Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
HALKÇI-MİLLİYETÇİ CEPHE
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/08/2013
Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer yazdı: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey 3 Ağustos günü yanlarında yardımcıları da olduğu halde özel bir görüşme yapmışlar. Çakırözer’e göre Kılıçdaroğlu’nun makamında yapılan görüşmenin konusu seçim ittifakıydı…
Kılıçdaroğlu özetle “ortak mücadele şart ama ittifak olmaz” demiş. Ancak Çakırözer’e göre Kılıçdaroğlu’nun 3 çekincesi var:
1. “Cephe tipi bir bloklaşma AKP’yi alternatifsiz hale getirebilir.”
2. “MHP’nin bugünkü yönetimine bir ittifak konusunda güvenmek zor. AKP’ye can simidi, stepne oluyorlar.”
3. “Olası bir ittifak modelinin ‘Kürt sorunu’ konusuna çözüm önerisi sunamayacağı şeklinde bir kaygıya sahibiz.” (Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013)
Her üç çekincenin de geçerli olmadığı ortada, şimdilik üzerinde durmuyoruz ama bu haber dolayısıyla esas konuya dair fikirlerimizi belirtmeliyiz.
TÜRKİYE AKP’DEN NASIL KURTULUR?
Nedir esas mesele? Türkiye’nin AKP hükümetinden nasıl kurtulacağıdır…
Bu sorunun yanıtı da, Türkiye’nin önüne bir hükümet seçeneği çıkarabilmekten geçmektedir ve üzerinde durulması gereken asıl konu artık budur.
Bir hükümet seçeneği yaratabilmek, şu gerçeklerden hareket etmeyi gerektirir:
1. AKP’yi devirecek bir hükümet seçeneği, en önemlisi, AKP’nin tabanından da oy alabilmelidir.
2. AKP’yi devirecek ve Türkiye’yi yeniden birleştirecek bir hükümet seçeneği Kürtlerden de oy alabilmelidir.
3. AKP’yi devirecek bir hükümet seçeneği, ancak mevcut partilerin bir ittifak, bir birliktelik, bir cephe oluşturabilmesine ya da ortak hareket edebilmesine bağlıdır. (Nasıl ve hangi modelle yapılacağının yanıtı, kuşkusuz ne yapılacağında birleştikten sonra verilebilecektir. Biz şimdilik “cephe” diyeceğiz.)
4. AKP’yi yıkacak ve Türkiye’yi birleştirecek bir cephe, ancak halkçı-milliyetçi ana çatısı altında olabilir.
AYNI KÖKTEN GELİYORUZ
Türkiye’nin AKP’yi yıkacak hükümet seçeneği halkçı-milliyetçi bir cepheden geçecekse, gelin o zaman önce o cephenin özelliklerine bakalım:
1. Türkiye’nin halkçıları ve milliyetçileri aslında aynı kökten gelmektedir ve 150 yıl öncenin devrimcileridir.
2. Halkçı çatısının altında fiilen sol sosyalistlerden sol Kemalistlere oradan da ulusalcılara kadar uzanan geniş bir yelpaze vardır.
3. Milliyetçi çatısı da ulusalcılardan başlayarak kendisini toplumcu Türkçü, sağ milliyetçi diye niteleyen kesimlere kadar uzanır.
4. Halkçı-milliyetçi cephe hem sol hem de sağ kesimlerden oy alır.
5. Halkçı-milliyetçi cephe muhafazakâr kesimleri de yanına çeker.
CHP-MHP-İP ORTAKLIĞI AKP’Yİ DEVİRİR
Peki AKP’nin karşısına bir hükümet seçeneği oluşturabilecek bu halkçı-milliyetçi cephe hangi siyasal dinamiklerden oluşmaktadır, hangi partiler bu cepheye dahil olabilir?
1. Halkçı-milliyetçi cepheyi oluşturacak asıl aktörüler CHP, MHP ve İşçi Partisi’dir.
2. Her üç partinin son seçimlerdeki oy toplamı yüzde 40’a yakındır. Ancak bu üç partinin oluşturacağı bir cephenin alacağı oy, tek tek aldıkları oyların toplamından çok daha fazladır.
3. CHP, MHP ve İşçi Partisi’nin kuracağı bir cephe, son anketlerde oranı oldukça yüksek çıkan kararsızların karar vereceği adres olacaktır.
4. Gezi dinamiğini sandığa kurban etmemenin ve sandıklara bölmemenin tek yolu, CHP-MHP-İP ittifakıdır.
5. Halkçı-milliyetçi cephe, aynı zamanda yurtsever bir cephedir. “Yurtsever cephe”, ayrılıkçı olmayan ve büyük çoğunluğu birlikten yana olan Kürt’ümüzün de esas adresi olacaktır.
CEPHE, TEK KURTULUŞ SEÇENEĞİ
Üstelik CHP, MHP ve İşçi Partisi’nin yan yana gelerek kuracağı bu halkçı-milliyetçi cephe, “demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını” da sonbaharda gösterecek cephedir.
Haziran halk hareketinin sonbaharda yeniden dirileceğini işaret eden gelişmeler ortadadır. İşte o sonbahar halk hareketinin Türkiye adına daha somut başarılar elde etmesinin yolu da halkçı-milliyetçi bir cephe inşa etmekten geçmektedir.
Ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne Devlet Bahçeli’nin ne de Doğu Perinçek’in başka seçeneği yoktur. Zira bir tek bu seçenek, yani bir tek halkçı-milliyetçi cephe, dışarıda komşularına düşmanlaştırılan ve içeride milleti ikiye bölünen bir Türkiye’yi yeniden düzlüğe çıkarır…
Her üç partinin tabanı da, partilerinin yönetimlerini bu cepheyi kurmaları için zorlamalıdır. Geç kalmadan ve iş işten geçmeden…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ağustos 2013
ASKERİN ERGENEKON’DAKİ ROLÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/08/2013
Cezaları “bana değil, TSK’ye verildi” diye değerlendiren Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, bu nedenle Hürriyet’e gönderdiği mektupta açıkça Org. Necdet Özel’e sormuştu: “Bugün Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan komutan, verilen bu kabul edilemez karar karşısında (…) devam eden sessizliği sürdürecek midir?” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)
Necdet Özel’in yanıtı dolaylı olarak Fikret Bila üzerinden geldi: “Aslında hiç susmadık ki!” (Milliyet, 10 Ağustos 2013)
Peki, susmayan Necdet Özel neler yapmış? Her gün bu konuda mesai harcamış. Konuyu ikili temaslarında hep gündeme getirmiş. Üstelik Adalet Bakanı’yla da bu konu üzerinde birlikte çalışmış.
Fakat birincisi yargıyı etkilemekle suçlanmasın diye, ikincisi de komutanlara zarar vermesin diye bu yaptıklarını sessiz yapmış.
Eminim bu “yanıt”, Silivri’de bulunan çoğu subayı derinden yaralamıştır. Hatta bir kısmı da yanıt ile makam arasındaki uyumsuzluğa üzülmüştür.
Kuşkusuz bu yanıta iktidar katında sevinenler de olmuştur.
TSK KENDİNİ KORUYAMADI
Bakın bu tertibin kovuşturmalı şekilde başlamasının üzerinden 6 yıl geçti. Hedefin Cumhuriyet ve Kemalizm olduğu, Türkiye’nin başta TSK olmak üzere tüm milli kuvvetlerinin bu nedenle operasyona uğradığı gerçeği artık tartışılamaz açıklıktadır.
Nitekim AKP yöneticilerince durum artık “100 yıllık parantezi kapatmak” ya da “100 yıllık hesaplaşma” biçiminde de isimlendirilmektedir.
Dolayısıyla soruna artık TSK açısından da bakmalıyız:
1. Görevi vatanı korumak olan Türk Ordusu, bu görevi yapabilmek için önce kendisini koruyabilmelidir. Ergenekon tertibi, komutanların kendisini ve ordusunu koruyamadığını belgeledi. (Bunun milli ordu ile NATO üyeliği çelişkisi bakımından incelenmesini ayrıca yaparız.)
2. Yargılanan kimi komutanların da önemle vurguladıkları gibi, içeriden birileri bu tertipte görev almasa, tertip bu noktalara ulaşamazdı.
3. Em. Org. İlker Başbuğ’un da itiraf ettiği gibi kendisi izin vermese, kozmik odaya girilemezdi! Başbuğ, kozmik odayı tertipçilere açarak, içeride bir şey olmadığını kanıtlamış olmadı, tersine Türk Ordusu’nun savunma kalkanlarını indirmiş ve operasyonlarda karşı tarafa inisiyatif vermiş oldu.
Nitekim subaylara yönelik en büyük operasyonlar bu dönemde, Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı sırasında yapıldı.
MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN ETTİĞİ HUKUK
4. 6 yıldır Genelkurmay Karargâhı’nın dilinden düşürmediği “hukuka saygı” en başından da belirttiğimiz gibi büyük bir aldatmacadır. Ortada hem hukuk yoktur, olan da zaten senin hukukun değildir! Mustafa Kemal, kendisine idam kararı verildiğinde o hukuka saygı göstermedi, tersine milletin hukukuna uygun olarak isyan etti, savaştı!
Necdet Özel’in bugün hâlâ “yargıyı etkilemekle suçlanmayalım diye medya üzerinden açıklama yapmadık” demesi, bu gerçeğin karargâhta zerre kadar anlaşılmadığını gösteriyor!
Millet kararı tanımaz ve karara isyan ederken, millet yasaklara boyun eğmeyip Silivri’ye dayanmışken, Türk Ordusu’nun hâlâ “ille de hukuk” çerçevesi içerisine sıkışıp kalması, en hafifinden gaflettir!
5. Türkiye’nin en birikimli kurumunun, en köklü yapısının kendisine kurulan bir tertibi “çözememesi” kesinlikle kabul edilemez. Bunun mazereti de yoktur. Her türlü istihbaratı elinde olan, her türlü teknik donanıma sahip olan bir kurumun bu tertibi açığa çıkaramaması vahimdir.
Üzülerek görüyoruz ki, İşçi Partisi’nin mücadelesi ve Aydınlık ile Ulusal Kanal’ın haberleri olmasa, Türk Ordusu kendisine tertip düzenlendiğini bile fark edemeyecek!
Genç subayların gördüğünü karargâhın görememesi, genç subayların anladığını generallerin anlayamaması, çok açık ki, en azından normal değildir!
6. Türk Ordusu’nun son 6 yıldaki tüm orgeneralleri ve hatta tüm generalleri bu yenilgiden sorumludur! Hadi isyan etmeyi geçtik ama lojmanlara sinerek, konuşmayarak, susarak, kaçarak sadece silah arkadaşlarını değil, ülkeyi savunmasız bırakmış oluyorlar!
Zira konuştuğumuz konu hukuki bir dava değil, Batı’nın Cumhuriyetle hesaplaşmasıdır! Kendi kurumunun boynunu ve dolayıyla da Cumhuriyet’in boynunu Batı’nın baltasının ucuna sessizce teslim eden bir zihniyeti bu millet affetmeyecek!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 201
ERGENEKON’A ATLANTİK TUZAKLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/08/2013
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şeker bayramının birinci günü Silivri Özel Görevli Mahkemesi’nin kararlarına dair yaptığı açıklamalar bazı çevrelerde “iyimser” değerlendirildi.
Gelin önce o açıklamaları anımsayalım, sonra da neden “iyimser” olunamayacağını ortaya koyalım.
DEVLETİN DÖRT NUMARASINDAN TİMSAH GÖZYAŞLARI
Önce üç numaraya, Erdoğan’a kulak verelim: “Tabi yargı bir karar verdi. Bu karar nihai bir karar değildir. Bunun biliyorsunuz Yargıtay’da tekrar masaya yatırılması söz konusudur. Yargıtay’ın vereceği karar da aslında nihai değildir. Bunun yargı noktasındaki sürecin nihayete ermesine kadar bir yargı sürecidir. Temenni ederiz ki adalet yerini hakkıyla bulsun.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)
Bir numara Gül ise şunları söyledi: “Cezalar kesin değildir, kanun yolu açıktır. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki dönem içinde gerek Yargıtay, gerek diğer safhalarda varsa yanlışlar, bunlar düzeltilir ve kamuoyunun vicdanının rahatlatan kararlar çıkar.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)
İki numara olan TBMM Başkanı Cemil Çiçek de aynı doğrultuda şeyler söyledi. Cezaların Yargıtay’da onanana kadar herkesin suçsuz olduğunu belirtti, “insan olarak üzülüyorum” dedi. (TRT Haber, 7 Ağustos 2013)
Eski Genelkurmay Başbakanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın açıklamaları da benzerdi: “Bırakın cezayı, suçlamaları da içime sindiremiyorum. Bir Genelkurmay Başkanı’na terörist demek çok ağır bir suçlamadır. Kamu vicdanında yer bulmaz. Nitekim suçlama duyulduğunda da vicdanlarda yer bulmamıştı. Bu suçlamaları içime sindirmem mümkün değil.” (Fikret Bila, Milliyet, 8 Ağustos 2013)
HÂKİM GÜL, SAVCI ERDOĞAN
Geçmişi, tertibin kaynaklarını, TSK’ye Atlantik operasyonlarında AKP hükümetinin aldığı rolleri, Wolfowitz’lere yazılan mektupları, Powell’la yapılan “2 sayfalık 9 maddelik” sözleşmeleri, 5 Kasım 2007’de Bush-Erdoğan görüşmesinde basılan düğmeleri zihnimizden silersek, o zaman yukarıdaki her dört açıklamayı da “iyimser” değerlendirebiliriz.
Ancak bu sürecin her aşamasında hiç unutulmaması gereken iki nokta var:
1. Gül bu davanın “hâkimidir”, sahibidir. Nitekim “bulun bir savcı, delillendirin” demiştir. (İsmet Berkan, 4 Temmuz 2008)
2. Erdoğan ise kendisinin de belirttiği gibi “bu davanın savcısıdır.”
Dolayısıyla Ergenekon “davasının” hâkimi ve savcısının sözleri “iyimser” görülemez!
Peki, neden “iyimser” görüldü ya da Gül ve Erdoğan neden “iyimser” değerlendirilebilecek bir açıklama yaptı?
1. Çünkü Silivri Özel Mahkemesi’nin kararı kamuoyu nezdinde kabul görmemiştir. Devletin bir, iki, üç ve eski dört numarası kararı savunamamış, arkasında duramamıştır.
2. Devletin ilk dört numarası da “daha Yargıtay var”, “daha AİHM var” diyerek milletin gazını almaya çalışmıştır.
3. En önemlisi, devletin tepesi, “daha Yargıtay var” diyerek Sonbaharı atlatmaya yönelik bir manevra yapmıştır. Mesaj açıktır: “Yargıtay kararı düzeltebilir, o nedenle durun, isyan etmeyin.”
SON SÖZ MİLLETİN!
Bitirirken Erdoğan’ın iki anlam çıkarabileceğimiz şu sözüne de değinelim: “En önemli savcı, en önemli hâkim millettir. Onun için zaten ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diyoruz. Yargıda da biliyorsunuz ‘son söz milletindir’ denir.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)
Kuşkusuz Erdoğan’ın bu sözleri kendisi açısından şu anlama geliyor: Sandıktan ben çıktım, milletin iradesi benim. Millet hâkim ve savcı olduğuna göre, hâkim de savcı da benim! Son söz benimdir!
Ancak halk açısından ise şu anlama geliyor: Verdiğiniz kararların, kestiğiniz cezaların halk nezdinde hükmü yoktur! Daha son sözümüzü söylemedik!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2013
HESAPLAŞMAK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/08/2013
Silivri’de hukukun olmadığı, Ergenekon’un bir dava değil bir tertip olduğu acaba 5 Ağustos’tan sonra anlaşılabildi mi?
Halk bakımından sormuyorum elbette…
Türk halkı en başından beri tertiple ve operasyonlarla ilgili hükmünü vermişti.
Sorum, medya gücünü elinde bulunduran gazetecilere, aydınlara, sanatçılara…
AKP: SİLİVRİ’DE HESAPLAŞTIK
5 Ağustos sonrası hükümet çevrelerinden gelen açıklama ve yorumlar, hâlâ tereddüdü olanlar için artık her şeyi daha net ortaya koymaktadır.
Örneğin Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan olanı “hesaplaşmak” ve “tüm darbelerin hesabının sorulması” diye koyarak, Silivri’de hukukun değil siyasi çarpışmanın olduğunu belirtmiş oldu.
Örneğin AKP’nin operasyonel kalemşorları iki gündür “Ergenekon daha bitmedi” diye yazıyorlar. Açık açık sadece içeridekilerle değil, dışarıdakilerle ve hatta ölüp gidenlerle de hesaplaşacaklarını belirtiyorlar.
Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ekonomi danışmanı Yiğit Bulut, Silivri’dekilerin saha elemanı olduğunu, asıl Ergenekon’la, yani ekonomiyi elinde tutanlarla henüz hesaplaşılmadığını yazıyor.
SİLİVRİ’DE TALAT PAŞA, MUSTAFA KEMAL YARGILANDI!
Ve aslında tarihle, Türk tarihiyle, Türk’ün devrimci mücadele tarihiyle hesaplaşıyorlar!
Doğu Perinçek ile birlikte onun şahsında Talat Paşa yargılanıyor!
Tuncay Özkan ile birlikte onun şahsında Namık Kemal yargılanıyor!
İlker Başbuğ ile birlikte onun şahsında Mustafa Kemal yargılanıyor!
Hikmet Çiçek ile birlikte onun şahsında Bahattin Şakir yargılanıyor!
Deniz Yıldırım ile birlikte onun şahsında Hasan Tahsin yargılanıyor!
Silivri’deki kahramanlarla birlikte onlarında şahsında İttihat ve Terakki’nin İngiliz emperyalizmi ve Rus çarlığına direnen devrimcileri, Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçikleri, Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı yurdunu savunan milliyetçileri, iç ayaklanmaları bastıran Kemalistleri yargılanıyor!
Silivri’de 275 kahramanla birlikte, Türk milleti yargılanıyor!
Artık sadece biz değil, yargılayanlar da bunu açık açık söylüyorlar…
ATATÜRK GİBİ YAPMALI
Peki, ne yapmalı?
Çözüm belli: Atatürk gibi yapmalı!
Padişahın idam fetvasını yok saymalı, Anadolu’ya çıkıp halkla birleşmeli, örgüt kurmalı, kurtuluşu örgütlemeli…
Üstelik Atatürk’ten çok daha şanslıyız: Zira örgüt var, halk var, imkânlar var…
5 Ağustos’ta Silivri’de gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve akın akın yürüdü.
6 Ağustos gecesi Fenerbahçe stadyumunda gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve Haziran direnişindeki sloganları gümbür gümbür attı.
Önce Silivri, sonra da Kadıköy’ün verdiği mesaj açıktır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2013
GÜNEŞE YÜRÜYEN DEVRİMCİLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/08/2013
Önceki gün Türk milleti her türlü engellemelere rağmen Silivri’ye ulaştı…
Yüz binler bulundukları şehirlere hapsedilse de, barikatları tek tek aşarak Silivri’ye ulaşan ve tarlalarda gelincik açan on binler vardı.
O nedenle şuraya yazıyoruz: Mücadele asıl şimdi başladı!
Unutmayın, Atatürk de idamla cezalandırılmıştı ama kaçan Vahdettin oldu!
JÖN TÜRKLER GÖREV BAŞINDA
Silivri’deki özel mahkemenin kararını yok saydık ve buradan ilan ettik: Jön Türkleri teslim alamazsınız, diz çöktüremezsiniz, yok edemesiniz!
Jön Türkler bitmez!
Doğu Perinçek’e, İlker Başbuğ’a, Tuncay Özkan’a, Mustafa Balbay’a, Fatih Hilmioğlu’na, Muzaffer Tekin’e, Mehmet Ali Çelebi’ye ceza veremezsiniz! Altına imza attığınız kâğıdı yırtıyoruz!
Jön Türkleri esir alamazsınız!
Türkiye Gençlik Birliği TGB Kurucu Genel Başkanı Adnan Türkkan’a 10 yıl ceza vererek, ikinci başkanı Osman Yılmaz’ı Silivri’ye gidecek yüzbinlere önderlik edemesin diye gözaltına alarak, üçüncü başkanı İlker Yücel’i Aydınlık’ın başında gerçekleri yazamasın diye parmakların arkasına atarak, dördüncü başkanı Çağdaş Cengiz’i Silivri önünde yumruk olmasın diye nezarethaneye koyarak Jön Türkleri bitiremezsiniz…
19 Mayıs 2012’de Taksim’e çıkan 240 bin gencin hepsi Adnan’dır, Osman’dır, İlker’dir, Çağdaş’tır…
Haziran direnişinde barikat olan her genç Adnan’dır, Osman’dır, İlker’dir, Çağdaş’tır…
Ve Türkiye’nin tüm Adnan’ları, Osman’ları, İlker’leri, Çağdaş’ları dimdik ayaktadır!
Ve Türkiye’nin tüm Jön Türk’leri, devrim yapmak için, Cumhuriyeti yeniden inşa etmek için, Türkiye’yi yeniden özgürleştirmek için görev başındadır!

15 kişilik Jandarma timinin önünde sabaha karşı tek başına direnen bu adamın duruşundaki kararlılığa iyi bakın! Aldığı emirden rahatsız olan ve o babanın kararlı yüzüne bakamayan jandarmaya iyi bakın!
İşte o adam, o baba orada durdukça, işte o baba elindeki bayrağı dalgalandırdıkça, siz değil, biz kazanacağız!

Yükselttiği Türk bayrağıyla ilerideki polislerin üzerine tek başına yürüyen bu kadına iyi bakın. İşte o kadın, o ana, yürüyüşünü sürdürdükçe, siz değil, biz kazanacağız!

Güneşe yürüyen şu Jön Türk’e bakın! Kendisini durdurmak için üzerine koşan jandarmaya, polise aldırmadan bayrağını yükselten şu Mustafa Kemal’in askerine bakın!
İşte o Mustafa Kemal askerleri güneşe yürüdükçe, siz değil, biz kazanacağız!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ağustos 2013
KARARINIZ YOK HÜKMÜNDEDİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/08/2013
Bir mahkeme düşünün:
Gazeteciler giremiyor. “Sarı basın kartı olmadan izleyemezsiniz” diyorlar. Sarı basın kartı da yetmiyor, “orijinal mi” diye Ankara’ya soruyorlar. Afganistan’a savaş izlemeye gitmek çok daha kolay!
Avukatlar da giremiyor. “Listede adınız yok” deniyor. Vekalet belgesini gösterene “yapacak bir şey yok” deniyor. Barikatları aşıp X-Ray cihazına kadar gelenler ise ayakkabıları çıkartılarak aranıyor.
Halkı, hatta sanık ailelerini de almıyorlar. Öyle ki zaman zaman gülüşmelere neden oluyor: Tutuksuz sanıkları bile almıyorlar!
Anlayacağınız Silivri’de içeridekiler değil, asıl biz dışarıdakiler tutukluyuz!
TÜRK MİLLETİ ENGELLERİ AŞTI, SİLİVRİ’YE GELDİ
Mahkeme önünde bunlar yaşanırken, tarlalardaki manzara şu: Önde sarı Ayçiçek tarlaları… hemen arkasında kırmızı gelincik tarlaları… Ve onun da arkasında mas mavi deniz…
Meğer gelincik tarlası, ellerindeki Türk bayraklarıyla Silivri zindanına yürüyen on binlermiş.
Meğer her türlü engele rağmen halkın bir bölümü Silivri’ye ulaşabilmiş. Antalya otobüsleri ceset torbası yok diye, Balıkesir otobüsleri boyunluk yok diye, Malatya otobüsleri SRC belgesi nedeniyle, İzmir otobüsleri polis kaçırdı diye, Bursa otobüsleri polis benzine şeker attı diye yollara çıkamadıysa da, halk ne yapıp edip Silivri’ye dayanmıştı!
İşte o Silivri’ye dayananlar tarlalardan akın akın yürüyordu. Ve helikopterler yukarıdan, jandarma ve polis aşağıdan yoğun gaz bombası attılar. Öyle yoğundu ki, gaz kapsülü Ayçiçek tarlalarını tutuşturdu. TOMA yangını söndürmekte etkisiz kaldı. İtfaiye gelene kadar, halk yangına müdahale etti. Üstelik kendisine atılan gaz kapsülleri yangını çıkardıysa da…
5 AĞUSTOS 1922 TAARRUZU YENİDEN BAŞLADI
Peki, içeride ne mi oldu? Ayrıntıları sayfalarımızda okuyacaksınız. Biz bugünlük şunları söyleyelim:
1. Mahkemenin kararı yok hükmündedir.
2. AKP ve mahkemesi kahramanlarımız hakkında hüküm vermedi, kendisi hakkında hüküm verdi!
3. 6 Ağustos’tan itibaren o hükmün gereği yerine getirilecektir. Taarruz başlamıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ağustos 2013