa gerek, İP ve CHP de Beşiktaş’ta toplandı!

BDP ise “barış sürecini” olumsuz etkilememek adına belki de, 1 Mayıs’a göstermelik katıldı…

Sonuçları dün yaşadık. AKP hükümeti 12 Eylül’ü aratır nitelikte sıkıyönetim ve OHAL ilan etti. Ama karşısında bu tabloyu bozacak bir kuvvet yoktu! Böylece hem tablo bozulamamış oldu hem de kitleler kırdırıldı.

Durumu en iyi özetleyen ise Taksim’de ısrar eden DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun tüm yaşananlardan sonra yaptığı çağrıydı: “İşçilerin evlerine güvenle gidebilmesi için polisten düzenleme bekliyoruz.”

Kuşkusuz bu tablonun nedeni yanlış siyasal hedef ve sınıfın hatalı ittifaklarıydı. Daha da somutlarsak, Açılım’a destek vermek ve sol maskeli gruplarla yan yana durmak, sınıfı zayıflatmaktadır!

2. KADIKÖY 1 MAYIS’I

TKP, 1 Mayıs’ı Kadıköy’de kutladı. TKP’nin Taksim’de ısrar etmemesi kuşkusuz önemliydi.

Ancak TKP’nin izlediği genel çizgi onu Kadıköy’de yalnızlığa mahkum etti, işçi sınıfından tecrit etti.

3. TANDOĞAN 1 MAYIS’I

Üçüncü ve örnek alınacak 1 Mayıs ise Tandoğan’daydı. Tandoğan aynı zamanda diğer pek çok ildeki kutlamaları da yansıtıyordu.

Peki, neydi farkı?

Sendikalar Tandoğan’daydı. İşçi Partisi Tandoğan’daydı. Atatürkçü Düşünce Derneği Tandoğan’daydı. Türkiye Gençlik Birliği Tandoğan’daydı. Türk Bayrakları Tandoğan’daydı.

Yani Cumhuriyet ve Emek kuvvetleri Tandoğan’da birleşmişti.

Ve Tandoğan’daki tablo Zonguldak’ta, İzmir’de, Antalya’da, Tekirdağ’da, Eskişehir’de, Adana’da, Rize’de, Trabzon’da, kısacası Türkiye’nin pek çok yerinde gerçekleşti.

Türkiye’yi AKP-PKK ittifaklı bölünme sürecinden de işte bu tablo çıkaracak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mayıs 2013

Yorum bırakın

PERİNÇEK’İN HAYALETİ

Perinçek sendromu yaşayan Erdoğan’ın İP korkusunu açığa vurduğu dünkü grup konuşması muhtemelen tüm psikologların ilgisini çekmiştir.

Meğer 15 Aralık 2012’de Erdoğan’a “Bizi duvarların içine hapsettiğinizi sanıyordunuz değil mi?” diye soran ve “Silivri duvarının önüne kurduğunuz barikatınızı yıkan bizdik” yanıtı veren Perinçek, haklıymış!

Meğer Silivri’ye esir edilen yiğit devrimcinin hayaleti, TBMM koridorlarında Erdoğan’ı korkutuyormuş!

ERDOĞAN’IN DAYANDIĞI KUVVET

O korku Erdoğan’a bol İP’li cümleler kurdurtmadı sadece; bir de itiraf getirdi: “Ortada BOP diye bir şey kalmadı. Bu proje, Sayın Bush zamanda başlamıştı, başlamasıyla bitişi bir olmuştur. Bunun üç tane dönem içinde görevlendirilmiş ülkesi vardı; İtalya, Türkiye, Yemen. Üçünün çalışma alanı farklıydı.”

Hani Erdoğan BOP’un eş başkanı değildi?

Kendinden güçlüyü –Kerry örneğinde olduğu gibi- alttan alan ama kendinden zayıfı –çiftçi örneğinde olduğu gibi- azarlayan Erdoğan’ın BOP eş başkanlığı da gücün varlığına göre değişiyor.

Örneğin Erdoğan, Amerikan askerleri Irak’tayken 40 farklı yerde 40 kere “Ben Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyerek övünüyordu.

Ancak Amerika Irak’ta yenilip de çekilmeye başlayınca Erdoğan bu kez şöyle demeye başlamıştı: “Ellerine bir kâğıt almışlar, bu proje ABD’nin projesidir diye. Bunu ispat etsinler her şeye varım. Eğer ispat etmezlerse namussuz ve alçaktırlar.”

Amerikan askeri varlığına göre konumlanan Erdoğan’ı, bu kez Perinçek’in hayaleti korkuttu ve konuşturdu!

PAZARLIK YOK, ABD’NİN TALİMATI VAR

Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında dikkatimizi çeken bir başka açıklaması da yemin billah edercesine “PKK ile pazarlık yapmadıklarını” belirtmesiydi.

İlginç olan, Ahmet Türk’ün de Erdoğan’ı doğrulaması ve “pazarlık yapılmıyor” demesiydi.

Haliyle insan merak ediyor: AKP ile PKK hiç pazarlık yapmadan, hiç taviz vermeden, birbirini üzmeden neden öpüştü, neden barıştı?

Zira çok değil daha 6 ay önce Erdoğan Öcalan’ı asmaktan bahsediyordu, PKK’li teröristle kucaklaşan BDP milletvekilleri için fezleke hazırlatıyordu, Zerdüşt diyerek Kürtleri aşağılamaya kalkıyordu…

Ya Öcalan’a ne demeli? Dün korkuyla “devletimin hizmetindeyim” derken, bugün hangi cesaretle “AKP benim sayemde iktidar oldu” diyebiliyor?

Tüm bu tablonun, tüm bu tükürdüklerini yalamalarının tek bir sebebi var: Obama’nın beyzbol sopası!

O sopa Erdoğan ile Öcalan’ı “hiç pazarlıksız” el ele tutuşturabildi!

Çünkü ikisi adına kararlar alındı, al-ver kontratları bağlandı!

OBAMA’NIN SOPASI MI, MİLLETİN TOKADI MI?

Ancak Erdoğan’ın asıl korkusu şimdi başladı: Milli Merkez korkusu.

Çünkü Milli Merkez’de Erdoğan’ın “ananı da al git” dediği çiftçi var, sanatına ucube dediği heykeltıraş var, fabrikasını sattığı işçi var, coplattığı öğrenci var, “onunla bizi meşgul etmeyin” dediği Fazıl Say var, “koyun” dediği Demirel var, hayaletinden korktuğu Perinçek var!

Çünkü Milli Merkez’de; “Suriye’ye düşmanlık yaptırtmam” diyen Hataylı var, “Hepimiz Kubilayız” diyen İzmirli var, “Batı Asya Birliği’nin tutkalıyım” diyen Diyarbakırlı Furkan var…

Erdoğan’ın Akillerine bayrak gösteren Kocaelili var, “şehit evlatlarımın hakkını helal etmiyorum” diyen Kütahyalı var, Akillere fırça atan Konyalı Kemal dede var…

Milli Merkez’de Jön Türk geleneğinin şimdiki temsilcisi TGB var…

Milli Merkez’de “Atatürk’te birleşen” ve “Türksüz Anayasa yaptırtmam” diyen vatanseverler var…

Milli Merkez’de “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyen millet var!

NOT: 1 Mayıs bayramınız kutlu olsun.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

AMERİKA BÖLÜNDÜ

Ortaya çıkan her bulgu, Boston saldırısının ABD’deki iç çarpışmanın bir yansıması olduğunu gösteriyor: Büyük Ortadoğu’da yangın çıkarmak isteyen Amerika ile kabuğuna çekilmek isteyen Amerika kılıçları çekmiş durumda…

Silah tekellerinden sinema endüstrisine, finans çevrelerinden petrol tekellerine, CIA’dan Pentagon’a tüm Amerika kıran kırana bir savaşın içinde: “Amerikan hegemonyası ancak savaşla sürdürülür” diyenler bir yanda, “önce içeride toparlanalım” diyenler diğer yanda…

WASHİNGTON SURİYE’DE DÜĞÜMLENDİ

Çarpışma ağırlıklı olarak Suriye konusunda yaşanıyor.

Amerikan devlet aygıtının bir bölümü Suriye konusunda aktif bir sürecin başlatılmasını istiyor; kimyasal yalanlara sarılanlar, SUKO’ya silah verilmesine uğraşanlar, Ürdün’den “koridor” açılmasını isteyenler bu cephede…

Beyaz Saray ise Suriye’ye bir müdahaleye kesinlikle karşı çıkıyor. Obama’nın ulusal güvenlik ekibi, Suriye’de yeni bir savaşın Amerikan çöküşünü hızlandıracağını düşünüyor.

ABD VE RUSYA, CENEVRE’DE MUTABIK

Suriye konusundaki son gelişmeler bu saflaşmayı netleştiriyor:

1. Lübnan’da yayımlanan El-Ahbar gazetesinin diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD 3 Nisan tarihli BM Güvenlik Konseyi toplantısında Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’ye “Cenevre bildirisi çerçevesinde bir çözüm istediğini” açıkladı.

El-Ahbar’a göre Fransa bu açıklama nedeniyle büyük şaşkınlık yaşadı. Zira ABD “muhaliflerle Şam yönetiminin diyalogunun kaçınılmaz olduğunu” ve bunu “öncelikli çözüm yolu” olarak gördüğünü açıkladı. ABD, Şam ile muhalefetin Cenevre bildirisi temelinde diyalog başlatması gerektiğini de savundu.

El-Ahbar’a göre ABD muhaliflerin, Rusya da Beşar Esad’ın “Cenevre bildirisinin tüm maddelerini uygulamayı kabul edeceğini” garanti etti.

Daha ilginci ise Amerikan temsilcisinin İngiliz ve Fransız muhataplarına “Suriyeli muhalifler bundan sonra tek bir ülkeden emir alacak, o da Amerika’dır” dediği iddiasıydı.

YENİ BİR ÖRGÜT ARAYIŞI

2. SUKO liderlerden Kemal Lebvani’ye göre batılı ülkeler, “silahlı gruplarla daha yakın ilişkide olacak” yeni bir Suriyeli muhalif örgüt kurmak istiyor.

El Arabiya televizyonuna konuşan Lebvani, Muaz El Hatip’in istifasının SUKO’nun rolünün sona erdiği anlamına geldiğini savundu.

3. SUKO’nun istifa eden başkanı Muaz El Hatip, AB Dışişleri Bakanları’nın Brüksel’de gündeme getirdiği “muhaliflerden petrol alınması” planına karşı olduğunu, bunun ulusal servetin yağmalanması demek olacağını belirtti.

El Hatip’e göre AB’nin bu planı, muhalif gruplar arasında ihtilaf yaratır.

CUMHURİYETÇİ SENATÖRÜN U DÖNÜŞÜ

4. Obama yönetiminin Suriye politikasına eleştirileriyle bilinen Cumhuriyetçi Senatör John McCain, ABD askerlerinin Suriye’ye gönderilmesinin bu dönemde yapılabilecek en büyük hata olacağını savundu.

McCain, Suriye’ye birlik gönderilmesinin Ortadoğu’daki Amerikan aleyhtarlığını körükleyeceğini belirtti.

McCain gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı David Richards da, Suriye’ye yönelik bir askeri saldırı olasılığına itiraz etti. İngiltere Başbakanı David Cameron’u uyaran Richards, “dikkatli bir politika izlenmesi gerektiğini” savundu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Nisan 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

MİLLİYET, DEVLETLE MİLLET OLUR

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, anımsayacağınız gibi, ülkemizi terk eden gayrimüslim yurttaşlarımıza seslenmiş ve “Türkiye artık değişti, geri dönün” çağrısı yapmıştı.

Ermeni cemaatinin gazetesi Agos, Çelik’in bu açıklamasını önemsedi ve kendisiyle 25 Nisan’da bir söyleşi yaptı. Söyleşiyi yapan Rober Koptaş, ertesi gün okurları ve camiası için şu açıklamayı yaptı: “Çelik’in, hükümetin 2015 konusundaki tutumu konusunda önümüzdeki dönemde belirleyici ve temsil edici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor.”

Koptaş her ne kadar söyleşi sırasında Çelik’in “soykırım” yerine “trajedi” demesinden ve 1915 olaylarını “mukatele” yani karşılıklı katliam diye nitelemesinden rahatsız olduysa da, onun İttihatçılık ve Kemalizm karşıtlığını oldukça önemsemiş. Daha da önemlisi Ömer Çelik’in İttihatçılık ve Kemalizm’e karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtmesini, “esas” almış!

DEVLET İLE MİLLET İLİŞKİSİ

Nitekim Rober Koptaş’ın yaptığı söyleşi, Ömer Çelik’in “geçmişte bazı travmatik olaylar yaşandı” demesiyle başlıyor.

Bizi bugün bu konuyu incelemeye götüren de Çelik’in travmanın kaynağına yönelik yaptığı saptamadır!

Çelik, Koptaş’ın “neden yaşandı bu travmalar” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Devlet kurulurken, ulus devlet mantığı içinde, tektipleştirici bir devlet kurulmak istendi. Bu yapı içinde de hiçbir ihtilaflı alan kalmasın istendi. Türklerin bile hafızalarında karşılığı olmayan bir Türkçülük ve milliyetçilik üretildi. Ve bunun somut siyasi uygulamaları oldu. Batı’da ulus devlet modernleşmenin sonucunda, muazzam bir sosyolojik değişim sonucunda oluştu. Bizde ise ulus devlet, bir ‘devlet ulus’ olarak oluştu. Yani, devlet kendisine yönetecek bir ulus oluşturmak istedi.” (Agos, 25 Nisan 2013)

Yani Ömer Çelik’e göre Batı’da milletler devlet kurmuş, biz de ise devlet kurulmuş, sonra devlet kendine yönetecek bir milleti zorla yaratmaya çalışmış. Dün Ermenilere bugün de Kürtlere yapılanların sebebi bu tersine inşaymış!

Bu sözlerin sahibi kabinenin herhangi bir bakanı hatta başbakanı olsaydı, üzerinde durmaz, bilgisizliğe verir geçerdik. Ancak bu sözlerin sahibi kabinenin en entelektüel, en birikimli üyesi!

O yüzden önemle belirtmeliyiz: Bizde de “milli devlet” tıpkı batıdaki gibi oldu. Zira “milletleşme” süreçlerin mantığı aynıdır.

Bu süreci en iyi anlatan ise tarihe geçen sözüyle İtalyan devlet adamı Massimo D’azeglio (1798-1866) olmuştur: “İtalya’yı kurduk, şimdi sıra İtalyanları oluşturmakta.”

Yani Batı’da da önce devlet-ülke kurulmuş, sonra da millet yaratılmıştır! Daha açık tarif edersek devrimle devlet kurulurken, millet olunmuştur!

DEVRİMDEN ÖNCE MİLLET YOKTU

Sorun bizim “devlet adamlarının” millet ile milliyet arasındaki farkı bilmemelerindendir. Birgül Ayman Güler’in “Türk milleti ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözü de o yüzden doğru okunamamıştır ve “ne yani, Türk ile Kürt eşit değil mi?” gibi bilgisiz ve ölçüsüz eleştirilere muhatap olmuştur. (Millet-milliyet ayrımını bilen fakat siyaseten bu sözü Kürt düşmanlığı gibi okuyanları kuşkusuz ayrı tutuyoruz.)

“Milliyet” kapitalizmden önce de vardı, ama “millet” kapitalizme birlikte tarih sahnesine çıktı. Nitekim Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları isimli büyük eserinde ”Meşrutiyetten evvel Türk milleti yoktu” diye saptar!

Çünkü milliyetin ya da milliyetlerin millet haline gelmesi için toplumun kapitalist bir pazarda buluşması lazımdır. Ancak bu şekilde farklı milliyetler, milletleşir! Ortak pazar, ortak ülke ve ortak dil, ortak yaşama bilincini yaratır.

Batı’da da, bizde de milletleşme süreci farklı zamanlarda fakat aynı düzlemde gelişmiştir. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk o yüzden “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir.

Yani Türkmen milliyeti, Kürt(men) milliyeti, Laz milliyeti, Çerkez milliyeti ve diğer tüm milliyetler birlikte Kurtuluş Savaşı vererek, birlikte bir ülke kurarak milletleşmişlerdir!

Ziya Gökalp’in söylediği gibi bizde milletleşme Meşrutiyetle, yani devrimle ve kapitalizmin filizlenmesiyle başlamıştır. Ve yine bir devrimle, Cumhuriyetle milletleşme süreci gelişmiştir.

Milliyetlerin millet olmasında “milli devlet” esastır ve bu nedenle devletsiz topluluklar millet değil milliyettir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO’NUN STRATEJİK KORİDORU: KÜRDİSTAN

Bugün size Pakistan’dan çarpıcı bir analiz aktaracağım. Analizin sahibi Pakistanlı emekli bir asker olan Agha Amin.

Düşünce kuruluşu ORBAT ve Alexandrian Defence Group’un üyesi olan Amin, halen güvenlik yönetim danışmanı olarak çalışıyor. Başta “Pakistan Ordu Tarihi” ve “Afganistan’da Taliban’ın Savaşı” olmak üzere pek çok kitabın da yazarı…

Agha Amin, NCNBC International’dan Christof Lehmann ile 30 Ocak 2013’te oldukça kapsamlı bir söyleşi yapmış. Amin’in bu söyleşideki vurgularını madde madde dikkatinize getireceğiz:

TÜRKİYE’DEN HİNDİSTAN’A KORİDOR

1. Agha Amin bölgedeki gelişmelerin ana nedenini ABD’nin Rusya ile kıta Avrupası’nın enerji entegrasyonunu engellemek istemesine bağlıyor: “İran’ın siyasi gücü ele geçirmesinde en önemli faktör, Rusya ile birlikte, Avrupa Birliği’nde önümüzdeki 100-120 yıl içinde tüketilecek doğal gazın yüzde 40’ını sağlaması yatıyor. ABD ve İngiltere’nin amacı, kıta Avrupası ve Rusya’nın ulusal ekonomisi ile enerji sektörünün entegrasyonunu sabote etmek. Atılan adımlar bu amaçladır.”

2. Amin, ABD’nin bu hedefi gerçekleştirmek için bir NATO koridoru planladığını belirtiyor: “Türkiye’den Hindistan’a NATO koridoru açılması planlandı. Koridorun bir bölümünde kurulacak Kürdistan, Rus Güney Akım gaz boru hattının güvenlik dinamiğinde önemli değişikliğe yol açacak. Suriye’de yaşananların sebeplerinden biri de bu.”

ABD’NİN STRATEJİK HEDEFİ: TÜRKİYE’NİN BÖLÜNMESİ

3. Agha Amin’e göre ABD’nin stratejik planının hayata geçirilmesi için atılacak ilk adım, ayrı bir Kürt bölgesi yaratılarak Türkiye’nin bölünmesidir. NATO, bu Kürt bölgesi sayesinde Kafkasya’ya doğrudan erişim sağlayabilecek. Bu durum, Kafkas petrollerini kontrol etmek ve Rusya’ya karşı düşük yoğunluklu çatışmalar için Çeçenlere destek olmayı sağlar. Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için denize çıkış şart. Bu da, Türkiye’nin güney kıyılarından ya da Suriye’nin kuzey-batı sahillerinden sağlanabilir.

4. Pakistanlı jeopolitik uzmanı Amin’e göre NATO’nun stratejik hedefi; İsrail’in kuzey sınırlarını Hizbullah, güney sınırlarını ise Hamas’a karşı güvenliğe almak; Rusya’nın Doğu Akdeniz’de, Suriye’nın Tartus limanındaki deniz üssünü ortadan kaldırmak.

5. Agha Amin’e göre “İran’dan gelip Irak ve Suriye’den geçerek Doğu Akdeniz’e ulaşacak 10 milyar dolarlık Pars gaz boru hattı projesi” Atlantik için büyük sorundu. Amin, ABD’nin bu projeyi baltaladığını belirtiyor: “Türkiye ile İran arasında doğal gaz alanında işbirliğini geliştirmeyi ve mevcut projeleri hayata geçirmeyi öngören mutabakat zaptı, Tahran’da Enerji Bakanı Hilmi Güler ile İran Petrol Bakanı Gulam Hüseyin Nozeri tarafından 2008’de imzalanmış, anlaşmadan kısa bir süre sonra Güler görevinden alınmıştı. Wikileaks belgelerinde, ABD’nin, İtalya’nın enerji şirketi Eni’nin İran’ın Güney Pars doğalgaz sahasından Türkiye’ye boru hattı inşası için fizibilite çalışması yapmasına karşı çıktığı ortaya çıkmıştı.”

NATO KURT, TÜRKİYE KUZU

6. Amin’e göre Suriye’de iki tarafın birbirini yenmeden sürekli çarpışması ABD’nin çıkarınadır: “Suriye’de bir askerin ya da bir İslamcı militanın ölmesi, ABD ve NATO’nun çıkarınadır. İslam dünyasında savaş yaratmanın en önemli stratejik hedefi, ABD ve Avrupa’nın, Batı medeniyetinin düşmanlarının birbirini yok etmesiyle daha güvenli hale gelmesidir.”

7. Pakistanlı güvenlik uzmanı Agha Amin, NATO’nun kurtlar sofrası olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Türkiye ise NATO’nun garip kurdudur. NATO’nun kurtları Suriye’yi yedikten sonra sıra Türkiye’ye gelecek. Türkiye ve özellikle palyaço İslamcı AKP’ye, Suudi Arabistan’dan yüklü miktarda para aktarılıyor. AKP, Türkiye’nin laikliğini sömürürken, diğer taraftan NATO’nun en gözde menkul malı rolünü oynuyor. ABD liderliğindeki NATO, 1991’den beri kuzuları yiyor. Önce Sırbistan, ardından Kosova, Afganistan, Irak ve Libya yıkıldı. Suriye’nin dönüm noktası olmasını umuyorum.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

TUZLA’DA CIA GEMİSİNE OPERASYON

Önceki gün Hürriyet’te okudunuz: “Türkiye’den giden binlerce silah son anda yakalandı.”

Dinçer Gökçe’nin haberine göre Türkiye’den Libya’ya gönderilmek üzere yola çıkan bir gemide yapılan aramada 990 tüfek ve 410 tabanca ile binlerce mermi ele geçirildi. El İntizar (Al Antisar) isimli geminin Libyalı kaptanı ve silahları tedarik eden bir Türk tutuklandı.

Ancak haber eksikti. Çünkü geminin sahibi CIA’ydı ve silahlar da Libya’ya değil, Suriye’ye gidecekti.

Nereden mi biliyoruz? Gelin arşive başvuralım.

PETRAEUS DEVREYE GİRDİ

El İntizar gemisini Aydınlık okurları iyi anımsayacaktır:

21 Ağustos 2012’de “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” haberinin konusuydu El İntizar…

19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde, El İntizar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazdık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen El İntizar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamıyordu.

Devreye yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girdi ve Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın ile görüştü. Hatta o görüşme, Stevens’ın “son akşam yemeği” diye basına yansıdı. Zira Chris Stevens, ABD elçiliğine düzenlenen bir saldırıda üç diplomatla birlikte öldürüldü.

Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve El İntizar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!

AKP DOĞRULAMAK ZORUNDA KALDI

Konu TBMM’de gündeme gelince dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin açıklama yapmak durumunda kaldı.

Bakan Şahin, Libya bandıralı geminin, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına gelerek demirlediğini, 29 Ağustos günü İskenderun limanına yanaşıp, Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü boşalttığını, alıcının da İHH Vakfı olduğunu açıkladı.

Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na attı.

Bakan Şahin, ayrıca El İntizar’ı “balıkçı” gemisi olduğu için denetlemediklerini söyledi.

11 Aralık 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde İdris Naim Şahin’e El İntizar’ın fiilen “balıkçı” gemisi olamayacağını belirttik. Zira El İntizar, kendisinin de açıkladığı gibi yükünü boşalttıktan sonra yolcusuz olarak Türkiye’den ayrılmıştı.

Demek ki 24 kişi mürettebat değil yolcuydu ve El İntizar da Suriyelilere insani yardım diye avladığı balıkları getirmemişti!

AKP OPERASYONU BİLİYOR MU?

Şimdi artık şunları sormalıyız:

Daha önce Suriye’ye silah ve terörist götürmesine izin verilen El İntizar’ın bu kez yüküne neden el kondu? El İntizar neden deşifre edildi?

Geminin 14 Ağustos 2012’de yük boşaltmasına AKP’ye rağmen izin verilmemişti. Bugün de Tuzla operasyonu yine AKP’ye rağmen mi yapıldı?

Yoksa bu kez AKP hükümetinin bilgisi vardı ve operasyon başka pazarlıklar için mi yapıldı?

GEMİ SURİYELİ’NİN, YÜK TÜRK’ÜN, SİLAHLAR LİBYA’NIN

Bizi yanıtlara götürecek bir başka haberi anımsayarak bitirelim:

İstanbul’dan Libya’ya gittiği belirtilen bir gemi Ege’de fırtınaya yakalanmış ve Yunanistan’ın Volvos Limanı’na sığınmıştı. Ancak bu esnada gemide taarruz silahları olduğu ortaya çıktı!

İşin ilginç yanı şuydu: Resmi olarak geminin sahibi Suriyeli, yükün sahibi Türk ve yükün gideceği adres Libya’ydı!

Yükün sahibi Cenk Barçın silahları doğruluyor fakat “hepsi İçişleri Bakanlığı’ndan izinli. Bu bir resmi ihracat” diyordu. (Hürriyet, 30 Ocak 2013)

Sonra bu silahların Libya’ya değil de, aslında Yemen’e gideceği iddia edildi. Zira Yemen’de kısa aralıklarla tam üç kez Türkiye’den gelen silahlar yakalanmıştı.

Gerçi Libya, Yemen ya da Suriye olup olmadığı artık fark etmiyor. Zira ABD’nin “özel savaşında” kullanılan teröristler ve silahlar oradan oraya dolaştırılıyor; tabii ölene kadar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Nisan 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD-ÇİN ARASINDA ‘YENİ DENGE’

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey’in Çin gezisi dünya basınında oldukça yoğun ilgi gördü. Zira bu ziyaret Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ABD’yi “nükleer silahla” tehdit ettiği şartlarda gerçekleşti.

Kısaca anımsatırsak: Kore DHC, Asya-Pasifik’i merkez alan yeni savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmaya başlayan ABD’ye karşı nükleer silah göstererek bölgeyi savunmuştu. ABD önce bu hamleye yüksek perdeden yanıt verdi. Ancak Washington, Kore DHC’nin ne kadar ileri gidebileceğini kestiremediği için sonunda geri adım attı.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Çin’e giderek hem Pekin’le anlaşma yolu aradı hem de Kore DHC’ye “altılı görüşmeleri yeniden başlatma” çağrısı yaptı.

İşte Martin Dempsey bu koşullarda Çin’i ziyaret etti…

‘YENİ TİP ASKERİ İLİŞKİ’

Ziyaret Türk basınında genel olarak “ABD ile Çin arasında yeni tip askeri ilişki dönemi başladı” şeklinde yorumlandı.

Zira Çin Genelkurmay Başkanı Org. Fang Fenghui ile ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey, iki ülkenin “eşitlik, karşılıklı yarar, işbirliği ve ortak kazanç” ilkeleri temelinde “yeni tip askeri ilişki” kurmaya hazır olduklarını açıklamışlardı. Nitekim görüşme sonunda iki ülke, bu yıl insani afet yardımı tatbikatı ile Aden Körfezi’nde deniz korsanlarına karşı mücadele tatbikatı yapacağını açıkladı.

Görüşme sonrası yapılan basın toplantısında Martin Dempsey’in söyledikleri de bu “yeni tip askeri ilişkiye” vurgu yapıyordu. Dempsey, ülkesinin ulusal çıkarlarının Asya-pasifik bölgesinin ekonomik gelişmesi, demografik yapısı ve güvenlik durumuyla sıkı bağı olduğunu belirtiyor ve buna “yeni denge” diyordu.

Dempsey’e göre yeni dengenin özü sayılarla değil, “üç daha fazla” ile ilgiliydi: “Daha fazla ilgi, daha fazla katılım, insan ve donanım açısından daha fazla yatırım.”

ÇİN: ABD’NİN YARATTIĞI ÜÇ ENGEL

“Yeni dengenin” ne olduğunu anlamamızı sağlayacak verilere bakalım şimdi de…

Çin Askeri Bilimler Akademisi Çin-ABD Savunma İlişkileri Araştırma Merkezi Başkanı Yao Yunzhu, Dempsey’in ziyareti sırasında iki ülke ordusu arasında, “ABD’nin yarattığı üç engel” olduğunu ilan etti:

1. Tayvan sorunu. Çin ABD’nin Tayvan’ı silahlandırmasını öncelikli sorun olarak görüyor.

2. ABD’nin Çin’i kuşatma hamleleri. Çin, ABD’nin düşmanca davranarak çevresinde ve kendisine bağlı ekonomik bölgelerde hava ve deniz gözetimi yapmasını ve çeşitli eylemlerde bulunmasını “ikinci engel” görüyor.

3. ABD Kongresi’nin çıkardığı kanunlar. Çin, ABD Kongresi’nin çıkardığı bazı kanunlarla iki ordunun temaslarına sınırlama getirmesini ve hangi konularda temas kurulacağını belirleyerek, iki ordu ilişkilerinde eşitsizlik yaratmasını “üçüncü engel” olarak görüyor.

KARŞILIK VERİRİZ!

Çin ayrıca Martin Dempsey’in ziyaretinden hemen önce Çin ordusunun stratejik hedefleri ve faaliyetlerini anlatan “Beyaz Kitap”ı da yayımladı: “Yeni yüzyılla birlikte hegemonizm ve neo-müdahalecilik arttı. Asya-Pasifik bölgesi önem kazandı. ABD bu bölgedeki güvenlik stratejisini yeniden düzenlemeye gitti. Ancak Asya-Pasifik’te askeri varlığın artması bölgedeki durumu daha da derinleştirdi.”

Çin’in asıl mesajı ise ordusunun temel felsefesini belirttiği cümledeydi: “Saldırı olmadıkça saldırmayız, ama saldırı olursa da mutlaka karşılık veririz.”

İLK MURAREBE TAMAMLANDI

Dolayısıyla artık “yeni tip askeri ilişkiyi” ve “yeni dengeyi” yorumlayabiliriz:

ABD, Asya-Pasifik savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmayı hedef aldı. Washington iki yıldır bu stratejiye uygun olarak konumlanıyor. Çin’i kuşatacak şekilde bölgedeki ülkelerle ilişki geliştiriyor.

Ancak Çin bu hamlelere hem yanıt verdi hem de kuşatılmayı engelleyecek şekilde ikili ilişkiler geliştirerek hilal örülmesini engelledi.

Böylece “büyük savaş” öncesindeki ilk büyük muharebe, ABD’nin kazanamamasıyla sonuçlanmış oldu.

ABD, bu ilk muharebenin ardından daha fazla ileriye gitmeyi “şimdilik” erteledi ve ikinci muharebeye hazırlık için “mola” verdi; yani “yeni denge” sürecini başlattı.

Ancak “yeni denge” Washington açısından yeni bir çıkmaza işaret ediyor. Zira “yeni dengeyi” etkileyecek zaman parametresi Pekin’in lehine…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

BORU KARDEŞLİĞİ

Reuters, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek boru hattının bitmek üzere olduğunu müjdeliyor!

Hattın Dohuk’a kadar ulaştığı, yüzde 80’inin Türk müteahhitler tarafından yapıldığı ve Genel Enerji’nin, enerji naklinin 2014’te başlayabilmesi için işleri hızlandırdığı vurgulanıyor.

Irak Kürt Bölgesi Petrol Bakanı Aşti Havrami, boru hattının başlangıçta gaz nakli için tasarlandığını, ancak petrol nakledecek şekilde de dönüştürüleceğini belirtiyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız da Havrami’yi doğrulayan bir açıklama yapmıştı geçen hafta. Yıldız, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek yeni boru hattının çözüm sürecinin ölçülebilir ilk sonucu olacağını söylemişti. (Sabah, 20 Nisan 2013)

BİRLEŞTİREN BORULAR

Bölgedeki siyasal gelişmeleri doğru saptamak, kuşkusuz bölgeye borular düzleminden de bakmayı gerektiriyor. O düzlemden bakınca da bölgede iki ayrı boru projesi olduğu görülüyor: Bölgenin boru projeleri ile Atlantik’in boru projeleri.

Bölgenin “birleştiren” boru projeleri:

1. Irak petrollerini Türkiye’ye ulaştıran mevcut Kerkük-Yumurtalık boru hattı. Bu boru hattı Irak ile Türkiye’yi birbirine bağlıyor.

2. İran gaz ve petrollerini, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaştırmayı amaçlayan boru hattı. 5 bin 600 kilometrelik hattın anlaşması imzalandı ancak Atlantik’in Suriye’ye terör savaşı açması üzerine proje hayata geçemedi. Bu boru hattı İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ı birbirine bağlayacaktı.

BÖLEN BORULAR

Atlantik’in “bölen” boru projeleri:

1. Kuzey Irak petrollerini Bağdat’ın izni dışında Türkiye’ye getirmeyi hedefleyen proje. Anlaşma 17 Mayıs 2012’de Neçirvan Barzani ile Başbakan Erdoğan arasında yapıldı. Bu hat ile Barzanistan’ın Türkiye’ye bağlanması hedefleniyor. Böylece Irak bölünmüş olacak.

Öte yandan Kuzey Irak petrolleri için ABD ve İngiltere’nin Türkiye’ye de pay vererek bir konsorsiyum kurdukları konuşuluyor. Bu konsorsiyumda ABD’nin payının yüzde 45, İngiltere’nin payının yüzde 30 ve Türkiye’nin payının da yüzde 25 olduğu söyleniyor.

2. 13 Temmuz 2009’da imzalanan Nabucco projesi. Proje Türkmenistan, Azerbaycan ve Kuzey Irak gaz-petrollerini Avrupa’ya taşımayı amaçlıyordu. Bu da yine Irak’ın bölünmesi demekti. Ancak Rusya Mavi ve Güney Akım projeleri ile Nabucco’yu geçersiz hale getirtti.

3. İsrail gazını Türkiye üzerinden Batı pazarlarına ulaştırmayı amaçlayan İsrail-Ceyhan boru hattı. İsrail’in Türkiye’den dilediği özür, aynı zamanda bu hattın güvenliğinin rüşvetidir. Bu hattın güvenliği, Suriye’nin bölünmesinden geçiyor!

4. Katar gazının, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye güzergâhından Türkiye’ye ulaştırılması için düşünülen gaz boru hattı projesi. Bu projenin hayata geçmesi için yine Suriye’nin bölünmesi gerekiyor! ABD bu proje ile Suriye’ye karşı Türkiye-Katar-Suudi Arabistan koalisyonu kurmuş oldu.

AKP VE PKK’YE BORU BEKÇİLİĞİ GÖREVİ

Kuşkusuz boru hattı ABD’nin nihai hedefi değildir. Nihai hedefi, Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru ya da Büyük Kürdistan kurmaktır. Böylece Türkler, Araplar ve Farslar arasına ikinci bir İsrail karakol devleti sokmuş ve bölgeyi bölmüş olacaktır.

Boru, ABD’nin, tarafları bu nihai hedefe mecbur etmesinin aracıdır. Boru, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmanın ve Türkiye’ye doğru genişletmenin silahıdır.

ABD bu silahın kullanılabilmesi için hem AKP ile PKK’yi masaya oturttu hem de İsrail’in Türkiye’den “özür” dilemesini sağladı.

Böylece ABD, “AKP hükümetini, PKK’yi, Barzanistan’ı ve İsrail’i” bölgede “boru kardeşliği” ile birleştirmiş oldu!

Barzanistan ve İsrail boruya gaz ve petrol verecek, Erdoğan ve Öcalan da borunun güvenliğini sağlayacak!

Sonuç olarak AKP hükümetinin 2009’da ilan ettiği Kürt Açılımı da, 2011’de girdiği Suriye karşıtlığı da ve 2013’te başlattığı “çözüm” süreci de, ABD’nin çıkarları ve İsrail’in güvenliği gereğidir. Medyada estirilen “barış” ve “çözüm” rüzgârları ile “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” şeklindeki pembe tablolar ise bu emperyalist planın maskesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın