Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ENERJİ SAVAŞINI KİM KAZANDI?

Türkmenistan gazını Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Projesi’ne, en başından beri ölü bir proje olarak bakıyoruz.

Proje, ABD Avrasya Enerji Kaynakları Özel Temsilcisi Richard Morningstar ile senatör Richard Lugar’ın koordinatörlüğünde Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya başbakanları ile AB Komisyonu Balkanı Jose Manuel Barroso tarafından 13 Temmuz 2009’da imzalandı. İlginçtir, anlaşmaya gazı olan hiçbir ülke katılmamıştı!

Başbakan Erdoğan törende “Türkiye’yi doğalgazda 4. büyük ana arter yapacağız” demiş ve Türkmenistan ile birlikte Azerbaycan, Irak ve Mısır’ı da projeye katılmaya davet etmişti!

Oysa hem Türkmenistan hem de Azerbaycan, o sırada Rusya ile yeni anlaşmalar imzalıyorlardı!

OBAMA, BİZZAT GÜL’DEN İSTEDİ

Türkiye’nin projeye katılmasını Washington istemiş ve bizzat ABD Başkanı Obama Nisan 2009’daki Ankara ziyaretinde Gül’e iletmişti. Ardından konu Mayıs ayında Prag Zirvesi’nde netleşmişti.

AB gazeteleri gelişmeyi “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi” diye duyurmuştu. İngiliz Guardian gazetesi, “Türkiye’nin Avrupa enerjisine bekçilik yapacağını” yazmıştı.

NABUCCO BARZANİSTAN PETROLÜ MÜ TAŞIYACAK?

Ancak proje bir türlü hayata geçmedi. 8 milyar avro olarak hesaplanan maliyet, proje başlamadan 15 milyar avroya kadar çıktı. Üstelik gerekli tedarikçiler de bulunamadı.

Bu süreç içerisinde Nabucco’nun Barzanistan’ın petrollerini taşıyabileceği bile gündeme geldi.

Nabucco’nun tam karşısında yer alan Rusya’nın Güney Akım projesi ise beklenenden hızlı ilerledi. Dahası, AKP hükümeti bile Güney Akım’a katılmak durumunda kaldı. Enerji Bakanı Taner Yıldız, sağlık sorunları nedeniyle Moskova’ya gidemeyen Erdoğan’ın yerine, Putin’le imzaladı anlaşmayı!

MACARİSTAN NABUCCO’DAN ÇEKİLDİ

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, ortaklardan birinin çekilmesi Nabucco’ya ağır darbe vurdu. Nabucco’nun altı ortağından biri olan Macaristan, geçen hafta ortaklıktan ayrılma kararı aldığını duyurdu! Macaristan’ın gerekçesi ise projenin finansman ve doğal gaz kaynaklarının hâlâ belirsiz olması…

Alman Frakfurter Allgemeine Zeitung gazetesine göre AB şimdi projenin daha küçük bir kapasiteyle hayata geçirilmesinin mümkün olup olmadığını inceliyor. Gazeteye göre çöken Nabucco projesinin yerine Bulgaristan – Türkiye sınırından Avusturya’ya uzanan bir doğalgaz boru hattı üzerinde düşünülüyor.

ABD KAYBETTİ, RUSYA VE İRAN KAZANDI

31 milyar metreküp kapasiteli 4 bin kilometrelik Nabucco boru hattının inşasına gelecek yıl başlanması ve 2017 yılında gaz pompalanması hedefleniyordu.

Peki, Nabucco çökerken bölgede hangi projeler ilerledi?

1.) Rusya’nın 63 milyar metreküp kapasiteli Güney Akım projesi hızlandı. Türkiye’nin de sonunda dâhil olduğu projenin 2015 yılında faaliyete geçeceği belirtiliyor. Rusya’nın İtalya ile başlattığı projeye 2011’de Fransa ve Almanya katılmıştı. Ortaklıkta Rusya’nın payı yüzde 50.

2.) İran, Irak, Suriye ve Lübnan ile 5600 kilometrelik bir boru hattı anlaşması imzaladı.

3.) Azerbaycan’dan Avrupa’ya yeni bir doğalgaz boru hattı yapılması için imzalar atıldı. Projeye BP öncülük ediyor.

Yani bölgedeki enerji savaşlarını, bu aşamada Amerika kaybetti, Rusya ve İran kazandı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YENİ ORTADOĞU HAYALİ

Önce Başbakan Erdoğan Suriye’ye NATO sopası salladı… Ardından da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu TBMM’de gündem dışı söz alarak, “Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceklerini” ve “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü” olacaklarını savundu.

Sefer hazırlığı içinde oldukları, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün “dış müdahale ile Suriye haritasının değiştirilmesi” noktasına gelmesinden de belli…

Karagül’ün son bir yıllık Suriye yazılarındaki zikzaklar, dış baskı meselesinin anlaşılması açısından çok öğreticidir. Ama önceki günkü yazısındaki bir itiraf, boyunlarındaki ağırlığı tam anlamıyla ortaya koymaktadır:

“Suriye’de rejim değişikliği kararı çoktan verilmişti. Üstelik bu karar, Türkiye – Suriye ilişkilerinin iyi gittiği dönemde bile belliydi. Türkiye – Suriye ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı dönemlerde bile birileri Türkiye’de ve bütün bölgede organizasyonlar düzenliyor, bizlere kadar gelip destek istiyordu. Süreç ilerletildi ve bu noktaya geldi.”

SURİYE GÖREVİNİ KİM VERDİ?

Esad’ın yüzüne gülünüp, arkasından neler çevrildiğinin ispatı olan bu itirafa geleceğiz ama şu soruları İbrahim Karagül’e yöneltmeden geçmeyelim: Sizlere kadar gelenler kimlerdi? Sizler, gelenlere ne yanıt verdiniz?

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere pek çok kişinin Erdoğan’a karşı söylediği “Daha dün kardeşim Esad diyordunuz, bugün ne oldu?” şeklindeki serzenişin yanlış olduğunu, Erdoğan’ın o gün de, tıpkı bugünkü gibi Esad ve Suriye karşıtı olduğunu bu köşede birkaç kez dile getirmiştik.

Suriye ile yakınlaşma denilen süreç, ABD’nin “model ortak” ilan ettiği Türkiye’ye, Obama’nın BOP Eşbaşkanı Erdoğan’a ve Cinton’un “alt bölgesel düzenler kurucusu” Davutoğlu’na verdiği görevdi!

İran’ı yalnızlaştırmak, Suriye’yi ve Lübnan’ı İran’dan koparmak içindi tüm o şovlar… Bu büyük operasyonun başarısı için, Türkiye’nin bölgede “liderlik” yapmasına bile izin vermişti ABD… Ve bu bölgede liderlik yapabilmenin birinci şartı olan İsrail karşıtlığına bile göz yummuştu…

İki yıldır Odatv ve Aydınlık’ta ısrarla altını çizdiğimiz bu gerçeği, hem de o cepheden ve birinci ağızdan doğruladığı için İbrahim Karagül’e teşekkür ederiz.

DAVUTOĞLU’NUN “YENİ ORTADOĞU” GÖREVİ

Gelelim Davutoğlu’nun “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü olma” görevine…

Başında “yeni” olan her şeyin Amerikan yapımı olduğunu herhalde bu bölgede en iyi biz Türkler biliyoruzdur. Yeni Dünya Düzeni ile başlayan bu “yenilenme” süreci, son dönemde Yeni CHP, Yeni Anayasa, Yeni Türkiye diye sürüyor…

Mart 2009’da “ABD ile altın bir işbirliği dönemi” vurgusu yaptıktan ve görevini “küresel yeni düzene, çevremizde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkı yapacağız” diye açıkladıktan sonra Dışişleri Bakanı olarak atanan Ahmet Davutoğlu’nun “yeni Ortadoğu sahipliğinin” izlerini anımsayalım:

Haziran 2010’da İran’ı yalnızlaştırmak için Suriye, Lübnan ve Ürdün’le “Ortadoğu Birliği” kurdu; Aralık 2010’da “Osmanlı milletler topluluğu” işareti verdi; Mart 2011’de “bölge değişimine yön vermezsek, bundan en olumsuz biz etkileniriz” dedi; Ocak 2012’de “100 yıl sonra Ortadoğu’ya yeniden girme” görevini açıkladı.

BOP DA YENİ ORTADOĞU DA MÜMKÜN DEĞİL

Yeni Ortadoğu’nun ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde olduğu, bu projenin “alt bölgesel düzenlerinden” biri olduğu ortada… Ancak bizimkilerin göremediği büyük gerçek şu: ABD’nin BOP’u çuvallamışken, AKP’nin Yeni Ortadoğu’su mümkün değildir!

Çünkü dünyayı Atlantik değil, artık Asya-pasifik döndürüyor!

Görevleri, dünyayı doğru okuyabilmelerini engellemektedir. Bu yüzden de hâlâ sefer hazırlığı içindedirler! Üstelik Esad’a tanıdıkları 15 günlük süre, 180 gün önce dolduğu halde!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2012

, , , , , , , , ,

1 Yorum

KOMŞULARLA SIFIR SORUN, ATATÜRK İLKESİYMİŞ!

Bekir Coşkun, önceki gün organ karışıklığıyla ilgili enfes bir yazı yazdı.

Organlarını karıştıran adamın, tedaviden sonra hangi organın nerede olduğunu bilmesi ve kafasını göstererek “eee… Buna döt derler” diyerek övünmesi, derslerle dolu…

Bekir Coşkun’un bu çağda hâlâ bu fıkra üzerinden mesaj vermek durumunda kalması, elbette onun suçu değil! Nitekim her gün Bekir Coşkun’u haklı çıkaran örneklerle karşılaşıyoruz.

ATATÜRK’Ü DÜŞMANLARI BİLE ANLAMIŞKEN…

Örneğin BDP’li milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” sözlerinden ne anladığını TBMM kürsüsünden şöyle açıklıyor: “Bu söz barışın değil, teslimiyetin ve acziyetin ifadesidir.”

Durumu daha da vahim kılan ise Sırrı Süreyya Önder’in bu yorumu, Suriye’ye saldırıyı savunurken “Büyük Atatürk”e yaslanan AKP milletvekili Ömer Çelik’e karşı söylemesidir!

Yani karışan sadece organlar değildir!

DİYAP AĞA’YA İHANET

Sırrı Süreyya Önder’in “O söz bir barış havariliği değildir. Bunu herkes yanlış biliyor.” diyerek başladığı konuşması burada kalsaydı, “cehalet” der geçerdik. Ancak Sırrı Süreyya Önder’in şu sözleri, cehaletten öte tarihe ihanet içinde olduğunu göstermektedir:

“Biz yutta sulhu istiyoruz, cihanda sulhu istiyoruz değil, o bir teslimiyetin ve acziyetin ifadesidir. Bu Misak’ı Milli’den vazgeçme durumunun formüle edilmiş biçimidir. Biz yani Hatay’la, Suriye’yle, Irak’la, Musul’la bütün taahhüt ve taleplerimizden vazgeçiyoruzun Atatürkçesidir.”

Sırı Süreyya Önder bu sözleriyle sadece tarihe değil, Diyap Ağa’ya da ihanet etmiştir!

ATATÜRK TESLİM OLMADI, TESLİM ALDI!

Atatürk’ün teslimiyetçi olduğu saçmalığı, en az irticacıların Atatürk’ü İngiliz ajanı diye suçlamaya kalkması kadar saçmadır, yalandır, haincedir!

İrticacıların türbanı savunmak için “keşke İngilizler bizi yönetseydi” diyebilmesinde bile bir mantık bulunabilir ama ayrılıkçı Kürtçülerin Atatürk’ü teslimiyetçi diye suçlamasında en ufak bir mantık bulunamaz!

Hadi İngilizlerin Mondros’unu, Sevr’ini kimin imzaladığını unuttunuz… Bari 17 Kasım 1922 günü İngiliz zırhlısı Malaya ile kaçanın Vahdettin olduğunu hatırlayın!

DAVUTOĞLU’NUN ATATÜRK YORUMU

Ömer Çelik’in “Büyük Atatürk” demesine gelince…

Ne zaman kamuoyunun geçit vermeyeceği Atlantik görevlerine soyunsalar, akıllarına Atatürk gelir. Milletin Atatürk sevgisini ABD görevleri için kullanırlar…

Kenan Evren’in de Kemalizm’i, “Yüce Atatürk” diye diye tasfiye ettiği belleklerdedir.

Tıpkı Ömer Çelik gibi Ahmet Davutoğlu da ABD’nin Suriye görevi için Atatürk’e yaslanmak zorunda kalıyor.

MHP Milletvekili Lütfü Türkkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na “Suriye’de tutuklu 49 Türk istihbaratçı” iddiasını sordu geçenlerde. Yanıtta ilginç bir ayrıntı vardı:

“Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana dış politikamızın temel dayanağını oluşturan ‘yurtta barış, dünyada barışanlayışımız, gerek bunun günümüze yansıması olarak dile getirdiğimiz ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesi, Türkiye’nin etrafında bir barış, istikrar, güvenlik ve refah kuşağı oluşturulmasını hedeflemektedir. Suriye’deki gelişmeler de bu mercekten izlenmektedir.”

Meğer Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” ilkesi, Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin günümüze yansımız haliymiş!

AKP’nin takîyecilikte sınır tanımadığını da böylece öğrenmiş olduk!

Ama daha önemlisi, mecbur kaldıklarında Atatürk’ün komşularla barış istemesini bile sömürmekten, Suriye’ye saldırı ve Kuzey Irak’ı himaye gibi görevlerine alet etmekten geri durmayacaklarını görmüş olduk!

ATATÜRK KARŞITI CEPHE

AKP ve BDP el ele önce Atatürk’ün Cumhuriyetini yıktılar, şimdi de Cumhuriyetçilerin içindeki Atatürk’e saldırıyorlar!

Atatürk’ün partisi CHP ise Yeni Türkiye’nin Yeni Anayasası için kendini yeniliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ÇEVİK BİR NEDEN TUTUKLANDI?

“ABD’yle nasıl mücadele edilir” sorusuna hayatıyla en iyi yanıtı veren Doğu Perinçek, “Çevik Bir ve doğru mevzilenme” konusunda önemli bir uyarı yapmıştı: “Bir zamanlar üçü de Yahudi JINSA madalyası almışlardır, doğrudur. Ama bugün Tayyip Erdoğan – Abdullah Gül ikilisi, Org. Çevik Bir’i hapse atıyor. Geçmişteki mevzilenmeler değiştiği zaman, hâlâ o geçmiş mevzilenmenin içinde kalmak, zamanı şaşırmaktır ve siyasal mücadelede kişinin kendi mevzilerine ateş etmesine yol açar.” (Aydınlık, 21 Nisan 2012)

Kuşkusuz çok öğretici…

Çevik Bir’in tutuklanması önemli derslerle doludur.  Neden tutuklandığını anlayabilmek de, bugünün mevzisinde iyi mücadele edebilmek için gereklidir.

ABD’nin 28 Şubat’ta “Truva atı” olan Çevik Bir’i tutuklatması kadar öğretici olan bir başka olay da Cengiz Çandar’ın 28 Şubat operasyonu konusunda söyledikleriydi.

Çandar gibi tescilli bir ABD-İsrail piyonunun, 28 Şubat’ı ABD-İsrail projesi diye suçlaması haliyle kafaları karıştırdı. Çünkü 28 Şubat bir ABD projesiyse eğer, en başta Çandar’ın 28 Şubatçı olması gerekirdi… Tersi, Cengiz Çandar’ı anti-emperyalist yapar ki, bu da eşyanın tabiatına aykırı!

28 ŞUBAT’IN ABD PROJESİ OLMADIĞINI KANITI, ERDOĞAN’DIR!

Gelin Çandar’ı bir kenara atarak şöyle soralım: 28 Şubat gerçekten bir ABD projesi olsaydı, Erdoğan – Gül – Gülen üçlüsü 28 Şubat operasyonuna soyunabilir miydi?

Ya da gelin yanıtı ortada olan şu sorular üzerinden düşünelim: Erdoğan’ı kim iktidar yaptı? Erdoğan hangi devletin projesinin eşbaşkanı? Erdoğan Suriye’ye kimin NATO’sunun sopasını sallıyor? Erdoğan kimin model ortağı? Kim, ABD’yle altın bir işbirliği dönemi içinde olduklarını ilan etti? Başta İran olmak üzere komşu ülkeler, neden AKP’yi ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronu ilan ediyor? Kim ABD-İsrail kurumlarından cesaret madalyaları alıyor? Irak’a saldıran ABD askerilerinin sağlığına kim duacı? Kim ABD ile gizli sözleşmeler imzaladı?

SÜREKLİ DARBE DÖNEMİ

Doğru, ABD bir ölçüde 28 Şubat’a sızmıştır. Çevik Bir ABD’nin 28 Şubat’taki Truva atıdır. Ancak 28 Şubat toplamda ABD’nin çıkarlarına karşıdır. Bu nedenle ABD, 28 Şubat generallerini “hizadan çıktı” diyerek çizmiştir; “28 Şubat bin yıl sürecek” kararlılığına, “binyılın meydan okuması” isimli tatbikatıyla yanıt vermiştir!

Ve ABD, 2002’de Hilmi Özkök üzerinden Türk Ordusu’na, Tayyip Erdoğan üzerinden de Türkiye’ye darbe yapmıştır. ABD, AKP-Cemaat koalisyonu eliyle yürüttüğü Ergenekon tertibiyle, “sürekli darbe” dönemini başlatmıştır.

Türk Ordusu direndikçe Balyoz, Andıç diye sürdürmüştür operasyonu…

ABD 28 Şubat’la hesaplaşmadan Ergenekon tertibi bitmez! Çünkü 28 Şubat Türk Ordusu’nun 27 Mayıs’tan sonraki ikinci büyük atılımıdır ve en başta ABD’nin çıkarlarına karşıdır!

ABD, esas hedefe, yani 28 Şubat’a darbe indirebilmek ve kamuoyu desteği alabilmek için de önce kendi eseri olan 12 Eylül’e yönelmiş ve 95 yaşındaki iki görevlisini kurban vermiştir; ardından da Çevik Bir’i…

TSK’Yİ BİR BÜTÜN OLARAK SAVUNMAK

Çevik Bir’in tutuklanmasının asıl önemi şudur: Operasyon Çevik Bir’e kadar uzandığına göre, ABD TSK’yi tam teslim alamamıştır!

Tabi buradan şu sonuç da çıkıyor: ABD dün 28 Şubat’ın yönünü değiştirebilmek için Çevik Bir’i kullandı; bugün de yine Türk Ordusu’na saldırabilmek için Çevik Bir’i kullanıyor, harcıyor… Yani NATO’cu generaller, iradelerinin dışında da NATO’ya hizmet etmiş oluyorlar.

ABD’nin ilişki ahlakı böyledir; kullanır, atar! Nitekim bunu çok iyi bilen Cüneyd Zapsu, Erdoğan için şu ricada bulunmuştu ABD’ye: “Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın.

Erdoğan’ın, Çevik Bir’in durumundan bir ders çıkaramayacağı ortada…

Biz ise geçmişin mevzisinde kalarak, bugünün mücadelesini kazanamayacağımızı biliyoruz ve Türk Ordusu’nu bugün bir bütün olarak savunuyoruz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN JAMES BOND’ÇULARDAN FARKI

Bildiğiniz gibi 007 James Bond serisinin son filmi Skyfall’un bir bölümü Türkiye’de çekiliyor. Çekimler önce Adana’da başladı, ardından da İstanbul’da, Eminönü ve Beyazıt’ta sürdü…

İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımına bir katkısı olur mu olmaz mı diye süren tartışmalar, filmin İstanbul’a verdiği zararları perdeliyor. Örneğin filmin çekimleri için ikisi asırlık çınar olmak üzere 12 ağaç kesildi!

Umarız, “ne var bunda, altı üstü 12 ağaç kesilmiş” diyeniniz yoktur içinizde…

FATİH BELEDİYESİ’NİN OO7 AŞKI

Fatih Belediyesi bir açıklama yaparak, bu ağaçların kesilmesi karşısında James Bond’u savundu. Film ekibi, tarihi dokunun daha iyi ortaya çıkarılabilmesi için kesmiş ağaçlarımızı… Daha doğrusu, film ekibi önce uygun budama için kolları sıvamış ama ağaçlar bakımsız olduğundan kurtarılamamış, mecburen hepsi kesilmiş!

Daha vahimi, Belediye, James Bond’u savunacak diye kendini batırmış, ağaçları bakımsız bıraktığını itiraf etmiş!

ATATÜRK, AĞAÇ KESMEMEK İÇİN EVİNİ KAYDIRDI

Birçoğunuz biliyordur gerçi, yine de anımsatalım istedik:

Atatürk’ün resmi mekânı Çankaya’ydı ancak yakınlarının belirttiğine göre istirahat için kullandığı Yalova’daki köşkü “evi” gibi benimsemişti.

Atatürk bir gün yine Yalova’daki evine gittiğinde, bahçıvanın çınar ağacını kökünden kesmeye hazırlandığını görür. Bahçıvanı çağırır ve nedenini sorar. Bahçıvandan “ağacın dallarının binanın duvarlarına dayanmış olması nedeniyle yıkıntıya sebebiyet vereceği” yanıtını alınca, “Sen dur çocuk.. Bir çare düşünelim…” der. Uzunca bir süre evin çevresinde dolanıp “Evin buraya yapılmasını ben istedim. Üstelik bu çınardan dolayı istedim. Onu kesmek evin havasını bozar” diyen Atatürk sonunda emir verir: “Evi kaydırın biraz öteye!”

İstanbul Belediyesi’nin başmühendisi Ali Galip Alnar ve ekibi, binanın çevresindeki toprağı dikkatle kazar, yapının temel seviyesine inilir. Binanın altına santim santim itilerek raylar döşenir. Ve bina 5 metre öteye taşınır!

Kız kardeşi Makbule Atadan ile birlikte bu kaydırma işlemini fırsat buldukça gelip izleyen Atatürk’ün vatan sevgisi, öncelikle bu topraklarda yetişen her canlıya saygı duymak demekti…

ATATÜRK’E YAZILAN KÜRTÇE TÜRKÜ

Atatürk her canlıya bu saygıyı gösterirken, biz ona ve mirasına maalesef aynı saygıyı gösteremiyoruz. Bize emanet ettiği Cumhuriyeti koruyamadık en başta!

Türk ve Kürt’ün onun önderliğinde omuz omuza birlikte çarpışarak kanıyla kazandığı bağımsızlığı sürdüremedik!

Dahası, kabrine ziyarete gelenlerin sayısını bile gizledik!

Ona yazılmış türküyü bile TRT arşivlerine hapsetmişiz meğer…

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Gölü Çevresi Tarihi Eserler ve Kültür Değerlerini Araştırma Merkezi Müdürü Murat Oto bulup çıkardı o Kürtçe ağıtı, ama biz utanmadık!

Gürpınar’ın Yoldüştü Köyü’nden Semut Elmas’ın yazdığı bu Kürtçe şarkı, 1967 yılında Muammer Sun ve Cenan Akın tarafından TRT için hazırlanan “Birinci folklor derlemesi” kayıtları arasında ortaya çıktı!

Büyük usta Muammer Sun, Atatürk’e yakılan bu ağıtı, Ali ve Babacan Elmas isimli iki amcaoğlundan dinlemiş ve kayıt altına almış!

Sonra, TRT’yi ve de ülkeyi yönetenler, Atatürk’e yazılan bu Kürtçe türküyü, öğrenmememiz için TRT arşivine hapsetmiş!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Nisan 2012

,

2 Yorum

İRAN – IRAK SAVAŞINDAN ÇIKAN DERS

Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin iki günlük Tahran ziyaretinin en önemli sonucu, liderlerin bölgeye ve dünyaya verdiği Bağdat – Tahran eksenli mesaj oldu.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, şu sözlerle esası ortaya koydu: “İran ve Irak güçlendikçe, yabancı güçlerin bölgedeki varlığı son bulacak!

Benzer sözleri Maliki’den de duyduk: “Irak ve İran işbirliği yaparak bölgede emniyet ve istikrarın sağlanmasına yardım edebilir, sorunları halkların hak ve hukukuna saygıyla ve anlayışla bertaraf edebilir. Bağdat ve Tahran arasındaki siyasi istişare ve koordinasyonun artması bölgede istikrar ve barışın sağlanmasına yönelik süreçte önemli ve etkili rol oynayabilir.”

ÖZEL VE İSTİSNAİ İLİŞKİ

Her iki lider de ülkelerinin ilişkisini bölge ve dünya için “özel ve istisnai” olarak nitelendirdi. Gerçekten de iki ülke ilişkilerinin özellikle son 30 yıl içindeki değişimi bu nitelemeye anlam kazandırıyor ve bölge ülkelerinin birbirleriyle ilişkisine önemli mesajlar veriyor.

1937 tarihli anlaşmayla Irak’a bırakılan Şatt-ül Arap (Fırat ve Dicle’nin Basra’ya dökülmeden önce birleştiği yer), yıllar içinde iki ülke arasında baş gösteren sorunların temelini oluşturdu.

Bu yıllar içinde zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı, Tahran Körfez’deki bazı adalara el koydu, Iraklı Kürtleri Bağdat’a karşı kışkırttı ve kullandı, Irak’taki Şiileri Bağdat’a karşı değerlendirdi…

Bağdat da, yine bu yıllar içinde İran’daki Arap bölgesi Huzistan’ı ele geçirmeyi planladı ve İran – ABD ilişkilerinin seyrinden yararlanmaya çalıştı…

İRAN – IRAK SAVAŞI ABD’YE YARADI

Ve en sonunda İran’ın iki ülke arasındaki sorunlu olan bölgeden askerlerini çekmemesi üzerine, Irak Ordusu sınırı geçti ve İran’a saldırdı. 1980 – 1988 yılları arasında süren ve iki tarafın da kazanamadığı savaşta 1 milyonun üzerinde insan öldü. Savaşın asıl galibi olan ABD’nin bu savaşta nasıl bir rol oynadığı, bölge ülkeleri için önemli derslerle doludur.

ABD üç yıl sonra, bu kez İran’a kışkırttığı Irak’a saldırdı. İran, düşmanına saldıran ABD’yi alkışladı! ABD’nin 1991’deki saldırısıyla, Irak fiilen Araplar ile Kürtler arasında ikiye bölündü. ABD 12 yıl sonraki ikinci saldırısına kadar Irak’ı kuşattı, Bağdat’ı merkezi otorite olmaktan çıkardı!

ABD, 2003’te Irak’a ikinci kez saldırdığında, bu kez Irak’ı üçe böldü: Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler…

İRAN – IRAK YAKINLAŞMASI, ABD’Yİ ZAYIFLATTI

Ancak 2004’te başlayan direnişin avantajıyla, özellikle 2007’den sonra Irak’ın İran’la çeşitli kademede ilişkiler geliştirdiğini gördük. Bu ilişki, Tahran’ın desteklediği Nuri El Maliki’nin, ABD-Türkiye destekli İyad Allavi’ye karşı başbakanlığı kazanmasıyla sıçrama yaptı.

Bu andan itibaren Bağdat – Tahran ekseni oluşmaya başladı. Eksen kuvvet kazandıkça, ABD zayıfladı; ABD bölgede zayıfladıkça, eksen kuvvet kazandı. Öyle ki, Washington’da “ABD’nin Irak’a saldırısı İran’a yaradı” görüşleri bile dillendirilmeye başladı!

BAĞDAT, TAHRAN’LA BİRLİKTE DİRENDİ

Maliki’nin Irak’tan çıkmamaya çalışan Obama yönetimine karşı dik durabilmesinde, kuşkusuz bu eksen belirleyici oldu. Yanına Tahran’ı alan Bağdat, ABD’ye karşı direnebildi. Maliki, bırakın Beyaz Saray’ın şart koştuğu 40 bin askeri, ordusunu eğitecek 15 bin ABD askerini bile kabul etmedi!

Ve Maliki son ABD askerinin de çekilmesiyle birlikte atağa geçti, Washington’un 20 yılda üçe böldüğü ülkesini yeniden birleştirmeye başladı!

Maliki’nin bu süreçte dikkat çeken önemli hamleleri şunlardı: Kuzey Irak yönetiminin petrol anlaşmalarını reddetti. Erbil’i Bağdat’ın otoritesini kabul etmeye zorladı. Allavi-Haşimi darbesini engelledi. Suriye’yi İran’a bağlayan boru hattı geçiş anlaşmasını imzaladı. Akdeniz’den Basra’ya uzanan Şam-Bağdat-Tahran ekseni kurulmasında etkili oldu. Arap Birliği içinde ağırlık oluşturmaya yönelik çoklu ortaklıklar geliştirdi.

TÜRKİYE İÇİN TARİHİ DERS

1.) ABD, komşu ülkeler arasındaki sorunlardan yararlanarak bölgeye girer ve komşuların savaşı, en çok emperyalizme yarar.

2.) ABD’yi bölgeye sokmamanın yolu, komşuların işbirliğinden ve ittifakından geçer!

ABD’nin son 30 yılda bölgeyi istediği gibi şekillendirmesine zemin yaratan en önemli olay Irak – İran savaşıdır. Bölge ülkeleri, başta Türkiye ve Suriye, bundan tarihi dersler çıkarmalıdır. Çünkü Türkiye – Suriye savaşı, bölgede ikinci bir 30 yıl kaybına yol açar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2012

, ,

Yorum bırakın

BOP DİPLOMASİSİ

Başbakan Erdoğan’ın Irak ve Suriye karşıtı sözlerini, devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından incelemeyi gerekli görüyoruz:

KERKÜK NEDEN İKRAM EDİLDİ

Başbakan Erdoğan diyor ki, “Irak başbakanının davranışları sayın Barzani’yi rahatsız ediyor.” Ancak Barzani’nin himayesine soyunmuş birisinin edebileceği türden bu sözlere, en son kabile savaşlarında rastlanmıştı.

Yeri gekmişken “Kerkük neden Barzani’ye ikram edildi?” sorusuna da yanıt verelim: Barzanistan’ın himayesini kamuoyuna yutturmak için. Kerkük uzun yıllardır ABD’nin havucu olarak sunuluyordu.

ADI OLMAYAN TANIKLAR

Erdoğan benzer sözleri Katar dönüşünde de söyledi: “Şu anda benim görüştüğüm Şii liderlerin birçoğu Maliki’den çok rahatsız. Oradaki en önemli Şii liderlerden biri, şimdi adını vermeyeceğim, geçtiğimiz hafta bir açıklama yaparak ‘Maliki Saddam’dan daha diktatör’ dedi. Onlar da bu işten yaka silkmeye başladılar. Çünkü adalet yok. Adaletin olmadığı yerde bu tip sıkıntılar baş gösterecektir.”

“Bizde adalet var mı ki?” diye sorduğunuzu biliyorum. İşin o boyutu bir yana,  Erdoğan’ın diğer sözleri, devletlerarası-uluslararası ilişkiye en kötü örnek diye mutlaka okutulmalı ilgili üniversite bölümlerinde…

ABD ASKERLERİNİN SAĞLIĞINA KİM DUACIYDI?

Erdoğan “Türkiye iç işlerimize müdahale ediyor” diyen Maliki’ye şöyle sesleniyor: “Biz yabancı değiliz. Sınır komşusuyuz. 10 bin km’den başkaları gelip müdahale ediyor. Gidip hesap veriyorsun. İran çağırınca gidiyorsun. Ama Türkiye’ye gelince bu lafları söylüyorsun.”

Bu 10 bin km lafını bu kadar rahat söyleyebilen birinin eski sözlerini unuttuğunu varsayıyoruz. Anımsatalım: Başbakan Erdoğan, 10 bin km öteden gelip Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığına duacı olduğunu ilan etmişti yedi cihana…

MALİKİ, ÇIK ARADAN

Erdoğan devam ediyor: “Malikine derse desin. Iraklı kardeşlerimizle aramıza giremezsin. Irak halkının fikri bu değil.”

Irak başbakanının, Iraklılarla Türkiye başbakanı arasına girdiğini iddia edebilmenin analizi beni aşıyor! Geçiyorum.

Iraklıların kafalarının içindekini bilen Erdoğan, sözlerinin devamında Maliki’nin iç dünyasına da süzülüyor: “Maliki mezhepsel çatışmadan bahsediyor, bizim öyle bir derdimiz yok. Ama onun belli ki var. Kendi iç dünyasında mezhep problemi var.”

ABD’Yİ SAVUNMANIN BÖYLESİ…

Başbakan Erdoğan Suriye konusuna da değiniyor ve öncelikle hükümetinin “ABD taşeronu” olduğu gerçeğini savuşturmaya çalışıyor: “ABD istedi, Türkiye işin içine girdi yaklaşımı da doğru değil. Türk milletine karşı saygısızlıktır.”

Sanırsın ABD değil, Türk milleti istiyor AKP’nin Suriye’ye saldırmasını! ABD’yi Amerikalılardan daha cansiperane savunuyor…

ERDOĞAN’IN TERSİNDEN DOĞRUSU

Erdoğan’ın şu sözlerini ise TSK tersinden anlamalı: “Suriye ile ilişkiler iyi iken PKK konusunda olumlu yaklaşım içindeydi. Yakaladığı militanları bize teslim ediyordu. Şimdi ise örgütü kullanmaya başladı.”

Hayır, Başbakan Erdoğan’ın militan kelimesini kullanmasına takılmayacağız; kurduğu basit denklemin ne kadar öğretici olduğuna dikkat çekeceğiz ve diyeceğiz ki: “o zaman Suriye ile ilişkinizi bozmayın!”

NE ÇALIŞMASI?

Erdoğan’ın şu itirafını ise bakalım Türk milleti kaç yılda aklayabilecek: “Libya’ya benzer bir durum istemiyoruz. Özellikle Hür Suriye Ordusu’un çalışmalarıyla durum çok farklı şekilde gelişebilir.”

Başbakan Erdoğan’ın çalışma dediği, ev sahipliği yaptığımız Suriyeli teröristlerin sınırımızı geçip Suriye güvenlik güçlerine saldırması…

KÜÇÜK AMERİKA SEVİYESİ

Girişte bu sözleri devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından inceleyeceğimizi söylemiştik. Bitirirken şu saptamayı yapalım: Bu seviye ancak BOP eşbaşkanlığınca tutturulabilirdi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

YÜZYILIN İFTİRASI

Hasdal zindanında yatan Balyoz sanığı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Ümit Metin, bir dosya yollamış. İstanbul dışında yaşadığım için dosyaya bir ay gecikmeli ulaştım; kendisinden özür diliyoruz.

Onurlu TSK mensubu Albay Metin, dosyasında özetle Türk Ordusu’na yöneltilen ve kendisinin “yüzyılın iftirası” olarak isimlendirdiği iddiaları çürütüyor tek tek. Özetliyoruz:

OLMAYAN VAKIF, DERNEK VE KURULUŞLAR

1.) 2003 yılında hazırlandığı söylenen listede bazı askerler piyade ve idari sınıfta gözüküyor. Oysa o askerler bu sınıfa 2007 yılında geçtiler. Listenin hazırlandığı tarihte istihbarat sınıfındaydılar!

2.) Listede Alb. A. Durhan’ın görev yeri CC-MAR NAPLES olarak gözüküyor. Oysa NATO’daki o görev yeri, 1 Temmuz 2004’ten sonra oluştu. Görev yerinin ismi, listenin hazırlandığı tarihte NAVSOUTH idi.

3.) 5-7 Kasım 2002 tarihinde Yassıada ve İmralı’da keşif görevi verildiği belirtilen 6 adet hücumbot böyle bir görev icra etmemiştir. Hatta listede isimleri yazılan bu hücumbotlardan Karayel, o tarihte İstanbul Tersanesi’nde onarımdadır.

4.) 3 Ocak 2003 tarihinde 8 askerin Yunanistan’la ilgili bir toplantı yaptığı yazılmaktadır. Adı geçen subaylardan dördü o tarih ve saatte, Doğu Akdeniz’de bir tatbikattadır.

5.) Sözde deliller içinde yer alan bir belgede “üniversite mensubu” görünen 279 öğrenci, o tarihte ya çoktan okulu bitirmiş ya da üniversiteye daha başlamamıştır. Listedeki 69 kişi belirtilen siyasi partinin üyesi değildir. Var olduğu ileri sürülen dershane ve yurtlardan 56’sı yoktur! Var olduğu ileri sürülen vakıflardan 8’i yoktur! Çeşitli şirketlerde çalıştığı ileri sürülenlerden 130’unun o şirketlerle bir ilgisi yoktur, sonrasında da olmamıştır! Çeşitli kamu kurumlarında çalıştığı belirtilenlerden 10’unun böyle bir kaydı yoktur! Var olduğu ileri sürülen kurs, dernek, sinagog, kilise ve ilaç deposundan 22’si o tarihte yoktur! (TSK’nin, yurt çapında yaygın olan bu tür bilgilere erişim imkânı yoktur, Emniyet’in vardır!)

WORD DOSYASI, WORLD DOSYASI OLMUŞ!

6.) Oraj Planı’na göre Ahmet Dikmen, 2 Ocak 2003’te kurye olarak görevlidir. Oysa gerçekte kurye görevi 9 Şubat 2002 tarihine, yani 38 gün sonraya tarihlidir. Pratikte bu kadar önceden ne kurye kimliği, ne de gönderisi yapılacak evrak bilinebilir.

Ahmet Dikmen’in görevlendirildiği iddia edilen bu belgenin, bilgisayarda Sinan Topuz tarafından yazıldığı iddia ediliyor. Oysa Sinan Topuz o tarihte gemisiyle Girit adası kuzeyinde seyir halindedir. Denizdeki gemiden karayla irtibatlı bir interneti mevcut değildir!

Bu sözde delilin doküman tipi “word” değil “world” olarak kayıtlı! Bu bile tek başına belge imal edildiğinin ve sahtekârlığın somut kanıtıdır.

7.) Mehmet Baransu’nun bavulundan çıkan ve el konulacak araç çizelgesinin yer aldığı CD, güya Süha Tanyeri tarafından 4 Mart 2003’te kaydedilmiş! Ancak Balyozcuların Bursa’da el koyacağı iddia edilen ve çizelgede yer alan 16 BEB 33 Bursa plakalı araç, Bursa’ya o tarihten 3 yıl sonra, 13 Nisan 2006’da geliyor. Bu araç o tarihte İzmir’de ve plakası 35 AR 6132. O aracın 3 yıl önceden el değiştireceği ve bu plakayı alacağı öngörülemez!

8.) 2002 ve 2003’te hazırlandığı iddia edilen karargâh belgeleri, 2008’de yayımlanan yönergeye uygun olarak yazılmış! 6 yıl sonra yürürlüğe girecek yönergede belirtilen esaslar, 6 yıl önce nasıl öngörülüp de uygulanabilir?

9.) Oluşturulmuş listelerde yer alan personelin bir kısmının rütbesi ve görev yeri yanlıştır.

10.) Belgeleri yazdığı iddia edilen personelin bir kısmı o tarihte seyirde ya da yurtdışındadır.

CAMİ BOMBALAMA YALANININ İSPATI

Albay Ümit Metin’in saptadığı sahtekârlıklar bu köşeye sığmayacak kadar çok. Burada kesiyoruz. Subayları en çok rahatsız eden “Fatih ve Beyazıt camilerini bombalayacaklardı” iddiasına dair sahtekârlıkların kanıtlarıyla bitiriyoruz bugün bu köşeyi…

11.) İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2003 tarihli Sakal ve Çarşaf Eylem Planları’nda adı geçen Darrüşşafaka ve Manyasızade caddeleri ile İsmailağa sokağı isimlerini 2006 yılında; Karadeniz ve Akdeniz caddeleri, Vatan sokağı ile Atatürk Bulvarı isimlerini ise 2007 yılında 1082 ve 1252 sayılı meclis kararları ile vermiştir!

Bu planlarda adı geçen Eminönü-Vezneciler tramvay hattı, Taksim-Vezneciler-Edirnekapı belediye otobüs hattı, Sahaflar çarşısı çevresindeki ara sokaklarda açık halk pazarları ile caddenin Beyazıt Camii tarafındaki belediye otobüs durakları Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’nın hazırlandığı 2003 yılında bulunmuyor!

Bu Eylem Planları’nda kullanılacağı söylenilen “emniyetli cep telefonları” ise Türkiye’de 2008 yılından sonra kullanılmaya başlandı.

Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’nın 5-7 Mart 2003 tarihli plan seminerinde ele alındığı iddia edilmektedir. Oysa Sakal ve Çarşaf Eylem Planı’na göre Fatih ve Beyazıt Camii’leri 28 Şubat 2003’te bombalanacaktır!? Yani planın ele alındığı seminerden 10 gün önce!?

BİNYILIN MEYDAN OKUMASI VE YÜZYILIN İFTİRASI

ABD, Türk Ordusu’nu hedef aldığı askeri tatbikatına “binyılın meydan okuması” ismini vermişti.

Ergenekon tertibinin de sahibi olan ABD, NATO’daki müttefiki Türk subaylarına Kuzey Irak’ta çuval geçirmiş, İstanbul’da da “yüzyılın iftirası”nı atmıştır!

Türk Ordusu esaretten kurtulabilmek için önce bu gerçeği saptamalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN SURİYE’DE B PLANI YOK

Foreign Policy dergisi ABD’nin Türkiye ve Körfez ülkelerinin baskısı sonucunda Esad rejimine karşı diplomatik yolları terk etmeyi düşündüğünü yazdı. Dergideki bu makale Türk basınında “Türkiye ısrar etti, ABD düğmeye bastı” başlığıyla özet yer aldı. (Josh Rogin, Obama Administration searches for a ‘Plan B’ in Syria, Foreign Policy, 18 Nisan 2012)

Ancak Foreign Policy’nin bu değerlendirmesi, gerçek durumdan ziyade niyeti ve yönelimi ifade ediyor sadece. Nitekim Josh Rogin imzalı makalede Türk basınının görmek istemediği başka değerlendirmeler de var:

BİR SONRAKİ ADIM NE?

Hillary Clinton’un “Suriye’de yeni seçenekleri tartışıyoruz” sözlerinden sonra Foreign Policy’ye konuşan bir ABD yetkilisi şu itirafı yapıyor: “Müttefiklerimiz bize gelip ‘Suriye’deki bir sonraki adımımızı’ soruyorlar. Bir fikrimiz olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz.

Nitekim Foreign Policy de, bu ilginç makaleye şu başlığı atmış: “Obama yönetimi Suriye için bir B planı arıyor.

Ulusal Güvenlik Konseyi yöneticisi Steve Simon, Clinton’un yardımcısı Jeff Feltman, özel danışman Fred Hof ve büyükelçi Robert Ford’dan oluşan ve Derek Chollet gibi bir strateji uzmanının da dâhil edildiği “Suriye politikaları takımı” şimdi harıl harıl ABD’ye Suriye’de bir B planı arıyor!

SINIRDAN SİLAH AKIŞINA İZİN VEREN TÜRK KİM?

Kuşkusuz bir “B planı” arayışına katkı sunan isimlerin başında da senatörler John McCain ve Joe Lieberman geliyor.

İki senatör geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelmiş ve başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere bazı yetkililerle görüşmüştü. İkili daha sonra Hatay’a gitmiş, sınırı teftiş etmiş(!) ve Türkiye’deki Suriyeli teröristlerle içeriği açıklanmayan görüşmeler yapmışlardı.

Foreign Policy’ye konuşan McCain ve Lieberman önemli açıklamalar yapıyorlar: “Türk yetkililer, McCain ve Lieberman’a silahların sınırların ötesine akışına izin vermeye gönüllü olduklarını ve Suriye muhalefetine yardım için diğer daha saldırgan adımları tartışacaklarını belirttiler. Ancak yolu Washington çizmez ise bunu yapmayacaklarını söylediler.”

Acaba ABD’li senatörlere “sınırdan silah akışına izin vereceğini” söyleyen Türk yetkili kim?

ABD HAREKETE GEÇMEYEN AKP’DEN UTANIYOR!

ABD’li senatör McCain’in açıklamaları önemli: “Türkler ABD liderliği istiyorlar ve Amerikan liderliğinin olmadığını biliyorlar. Türkler, eğer bu sığınmacı akını devam ederse, uluslararası yardıma ihtiyaç duyabileceklerini söylüyorlar. Konuştuğumuz her yetkili, Amerikan liderliği istiyor. Bir an önce harekete geçmiyor oluşları, sadece utandırıcı!”

Yani ABD’nin hem Suriye için bir B planı yok, hem de Türkiye’nin bir an önce harekete geçmesini istiyor!

Acaba ABD’li senatörler “AKP’nin harekete geçmemesini utandırıcı bulduklarını” Cumhurbaşkanı Gül’e de söylediler mi?

ABD’NİN SURİYE’DEKİ ASIL ÇEKİNCESİ

ABD’li bir yetkili “Beyaz Saray’ın Suriye çatışmasına, örneğin rejim muhaliflerini doğrudan silahlandırarak, çok yoğun dâhil olmak istemediklerini” belirtiyor.

ABD’li yetkiliye göre Beyaz Saray’ın çekincesi şu: “Çünkü bu ABD’yi onların başarısının tuzağına/kancasına götürecek ve muhtemelen çatışma sürüncemede kaldıkça artan derecede vaat gerektirecek.”

ABD’li yetkiliye göre ülkesinin bu yarı gönüllü tutumu, Türklerin kafasını karıştırıyor!

Kuşkusuz, ABD’nin bu gerekçesi asıl çekinceyi perdelemek için. Gerçek şu ki, ABD’nin Çin – Rusya – İran bloğuna karşı Suriye’de yapabileceği çok şey yok!

Not: İzmirli kitapseverlerle bugün de buluşuyoruz. Kitap Fuarı’nda, Kaynak Yayınları standında olacağız, bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2012


, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİLLER’İN ABD AJANLIĞINI UNUTTUNUZ MU?

Türkiye’nin geleceği için kim daha tehlikeli? 28 Şubatçılara kan kusturmak peşinde olanlar mı, yoksa 28 Şubatçıların kendisini savunmaması mı?

Hadi “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemine” katılan 30 milyon yurttaşımızı geçtik ama ya öncüler? Atatürkçüler, Kemalistler, demokratik solcular, sosyal demokratlar, ulusalcılar, milliciler, milliyetçiler?

“28 Şubat’ı asker yaptı” diyip, kenardan fırtınanın dinmesini bekleyenlere anımsatalım: Fırtına dindiğinde savunacak bir şey bulamayacaksınız!

Kuşkusuz “28 Şubat’ın sanki dindarlara yönelik bir operasyonmuş” gibi sunulması, genel kitlenin essizliğinde etkili olmuştur. Ancak bizi daha çok 28 Şubat’ın aslında ne olduğunu gayet iyi bilenlerin sessizliği, sinmişliği, korkaklığı düşündürüyor.

“ÖNCELİKLİ HEDEF DYP’NİN ÇÖKERTİLMESİ”

Gazetelere servis edilen 4 Nisan 1997 tarihli bir belge var. Savcılar belgenin ekindeki el yazılı notu sormuşlar Çevik Bir’e… Bir, kendisine ait olmadığını belirtmiş. Not şöyle:

“Bugünkü ortamda öncelikli hedef DYP’nin çökertilmesi, dolayısıyla hükümetin derhal iktidardan çekilmesini sağlayıcı önlemler almaktır. DYP’nin hükümetteki oy potansiyelini kırmak örtülü yapılmalıdır. Acil tedbirler: Hükümetin, RP’nin karnını tespiti, menfaat çatışması yaratmak, söylenen ve yapılanlar arasındaki çelişkiler, ahlaki anlayışlarının çürüklüğü… Hükümetin ortağı DYP ile ilgili olarak; liderlerinin sağladığı menfaat, DYP liderinin düşürülmesi, liderden kurtulmanın parti için kazançlı olacağı…

Sahibini bilmediğimiz bu belgeye ek yapalım: Liderden, yani Tansu Çiller’den kurtulmak sadece parti için kazançlı olmayacaktı; en büyük kazanç, Türkiye’nin Çiller’den kurtulması olacaktı!

28 Şubat operasyonu karşısında “biz 28 Şubatçı değiliz” korkaklığına soyunanlar anımsıyor mu acaba? Bu ülke CIA ajanlığı belgelenen Tansu Çiller tarafından yönetildi!

28 Şubat’ın arkasında bugün ABD icazeti arayanlar, 28 Şubat’ın önündeki bu hedefi ne çabuk unuttu?

28 Şubat sürecinin ilk adımı olan Mart 1995 tarihli Çelik Harekâtı neden Başbakan Çiller’e haber verilmeden yapılmıştı sizce? Çiller’in amiri durumunda olan ABD’nin Adana Konsolosu Elizabeth Shelton neden kovulmuştu?

Bugün en çok “intikam” diye haykıranın Çiller’in o dönemki danışmanı olması da mı size bir şey ifade etmiyor?

Ya da şöyle soralım: Bu ülkeyi bir CIA ajanının yönetmesi mi suç, yoksa onu görevi bırakmaya zorlamak mı?

ABD İŞBİRLİĞİ EN BÜYÜK SUÇTUR!

Şimdi savcı kalkmış, Çevik Bir’e ABD’den icazet alıp almadığını soruyor; Bernard Lewis’le görüşmesini kurcalıyor!

28 Şubat’ın “Truva atı” üzerinden kuracağınız ABD bağı, emin olun 28 Şubat’ı aklar!

Çevik Bir’e ABD’lilerle temaslarını soran savcılar, asıl Tayyip Erdoğan’ın “TSK’yle temas sağlasın” diye ABD’lilere ricacı olduğu somut mektupları sorsunlar!

BİLGİ NOTU DOĞRU ÇIKMADI MI?

Belge delisi yapıldığımız bu süreçte bir de “bomba not” bulundu biliyorsunuz. Gazeteler 27 Nisan’ı kastederek “E-Muhtıra’nın bomba notu bulundu” diye verdi haberi.

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’un Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gönderdiği iddia edilen bilgi notunda, “laik kültürü benimsememiş” bir cumhurbaşkanı seçilmesi halinde şu sıkıntıların oluşacağı öngörülmüş: “Üniversiteye girişte katsayı uygulanmasının kaldırılacağı, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılacağı ve tarikat liderlerine verilen cezanın kaldırılacağı…” (HaberTürk, 19 Nisan 2012)

27 Mayıs, 28 Şubat ve 27 Nisan düşmanlığına AKP’den daha hevesli olan yeni CHP’lilere soralım: Bilgi notundaki öngörüler yalan mıymış?

Katsayıyı, türbanı geçtik; imamlar ilköğretim okullarında derse girmeye başladı!

YAŞ kararlarını geçtik; vicdani ret gündemde!

Tarikat liderlerine cezaların kaldırılması konusu mu? Hizbullahçılara af ve Sivas Katliamı davasının durumu bile sizi uyandırmıyor mu, gözünüzü açmıyor mu?

ASIL DARBE, AKP’NİN İKTİDARIDIR!

28 Şubat Cumhuriyet yıkılmasın diye “Mustafa Kemal’in devrim yasalarının uygulanması” içindi. Mustafa Kemal gibi devimci olunmadığı için görev tamamlanamadı!

Yeni CHP’lilere anımsatalım: Asıl darbe ve karşı-devrim son 10 yılda yapıldı ve Cumhuriyet yıkıldı!

NOT: Bugün ve yarın 14.00 – 18.00 saatleri arasında, İzmir Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşup, kitaplarımızı imzalıyoruz. Bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2012

, , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın