Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

CLINTON-RICE ve PERİNÇEK-DUGİN

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya’nın “Gümrük Birliği, Avrasya Birliği adı altında bölgede Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme girişimlerinde bulunduğunu” savundu.

Clinton, Financial Times gazetesinin haberine göre, bu gelişmeye direneceklerini açıkladı: “Bu konuda yanılgıya düşmeyeceğiz. Amaçlarının ne olduğunu biliyoruz ve bu sürecin yavaşlatılması ya da önüne geçilmesine yönelik en etkin yöntemleri geliştirmeye çalışıyoruz.”

ABD SÜPER DEĞİL KÜRESEL GÜÇ

Peki, ABD süreci nasıl yavaşlatacak? Geçmişte SSCB’yi yeşil kuşakla çevreleyen, daha doğrusu çevreleyecek sayıda müttefiki olan Washington, şimdi Rusya’ya karşı kimlerle ittifak yapabilecek?

Bu soruya verilecek yanıtın zorluğu, ABD’nin zorluğudur. O zorluk, ABD’nin kendi yayınlarında artık nasıl algılandığıyla da anlaşılıyor. Son dönemde ABD’nin “süper güç” yerine “küresel güç” diye nitelenmesi anlamlıdır.

Ancak Washington açısından pratikte daha sıkıntılı olan Moskova’nın birlik çalışmalarına direnip direnemeyeceğinden ziyade, bu ülkeyle karşı karşıya gelmiş olmasıdır. Çünkü ABD’nin esas rakibi olan Çin’e karşı tek şansı, Zbigniew Brzezinski’nin belirlediği stratejiye göre Rusya ve Türkiye ile “daha geniş batı” kurabilmesine bağlıdır.

SAVAŞ GEMİLERİ KARŞILIKLI KONUMLANDI

Oysa Suriye konusu başta olmak üzere Kürecik Radarı ve Patriot konuları ABD ile Rusya’yı doğrudan karşı karşıya getirmektedir.

Bu karşılıklı cepheleşme artık “silah çekme” noktasındadır. Örneğin Rusya, ABD’nin “Dwight Eisenhower” uçak gemisinin Suriye karasuları yakınına demir atmasına sessiz kalmamış, Akdeniz görevini tamamlayarak Karadeniz’e dönmekte olan 6 savaş gemisini Ege’de bekletmeye karar vermiştir.

Rusya Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama olayın ciddiyetini ortaya koymaktadır: “Moskova kruvazörü liderliğindeki savaş gemilerimizin Akdeniz’de değişen durum nedeniyle bağlı oldukları Sivastopol üssüne dönüşleri askıya alınmıştır. Türkiye’nin Çanakkale boğazları açıklarında beklemeye alınan gemiler, yapılacak değerlendirmeden sonra Karadeniz’e dönmek yerine tekrar Akdeniz sularına indirilebilir.”

ABD GERİ ADIM ATTI

Aslında bu askeri pozisyon alma durumu, Türkiye ile Rusya’nın Suriye konusundaki görüş farklılığı makasını daraltmasını “Putin, Erdoğan’a yaklaştı” diye yorumlayanlar ile ClintonLavrov görüşmesinden “Rusya, Suriye konusunda ABD’yle uzlaştı” sonucunu çıkaranları fena çuvallattı.

Kaldı ki, Clinton’un Lavrov’la görüşme sonrasında yaptığı açıklama, taviz verenin ABD olduğunu ortaya koyuyor: “ABD ve Rusya, Suriye’deki tüm taraflar arasında arabuluculuk çabalarına destek verme konusunda anlaştı.

Silahlı “çözüm” yerine tüm tarafların müzakere etmesini en başından beri savunan ülke Rusya olduğuna göre, geri adımın sahibi de ABD’dir!

PERİNÇEK VE DUGİN’İN SAPTAMASI

Varlık sebebi Varşova Paktı olan NATO’nun bu pakt kalktıktan sonra bile varlığını sürdürdüğü koşullarda, Clinton’un Rusya’yı “SSCB’yi diriltmeye çalışmakla” suçlamaya kalkması, ABD’nin Türkiye’yi NATO faaliyetlerine merkez yapma girişimine meşruiyet arayışı olarak da anlaşılabilir. Ancak Türkiye’nin pozisyonu da geçicidir.

Öte yandan Clinton’un “Rusya SSCB’yi diriltmeye çalışıyor” sözleri ile ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “İran, günümüzün Marx’ıdır” sözleri örtüşmektedir. Çünkü her iki açıklama da “siyasal saflaşmaya” işaret etmektedir.

Atlantik cephesinin temsilcilerinin sözlerindeki bu uyum, kuşkusuz Avrasya cephesinin temsilcileri için de geçerlidir. Örneğin Rice’ın “İran, günümüzün Marks’ıdır” sözünü inceleyen Doğu Perinçek’in “Göreceksiniz, Türkiye, yükselen Asya’daki yerini kısa zamanda alacaktır” öngörüsü ile Aleksandır Dugin’in “Türkiye, ABD çizgisinden çıkabilir” demesi de örtüşmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ANKARA’NIN IRAK’TA 5 HATASI

ABD askerlerinin Irak’tan geri çekilmesine ilişkin anlaşmanın imzalandığı gün, Dr. Engin Selçuk da Bağdat’tadır. Görevliler Selçuk’u Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye takdim eder. Maliki sertçe Selçuk’un elini sıkar ve sitemle sorar: “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü savunmuyor mu artık?

Dr. Engin Selçuk bu soru karşısında “kem küm” eder. Maliki, Selçuk’un “gevelemesi” karşısında konuşmanın vakit kaybı olacağını düşünmüş gibi hızla uzaklaşır.

Bunun üzerine Maliki’nin Şii Türkmen kökenli siyasi danışmanı Dr. Engin Selçuk’un kulağına şu çarpıcı saptamayı yapar: “Kürtlerle fiili bir ittifak düşünüyorsanız, ileride elinizdeki topraklardan da olursunuz. Sizi de parçalarlar!

IRAK’IN İÇİŞLERİNE MÜDAHALE

AKP Hükümeti’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek Mesud Barzani’yle ittifak kurduğu ve Maliki’nin Ankara’yı “Suriye bölünürse Irak da bölünür, Irak bölünürse Türkiye de bölünür” diye uyardığı şu günlerde oldukça düşündürücü bir anekdot.

Dr. Engin Selçuk bu anekdotu Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM için yazdığı bir makalede anımsatıyor. Selçuk “Türkiye Irak’ın Toprak Bütünlüğünü Savunmaktan Vazgeçiyor” başlıklı makalesinde Ankara’nın hatalarını inceliyor.

Oldukça önemli olan bu saptamaları Aydınlık okurları için paylaşalım dedik:

1. Türkiye, ABD’nin 2005’te Irak’a dayattığı Anayasa’nın kodlarını kavrayamadı. Bağdat’ı güçsüzleştiren, Erbil’e aşırı yetki tanıyan Anayasa, parçalanmanın temellerini attı. ABD bu Anayasa ile “sürekli ve kontrol edilebilir bir istikrarsızlık” hedefliyordu. Selçuk’a göre Türkiye bu iradeyi deşifre edemedi.

2. Dr. Engin Selçuk’a göre Türkiye’nin ikinci hatası kendisini “oyun kurucu” görüp, açıkça Irak’ın içişlerine müdahale etmesiydi. Örneğin Büyükelçi Murat Özçelik, 2009 genel seçimleri öncesinde İyad Allavi önderliğinde bir seçim ittifakı oluşturmuştu.

Hem Allavi kaybetti, hem de Maliki bunu affetmeyerek görevden alınana kadar Türk Büyükelçiyle görüşmeyi reddetti.

MALİKİ, IRAK CUMHURİYETİ’Nİ YARATIYOR

3. Türkiye Tarık Haşimi’yi koruyarak önemli bir hata yaptı. Dr. Engin Selçuk’a göre Türkiye’nin Balyoz davasında unuttuğu “masumiyet karinesini” Haşimi için “anımsaması” ironikti.

4. Türkiye’nin dördüncü hatası Maliki’yi anlayamamasıydı. Dr. Selçuk’a göre Jakobenlikle suçlanan Maliki “etnik, dinsel, mezhepsel ve dilsel farklılaşmışlıklar üzerinde bir Irak kimliği ve bir Cumhuriyet yaratmak” istiyordu. Selçuk’un Maliki’ye yönelik jakoben suçlaması karşısında verdiği şu örnekler oldukça öğreticidir: “Fransız Ulusu’nun inşası jakoben değil miydi? İtalya 19. yüzyılda birliğini demokratik yöntemlerle mi gerçekleştirmişti? Ya da Mustafa Kemal I. Meclis ve 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile Cumhuriyeti kurabilir miydi?”

Dr. Selçuk, “Türkiye, Maliki’nin Irak’ta geçici olduğunu düşündü. Oysa Maliki’yi yaratan Irak’ın kendisiydi” diyerek önemli bir saptama da yapıyor.

5. Selçuk’a göre Türkiye’nin beşinci hatası Irak’ta kendisine dostlar ve düşmanlar yaratmasıydı. Oysa dış politikada dostlar ve düşmanlar olmaz, sadece ulusal çıkarlar olurdu. Selçuk’a göre Barzani dost olmadığı gibi Maliki de düşman değildir.

Selçuk’a göre seçilen yanlış dost ve düşman, örneğin Telafer’de yaşamsal sonuçlar doğuruyordu. Barzani “dostluğu” ile Telafer’in Türkmen kimliği ortadan kalkıyor ve Kuzey Irak Kürtleri ile Suriye’deki Kürt Kamışlı bölgesi arasındaki bu “ayrık otunun” temizlenmesi, Kürt bölgesini kesintisiz hale getiriyor.

Türkiye’nin yanlış dost ve düşman algısı, örneğin Maliki’nin Dicle Operasyon Gücü’ne karşı körlük oluşturuyor. Bu ordu gerçekte Tuzhurmatu-Kerkük-Telafer yayının Kürt istilasına karşı savunulmasıdır.

Türkiye’nin yanlış dost ve düşman algısının en somut örneklerinden biri de Dr. Selçuk’a göre Ankara’nın Erbil’le imzaladığı petrol anlaşmaları…

Bugün yalnızca Dr. Engin Selçuk’un saptamalarını paylaştık. Bu önemli konuyu incelemeyi ve tartışmayı sürdüreceğiz. Zira taktik hatalar telafi edilebilir ama stratejik hata affetmez!

NOT: Bugün Ankara Ticaret Odası Kongre Merkezi’nde okurlarla buluşup, kitaplarımızı imzalıyoruz. Saat 13.00’ten itibaren sizleri Söğütözü’ne bekliyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT KONFERANSI’NDA KÜRTÇE YOK

AKP Hükümeti’nin Suriye’de Esad karşıtı ve Irak’ta Barzani’yle ittifaka dayanan bölge politikası, sadece bu ülkeleri değil, en başta Türkiye’yi bölünme sürecine sokuyor.

Nitekim önce Beşar Esadbölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulması başka devletlerin de kurulmasını tetikler” diyerek, son olarak da Nuri El Maliki, “Suriye bölünürse Irak bölünür, Irak bölünürse Türkiye bölünür” diyerek Ankara’yı dostça uyardılar.

PATRİOT, KÜRDİSTAN İÇİN

Özellikle PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki boşluktan yararlanarak kimi yerleşim yerlerinde otorite olmaya başlaması, Ankara’da, izlenen politikaya dair soru işaretleri yarattı. Bu durumun başka faktörlerle birleşmesi, AKP içinde bazı kırılmalara yol açtı. Erdoğan ile Gül-Davutoğlu ikilisi arasındaki farklılık, gün geçtikçe daha da belirginleşiyor…

Bu durum, AKP Hükümeti’nin dış halkasına da yansıyor.

Örneğin Ali Bulaç’ın şu saptaması oldukça dikkat çekici: “Fiili durumda Irak gibi Suriye’nin de kuzeyinde bir ‘Kürt federe bölgesi’ teşekkül etmiş durumda. Suriye Kürt federe bölgesi de diğer iki parçanın (Türkiye ve İran) ‘federe’ yapılar kazanıncaya kadar yürüyüşünde acele etmeyecek, ama durmayacaktır da. Sınıra yerleştirilen Patriotlar, bir yandan Kuzey Irak’taki ‘çekiç güç’ görevini görecek, diğer yandan İsrail’i koruyacaklardır. (…) Taktik, birinci aşamada dört ülkede bölgesel Kürt federasyonları kurmak, ikinci aşamada Ortadoğu’da ‘Kürdistan Cumhuriyeti’ni kurmaktır. Suriye’nin alacağı şekil Türkiye ve İran’ı yakından etkileyecektir. Şimdilik görünen şu ki, Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt federe bölgesinin teşekkülü yolunda ‘emin adımlar’ atılıyor. (…) Suriye olayının üç sebebi; İsrail’i tehdit eden İran ve Hizbullah’ın kanadının kırılması; bölgesel Kürt yönetiminin önünün açılması ve elbette Filistin/Hamas’ın direnişten vazgeçirilmesidir.” (Zaman, 6 Aralık 2012)

‘TÜRKİYE, İSRAİL’E KOMŞU OLACAK’

Bulaç’ın işaret ettiği bu tehlikeye rağmen, AKP destekçisi kalemler ağırlıklı olarak Esad karşıtı ve Barzani yanlısı politikaları destekliyor.

Hatta Tamer Korkmaz gibileri, “Beşar devrildiğinde, Türkiye bir anlamda İsrail’e komşu olacak” diyerek, o ünlü “Türkiye ya büyüyecek, ya küçülecek” havuç-sopa ilişkisine göre konumlandığını ortaya koyuyor. (Yeni Şafak, 7 Aralık 2012)

PKK’NİN STRATEJİK ROLÜ

Aslında Avrupa Parlamentosu’nun düzenlediği Kürt Konferansı’nda dile getirilenler bile Maliki’nin sözlerinin Türkiye’nin yararına olduğunu göstermektedir. Özetleyelim:

PYD eşbaşkanı Salih Müslüm: “Demokratik özerklik bölgede yaşanan sorunlara tek çözüm modelidir.”

İsrailli akademisyen Ofra Bengo: “PKK güçlendi. Bölgede stratejik bir rol kapmış oldu. Bölgedeki devletler önemlerini yitirdiklerinde Kürtlerin gelecekleri parlak olacak.”

Cengiz Çandar: “Güney Kürdistan’da ‘yarı bağımsız’ bir Kürt yönetim bölgesinin var olacak olması, Kürtlerin tarih sahnesine çıkışında anlamlı bir adımdır. Kürtler için iyi olan, Türkiye için de iyidir. Türkiye’yi yöneten irade bunu anlamazsa da, bunu anlayacak irade Türkiye’nin başına gelir.

Hollandalı akademisyen Joost Jongerden: “2005 yılından bu yana PKK ve bağlı örgütler yeniden yapılanma projesine girdi. Bu da toplumsal bir örgütlenmedir. Ulus devlete alternatif olarak kurulmuştur.

AB: TÜRKİYE İKNA EDİLMELİ

Avrupa Konseyi Eski Genel Sekreteri Walter Schwimmer: “Kürt sorununun çözümü için her şeyden önce Türkiye ikna edilmeli.”

AP Kürt Dostluk Grubu Koordinatörü Jürgen Klüte: “Türkiye hiç olmadığı kadar önemli bir dönüm noktasında bulunuyor.” AP Milletvekili Ana Miranda: “Artık bu dönüm noktasında olumlu gelişmeler olmalı.”

AP Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Helene Flautre: “Öcalan’ın siyasi rolünü oynamasının yolu açılmalı.”

Leyla Zana: “21. Yüzyılda Kürt halkı mutlaka bir statüye sahip olmalı.”

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar, içinde Öcalan’a af da olan 14 maddelik talepte bulundu. Aydar talepleri için “olması gerekenlerin asgarisidir” dedi.

Bu arada Kürt Konferansı’nın sadece Türkçe, İngilizce, Almanca, İspanyolca ve Flamanca dillerinde çevrildiğini belirtelim. Yani Kürt Konferansı’nda Kürtçe yoktu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BATI ASYA ENERJİ SATRANCI

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyaretinde ele aldığı enerji konuları ile Bağdat’ın Kürdistan Petrol Konferansı’na gitmek isteyen Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın uçağına hava sahasını kapatması arasında ve hatta ABD ile Türkiye’nin İran altınları gerginliği arasında kuşkusuz bir bağ var.

O bağ, Atlantik ile Asya güçleri arasında yaşanan büyük savaşın enerji boyutuyla ilgili. Taraflar bu alanda da kıran kırana bir mücadelenin içinde…

Bu savaş, ABD Başkanı Barrack Obama’nın Türkiye’yi “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” için “model ortak” ilan etmesinden ötürü bizi fazlasıyla ilgilendirmektedir.

KUZEY IRAK PETROLLERİ

Merkezine Türkiye’yi de koydukları Nabucco Projesi, bu savaşta Atlantik’in en önemli silahıydı. ABD ve AB, Rusya ve İran’ı bu silahla alt edecek, Türkiye gibi ülkeleri bu silahla “tam bağımlı” hale getirecekti.

Nabucco Projesi anlaşması ABD’li yetkililerin önünde 13 Temmuz 2009’da Ankara’da büyük bir törenle imzalandı. Başbakan Erdoğan “Türkiye’yi dünyanın dördüncü büyük ana arteri yapacağız” diyor, Batı basını ise anlaşmayı “Rus boyunduruğu kırıldı” diye manşetlere taşıyordu.

Türkmen gazını Türkiye üzerinden Avrupa taşıyacak projenin imza törenine Türkmenistan’ın katılmaması, aslında projenin ölü doğduğunu daha ilk günden gösteriyordu. Zaten Türkmenistan, gazının Avrupa’ya transferi için Rusya’yla anlaşacaktı.

Nabucco’yu besleyecek diğer kaynaklar Azerbaycan ve Kuzey Irak’tı… Oysa Azerbaycan biri Rusya’yla diğeri de BP’yle iki ayrı anlaşma hazırlığındaydı.

Geriye bir tek Barzani petrolleri kalmıştı. Nitekim AKP hükümeti Erbil’le bir boru hattı anlaşması yapmış, hat tamamlanana kadar da Erbil’in petrollerini tankerlerle taşıyarak işlemeyi taahhüt etmişti.

RUSYA VE İRAN’IN ENERJİ KARTI

Rusya ve İran, Nabucco’nun karşısına kendi projeleriyle çıktılar.

İran, Irak, Suriye ve Lübnan ile 5,600 kilometrelik bir boru hattı anlaşması yaptı. Tahran, Kuzey Irak’tan geçecek bu hattın anlaşmasından hemen sonra Kandil’e büyük çaplı bir operasyon düzenleyerek, güzergâhın güvenliği için PJAK’ı teslim aldı! Irak Başbakanı Nuri El Maliki de, Erbil’in Bağdat’a rağmen yaptığı enerji anlaşmalarını yok saydı. Suriye’de 1,5 yıldır süren kışkırtmanın bu bölgesel gelişmeyi hedef aldığı ortada.

Rusya ise Nabucco’nun karşısına Güney Akım’la çıktı. Rusya’nın İtalya, Fransa ve Almanya ile yaptığı bu anlaşma hızla yol aldı. Öyle ki, Türkiye de sonrasında bu projeye dâhil oldu; Enerji Bakanı Taner Yıldız Moskova’ya gidip Erdoğan adına Putin’le anlaşmaya imza koydu.

TANAP, NABUCCO’YU BİTİRİR Mİ?

Türkiye, Rusya’nın Güney Akım projesine dâhil olmakla kalmamış, bir de Azerbaycan’la Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi (TANAP) için anlaşmıştı! Türkiye ve Azerbaycan, Hazar Denizi’ndeki Şah Deniz havzasından Avrupa’ya doğal gaz taşıyan bir boru hattı inşa edecekti.

“TANAP limitli bir hattır” diyen Nabucco Genel Müdürü Reinhard Mitschek’ın sözleri TANAP’ın Nabucco’nun geleceğini olumsuz etkilediğine işaret ediyordu

Enerji Bakanı Taner Yıldız ise Financial Times’a verdiği röportajda Türkmenistan’la Nabucco arasında henüz kesinleşmiş bir anlaşma bile olmadığına dikkat çekiyor ve “Bir boru hattı projesinin her şeyden evvel kaynağı belli olmalıdır. Fakat Nabucco’nun kaynağı kesinleştirilemedi” diyordu.

ALMANYA NABUCCO’DAN ÇEKİLİYOR

Bu gelişmeler yaşanırken Nabucco ortaklarını kaybetmeye başlıyordu. İlk olarak Nabucco’nun altı ortağından biri olan Macaristan, ayrılma kararı aldığını duyurdu.

Son olarak ise Almanya ayrılık kararı verdi. Alman RWE holdingi, Nabucco’daki yüzde 17’lik payının satışı için görüşmelere başladı. Payın proje katılımcılarından Avusturya’nın OMV şirketine satılabileceği belirtiliyor.

Almanya’nın bu kararı, Nabucco’nun ölmesi demektir!

Ama daha önemlisi Asya’nın Batı Asya enerji satrancında Atlantik’in “şahını” köşeye sıkıştırması demektir.

Mat yakın!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Aralık 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU TASFİYE Mİ EDİLDİ?

Dolmabahçe fotoğrafı aslında çok şey anlatıyor. 3 Türk ile 3 Rus yetkilinin müzakere görüntüsünden bahsediyoruz… Bu tip heyetler arası görüşmelerde her yetkili kendi mevkidaşının karşısında yer alır. O fotoğrafta ise farklıydı…

Tamam, Putin’in karşısında Erdoğan oturuyordu ama Rusya Dışişleri Bakanı’nın karşısında Ömer Çelik, Putin’in dış politika danışmanının karşısında ise Ahmet Davutoğlu oturuyordu!

Yoksa hükümette adı konmamış bir görev değişikliği mi vardı? Ahmet Davutoğlu danışmanlığa dönmüş, Ömer Çelik de Dışişleri Bakanı mı olmuştu?

ÖMER ÇELİK DENETÇİ Mİ?

Bu tablo aslında bir süredir sergileniyor… AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, yurt dışı gezilerinde Erdoğan’a Dışişleri Bakanı gibi eşlik ediyor! Ya da Davutoğlu’nun gezilerinde Ömer Çelik mutlaka yer alıyor! Denetçi gibi…

Ufuk Ötesi’ni düzenli izleyen okurlarımız, Suriye konusunda son dönemde AKP içinde bir kırılma yaşandığını, Erdoğan ile Davutoğlu-Gül arasında farklılıklar belirdiğini, Erdoğan’ın Suriye sahnesinden çekilmek için İran ve Rusya ile müzakerelere yeşil ışık yaktığını anımsayacaklardır…

İşte bu fotoğraf, anlatmaya çalıştığımız ayrışmayı sergiliyor.

ANKARA-MOSKOVA HATTINA ABD SABOTAJI

Bakın bir ayrışma olduğunu başka nasıl anlıyoruz:

Dikkat ettiyseniz Erdoğan ile Putin’in buluşması aşağı yukarı her gazeteye olumlu yansıdı. Manşetlerde Erdoğan ile Putin’in Suriye konusunda birbirlerine yaklaştığına dikkat çekildi. Kimi gazeteciler konumları gereği Erdoğan’ın Putin’e değil, Putin’in Erdoğan’a yaklaştığını iddia ettiyseler de, ortada bir yakınlaşma vardı nihayetinde!

Tüm gazeteler Suriye konusunda Türkiye ile Rusya arasındaki görüş farklılığı makasının daraldığını saptıyordu. Başlıklar da öyle…

Peki, ideolojik bir araç işlevi olan ünlü Amerika’nın Sesi nasıl verdi bu haberi? İnternet sitelerindeki manşetlerinde başlık şöyleydi: “Putin ve Erdoğan, Suriye konusunda uzlaşamadı!

Bu manşet hem Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA istihbaratıyla neden zorla Ankara’ya indirildiğini açıklıyor, hem de “füze yerine elektrik teçhizatı çıkan” operasyonun neden Ankara-Moskova hattında soğutulduğunu açıkılıyor!

MOSKOVA’NIN ANKARA’YA TEKLİFİ

Putin basın toplantısında çok açık bir şekilde ”Suriye’de pozisyonlarımız aynı ama hangi metotları kullanacağımız konusunda farklılık var” dedi. Bu söz tescilli Amerikancı gazeteciler tarafından her ne kadar “Esad’ın sandalyesini kim tekmeleyecek” şeklinde sunulduysa da, Ankara ile Moskova’nın “pozisyon yakınlaşması” içinde bulunduklarını dünyaya ilan etmesi çok önemli!

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Kasım’da Moskova’da yaptığı basın toplantısında çok önemli bir bilgi vermişti: “Biz, Ankara ve Şam arasında doğrudan diyalogun kurulmasını teklif ettik. Maalesef, teklif henüz yerine getirilmedi, ama halen yürürlükte.

Erdoğan ve Putin’in 3 Aralık’taki buluşmasında işte bu teklif de konuşuldu. Nitekim önce Putin “Görüşmede yeni görüşler dile getirildi” dedi, ardından da Erdoğan şu sözlerle tamamladı: “Komşumuz Suriye’de barış ve istikrarın yeniden tesis edilmesi, hiç kuşkusuz hem ülkemiz hem de bölge için hayati bir öneme sahiptir. (…) Suriye’de akan kanın bir an önce durmasını istiyoruz. Dışişleri bakanlarımız bu konuda daha yoğun bir çalışma yolunda adımlar atacaktır.

Peki, daha önce Suriye politikası nedeniyle “Rusya’nın cezalandırılmasını” isteyen Davutoğlu, Erdoğan’ın işaret ettiği bu çalışmayı yürütebilir mi? Ya da Lavrov’un karşısında Davutoğlu yerine Ömer Çelik’in oturmasının sebebi bu mu?

ERDOĞAN PATRİOT’U BASINDAN ÖĞRENDİ!

Suriye konusunda yaşanan bu değişikliğin nedenlerinin başında kuşkusuz “Kürt koridoru” geliyor. Son dönemde Washington’dan Ankara’ya gelen “Suriyeli Kürtlerle anlaşın” baskısı, Suriye sahnesinden çekilme arayışlarını hızlandırdı!

İşte NATO ve Patriot meselesi de aslında bu arayışa Washington’un yanıtıdır. ABD ve Davutoğlu, Patriotlarla Türkiye’yi sahnede kalmaya mecbur etmeye çalışıyor.

Erdoğan ile Davutoğlu’nun basına yansıyan “Patriot istendi, istenmedi” tartışması da bu nedenledir. Türkiye Cumhuriyet Başbakanı, ülkesinin NATO’dan resmen Patriot istediğini basından öğrenmişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Aralık 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE-İSRAİL-MISIR EKSENİ

Asya-Pasifik merkezli yeni bir savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmaya soyunan ABD, Ortadoğu’daki işlerinin sorumluluğunu Türkiye’ye vermişti. Ancak 1,5 yıllık pratik, AKP’nin bu sorumluluğu tek başına yüklenemediğini ortaya koydu. Çünkü Atlantik cephesinin karşısında güçlü bir Asya bloğu vardı.

Washington, Türkiye üzerinden Suriye’de bir ilerleme sağlanamaması üzerine yeni bir yönteme başvurdu. Bu yöntemde Türkiye assolist olmayacak, sahneyi İsrail ve Mısır’la birlikte paylaşacaktı. Washington’un saptamasına göre Ortadoğu’da kesin mağlubiyet, ancak Türkiye-İsrail-Mısır ekseninin kurulmasıyla engellenebilirdi.

İşte son dönemde Suriye konusunda yaşanan gelişmeler ve Gazze saldırısı üzerinden yürütülen istihbarat savaşları, bu eksenin inşa edilmesine seferber edildi.

Nitekim biz de 21 Kasım tarihli yazımızda Gazze’de Türkiye ile İran’ın çarpıştığını, AKP’nin Hamas’ı İran’ın yörüngesinden çıkarmaya çalıştığını, Türkiye ile Mısır’ın Filistin konusunda İran’ın yerini almaya soyunduğunu belirtmiştik.

Yeni olgular, bu çarpışmayı daha da açığa çıkardı:

MİT-MOSSAD BULUŞMALARI

1. ABD, Ahmet Davutoğlu’nun koordinatörlüğündeki SUK yerine Katar-Doha’da SUKO’yu inşa etti. Doha’daki bu konferans sırasında ABD, Türkiye, Katar, BAE ve Suriye muhalifleri arasında gizli bir anlaşma imzalandı. (Aydınlık, 2 Aralık 2012) 12 maddelik bu anlaşmanın kimi maddeleri açıkça İsrail’i gözetiyor.

2. Bu süreçte Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun temsilcisi Yosef Chechnover ile Cenevre’de görüştü. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri görüşmeyi doğruladı. (CNN Türk, 24 Kasım 2012)

İskenderun’dan İsrail’in Hayfa Limanı’na başlatılan Ro-Ro seferleri, İsrail’in Ankara maslahatgüzarı Yosef Levi-Sfari’nin AKP nezdinde yaptığı kimi girişimler ve Türk basınında yer alan Tel Aviv mesajları ile Türkiye-İsrail ilişkilerindeki buzlar çözülmeye çalışıldı.

3. İsrail’in Gazze saldırısı sırasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, MOSSAD Başkanı Tamir Pardo ile birlikte çalıştı. Fidan ve Pardo’nun bu süreçte yakın çalıştığı bir diğer isim ise aynı zamanda istihbaratın da başı olan Katar Başbakanı Şeyh Casim El Tani’ydi.

El Tani’nin İsrail’in saldırısından kısa bir süre önce Gazze’yi ziyaret etmesi dikkat çekiciydi.

İRAN-HAMAS BAĞINA SABOTAJ

4. İsrail’in 8 günlük Gazze saldırısında, İran-Hamas bağı hedef alındı. Gazze meselesinde “Mısır mı kazandı, Türkiye mi kaybetti” yorumlarının perdelediği en önemli faaliyet CIA-MOSSAD-MİT üçgeni içerisinde yürütülen faaliyetlerdi!

İsrail’in Hamas’ın askeri sorumlusu Ahmed Caberi’yi öldürmesi, Erdoğan’ın Türkiye’de savunduğu “terörle mücadele, siyasetle müzakere” yönteminin Filistin’deki karşılığıydı!

5. Gazze saldırısından hemen sonra Filistin’in BM’de “gözlemci devlet” statüsüne yükseltilmesi girişimi iki yönlüdür. Washington bu gelişmeden, birincisi Türkiye-Mısır ikilisini parlatmaya çalışarak, ikincisi Filistin’in İran olmadan da siyasi başarı elde ettiğini göstermeye çalışarak yararlanmak istedi.

İKİ BÖLGECİ ATAK

Ancak ABD’nin bölgedeki pozisyonunu güçlendirmeye yönelik bu çabaların sonuç vermesi mümkün görünmüyor. Çok önemli olan dış etkenler bir yana, içeride çok kritik iki gelişme yaşanıyor:

1. Tahrir’de yeniden başlayan eylemler sadece Müslüman Kardeşler iktidarını değil, aynı zamanda kurulmaya çalışılan Türkiye-İsrail-Mısır eksenini hedef alıyor; Kahire’yi bölgeciliğe zorluyor.

2. Türkiye’de 19 Mayıs’ta başlayan ve 29 Ekim ile 10 Kasım’da büyüyen Cumhuriyet seferberliği, AKP’nin ABD ve İsrail’le bağını hedef alıyor; Ankara’ya biçilen role direniyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KILIÇDAROĞLU’NUN TAHRİBATLARI

Doğu ve Güneydoğu Oda ve Borsa Başkanlarını konuk eden Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Bu ülkenin birliği, bütünlüğü konusunda hiçbir endişem yok” demesi, 23 Kasım’da katıldığım TV8’de yayımlanan Haber Aktif programındaki bir saptamayı anımsattı…

Aydınlık’ın da ertesi gün bir özetini verdiği programda Gökmen Karadağ’ın sorularını yanıtlamış, Fikri Akyüz ve Barış Yarkadaş’la “Kılıçdaroğlu’nun Aydınlık’ı hedef almasını” tartışmıştık.

CHP’li Barış Yarkadaş’a göre Aydınlık’ın yorumladığı haliyle bir “Seyyid Rıza ittifakı” yoktu. Hüseyin Aygün provokasyon yapmıştı, Kılıçdaroğlu da aslında o sözleriyle ulusalcı olan 8 milletvekilini hedef almıştı.

Biz de, 135 CHP milletvekilinden sadece 8’i ulusalcı ise CHP açısından ortada gerçekten ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekmiştik.

CHP’NİN LAİKLİK TAHRİBATI

Böyle bir meclis grubu yapısına sahip olan CHP’nin, ülke bütünlüğü endişesi duymaması da haliyle normaldi…

Aslında Kılıçdaroğlu’nun endişeli olmaması bizi iki kere endişelendirdi. Çünkü laiklik konusunda da endişesi olmayan Kılıçdaroğlu’nun laikliği nasıl tahrip ettiğini somut olarak gördük. Anımsayalım:

1. Türban konusu 2006’da hukuken kapanmış, AKP de bu nedenle konuyu rafa kaldırmıştı. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu 12 Eylül halkoylaması sırasında “türbanı biz çözeriz” diyerek konuyu gündeme getirdi. (CNN Türk, 22 Ağustos 2010)

Ana muhalefetin bu “çıkışı” AKP’de, “CHP engeli kalktı” diye yorumlandı. Bunun üzerine YÖK, anayasayı da yok sayarak, “türban serbest” yönetmeliği çıkardı!

Böylece Kılıçdaroğlu türbanı çözmüş(!) ve sadece üniversitelere değil, ilköğretim okullarına bile girmesini sağlamıştı!

2. Kemal Kılıçdaroğlu, “laiklik tehlikededir diyemem” sözleriyle, yeni bir CHP’yi hedeflediklerini işaret etti. (Akşam, 22 Eylül 2010)

3. Laiklik konusunda bir endişesi olmayan Kemal Kılıçdaroğlu, “siyaset yapmayan tarikatlara ve cemaatlere saygılı” olduğunu da ilan etti. (Hürriyet, 24 Ocak 2011)

4. Tarikat ve cemaatlere saygılı Kılıçdaroğlu’nun PM’ye aldığı Muhammed Çakmak daha da ileri bir noktadaydı. Çakmak, Fethullah Gülen’e hayran olduğunu ilan ediyordu! (Akşam, 21 Aralık 2010) Çakmak’a göre laiklik, zaten postmodern çağa uygun değildi! (Zaman, 11 Mayıs 2011)

5. Tarikat ve cemaatlere saygılı bir genel başkanın partisinde, tekke ve zaviyeler de savunuluyordu artık. CHP milletvekili Bülent Kuşoğlu, Atatürk’ün kapattığı tekke ve zaviyeleri “üretim yeriydi, eğitim ve kültür kurumuydu” diye övüyor ve yeniden açılmasını savunuyordu artık. (Zaman, 24 Nisan 2011)

6. CHP, tehlikede görmediği laikliğin tanımını, hazırladığı “Türkiye’ye Kılavuzluk Edecek Çağdaş Anayasa” taslağında da, artık değiştirmişti! (Radikal, 17 Mart 2011)

CHP’NİN BİRLİK TAHRİBATI

Laiklik endişesi olmayan Kılıçdaroğlu, laikliği işte böyle tahrip etti. O nedenle ülke bütünlüğünden endişe etmemesi, bizi iki kere endişelendirdi!

Kaldı ki, Yeni CHP bu konuda da tahribat yapmaya başlamış durumda. Yerimiz yettiği oranda bu tahribatları da anımsayalım:

1. PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı’na röportaj veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Mesut Değer, “Teşkilatlarımız CHP-BDP ittifakına sıcak bakıyor” dedi. (ANF, 20 Kasım 2010)

2. Kılıçdaroğlu, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” diye soran gazeteci Murat Yetkin’e üçüncü bir tarafmışçasına şu çarpıcı yanıtı verdi: “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim.” (Radikal, 27 Mayıs 2010)

3. Kemal Kılıçdaroğlu, PKK’nin “demokratik özerklik” ilan ettiği koşullarda, ısrarla Türkiye’nin Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincesini kaldırmasını savundu.

4. Kılıçdaroğlu, partisindeki ulusalcı kanadı, BDP’den milletvekili seçilen Levent Tüzel ve EMEP heyetine şikâyet etti: “CHP’de bazı kanatlar, özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmamızı zaman zaman engellemek istiyor.”

Kılıçdaroğlu, bu engele rağmen “anadilde savunma konusunda tavır koyduklarını” belirtiyor ve anadilde eğitime de yeşil ışık yakıyor: “Anadilde eğitim şimdi olmasa da, süreç içinde, demokratik zeminde tartışılabilir.” (Hürriyet, 23 Kasım 2012)

5. Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP’si, “Türk’süz anayasa” konusunda AKP ve BDP ile ittifak halindedir. Nitekim CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu “yemin” önerisinde “büyük Türk milleti” ifadesi bulunmuyor! (9 Kasım 2012)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , ,

2 Yorum

ABD SUKO’YU NEDEN TANIMIYOR?

Türkiye’nin Suriye sınırına konuşlandırmak üzere NATO’dan Patriot istemesi ile ABD ve Türkiye Özel Kuvvetleri’nin tatbikat mutabakatına vardığının ortaya çıkması, Washignton’un artık Suriye konusuna ağırlık vermeye başladığı şeklinde yorumlanıyor. Hatta bazı çevrelere göre Esad’ın düşmesi bu kez an meselesi!

Peki, öyle mi? Yani Atlantik cephesi bu kez Çin, Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan bloğunu yardı mı?

Hayır! Bırakın yarmayı, Washington daha istediği gibi bir Suriye muhalefet cephesi bile oluşturamadı! ABD bu nedenle Doha’da kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO’yu bile hâlâ resmi olarak tanımadı!

Oysa ABD, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’u yetersiz gördüğünü açıkça belirtmiş ve ardından Doha’da bir hafta süren konferansta SUKO’yu inşa etmişti!

ABD kendi kurduğu SUKO’yu henüz tanımazken, Arap Birliği, Fransa, İngiltere ve Türkiye’nin tanıması, meseleyi daha da ilginç kılıyor.

ABD’NİN ZORUNLU KARARSIZLIĞI

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, hem Associated Press’in duyurduğu “ABD’nin yeni oluşturulan Suriye muhalefet cephesini resmen tanımaya hazırlanıyor” haberini, hem de New York Times’ın gündeme getirdiği “ABD’nin Suriyeli muhaliflere doğrudan silah yardımı yapmayı planladığı” iddiasını doğrulamadı.

Clinton Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın aktardığına göre, 2013’te ülkesinin dış politika önceliklerini açıkladığı konuşmasında şöyle dedi: “Düzenli olarak durumu değerlendiriyor ve bazı adımlar atıyoruz. Eminim önümüzdeki haftalarda daha fazlasını yapacağız. Fakat henüz bir karar verilmiş değil ve günlük olarak bunu değerlendiriyoruz.”

Clinton silah yardımı konusunun ise 12 Aralık’ta Fas’ta yapılacak “Suriye (muhaliflerinin) dostları” toplantısında ele alınabileceğinin sinyalini verdi.

ABD’NİN NETLEŞEMEYEN POZİSYONU

ABD’nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un açıklaması Washington’un neden SUKO’yu henüz tanımadığını ortaya koyuyor: “SUKO Suriye halkının arzularının meşru temsilcisidir. Onlarla işbirliği yapacağız. Suriye için bir vizyonları var. İlerleme kaydediyorlar, onlar geliştikçe bizim pozisyonumuzun da evrilmesini bekliyorum.”

Ford’un muhaliflere silah yardımı konusunda söyledikleri de önemli: “Birçok kişi, aktif olmayı silahlarla bağlantılandırıyor. Bunun bir hata olduğunu söylemeliyim. Silahlar bir strateji değildir, silahlar bir taktiktir. Bunu çok net söyleyeceğim; askeri çözümün Suriye için en iyi yol olmadığını düşünüyoruz. Bir tarafın diğer tarafı ele geçirerek kazanma çabaları sadece şiddeti uzatacaktır ve zaten korkunç vaziyette olan insani durumu daha da ağırlaştıracaktır.”

SURİYE MUHALEFETİNDE YARILMA

Clinton ve Ford’un açıklamalarından ortaya iki gerçek çıkıyor. 1. ABD silahlı mücadelenin başarı getirmeyeceğini saptıyor. 2. ABD, Suriyeli muhaliflerinin başarı şansı artıkça arkalarında duracak.

Peki, Suriye muhalefeti, ABD’nin daha somut pozisyon almasını sağlayacak işaretler veriyor mu? Yanıt hayır!

Üstelik Suriye muhalefetinin önünde artık daha büyük sorunlar var:

1. Tek parçalı Suriye muhalefeti bir türlü oluşturulamadı. Örneğin Ulusal Koordinasyon Kurulu UKK, Moskova’yla temasları artırıyor, Şam’la müzakereye hazır olduğunu ilan ediyor.

2. SUKO hafta içi Kahire’de yaptığı son toplantıda da uzlaşamadı. SUKO’yu oluşturan gruplar arasındaki anlaşmazlık sürüyor hatta Kürt meselesi boyutu üzerinden derinleşiyor. Suriye’deki Barzaniciler ile PKK/PYD’nin yeniden anlaşması, Araplarda endişe yaratıyor.

Clinton’un “Türkiye, Suriye’de hiçbir şey yapılmamasının özelikle PKK uzantısı olan Kürtleri güçlendirmesinden inanılmaz biçimde endişeli” demesi dikkat çekici.

3. Doha’da ABD, Türkiye, Katar ve SUKO arasında imzalanan ve İsrail’i gözeten gizli anlaşma muhalefet içinde kırılma yarattı. Ayrıntılarını bugün Aydınlık’ın dış haberler sayfasında okuyacağınız 12 maddelik bu gizli anlaşmayı, Suriyeli muhalefetin bir bütün olarak kabul etmesi mümkün görünmüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

OSMANLI TİPİ BAŞKANLIK

Başkanlık Sistemi, Yeni Anayasa ve Eyalet Yasası bir bütündür. Eyaletlere bölünmüş bir ülke, Türksüz bir Anayasa’ya göre ve ancak bir Başkan’la yönetilir! Böyle olunca, haliyle topraklar da şimdiden NATO toprağı olur!

Peki bu sürece nasıl gelindi?

ERDOĞAN’IN EVRİMİ

Erdoğan’ın Başkanlık Sistemi’ndeki evrimi 4 aşamalıdır:

Erdoğan birinci aşamada bu sisteme karşıydı. 1993’te Refah Partisi MKYK üyesi iken bu sisteme “Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye tavsiyesi” olduğu için açıkça itiraz ediyordu.

Erdoğan’ın ikinci aşaması, iktidar olduktan sonra Başkanlık Sistemi’ne göz kırpma ve gündeme getirme aşamasıdır. Erdoğan Başkanlık Sistemi’ni 2004’te gündeme getirdiğinde, Çin’i örnek gösterdi ve Çin’in sıçramasını bu modele bağladı. (Milliyet, 11 Aralık 2004) Haliyle Erdoğan’a göre Çin sosyalist olduğu için değil, başkanlık sistemiyle yönetildiği için başarılıydı!

Erdoğan’ın üçüncü aşaması, asıl adresi, ABD’yi örnek göstererek Başkanlık Sistemi’ni savunması aşamasıydı. Recep Tayyip Erdoğan artık Barrack Hüseyin Obama olmak istiyordu; nitekim ondan daha Müslüman ve hatta ideolojik olarak ondan daha zenciydi!

Erdoğan’ın dördüncü aşaması ise “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” önerisi aşamasıydı. Erdoğan’a göre ABD tipi başkanlık hantal bir sistemdi. Temsilciler Meclisi ile Senato Obama’nın elini, kolunu bağlayabiliyordu. Kendisi işte bu nedenle Türk Tipi Başkanlık yapmak istiyordu! (Milliyet, 29 Kasım 2012)

Türk Tipi Başkanlık Sistemi’nin ne olacağını ise ideologlarından Kemal Karpat şöyle açıklıyordu: “Başkanlık sistemi, Amerika’da bile tam manasıyla işlememektedir. (…) Osmanlı’daki sistem, başkanlığın ta kendisiydi. Bizim bunu geliştirip cumhuriyet ile harmanlamamız lazım.” (Yeni Şafak, 29 Kasım 2012)

ABDÜLHAMİT YETKİLERİ

Kaldı ki Erdoğan, 23 Nisan 2010’da koltuğuna oturttuğu bir ilkokul 4. sınıf öğrencisine makamını nasıl kullanacağını öğretirken, aslında nasıl bir Başkanlık Sistemi istediğini de belli ediyordu: “Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende” (24 Nisan 2010 tarihli gazeteler)

Nitekim AKP de, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği “Türkiye Modeli Başkanlık Sistemi”nde, başkanın “astığı astık, kestiği kestik” olacağını ortaya koyuyor.

Örneğin Başkan, kararname ve yönetmelikle ülkeyi yönetebilme hakkı elde ediyor. Çünkü Erdoğan’ın Meclis’teki kanun yapma tartışmalarına harcayacak zamanı yok!

Başkan TBMM’yi fesih yetkisine de sahip olacak! (28 Şubat’ta “yetkim olsa Meclis’i kapatırdım” dediği için Demirel hakkında bugün demediğini bırakmayanlar, acaba bu maddeye ne diyecek?)

Başkan TBMM seçim sonuçlarını beğenmezse, yenilenmesini talep edebilecek! Hatta başkan, isterse başkanlık seçiminin de yenilenmesine karar verebilecek!

Başkan, TSK’nin kullanılmasına karar verecek! Öyle TBMM kararı, tezkere vs. gerekmeyecek. Başkan Türk Ordusu’nu istediği yere sürecek!

Bakanları ve kamu yöneticilerini atayabilecek, sonra hoşuna gitmezse görevden alabilecek. Büyükelçileri, rektörleri seçebilecek. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını belirleyebilecek. Yükseköğretim Kurulu üyelerinin yarısını, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin yarısını seçebilecek.

Kısacası Başkan Erdoğan, pratikte hem yürütme, hem yasama hem de yargı olacak! Çünkü yürütmenin başı olan Başkan, kararname ve yönetmelikle Meclis’i, yani yasama organını gereksizleştirecek, kendi belirlediği için de yargıya hükmedecek!

BAŞKANLIK FEDERASYONA GÖTÜRÜR

Bu yetkilere bakılırsa, Erdoğan’ın istediği Türk Tipi Başkanlık Sistemi bile değil, Osmanlı Tipi Başkanlık Sistemi’dir!

Kalkınma Ajansları’yla ve Bütünşehir Yasası’yla Eyaletlere bölünen ülke, Türksüz bir Anayasa’ya göre ve bu yetkilerdeki bir başkanla yönetilince, sanmayın ki Osmanlı gibi daha geniş topraklara yayılır!

Önce NATOTürkiye, sonra Türk-Kürt Federasyonu olur, en sonunda da parçalanır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2012

, , ,

Yorum bırakın

MUHTEŞEM ERDOĞAN

Meclis Darbe Komisyonu, bir daha darbe olmaması için 20 öneri yapmış. Raporda yer alan öneriler arasında “okul, hastane, sosyal tesislerden darbecilerin isimlerinin kaldırılması” bile var ama NATO’dan çıkmak yok!

İçinde “NATO’dan çıkalım” önerisi olmayan bir rapor, darbeyle değil TSK’yle hesaplaşıyordur. Nitekim raporda yer alan “AB reformları devam etmeli” önerisi, hedefin TSK olduğunu ortaya koymaktadır.

ERGENEKON İLE GLADYO’NUN NATO FARKI

NATO meselesi turnusol kâğıdı gibidir. “Türk Ordusu NATO’dan çıkmalı mı” sorusuna verilen yanıta göre, bir insanın TSK’ye bakışı da, emperyalizme bakışı da net olarak anlaşılır.

Yani “NATO’ya hayır” demek, gerçekten “one minute” demektir!

Çünkü NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetleme aracıdır, o ülkeleri sinir merkezinden teslim alma organıdır, üye ülkelerin en kritik kurumlarını ele geçirme aracıdır… NATO, başkentleri Washington’a bağlama operasyonunun adıdır.

ABD bu operasyonu Gladyo ile gerçekleştirir, yani SüperNATO’yla… Bu nedenle Gladyo’nun üyeleri, Washington’da “bizim oğlanlar” diye bilinir.

Gladyo üyeleri pratikte en Amerikancı isimlerdir aynı zamanda… Onları Türk-Amerikan ilişkilerinde nasıl konumlandıklarına bakarak da tanıyabilirsiniz. En Türkiyeci görünene, en milli laflar edene şu soruyu sormanız yeterli: “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?”

NATO meselesi, Ergenekon ile Gladyo’nun farkını da ortaya koyar. ABD’ye en mesafeli isimler Ergenekoncu ilan edilerek tutuklanırken, Gladyo’nun en has memurları dışarıdadır ve Ergenekoncu avındadır!

NATO ÇARPMASI

Bakın bu NATO meselesi o kadar kritiktir ki, ecdadının gittiği yerlere göz diken ve at sırtında oralara gitmek isteyen Muhteşem Erdoğan’ın karizmasını, onu sırtından atan Cihangir isimli attan beter çizer!

Anımsayın: NATO’nun bir Haçlı Koalisyonu olarak Libya’ya çullanması gündeme geldiğinde Muhteşem Erdoğan kükremiş ve “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek tepki göstermişti. Sonra bağıtlar anımsatılmış olmalı ki, Muhteşem Erdoğan şöyle demişti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.”

Bu tescil işi sıradan bir laf değildir. Doğrudur, NATO bir tescil makamıdır. Girdiği yere el kor!

Nitekim Muhteşem Erdoğan bu NATO çarpmasından sonra her yere NATO’yu çağırmaya başladı. Kuzey Irak’a çağırdı, Kandil’e çağırdı, Suriye’ye çağırdı… Olmayınca Türk topraklarına çağırdı ve tescil durumunu da daha NATO gelmeden kendi ilan etti: “Burası NATO toprağıdır.

E, madem buralar artık NATO toprağıydı, o zaman NATO, karargâhını da buralara taşımalıydı! Öyle de oldu. Yarın yapılacak törenle, İzmir’deki Müttefik Hava Komutanlığı, yerini NATO Kara Komutanlığı’na bırakacak. Yani artık karadan girecek NATO askerleri!

PARGALI ABDULLAH

Bakın bu NATO çarpması sıradan bir olay değildir. Kimi zaman Muhteşem Erdoğan’ın Pargalı Abdullah tarafından hizaya sokulmasını sağlar.

Anımsayın: Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği gündeme gelmiş ancak Müslümanlara hakaret eden karikatürleri ifade özgürlüğü sayan Rasmussen’in adaylığına Muhteşem Erdoğan karşı çıkmıştı. Öylesine karşıydı ki, tüm dünyaya “hayır” diyeceklerini ilan etmişti!

Sonra NATO çarptı ve Pargalı Abdullah, Rasmussen’in genel sekreterliğine Türkiye adına “evet” dedi.

HÜSEYİN TETİK

NATO’nun Patriot’larını, Kilis çevresindeki NATO toprağına getirten Muhteşem Erdoğan’ın yardımcısı Hüseyin Çelik, biliyorsunuz, “ama tetik bizde olacak” demişti.

Sonra onu da NATO çarptı. NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “komuta NATO’da” dedi.

NATO çarpınca, Hüseyin Çelik, Hüseyin Tetik’e döndü ama “Hüseyin Ç. Bir Ankara Faciası” dizisinin senaryosu da tamamlanmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın