Posts Tagged Suriye
KIBRIS-İSKENDERUN-LÜBNAN ÜÇGENİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/12/2012
Libya bandıralı Al Entisar teknesinin gizemini incelemeyi bugün de sürdürüyoruz. Daha önceki yazıları okumayanlar için kısaca anımsatalım:
BAKAN’IN SORU ÖNERGESİNE YANITI
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Al Entisar teknesiyle ilgili haberlere dair verilen soru önergesini şöyle yanıtladı:
“Al Entisar isimli Libya bandıralı “balıkçı” teknesi 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına girdi ve demirledi.
“Tekne, 29 Ağustos’ta limana yanaşıp, yükünü boşalttı.
“Yükün alıcısı İHH Vakfı’ydı.
“Yük 353 tonluk, giyecek, yiyecek ve tıbbi malzemeydi.
“Tekne, 3 Eylül günü boş ve yolcusuz olarak limandan ayrıldı.
“Teknedeki 26 kişiden 24’üne Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla çift transit giriş-çıkış izni verildi. 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurtdışına çıktı, biri hâlâ Türkiye’de…
“Al Entisar, Balıkçı teknesi olduğu için Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaftı, denetlenmedi.”
AL ENTİSAR SİLAH TAŞIYOR
21 Ağustos tarihli Aydınlık haberinde ve 19 Kasım tarihli Ufuk Ötesi köşesinde, Al Entisar’ın 24 militan ile içinde uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk bir kargoyu Hatay’a getirdiğini yazdık. Al Entisar’ın demirli olduğu süreyle yük boşalttığı süre içerisinde CIA Başkanı’nın Türkiye’ye geldiğini, yük boşaltma izninin öyle çıktığını da belirttik.
İdris Naim Şahin‘in açıklamasından da görüldüğü üzere Bakanlık yükün cinsi dışında haberimizi kabul ediyor. Bu konuda ise bir mevzuatın arkasına (Balıkçı teknesi SOLAS’a göre denetimden muaftır) saklandıkları anlaşılıyor.
Önceki gün Ufuk Ötesi’nde mevzuata dair şu ayrıntıya dikkat çekmiştik: Balıkçı teknesi 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Balıkçı teknesi değil Yolcu teknesidir ve denetime tabidir! Tekne 24 kişiyi 3 Eylül’de bırakarak İskenderun’dan ayrılıyorsa, o 24 kişi mürettebat değil yolcudur, dolayısıyla denetim şarttır!
TEKNE NEDEN DENETLENMEDİ?
Bugün bir başka ayrıntıya daha dikkat çekeceğiz: Konunun uzmanı bir Gemi Mühendisi’nin bize ilettiği notlarla açıklayalım:
“Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır; bunun anlamı sadece SOLAS gereksinimlerini sağlamak zorunda değildir. Yani can kurtarma, yangın ve bölmeleme ile ilgili donanımları SOLAS gereksinimine uygun olmak zorunda değildir. Bir teknenin SOLAS’a tabi olup olmaması sadece SOLAS gereksinimlerinin denetlenmesini bağlar. Yani gemi hem teknik anlamda ve hem de diğer anlamlarda (emniyet, yük) denetlenebilir. SOLAS’a tabi olmaması, denetlenemeyeceği anlamına gelmez.”
Dolayısıyla İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “SOLAS’a tabiydi, denetimden muaftı” diyerek konuyu kapatamaz!
AL ENTİSAR KIBRIS AÇIKLARINDA
Öte yandan Al Entisar isimli teknenin son birkaç ayda nerelerde olduğuna bakarak da teknenin balıkçılık yapmadığını, silah taşıdığını saptayabiliriz. Nitekim deniz trafiğiyle ilgili yerlerde yaptığımız incelemeler neticesinde Al Entisar’ın Kıbrıs-İskenderun-Lübnan üçgeninde dolaştığını görüyoruz.
Al Entisar son olarak 27 Kasım’da, Güney Kıbrıs’ın Limasol Limanı açıklarında, Lübnan’a doğru ilerlerken görülüyor. Peki, Al Entisar şimdi ne taşıyor? Libya bandıralı balıkçı teknesi, Kıbrıs-Lübnan arasında balıkçılık yapamayacağına göre..?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Aralık 2012
LİBYA GEMİSİNİN GİZEMİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/12/2012
Haber önce 21 Ağustos tarihli Aydınlık’ta “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” başlığıyla çıktı. El Entisar isimli bir gemi Libya’dan İskenderun’a gelmiş ve gemiden inen 24 militan bir otele yerleşmişti.
Sonra 19 Kasım’da biz bu köşede, geminin sadece militanları değil, uçaksavar füzesi, RPG ve MANAD tipi füzeler içeren 400 tonluk kargoyu da getirdiğini yazdık. 24 militan karaya çıkmıştı ancak İHH’nin teslim alacağı “tıbbi malzeme” görüntülü yük, “izin” nedeniyle boşaltılmamıştı. Gemi bir süre açıkta beklemişti.
Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye geldi ve El Entisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazandı!
Bu süreçte Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın, Başbakan Erdoğan’ın görevlendirmesiyle ABD Büyükelçisi Chris Stevens’le görüşmüştü. Hatta bu görüşme, Stevens’ın öldürülmeden önceki “son yemeği” olarak basında yer almıştı.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DOĞRULADI
CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu bu konuyu TBMM’ye taşıdı ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi.
Önergeyi yanıtlayan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamaları olayı, yükün cinsi dışında doğruluyor.
Bakan Şahin, Libya bandıralı geminin, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına gelerek demirlediğini, 29 Ağustos günü İskenderun limanına yanaşıp, Bingazi’den getirdiği 353 ton giyecek, yiyecek ve tıbbi malzeme boşalttığını, alıcının da İHH Vakfı olduğunu açıklıyor. Bakan Şahin, geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söylüyor.
İÇİŞLERİ TOPU DIŞİŞLERİ’NE ATTI
Yükün silah değil tıbbi malzeme olduğunu savunan Bakanlık, 24 Libyalının (hatta 26 Libyalının) varlığına itiraz edemiyor. İdris Naim Şahin gemideki 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atıyor:
“Gemiden indirilen 26 yabancı uyruklu şahıs hakkında gerekli incelemeler yapıldığı sırada 17 Ağustos 2012 tarihli Dışişleri Bakanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na hitaben yazdığı yazının İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne intikal ettiği ve Dışişleri Bakanlığı’nın söz konusu 24 Libya uyruklu şahsa ülkemize girişte çift transit giriş-çıkış izni verilmesinin bildirilmesi üzerine şahısların yurda girişlerine 18 Ağustos 2012 tarihinde müsaade edilmiştir.”
Bakan’a göre bu 24 kişiden 23’ü, 19 Ekim 2012 tarihine kadar farklı zamanlarda yurt dışına çıkmışlar, biri ise hala Türkiye’deymiş!
Bu arada 23 kişinin çıkış yaptığı “yurt dışı” acaba Suriye midir, diye soruyoruz elbette…
HATAY CASUS KAYNIYOR
Öte yanda Bakan İdris Naim Şahin soru önergesine yanıtta son 6 ayda Hatay’a giriş yapan yabancıların bilançosunu da veriyor: 158 ABD’li, 40 Yemenli, 46 Afgan, 32 Mısırlı, 174 Faslı, geri kalanı da AB vatandaşları olmak üzere toplam 3 bin 210 kişi!
Resmisi bu kadarsa, Hatay’a gelen gayrı resmi yabancı sayısını siz düşünün artık…
GEMİ NEDEN DENETLENMEDİ?
Görüldüğü gibi İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, yükün cinsi dışında, yazdığımız her şeyi doğruluyor. İşin bam teli de burası zaten.
Bakan Şahin soru önergesine yanıtında bakın ne diyor: “Adı geçen El Entisar isimli geminin cinsinin ‘Balıkçı’ olması nedeniyle Uluslararası Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi SOLAS kuralları gereği denetimden muaf tutulması, ayrıca insani yardım amaçlı yük getirmesi nedeniyle herhangi bir denetime tabi tutulmadığı…”
Yani Türk Devleti, Libya bandıralı tekne “Balıkçı” olduğu için gemiyi denetlememişti.
Tamam, uluslararası kural öyle; Balıkçı tekneleri SOLAS’tan muaftır. Ancak, bu gemi Balıkçı teknesi midir?
Eğer 26 kişinin tamamı mürettebatsa, tekne Balıkçı’dır! Ancak 24 kişinin mürettebat olmadığı anlaşılıyor. Zira öyle olsaydı, gemi 3 Eylül’de Hatay’ı terk ederken, 24 mürettebatını 40 günlüğüne (19 Ekim’e kadar) Hatay’da bırakamazdı!
Dolayısıyla 24 kişi mürettebat değil, yolcudur!
O zaman da kural şöyle der. Eğer Balıkçı gemisi, mürettebatı dışında 12’den fazla yolcu taşıyorsa, artık Yolcu gemisi statüsündedir! Yani denetlenmeyi gerektirir!
Artık soru şudur: AKP Hükümeti, Libya Bandıralı bu gemiyi neden denetlememiştir?!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Aralık 2012
CLINTON-RICE ve PERİNÇEK-DUGİN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/12/2012
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya’nın “Gümrük Birliği, Avrasya Birliği adı altında bölgede Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme girişimlerinde bulunduğunu” savundu.
Clinton, Financial Times gazetesinin haberine göre, bu gelişmeye direneceklerini açıkladı: “Bu konuda yanılgıya düşmeyeceğiz. Amaçlarının ne olduğunu biliyoruz ve bu sürecin yavaşlatılması ya da önüne geçilmesine yönelik en etkin yöntemleri geliştirmeye çalışıyoruz.”
ABD SÜPER DEĞİL KÜRESEL GÜÇ
Peki, ABD süreci nasıl yavaşlatacak? Geçmişte SSCB’yi yeşil kuşakla çevreleyen, daha doğrusu çevreleyecek sayıda müttefiki olan Washington, şimdi Rusya’ya karşı kimlerle ittifak yapabilecek?
Bu soruya verilecek yanıtın zorluğu, ABD’nin zorluğudur. O zorluk, ABD’nin kendi yayınlarında artık nasıl algılandığıyla da anlaşılıyor. Son dönemde ABD’nin “süper güç” yerine “küresel güç” diye nitelenmesi anlamlıdır.
Ancak Washington açısından pratikte daha sıkıntılı olan Moskova’nın birlik çalışmalarına direnip direnemeyeceğinden ziyade, bu ülkeyle karşı karşıya gelmiş olmasıdır. Çünkü ABD’nin esas rakibi olan Çin’e karşı tek şansı, Zbigniew Brzezinski’nin belirlediği stratejiye göre Rusya ve Türkiye ile “daha geniş batı” kurabilmesine bağlıdır.
SAVAŞ GEMİLERİ KARŞILIKLI KONUMLANDI
Oysa Suriye konusu başta olmak üzere Kürecik Radarı ve Patriot konuları ABD ile Rusya’yı doğrudan karşı karşıya getirmektedir.
Bu karşılıklı cepheleşme artık “silah çekme” noktasındadır. Örneğin Rusya, ABD’nin “Dwight Eisenhower” uçak gemisinin Suriye karasuları yakınına demir atmasına sessiz kalmamış, Akdeniz görevini tamamlayarak Karadeniz’e dönmekte olan 6 savaş gemisini Ege’de bekletmeye karar vermiştir.
Rusya Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama olayın ciddiyetini ortaya koymaktadır: “Moskova kruvazörü liderliğindeki savaş gemilerimizin Akdeniz’de değişen durum nedeniyle bağlı oldukları Sivastopol üssüne dönüşleri askıya alınmıştır. Türkiye’nin Çanakkale boğazları açıklarında beklemeye alınan gemiler, yapılacak değerlendirmeden sonra Karadeniz’e dönmek yerine tekrar Akdeniz sularına indirilebilir.”
ABD GERİ ADIM ATTI
Aslında bu askeri pozisyon alma durumu, Türkiye ile Rusya’nın Suriye konusundaki görüş farklılığı makasını daraltmasını “Putin, Erdoğan’a yaklaştı” diye yorumlayanlar ile Clinton–Lavrov görüşmesinden “Rusya, Suriye konusunda ABD’yle uzlaştı” sonucunu çıkaranları fena çuvallattı.
Kaldı ki, Clinton’un Lavrov’la görüşme sonrasında yaptığı açıklama, taviz verenin ABD olduğunu ortaya koyuyor: “ABD ve Rusya, Suriye’deki tüm taraflar arasında arabuluculuk çabalarına destek verme konusunda anlaştı.”
Silahlı “çözüm” yerine tüm tarafların müzakere etmesini en başından beri savunan ülke Rusya olduğuna göre, geri adımın sahibi de ABD’dir!
PERİNÇEK VE DUGİN’İN SAPTAMASI
Varlık sebebi Varşova Paktı olan NATO’nun bu pakt kalktıktan sonra bile varlığını sürdürdüğü koşullarda, Clinton’un Rusya’yı “SSCB’yi diriltmeye çalışmakla” suçlamaya kalkması, ABD’nin Türkiye’yi NATO faaliyetlerine merkez yapma girişimine meşruiyet arayışı olarak da anlaşılabilir. Ancak Türkiye’nin pozisyonu da geçicidir.
Öte yandan Clinton’un “Rusya SSCB’yi diriltmeye çalışıyor” sözleri ile ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “İran, günümüzün Marx’ıdır” sözleri örtüşmektedir. Çünkü her iki açıklama da “siyasal saflaşmaya” işaret etmektedir.
Atlantik cephesinin temsilcilerinin sözlerindeki bu uyum, kuşkusuz Avrasya cephesinin temsilcileri için de geçerlidir. Örneğin Rice’ın “İran, günümüzün Marks’ıdır” sözünü inceleyen Doğu Perinçek’in “Göreceksiniz, Türkiye, yükselen Asya’daki yerini kısa zamanda alacaktır” öngörüsü ile Aleksandır Dugin’in “Türkiye, ABD çizgisinden çıkabilir” demesi de örtüşmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2012
DAVUTOĞLU TASFİYE Mİ EDİLDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/12/2012
Dolmabahçe fotoğrafı aslında çok şey anlatıyor. 3 Türk ile 3 Rus yetkilinin müzakere görüntüsünden bahsediyoruz… Bu tip heyetler arası görüşmelerde her yetkili kendi mevkidaşının karşısında yer alır. O fotoğrafta ise farklıydı…
Tamam, Putin’in karşısında Erdoğan oturuyordu ama Rusya Dışişleri Bakanı’nın karşısında Ömer Çelik, Putin’in dış politika danışmanının karşısında ise Ahmet Davutoğlu oturuyordu!
Yoksa hükümette adı konmamış bir görev değişikliği mi vardı? Ahmet Davutoğlu danışmanlığa dönmüş, Ömer Çelik de Dışişleri Bakanı mı olmuştu?
ÖMER ÇELİK DENETÇİ Mİ?
Bu tablo aslında bir süredir sergileniyor… AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, yurt dışı gezilerinde Erdoğan’a Dışişleri Bakanı gibi eşlik ediyor! Ya da Davutoğlu’nun gezilerinde Ömer Çelik mutlaka yer alıyor! Denetçi gibi…
Ufuk Ötesi’ni düzenli izleyen okurlarımız, Suriye konusunda son dönemde AKP içinde bir kırılma yaşandığını, Erdoğan ile Davutoğlu-Gül arasında farklılıklar belirdiğini, Erdoğan’ın Suriye sahnesinden çekilmek için İran ve Rusya ile müzakerelere yeşil ışık yaktığını anımsayacaklardır…
İşte bu fotoğraf, anlatmaya çalıştığımız ayrışmayı sergiliyor.
ANKARA-MOSKOVA HATTINA ABD SABOTAJI
Bakın bir ayrışma olduğunu başka nasıl anlıyoruz:
Dikkat ettiyseniz Erdoğan ile Putin’in buluşması aşağı yukarı her gazeteye olumlu yansıdı. Manşetlerde Erdoğan ile Putin’in Suriye konusunda birbirlerine yaklaştığına dikkat çekildi. Kimi gazeteciler konumları gereği Erdoğan’ın Putin’e değil, Putin’in Erdoğan’a yaklaştığını iddia ettiyseler de, ortada bir yakınlaşma vardı nihayetinde!
Tüm gazeteler Suriye konusunda Türkiye ile Rusya arasındaki görüş farklılığı makasının daraldığını saptıyordu. Başlıklar da öyle…
Peki, ideolojik bir araç işlevi olan ünlü Amerika’nın Sesi nasıl verdi bu haberi? İnternet sitelerindeki manşetlerinde başlık şöyleydi: “Putin ve Erdoğan, Suriye konusunda uzlaşamadı!”
Bu manşet hem Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA istihbaratıyla neden zorla Ankara’ya indirildiğini açıklıyor, hem de “füze yerine elektrik teçhizatı çıkan” operasyonun neden Ankara-Moskova hattında soğutulduğunu açıkılıyor!
MOSKOVA’NIN ANKARA’YA TEKLİFİ
Putin basın toplantısında çok açık bir şekilde ”Suriye’de pozisyonlarımız aynı ama hangi metotları kullanacağımız konusunda farklılık var” dedi. Bu söz tescilli Amerikancı gazeteciler tarafından her ne kadar “Esad’ın sandalyesini kim tekmeleyecek” şeklinde sunulduysa da, Ankara ile Moskova’nın “pozisyon yakınlaşması” içinde bulunduklarını dünyaya ilan etmesi çok önemli!
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Kasım’da Moskova’da yaptığı basın toplantısında çok önemli bir bilgi vermişti: “Biz, Ankara ve Şam arasında doğrudan diyalogun kurulmasını teklif ettik. Maalesef, teklif henüz yerine getirilmedi, ama halen yürürlükte.”
Erdoğan ve Putin’in 3 Aralık’taki buluşmasında işte bu teklif de konuşuldu. Nitekim önce Putin “Görüşmede yeni görüşler dile getirildi” dedi, ardından da Erdoğan şu sözlerle tamamladı: “Komşumuz Suriye’de barış ve istikrarın yeniden tesis edilmesi, hiç kuşkusuz hem ülkemiz hem de bölge için hayati bir öneme sahiptir. (…) Suriye’de akan kanın bir an önce durmasını istiyoruz. Dışişleri bakanlarımız bu konuda daha yoğun bir çalışma yolunda adımlar atacaktır.”
Peki, daha önce Suriye politikası nedeniyle “Rusya’nın cezalandırılmasını” isteyen Davutoğlu, Erdoğan’ın işaret ettiği bu çalışmayı yürütebilir mi? Ya da Lavrov’un karşısında Davutoğlu yerine Ömer Çelik’in oturmasının sebebi bu mu?
ERDOĞAN PATRİOT’U BASINDAN ÖĞRENDİ!
Suriye konusunda yaşanan bu değişikliğin nedenlerinin başında kuşkusuz “Kürt koridoru” geliyor. Son dönemde Washington’dan Ankara’ya gelen “Suriyeli Kürtlerle anlaşın” baskısı, Suriye sahnesinden çekilme arayışlarını hızlandırdı!
İşte NATO ve Patriot meselesi de aslında bu arayışa Washington’un yanıtıdır. ABD ve Davutoğlu, Patriotlarla Türkiye’yi sahnede kalmaya mecbur etmeye çalışıyor.
Erdoğan ile Davutoğlu’nun basına yansıyan “Patriot istendi, istenmedi” tartışması da bu nedenledir. Türkiye Cumhuriyet Başbakanı, ülkesinin NATO’dan resmen Patriot istediğini basından öğrenmişti!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Aralık 2012
CIA BAŞKANI’NIN İSKENDERUN SIRRI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/11/2012
Amerikan devleti içindeki çarpışmanın göstergesi olan CIA Başkanı David Petraeus’un istifasıyla ilgili gündeme gelen nedenlerin başında, onun Bingazi’deki saldırıyı “izlemekle” yetinmesi geliyordu…
Gerçekte CIA üssü olan Bingazi’deki büyükelçilik binasına Müslümanlara hakaret eden bir film gerekçe gösterilerek saldırı düzenlenmiş, ABD Büyükelçisi Chris Stevens ile 3 diplomat ölmüştü! Hatta bir iddiaya göre film protestosu bahaneydi ve organize bir saldırıyla CIA üssünden belge çalınmış, adam kurtarılmıştı!
Petraeus, 15 Kasım’da Kongre İstihbarat Komitesi’ne CIA Başkanı olarak bu konuda ifade vermeden birkaç gün önce evlilik dışı ilişkisini gerekçe göstererek istifa etti! Ancak istifanın üzerinden ortaya saçılanların önemi nedeniyle, Petraus Komite’ye eski başkan olarak ifade vermek durumunda kaldı.
ABD basınına yansıdığına göre Petraeus, başından beri saldırının “bir terör saldırısı” olduğunu ve saldırganların El Kaide bağlantılı olduğunu raporlarında belirttiğini savundu. Petraeus, Beyaz Saray’ın ilk açıklamalarında “terörist” yerine “aşırı gruplar” ifadesinin neden yer aldığını bilmediğini söyledi.
Bu “aşırı grup” ile “terörist” farkının neden ön plana çıkarıldığı önemli. ABD Kongresi’nin bunun üzerinde neden durduğunu anlamamızı sağlayacak bazı olguları ve iddiaları inceleyelim.
STEVENS’IN SON YEMEĞİ
İngiliz Sunday Times gazetesi, 11 Eylül’de saat 21:30’da öldürülen ABD Büyükelçisi Chris Stevens’ın o akşamki yemeğini bir Türk diplomatla yediğini yazdı. Sunday Times’ın 15 Eylül tarihli bu haberi 17 Eylül’de Sabah gazetesinde “son yemeğini Türk diplomatla yemiş” başlığıyla duyuruldu.
Jöntürk haber sitesi ise 14 Kasım’da yeni bir iddia ortaya attı ve Chris Stevens’le öldürülmeden bir saat önce görüşen bu Türk diplomatın, Türkiye’nin Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın olduğunu haber yaptı.
Jöntürk, iddiaya kaynak olan ABD’li yetkililerin, görüşmenin olağan olmadığına dikkat çektiklerini belirtiyor.
Peki, o görüşme neden olağan değildi?
Anlatacağız ama Chris Stevens’ın Suriye’ye silah sevkiyatında kilit bir isim olduğu bilgisinin son dönemde bazı haber sitelerinde yer aldığını özellikle belirtelim.
LİBYA’DAN GÖNDERİLEN 400 TON KARGO
Aydınlık, 21 Ağustos’ta “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan militan getirdiler” başlığıyla çok önemli bir haber yapmıştı. Aydınlık’a göre El Entisar isimli bir gemi Libya’dan İskenderun’a gelmiş ve gemiden inen 24 militan bir otele yerleşmişti. Aydınlık bu 24 militanın Suriye’ye geçmeyi konuştuklarını yerel kaynaklara dayandırarak duyurmuştu.
Ancak olay 24 militandan çok daha önemliymiş.
14 Ekim tarihli Times of London’da yer alan ve ABD Kongre raporuna dayandırılan bir haberde, Libya bandıralı El Entisar adlı geminin 400 ton kargoyla İskenderun limanına demirlediği belirtiliyordu. Gemide karadan havaya uçaksavar füzeleri, RPG’ler ve MANPAD tipi füzeler olduğu iddia ediliyordu. Silahlar Suriyeli muhalifler içindi.
Haberde, 400 ton kargo ile Suriye’ye şimdiye kadarki en büyük silah sevkiyatının gerçekleştiği belirtiliyordu.
Oysa resmi açıklamaya göre, gemide İHH aracılığıyla temin edilen tıbbi malzeme vardı!
PETRAEUS GELDİ, YÜK BOŞLADI
İskenderun yerel basınında çıkan 22 Eylül tarihli bir habere göre “yolcular inmiş ama yük boşaltılmamıştı”, çünkü Ankara’dan izin bekleniyordu.
Jöntürk’e göre günlerce bekleyen gemi, 6 Eylül’de yasal izin alıyordu!
Tam burada, CIA Başkanı David Petraeus’un 2 Eylül’de “Suriye ve terörle mücadele” gündemiyle Türkiye’ye geldiğini anımsatalım. İlginçtir, Petraeus, 6 ay önce 12 Mart’ta da Türkiye’ye gelmişti!
KONSOLOSA VERİLEN GÖREV
Ancak bu silah sevkiyatı Rusya’nın tepkisini çekiyordu.
Jöntürk’ün iddiasına göre Başbakan Erdoğan, Moskova’nın tepkisi üzerine, Bingazi Konsolosu Ali Sait Akın’ın ABD’lilerle görüşmesini istiyordu.
İşte Chris Stevens’ın ölümünden sonra haber olan “son yemek” iddiaya göre bu görüşmeydi!
MOSKOVA’DAN KALKAN UÇAK
Bitirirken bir olayı daha anımsatmalıyız. Bu olaydan bir ay sonra, 10 Ekim’de Moskova’dan kalkan bir Suriye yolcu uçağı, “füze var” istihbaratı üzerine zorla Ankara’ya indirildi. İstihbaratın kaynağı ise CIA’ydı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Kasım 2012
AKP’DE SURİYE ÇATLAĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/11/2012
Suriye meselesi her ne kadar bir medya operasyonu ile “insan hakları” meselesi olarak sunulmaya çalışıldıysa da, aslında “Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma” operasyonu olduğu en başından beri belliydi. Ancak özellikle son birkaç aydır mesele berraklaştı ve “Kürt Koridoru” merkezli bir hâl aldı.
ERDOĞAN-ÖZEL VE GÜL-DAVUTOĞLU AYRILIĞI
Bu durum, Suriye’ye destek veren cephenin kuvvet kazanarak Atlantik cephesini geriletmesiyle birleşince, içeride AKP üzerinde iç basınç oluştu.
Bu iç basıncın AKP’de bir Suriye çatlağı oluşturduğu görülüyor. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ikilisine göre daha farklı bir çizgi içine girdiği gözleniyor. Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’le birlikte hareket etmeye başladığını söyleyebiliriz.
Bunun ne anlama geldiğini anlayabilmek için şu olguyu anımsamalıyız: AKP Hükümeti, Atlantik adına Suriye operasyonu başlattığında ve Davutoğlu açıkça Suriye muhalefetini organize etmeye soyunduğunda, Erdoğan kamuoyu önünde “Suriye bizim iç meselemizdir” diyordu. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel ise “Suriye bizim iç meselemiz değildir” diyerek TSK’nin tutumunu ilan ediyordu.
Aradan geçen 1,5 yıl içinde Erdoğan ile Org. Özel, aynı tutumda birleşmiş oldular. Erdoğan-Özel ile Gül-Davutoğlu ayrılığı bakın hangi açıklamalarla sergileniyor:
1. NATO’DAN PATRİOT TALEBİ
Ayrılığın su yüzüne çıktığı bu alandaki açıklamaları, AKP’ye yakın Yeni Şafak’taki başlıklardan bile net olarak görebiliyoruz: “Davutoğlu: NATO, Patriot vermeye hazırlanıyor”, “Erdoğan’dan ‘patriot füzesi’ne yalanlama”, “Gül Suriye’yi uyardı: Patriot füzeyle vururuz!”
2. MÜLTECİ MESELESİ
Ahmet Davutoğlu, henüz Suriye’den gelen mülteci sayısı 50 bin seviyesindeyken, 100 bin rakamını dünyaya “psikolojik eşik” diye ilan etti. Bu aslında AKP Hükümeti’nin savaş eşiğiydi!
Ekim’de mülteci sayısı 100 bine ulaştı! Şu anda da 200 bin sınırına yaklaştı! Sonuçlara bakılınca Davutoğlu’nun eşiğinin çizildiği görülüyor.
Bu süreçte iki dikkat çekici gelişme yaşandı. Birincisi, Türk polisinin ev ev dolaşıp Suriyelilere ya ülkelerine dönmeleri ya da kamplara yerleşmeleri baskısı yaptığı ortaya çıktı. İkincisi de, mülteci sayısının 200 bine yaklaşmaya başlamasıyla birlikte, sınırlar çeşitli gerekçeler gösterilerek fiilen kapatıldı!
3. DEMEÇLER
Cumhurbaşkanı Gül Financial Times’a verdiği demeçte “Suriye, Türkiye’ye karşı kimyasal silah kullanabilir” diyerek kışkırtıcılık yaparken, Başbakan Erdoğan şu açıklamasıyla tansiyonu düşürüyordu: “Türkiye küçük hesaplar yapmayacak kadar büyük bir devlettir. Türkiye birilerinin ısrarla çekmeye çalıştığı tuzağa düşmeyecek kadar tecrübeli bir devlettir. (…) Biz soğukkanlılıkla hareket etmeye çalışıyoruz.”
4. ANGAJMAN KURALLARI
Türk devleti, F4 uçağının NATO yemi olması ve Akçakale’ye faili meçhul top düşmesinin ardından dünyaya angajman kuralları açıklamış ve sınıra 3 mil (5 km) yaklaşacak Suriye hava araçlarının düşürüleceğini ilan etmişti.
Suriye hava kuvvetleri önceki gün sınıra 300 metre mesafede ÖSO’yu bombaladı; Suriye uçağı resmi açıklamaya göre sınıra 2,5 km yaklaşmış, gayri resmi açıklamalara göre de dönüş manevrası yaparken sınırı hafifçe ihlal etmişti. Ancak Türk Ordusu, aklıselim davranarak Suriye uçağını düşürmedi!
Öte yandan dün Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Suriye uçaklarının vurulmasıyla ilgili yetkiyi, Başbakan Erdoğan’ın TSK’ye devrettiğini söyledi!
5. KİMLE HAREKET EDİYORLAR?
Başbakan Erdoğan Bakü’de Rusya Devlet Başkanı Putin’le konuşup masaya “üçlü müzakere sistemi” getirdi ve Türkiye, Rusya, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’lı bölgesel çözümü öne çıkardı. Erdoğan, Bali’de de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la görüştü ve Suriye konusunu Ankara-Tahran eksenli ele aldı. Erdoğan üstelik Bali’de “21. yüzyıl Asya yüzyılı olacak” dedi!
Erdoğan, Suriye krizini son dönemde bölge ülkeleriyle konuşurken, Cumhurbaşkanı Gül NATO’yu ön plana çıkardı, Davutoğlu da Doha’da ABD’yle birlikte hareket etti.
DURUM
Kuşkusuz Erdoğan’ınki, iktidarını sürdürmeye yönelik manevralardır… Ancak “Kürt Koridoru” gerçeğinin Suriye meselesi üzerinden sadece Türkiye’de değil, Irak’ta ve hatta Kuzey Irak’ta da çatlaklar oluşturması önemli. Asya cephesi güçlendikçe ve Atlantik cephesi geriledikçe bu ayrılıklar bölge yararına daha da belirginleşerektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Kasım 2012
BÖLÜCÜ ÖRGÜTLER NEDEN ABD’NİN SAFINDA?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/11/2012
Çin’in ayrılıkçı Sincian-Uygur örgütlerinin Suriye’ye, Esad’a karşı savaşmaya gitmesi Türkiye’deki bir tartışmayı da berraklaştırdı. O tartışmaya geleceğiz ama önce bazı ayrıntıları aktaralım.
ÇİN EL KAİDESİ SURİYE’DE
El Kaide örgütünün lideri Ayman El Zevahiri, 27 Ekim’de internetten yayınlanan bir videoda, yandaşlarını “Suriye’deki kardeşleri desteklemek için harekete geçmeye” çağırdı. Zevahiri’nin kardeş gördüğü Suriyeli muhalifler, ABD’nin desteğiyle 19 aydır Esad’ı devirmeye çalışanlardır. ABD ile El Kaide’nin Suriye’de aynı cephede yer almasını not ediniz.
İşte Zevahiri’nin bu çağrısından sonra Çin’in Sincian-Uygur özerk bölgesindeki ayrılıkçı terör örgütleri Suriye’ye Esad’a karşı savaşmaya gitti. Terör örgütü diyoruz zira bu örgütlerin en büyüğü olan Doğu Türkistan İslam Hareketi (ETİM) 2002 yılından beri BM tarafından terör örgütleri listesine alınmış durumda.
ETASA’NIN MERKEZİ İSTANBUL’DA
Suriye’ye El Kaide talimatıyla üyesini gönderen bir diğer örgüt ise Doğu Türkistan Eğitim ve Yardımlaşma Derneği (ETASA).
ETASA’nın merkezi İstanbul’dadır. Hem Çin El Kaide’sinin hem de Türk El Kaide’sinin İstanbul merkezli olması ve ikisinin de ABD-AKP işbirliğinde Suriye’ye Esad’ı devirmeye gitmesi anlamlıdır.
Daha önce bu köşede bir yazı dizisi halinde Türk El Kaide’sinin Esad’a karşı savaşını incelemiştik. Özetlersek; 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulayan ve dört bombalamada 63 kişiyi öldüren El Kaide üyeleri, yıllar içinde çeşitli yöntemlerle tek tek serbest kaldılar. Ve o isimlerin önde gelenleri, bu yıl Halep’te ortaya çıktılar ve Esad’a karşı çarpışırken öldüler. Örneğin Suriye’de ölen Baki Yiğit İstanbul saldırılarının etkin isimlerindendi; Metin Ekinci, İstanbul bombacısı Azad Ekinci’nin kardeşi ve bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi; Osman Karahan İstanbul bombacılarının avukatıydı.
İKİ TEMEL İLKE
Aydınlık gazetesinin Çin’in Sincian-Uygur bölgesindeki bu ayrılıkçı örgütlere karşı tavrı Türkiye’de kendisini “Türkçü” diye niteleyen çevrelerde bir tartışma konusu olmuştur.
Kuşkusuz Aydınlık’ın tutumunu “Türk Birliğine aykırı” bulan ya da “Türk soydaşlarımızın Çin zulmüne başkaldırısına neden destek vermiyorsunuz” diyerek eleştiren dostane tartışmalara evet dedik. Ve bu konuda da hep iki temel ilkemiz oldu:
1) Tıpkı ülkemizin bölünmesini istemediğimiz gibi başka ülkelerin de emperyalizm tarafından bölünmesine itiraz ediyoruz. Bölünmenin yanında olanın ırkıyla, soyuyla ilgili değiliz. Çin’in Uygur Türkleri üzerinden, İran’ın Azerbaycan Türkleri üzerinden ve Irak ile Türkiye’nin Kürtler üzerinden bölünmesine hep karşı durduk. Şimdi de Suriye’nin bölünmesine karşı duruyoruz.
2) Bir ülkedeki azınlık sorununun “demokratik haklar” açısından çözülmesine hep destek verdik. Ancak azınlıklar üzerinden birlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması yönündeki Batı girişimlerine de hep set çektik.
ABD MERKEZLİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİ
Çin’i bölmek isteyen bu ayrılıkçı örgütlerin şimdi Suriye’de Esad’a karşı savaşması ve ABD cephesinde açıkça yer alması yıllardır anlattığımız bir gerçeği ortaya koymuştur. O gerçek, bu örgütlerin ABD’nin aracı olarak Çin’i karıştırmak için kullanıldığıdır.
Bu ayrılıkçı örgütlerin kurduğu sözde “Doğu Türkistan Hükümeti’nin” neden Oakton-ABD merkezli olduğu sorgulanmalıdır.
Bu sözde hükümetin Başbakan Yardımcısı Hızırbek Gayretullah ile Bakanı İsmail Cengiz, Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum 2005 yılında ziyaretimize gelmişti ve kendileriyle de uzun uzun tartışmıştık. O tartışma oldukça öğreticiydi, çünkü bölmek isteyen kuvvetin zorunlu olarak emperyalizmin bir aracı haline geleceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Kasım 2012
SURİYE’DE AKP-İSRAİL ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/10/2012
İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Bakanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP’ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yaptı. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etti.
Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal’ın ağzından ve AA üzerinden verdi: “İsrailli yetkililerin basına beyanlar yoluyla mesaj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleşmesi için atılması beklenen adımları atmaları gerekmektedir.”
ESAD, İSRAİL’İN DÜŞMANIDIR
Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” yanıtı, aslında özel anlamlar içeriyor. Şöyle ki, İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı safta olduğuna işaret etmiş oldu.
Aydınlık okurları açısından şaşırtıcı olmayan bu gerçek, AKP tabanı açısından sürprizdir. Zira AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de genel Türk kamuoyunu Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslandı: Birincisi Beşar Esad ile PKK’nin müttefik olduğunu, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürdü.
İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konusunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan yana oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oldu.
Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i bölgede “siyasi ortak” yapıyor.
HEDEF: BÖLGEYİ TOPTAN ZAYIFLATMAK
Nitekim İsrail’in rolü saptanmaya başlandı. Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına bölge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok kesimlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başladı.
Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tespiti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suriye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor.”
Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede saptamış. Özetleyelim:
1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçlerden biri olan Suriye ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.”
2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürüklenerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Savaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti döneminde başlayan yeniden tamir çabaları tahrip edilmeye çalışılıyor.”
3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürüklenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin derin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Parti’nin çökertilmek istenmesi üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”
4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”
5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya çalışıyor.”
6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”
Kanbolat, eksik ama düne göre çok ileri olan bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” diyerek bitiriyor. “Savaş lobisi” ile herhalde ABD ve İsrail’i kastediyordur…
AKP HEDEF DEĞİL ARAÇ
Kuşkusuz Hasan Kanbolat’ın altı maddelik sonuçları, AKP’nin süreçteki rolünü açıklayamıyor. Hatta Kanbolat, Suriye’yle birlikte AKP’nin de aslında hedef alındığını ileri sürüyor. Ve hatta Kanbolat, AKP’den bu kurguyu bozmasını da bekliyor.
Mümkün mü? AKP Suriye konusunda elbette kullanılmıştır ve kullanılmaktadır ama bu AKP’ye rağmen değildir. İktidar yapılmanın bedelidir, imzalanan ikili sözleşmelerin gereğidir.
Dolayısıyla, ABD’nin Suriye politikasının hedeflerinden birini, AKP’nin çökertilmesi olarak sunmak doğru değildir, sadece Ahmet Davutoğlu’nu altında bırakır!
AKP operasyonun hedefi değil, aracıdır! Suriye’ye savaş açacak bir AKP illaki çökecektir o ayrı elbette!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2012