Posts Tagged ABD

FRANSA MALİ’YE NEDEN SALDIRDI?

Mali’nin kuzeyindeki isyancılar, radikal İslamcılar, Mali’nin bölünmesini engellemek, demokrasi… Tıpkı ABD’nin Irak ya da Afganistan’a saldırmadan önce piyasaya sürdüğü “meşruiyet” sağlamaya dönük kavramlar gibi…

Ancak bugünün dünyasında artık pek inandırıcı değil!

Fransa’nın neden Mali’ye saldırdığını saptamak, yeni dönemi ve güç mücadelesinin nasıl cereyan edeceğini anlamak bakımından önemli…

En sonda söyleyeceğimizi şimdi belirtelim: Gücün ağırlık merkezi, Batı’dan Doğu’ya geçti ve yaşananlar Batı’nın bu gidişata ayak sürümesidir! Kazançlarını kolayca teslim etmeyecek olan Batı, kuşkusuz bu süreci bir oranda kanla boyayacaktır!

ABD ÇİN’LE ÖNCE AFRİKA’DA HESAPLAŞMAYA BAŞLADI

Artık Fransa’nın neden Mali’ye girdiğini incelemeye başlayabiliriz:

1. Afrika, özellikle son 10 yılda Çin ağırlıklı yatırımlara sahne oldu. Çin’in dışında Brezilya, Hindistan ve Rusya da Afrika’ya yatırımlara ağırlık verdi. 1960’lara kadar Batı’nın sömürgesi olan kara kıta, Doğu’nun yatırımlarıyla “sömürülmeden” gelişmeye başladı.

Öyle ki, özellikle Çin pek çok kritik kaynağı Afrika’dan sağlar oldu. Batı’nın etkinliği azalırken, Doğu’nun etkinliğinin artmaya başlaması, Atlantik kampını Afrika’da hamleye zorladı.

Libya ve sonrasında Mali’ye saldırı, Batı’nın, Doğu’yla Afrika’da hesaplaşmaya soyunmasıdır.

Özetle ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsü, Afrika’yı Çin’e kaptırmak istemiyor!

2.  Ortadoğu’daki ilgi alanlarını müttefiklerine bırakarak çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji geliştiren ABD, son süreçte Afrika’yı da Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirledi.

ABD bu nedenle İngiltere ve Fransa’yı Afrika’da operasyonel hamleler yapması için teşvik ediyor, cesaretlendiriyor!

MALİ’DE ASKERİ ÜS ARAYIŞI

3. Almanya’nın Doğu’ya genişleme tutumu ve Berlin’in ekonomik krize karşı Pekin ve Moskova’yla yakınlaşması, Fransa’yı Akdeniz ve Afrika eksenli bir genişlemeye itti. Paris Afrika kaynaklarını, küresel krize karşı bir panzehir olarak görüyor.

Ayrıca Paris, eski bir Fransız sömürgesi olan Mali üzerinden nüfuz alanı yaratmak istiyor. Burada elde edeceği bir askeri üs, Paris’i Mali’nin komşularına yönelik hedeflere ilerletecek.

4. Örneğin Mali’nin kuzeyindeki Nijer’e…

Elektrik üretiminin yüzde 70’ini nükleer santrallerle sağlayan Fransa, uranyum kaynakları peşinde; Nijer ise geniş uranyum kaynaklarına sahip!

Nijer dışındaki Mali’nin komşuları olan Burkina Faso, Cezayir ve Moritanya da, uranyum, altın, fosfat ve petrol yatakları nedeniyle Paris’in ilgi alanında.

Fransa ve İngiltere’nin bir diğer ilgi alanı ise Sahra Çölü’nün altında varlığı tespit edilen ve yerüstünün 100 katı büyüklükte olduğu söylenen tatlı su kaynaklarıdır.

Sahra Çölü aynı zamanda güneş enerjisi deposu olarak düşünülüyor. Nitekim son yıllarda çölde dev güneş panelleriyle çeşitli deneyler yapılmaya başlanmıştı.

ÖNCE PARİS SUİKASTI, SONRA TUAREGLER

Öte yandan Fransa’nın Mali’ye girmesi, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesinin ardından Ankara ile Paris’i ikinci kez karşı karşıya getirmiş oldu.

Paris suikastı ve Mali’ye operasyonun birkaç gün öncesinde Afrika ziyaretine çıkan Erdoğan, Senegal’deki bir heykeli “ucube” olarak değerlendirmiş ve yetkililerden heykeli Fransa’ya iade etmesini istemişti!

Daha da ilginci, Erdoğan’ın Nijer’deyken Tuareglerle görüşmesi ve Tuareglerin kendisine deve hediye etmesiydi.

Fransa’nın Mali’ye saldırma gerekçesi ise Tuareglerin Mali’nin kuzeyini ele geçirmesiydi!

Bakalım bu durum Suriye sorununa nasıl yansıyacak?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’YE KARŞI ÇİN-RUSYA ORTAKLIĞI

2005 yılında başlayan Çin-Rusya Stratejik Güvenlik İşbirliği görüşmelerinin hafta içinde yapılan sekizincisi, iki büyük gücün, ABD’nin füze kalkanına karşı birlikte mücadele etme kararıyla sonuçlandı.

Çin’i Devlet Konseyi üyesi Dai Bingguo’nun, Rusya’yı da Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in temsil ettiği toplantıdan böyle bir karar çıkması, sadece Pasifik açısından değil, dünyanın bütünü açısından kritik önemdedir.

Karar her şeyden önemlisi, Pekin ve Moskova’nın, ABD’nin 2009 yılında ilan ettiği Asya-Pasifik Merkezli yeni savunma stratejisine karşı, “harekete geçmesi” demektir!

ASYA FÜZE KALKANI

Nitekim Rus Ria Novosti ajansına kararı değerlendiren Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in sözleri, iki ülkenin ABD’ye karşı aktif tutum alma dönemine girdiği anlamına gelmektedir.

Patruşev, Pekin’deki toplantıda alına kararı şu sözlerle açıklıyor: “ABD’nin Asya Pasifik bölgesini de içine alacak biçimde küresel bir füze kalkanı sistemi kurma planları konusunda endişeliyiz. Çinli ortaklarımız da bizim kaygılarımızı paylaşıyorlar ve bu yöndeki çabalarımızı birleştirmeye karar verdik.”

Çin ve Rusya’yı bu adımı atmaya iten ise stratejik savunmadaki ABD’nin şu taktik hamleleridir:

1. ABD ve Japonya, geçen Eylül ayında Güney Japonya’da “X band” erken füze uyarı sistemi kurma kararı aldı.

2. Çin’in saptamasına göre ABD, aynı sistemi Filipinler’de de kuracak.

3. ABD, Pasifik’teki uluslararası sularda Aegis füzesi yüklü savaş gemileriyle devriye gezmeye başladı.

4. Asya-Pasifik’te bunlar yaşanırken, ABD Batı Asya’da da (Türkiye’de) Kürecik Radarı kurdu, NATO Patriotları yerleştirdi!

‘ABD’YE DENK KARŞILIK VERİLMELİ’

Peki, Çin ve Rusya ABD’nin Asya Füze Kalkanı’na karşı neler yapmalı?

Yanıtı Rusya’nın Sesi Radyosu’na konuşan Rusya Politik Araştırmalar ve Tahminler Merkezi Başkanı Andrey Vonogradov veriyor.

Vonogradov, ABD’nin eylemlerine denk karşılık verilmesi gerektiğini vurguluyor: “Mesele yalnızca ne zaman ve ne biçimde bir füze savunma sisteminin geliştirileceği değildir. En önemlisi, bu eylemlere ne gibi bir karşılık verilecek? Rusya ve Çin artık oluşturulan füze savunma sistemine karşılık olarak her hangi ortak eylemlerin gerçekleştirilmesi üstüne mutabakata varılırsa bu mutabakat, iki ülke arasındaki güvenin derinliğinin ciddi bir göstergesi ve bölgede durumun gelişme perspektifinin belirtisi olarak nitelendirilebilecektir.”

Vonogradov, topraklarına ABD füzesi kabul eden Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın Pekin ve Moskova tarafından uyarılacağını söylüyor ve bu ülke yöneticilerinin Polonya, Çekya ve Romanya deneyimini hesaba katmasında yarar olduğunu belirtiyor!

ÇOK KUTUPLU YENİDÜNYA

Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birlikte mücadele etme kararı alması, Amerikan stratejisinin Çin’e karşı Rusya’dan medet umması hedefini de sakatlıyor. Neden?

Çünkü: ABD’nin Asya-Pasifik Merkezli yeni stratejisi, Çin’i hedef alıyor. Ancak ABD, Çin’le baş etmenin tek yolunu, “daha geniş Batı” inşa etmekte görüyor. “Daha geniş Batı” ise ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle birlikte hareket etmesi demek…

Bu köşede daha önce Zbigniev Brzezinski’nin bu tezlerini incelemiştik.

Öte yandan Çin ise “çift kutuplu değil, çok kutuplu dünya” diyor ve ABD’ye karşı birden çok güçlü merkez inşa edilmesini istiyor. Dolayısıyla Çin, aslında ABD’ye karşı dünyayla ittifak kurmuş oluyor!

Kararı Rusya’nın Sesi Radyosu’na değerlendiren Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi Rektörü Yevgeniy Bajanov da bu çok kutupluluk meselesine dikkat çekenlerden: “En önemli mesele şu: Devletlerarası ilişkileri kim yönetmeli, üstün bir güç mü yönetmeli? Yoksa çok kutuplu bir dünya sistemi mi olmalı? Rusya ve Çin de ABD’nin ve bir bütün olarak Batı’nın dünyada üstün rol oynamasına karşı çıkıyor. Rusya ve Çin dünya düzeninin çok kutuplu olmasından yana. Uluslararası sorunlarda BM’nin belirleyici olmasını ve devletlerarası ilişkilerin hak eşitliği temelinde gerçekleştirilmesini savunuyor? İşte bu ortak tutumları Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşmayı arttırıyor.”

Çin ve Rusya’nın birlikte mücadele etme kararı, kuşkusuz Ortadoğu’daki dinamiklere de yansıyacaktır. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ‘KÜRT KORİDORU’ HAMLELERİ

Cengiz Çandar’ın, “Meğer AKP’nin 2010’daki Irak politikası, aslında ABD’nin politikasıymış” demesi, kuşkusuz bir keşif ve bilinçlerde sıçrama değil fakat ABD içi hesaplaşma ile ABD-İsrail çelişmesinin neticesidir. Yoksa AKP’nin taşeronluğunu en iyi Çandar, üstelik yerinden bilmektedir. Nitekim AKP’nin Suriye’de de ABD taşeronluğu yaptığını bir vesileyle dile getirmişti daha önce.

Bu girişi bölgedeki tüm çarpışmaların “Kürt Koridoru” eksenli olduğunu belirtmek için yaptık. Suriye konusu da, Irak konusu da, Bağdat ile Erbil’in mücadelesi de, Ankara ile Bağdat’ın karşı karşıya gelmesi de, AKP’nin Kürt hamiliğine soyunması da, Türk topraklarına Patriot yerleştirilmesi de doğrudan ABD’nin “Kürt Koridoru” planıyla ilgilidir.

Çünkü ABD’nin bu bölgedeki 60 yıllık ama esas olarak son 20 yıllık ana hedefinin, ikinci bir İsrail işlevi taşıyacak ve kopardığı topraklarla bölge ülkelerini parçalayacak bir “Kukla Devlet” olduğunu Washington’un resmi belgelerine dayanarak biliyoruz.

ABD bu stratejisi gereği, kartı olan Kürt aktörlerini sürekli büyütmeye yönelik taktikler uyguluyor. ABD 1991’den beri PKK, Barzani ve Talabani’yi büyütüyor; hem de toplamda bu sıralamayla…

ABD’nin son dönemdeki kimi taktik hamlelerinin de, “Kürt Koridoru” atağı için PKK’yi büyütmek ve örgüte alan açmak hedefli olduğu anlaşılıyor. İnceleyelim:

NEDEN SUK YERİNE SUKO?

1. ABD, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’un yeterli olmadığını belirterek, Katar merkezli Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO’yu kurdu bildiğiniz gibi geçen ay.

PYD lideri Salih Müslim, Radikal’den Fehim Taştekin’e, ABD’nin SUK yerine neden SUKO’yu inşa ettiğini açıklıyor: “SUK, SUKO olunca, Türkiye’nin kontrolünden çıkmış oldu. Şimdi bizi dâhil etme konusunda daha esnekler.

2.  El Nusra cephesi, Suriye’nin kuzeyinde son dönemde PYD’ye karşı ciddi saldırılar yaptı. PYD ve PKK, El Nusra’nın Türkiye’nin (hatta TSK’nin) kontrolünde olduğunu, Ankara’nın El Nusra’yı üstlerine sürdüğünü iddia etti.

Yanıt Ankara yerine Washington’dan geldi. ABD, El Nusra cephesini “terör örgütleri listesine” dâhil etti!

PATRİOTLAR ‘KÜRT KORİDORU’ İÇİN

3. Patriotların Adana, Maraş ve Antep’e konuşlandırılacağı ilan edildi. Suriye’den gelecek füzelere karşı olduğu söylenen Patriotların sınırdan 100 km geriye yerleştirilmesi, asıl niyetin başka olduğunu ortaya koydu. Zira Patriotların füzelere karşı menzili 20 km.

Türk Atlantik Konseyi’nin Antalya’da düzenlediği Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda Zeynep Gürcanlı’nın sorularını yanıtlayan emekli Büyükelçi Yusuf Buluç’un saptaması, Patriotların ana hedefini anlamamız bakımından önemli: “Patriotlar, Türkiye halkı için değil, Türkiye’deki tesisleri korumak için yerleştiriliyor. Aksi halde, bölge halkına da gaz maskesi dağıtılırdı.”

Demek ABD ve NATO Patriotlarla Adana’daki İncirlik Üssü’nü, Diyarbakır’daki Pirinçlik Üssü’nü ve Malatya’daki Kürecik Radarı’nı korumayı planlıyor. (Bu arada, 1997’de kapatılan Pirinçlik Üssü’nün geçen yıl yeniden faaliyete açılmasının “Kürt Koridoru” ile ilgili olduğunu belirtelim.)

Son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da, Patriotların Suriye için değil, İran için yerleştirileceğini söyledi.

Hepsi birleştirildiğinde korunacak ana hedefin “Kürt Koridoru”, bu hedefi besleyen alt hedefin de İsrail’in güvenliği olduğu anlaşılıyor! Kaldı ki, Irak’ın kuzeyinin Barzanistan’a dönüşmesinde Çekiç Güç ve İncirlik Üssü’nin nasıl bir rol oynadığına dair önemli bir deneyime sahibiz.

DERİN PATRİOT

Bir de işin “Derin Patriot” kısmı var elbette. Dün kısmen değinmiştik. ABD Patirotlarla ve İzmir’i kara karargâhı yapma kararıyla NATO’ya faaliyet alanı yaratıyor ve Türkiye’yi bu faaliyetin merkezi haline getiriyor. Böylece Türkiye NATO üzerinden bir daha Atlantik’e çıpalanıyor!

Patriot konusu gündeme ilk geldiğinde Erdoğan’ın haberinin olmadığını fakat sonra savunmaya mecbur kaldığını yazmıştık. Son olarak bir NATO görevlisinin “Patriotları Türkiye istemedi, biz önerdik” demesi, “Derin Patriot” konusuna noktayı koyuyor!

5. AKP’nin Öcalan Açılımı başlatması ve Erdoğan’ın açılımın ayrıntılarını netleştirmek üzere Washington’a gidecek olması da “Kürt Koridoru” ile doğrudan ilgilidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’DE KRİTİK TASFİYELER

Zirveden aşağıya inen, gerileyen devletlere özgü bir “iç çarpışmanın” yaşandığı ABD’de bir soruşturma tamamlanırken, bir başka soruşturma açılıyor…

Gelin en iyisi bu “iç çarpışmanın” istihbarat savaşları şeklinde cereyan etmesini tek tek inceleyelim.

BİNGAZİ’DE ABD DIŞİŞLERİ SUÇLU BULUNDU

1. Tamamlanan soruşturmalardan biri, ABD Büyükelçisi Chris Stevens’ın ve üç diplomatın öldürüldüğü Libya’daki Bingazi saldırısı…

Aralarında eski Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in de olduğu beş kişilik bağımsız komisyon soruşturmasını tamamlayarak 39 sayfalık raporunu teslim etti. Gizli kısımlarının ayıklanarak yayınlandığı rapora göre suçlu ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Diplomatik Güvenlik birimi ile Yakın Doğu İşleri masası…

Öldürülen Büyükelçi Chris Stevens’ın son olarak bir Türk diplomatla yemek yediği ve onu uğurladıktan iki saat sonra saldırının yaşandığı bilgisi de raporda yer aldı. (Bu son yemeğin Suriye’ye sevk edilmek üzere İskenderun’a silah getiren Al Entisar isimli gemiyle ilgili olduğunu ve Türk diplomatın da Ali Sait Akın olduğunu bu köşede daha önce belirtmiştik.)

DIŞİŞLERİ’NE OPERASYON

2.  Bingazi olayı Amerikan devleti içindeki çarpışmanın yaşandığı en önemli alandır.

Nitekim Bingazi saldırısını “terör değil spontane gelişme” diye değerlendirdiği için Cumhuriyetçilerin hedefi olan ABD’nin BM Büyükelçisi Susan Rice, Başkan Barrack Obama’nın gönlündeki Dışişleri Bakanı adayı olmasına rağmen, bu çarpışma nedeniyle adaylıktan çekildi!

CIA’YA OPERASYON

3. Bingazi saldırısı üzerinden tasfiye dilen bir diğer isim ise CIA Başkanı David Petraeus’du…

Petraeus, Bingazi saldırısı nedeniyle Kongre İstihbarat Komitesi’ne ifade vermesine birkaç gün kala “evlilik dışı ilişki” bahanesi ile tasfiye edildi. Ancak Petraeus yine de ifadeden kaçamamış, kendisine Beyaz Saray’ın bu saldırıyla ilgili olarak neden “terörist” yerine “aşırı gruplar” ifadesi kullandığı sorulmuştu!

Al Entisar İskenderun açıklarında yük boşaltma izni beklerken, Petraeus’un apar topar Türkiye’ye geldiğini de anımsatalım.

Petraeus’un görevleri sırasındaki bir başka olay da ABD’deki iç çarpışmayı göstermesi bakımından önemliydi: Petraeus, CIA Başkanı olmadan önce ABD’nin Merkez Kuvvetler Komutanı’ydı ve Irak ile Afganistan savaşlarından sorumluydu. Petraeus, 2010’da ülkesinin geri çekilme stratejisini Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne karşı savunurken sorular karşısında bayılmıştı!

Silahlı Kuvvetlerden CIA’nın başına geçen David Petraeus’un adının istifasından önce Savunma Bakanı adayı olarak geçtiğini özellikle belirtelim.

PENTAGON’A OPERASYON

4. ABD’deki iç çarpışmanın boyutlarını gösteren son olay ise Savunma Bakan Yardımcısı Michael Vickers’le ilgili…

Pentagon Basın Sözcüsü George Little’ın basına yaptığı açıklamaya göre Vickers’le ilgili bir soruşturma başladı. Vickers, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in Pakistan’da öldürülmesiyle ilgili operasyon hakkında bilgi aktarmakla suçlanıyor!

Michael Vickers soruşturmasını önemli kılan ise onun Petraeus’tan sonra CIA’nın başına aday gösterilmesiydi.

EN GÜÇLÜ ADAYLAR TASFİYE OLDU

Toparlarsak, önce Savunma Bakanı olması beklenen CIA Başkanı David Petraeus, sonra Dışişleri Bakanı olması beklenen BM Büyükelçisi Susan Rice ve son olarak da CIA Başkanı olması beklenen Savunma Bakan Yardımcısı Michael Vickers “iç çarpışma” neticesinde tasfiye oldu!

Üç çok önemli ve kritik mevkiiyle ilgili bu operasyonlar, iç çatışmanın daha da büyüyeceğini gösteriyor… İç çatışmanın merkezinde ise ABD’nin önümüzdeki yıllarda nasıl bir strateji izleyeceği sorunu var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Aralık 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD, PKK’NİN ÖNÜNÜ AÇIYOR

Türk devletinin Suriye’de PYD’ye karşı El Nusra’yı kullandığı, artık bir PKK iddiası olmaktan çıkmış ve “iyi kulak” Cengiz Çandar gibilerce de telaffuz edilmeye başlamıştır.

Beşar Esad’ı devirme göreviyle Eylül 2011’de kurulan Sünni İslamcı El Nusra’nın, PYD’ye karşı operasyonlarının ardından ABD tarafından terör örgütleri listesine alınması, sis perdesi arkasında kalmış kimi konuları da berraklaştırdı.

Ki o konuların başında Esad-PKK/PYD ilişkisi gelmektedir.

ESAD’IN AKILLI HAMLESİ

Meseleye “merkezin zayıflaması” ve “güç boşluğu” gibi ana etkenleri soyutlayarak salt “PYD’nin,  ‘kolayca’ Suriye’nin kuzeyine yerleşmesi” üzerinden bakarsanız, haliyle ortaya “PYD, Esad’ın kartıdır” gibi bir sonuç çıkar.

Oysa PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın “topu AKP’nin kucağına bırakması” nedeniyleydi.

Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…

ABD’NİN İKİ HEDEFİ

ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almakta iki hedefi var:

1. ABD, Suriye sorunun esası olan “Kürt Koridoru” konusunda, PYD’nin önünü açmakta, PYD karşısında engel yaratan konuları ayıklamaktadır.

Washington’un ana stratejisi, Basra’dan Akdeniz’e bir Kürt Koridoru inşa etmektir; Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamaktır.

İki Kürt bölgesi arasında kalan Türkmen ağırlıklı alanın son dönemde Nuri El Maliki ile Mesud Barzani arasında soruna dönüşmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun Kerkük düğümünde ABD ve Barzani’nin çıkarlarına uygun hamleler yapması, ana stratejiye bağlılıktandır.

Keza Davutoğlu’nun son günlerde PYD’ye sıcak mesajlar vermesi, yol haritası sunması, “federal Suriye” çekinceleri olmadığını ilan etmesi de bu ilişki nedeniyledir.

PYD de karşılık olarak “Suriye’de 3. yol” taktiğini bir kenara bırakmayı ve SUKO’ya katılmayı kabul etmiştir.

‘ÖZEL SAVAŞ’ ARAYIŞI

2. ABD’nin El Nusra’yı terör örgütü listesine almasının taktik nedeni ise “özel savaş” arayışıdır!

Bilindik yöntem şudur: Suriye’de bir örgüt terör örgütüyse, ABD bu örgüte karşı mücadele etmelidir!

Mücadele kuşkusuz konvansiyonel araçlarla değil, “özel savaş” yöntemleriyle olacaktır.

HİZBULLAH DERSİ ALINMAMIŞ!

Bitirirken, Türk Devleti’nin PYD’ye karşı El Nusra’yı kullanması konusuna da değinelim.

Komşularının toprak bütünlüğü ve siyasal birliği konusunda net bir tutumu olmayan, daha doğrusu AKP hükümetinden ötürü “tek” bir tutumu olamayan Türk Devleti’nin, sorunlara karşı mücadelede değil stratejik bir program, taktik bir yöntem bile yaratamaması normaldir.

Geçmişte PKK’ye karşı Hizbullah’ın kullanılması türünden alışkanlıkların devam ettiği ancak başarısızlıktan bir ders alınmadığı ortada…

Yanlış cephede, doğru hamle yapılmaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Aralık 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CLINTON-RICE ve PERİNÇEK-DUGİN

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya’nın “Gümrük Birliği, Avrasya Birliği adı altında bölgede Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme girişimlerinde bulunduğunu” savundu.

Clinton, Financial Times gazetesinin haberine göre, bu gelişmeye direneceklerini açıkladı: “Bu konuda yanılgıya düşmeyeceğiz. Amaçlarının ne olduğunu biliyoruz ve bu sürecin yavaşlatılması ya da önüne geçilmesine yönelik en etkin yöntemleri geliştirmeye çalışıyoruz.”

ABD SÜPER DEĞİL KÜRESEL GÜÇ

Peki, ABD süreci nasıl yavaşlatacak? Geçmişte SSCB’yi yeşil kuşakla çevreleyen, daha doğrusu çevreleyecek sayıda müttefiki olan Washington, şimdi Rusya’ya karşı kimlerle ittifak yapabilecek?

Bu soruya verilecek yanıtın zorluğu, ABD’nin zorluğudur. O zorluk, ABD’nin kendi yayınlarında artık nasıl algılandığıyla da anlaşılıyor. Son dönemde ABD’nin “süper güç” yerine “küresel güç” diye nitelenmesi anlamlıdır.

Ancak Washington açısından pratikte daha sıkıntılı olan Moskova’nın birlik çalışmalarına direnip direnemeyeceğinden ziyade, bu ülkeyle karşı karşıya gelmiş olmasıdır. Çünkü ABD’nin esas rakibi olan Çin’e karşı tek şansı, Zbigniew Brzezinski’nin belirlediği stratejiye göre Rusya ve Türkiye ile “daha geniş batı” kurabilmesine bağlıdır.

SAVAŞ GEMİLERİ KARŞILIKLI KONUMLANDI

Oysa Suriye konusu başta olmak üzere Kürecik Radarı ve Patriot konuları ABD ile Rusya’yı doğrudan karşı karşıya getirmektedir.

Bu karşılıklı cepheleşme artık “silah çekme” noktasındadır. Örneğin Rusya, ABD’nin “Dwight Eisenhower” uçak gemisinin Suriye karasuları yakınına demir atmasına sessiz kalmamış, Akdeniz görevini tamamlayarak Karadeniz’e dönmekte olan 6 savaş gemisini Ege’de bekletmeye karar vermiştir.

Rusya Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama olayın ciddiyetini ortaya koymaktadır: “Moskova kruvazörü liderliğindeki savaş gemilerimizin Akdeniz’de değişen durum nedeniyle bağlı oldukları Sivastopol üssüne dönüşleri askıya alınmıştır. Türkiye’nin Çanakkale boğazları açıklarında beklemeye alınan gemiler, yapılacak değerlendirmeden sonra Karadeniz’e dönmek yerine tekrar Akdeniz sularına indirilebilir.”

ABD GERİ ADIM ATTI

Aslında bu askeri pozisyon alma durumu, Türkiye ile Rusya’nın Suriye konusundaki görüş farklılığı makasını daraltmasını “Putin, Erdoğan’a yaklaştı” diye yorumlayanlar ile ClintonLavrov görüşmesinden “Rusya, Suriye konusunda ABD’yle uzlaştı” sonucunu çıkaranları fena çuvallattı.

Kaldı ki, Clinton’un Lavrov’la görüşme sonrasında yaptığı açıklama, taviz verenin ABD olduğunu ortaya koyuyor: “ABD ve Rusya, Suriye’deki tüm taraflar arasında arabuluculuk çabalarına destek verme konusunda anlaştı.

Silahlı “çözüm” yerine tüm tarafların müzakere etmesini en başından beri savunan ülke Rusya olduğuna göre, geri adımın sahibi de ABD’dir!

PERİNÇEK VE DUGİN’İN SAPTAMASI

Varlık sebebi Varşova Paktı olan NATO’nun bu pakt kalktıktan sonra bile varlığını sürdürdüğü koşullarda, Clinton’un Rusya’yı “SSCB’yi diriltmeye çalışmakla” suçlamaya kalkması, ABD’nin Türkiye’yi NATO faaliyetlerine merkez yapma girişimine meşruiyet arayışı olarak da anlaşılabilir. Ancak Türkiye’nin pozisyonu da geçicidir.

Öte yandan Clinton’un “Rusya SSCB’yi diriltmeye çalışıyor” sözleri ile ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “İran, günümüzün Marx’ıdır” sözleri örtüşmektedir. Çünkü her iki açıklama da “siyasal saflaşmaya” işaret etmektedir.

Atlantik cephesinin temsilcilerinin sözlerindeki bu uyum, kuşkusuz Avrasya cephesinin temsilcileri için de geçerlidir. Örneğin Rice’ın “İran, günümüzün Marks’ıdır” sözünü inceleyen Doğu Perinçek’in “Göreceksiniz, Türkiye, yükselen Asya’daki yerini kısa zamanda alacaktır” öngörüsü ile Aleksandır Dugin’in “Türkiye, ABD çizgisinden çıkabilir” demesi de örtüşmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD SUKO’YU NEDEN TANIMIYOR?

Türkiye’nin Suriye sınırına konuşlandırmak üzere NATO’dan Patriot istemesi ile ABD ve Türkiye Özel Kuvvetleri’nin tatbikat mutabakatına vardığının ortaya çıkması, Washignton’un artık Suriye konusuna ağırlık vermeye başladığı şeklinde yorumlanıyor. Hatta bazı çevrelere göre Esad’ın düşmesi bu kez an meselesi!

Peki, öyle mi? Yani Atlantik cephesi bu kez Çin, Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan bloğunu yardı mı?

Hayır! Bırakın yarmayı, Washington daha istediği gibi bir Suriye muhalefet cephesi bile oluşturamadı! ABD bu nedenle Doha’da kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO’yu bile hâlâ resmi olarak tanımadı!

Oysa ABD, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’u yetersiz gördüğünü açıkça belirtmiş ve ardından Doha’da bir hafta süren konferansta SUKO’yu inşa etmişti!

ABD kendi kurduğu SUKO’yu henüz tanımazken, Arap Birliği, Fransa, İngiltere ve Türkiye’nin tanıması, meseleyi daha da ilginç kılıyor.

ABD’NİN ZORUNLU KARARSIZLIĞI

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, hem Associated Press’in duyurduğu “ABD’nin yeni oluşturulan Suriye muhalefet cephesini resmen tanımaya hazırlanıyor” haberini, hem de New York Times’ın gündeme getirdiği “ABD’nin Suriyeli muhaliflere doğrudan silah yardımı yapmayı planladığı” iddiasını doğrulamadı.

Clinton Hürriyet’ten Tolga Tanış’ın aktardığına göre, 2013’te ülkesinin dış politika önceliklerini açıkladığı konuşmasında şöyle dedi: “Düzenli olarak durumu değerlendiriyor ve bazı adımlar atıyoruz. Eminim önümüzdeki haftalarda daha fazlasını yapacağız. Fakat henüz bir karar verilmiş değil ve günlük olarak bunu değerlendiriyoruz.”

Clinton silah yardımı konusunun ise 12 Aralık’ta Fas’ta yapılacak “Suriye (muhaliflerinin) dostları” toplantısında ele alınabileceğinin sinyalini verdi.

ABD’NİN NETLEŞEMEYEN POZİSYONU

ABD’nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford’un açıklaması Washington’un neden SUKO’yu henüz tanımadığını ortaya koyuyor: “SUKO Suriye halkının arzularının meşru temsilcisidir. Onlarla işbirliği yapacağız. Suriye için bir vizyonları var. İlerleme kaydediyorlar, onlar geliştikçe bizim pozisyonumuzun da evrilmesini bekliyorum.”

Ford’un muhaliflere silah yardımı konusunda söyledikleri de önemli: “Birçok kişi, aktif olmayı silahlarla bağlantılandırıyor. Bunun bir hata olduğunu söylemeliyim. Silahlar bir strateji değildir, silahlar bir taktiktir. Bunu çok net söyleyeceğim; askeri çözümün Suriye için en iyi yol olmadığını düşünüyoruz. Bir tarafın diğer tarafı ele geçirerek kazanma çabaları sadece şiddeti uzatacaktır ve zaten korkunç vaziyette olan insani durumu daha da ağırlaştıracaktır.”

SURİYE MUHALEFETİNDE YARILMA

Clinton ve Ford’un açıklamalarından ortaya iki gerçek çıkıyor. 1. ABD silahlı mücadelenin başarı getirmeyeceğini saptıyor. 2. ABD, Suriyeli muhaliflerinin başarı şansı artıkça arkalarında duracak.

Peki, Suriye muhalefeti, ABD’nin daha somut pozisyon almasını sağlayacak işaretler veriyor mu? Yanıt hayır!

Üstelik Suriye muhalefetinin önünde artık daha büyük sorunlar var:

1. Tek parçalı Suriye muhalefeti bir türlü oluşturulamadı. Örneğin Ulusal Koordinasyon Kurulu UKK, Moskova’yla temasları artırıyor, Şam’la müzakereye hazır olduğunu ilan ediyor.

2. SUKO hafta içi Kahire’de yaptığı son toplantıda da uzlaşamadı. SUKO’yu oluşturan gruplar arasındaki anlaşmazlık sürüyor hatta Kürt meselesi boyutu üzerinden derinleşiyor. Suriye’deki Barzaniciler ile PKK/PYD’nin yeniden anlaşması, Araplarda endişe yaratıyor.

Clinton’un “Türkiye, Suriye’de hiçbir şey yapılmamasının özelikle PKK uzantısı olan Kürtleri güçlendirmesinden inanılmaz biçimde endişeli” demesi dikkat çekici.

3. Doha’da ABD, Türkiye, Katar ve SUKO arasında imzalanan ve İsrail’i gözeten gizli anlaşma muhalefet içinde kırılma yarattı. Ayrıntılarını bugün Aydınlık’ın dış haberler sayfasında okuyacağınız 12 maddelik bu gizli anlaşmayı, Suriyeli muhalefetin bir bütün olarak kabul etmesi mümkün görünmüyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD, DİYARBAKIR’DA FEDERASYONU GÖRÜŞTÜ

ABD’nin Adana Konsolosluğu ve İncirlik Üssü, sadece Türkiye açısından değil, Ortadoğu açısından da kritik bir adrestir. Zira İncirlik Üssü ABD’nin bölge için “operasyon” merkezidir; Adana Konsolosluğu da , “planlama ve koordinasyon” merkezidir.

Bu nedenle ABD’nin Adana Konsolosları özel seçilmiştir. Örneğin Elizabeth Shelton, Eric Green, Daria Darnell

ESPİNOZA’NIN GÖREVLERİ

ABD’nin yeni Adana Konsolosu John L. Espinoza da özel biri…

19 yaşında orduya katılan ve bir “Vietnam Kasabı” olan Espinoza, ABD’nin 1991’deki Irak saldırısına da asker olarak katılmış.

Espinoza ordudan ayrıldıktan sonra Michigan Demokrat Kongre Üyesi Jim Barcia’nın yanında çalışmış, ardından da Dışişleri Bakanlığı’na geçmiş.

Espinoza 2000 yılında Cezayir büyükelçiliğinde, 2002 yılında Atina büyükelçiliğinde, 2003 yılında da BM Temsilciliği’nde görev yapmış. 2004-2005’te ABD’nin Bağdat Büyükelçisi John Negroponte’nin “özel yardımcısı” olmuş.

Espinoza 2005-2006’da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Atlantik Ötesi Siyasi Araştırmacısı” olarak Paris’te görev yapmış. Bu zaman zarfında “değişim diplomatı” olarak Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda Rusya, Kafkasya, Kosova ve Belarus’u içeren konularda görev almış. 2006-2008’de siyasi ateşe olarak yine Paris Büyükelçiliği’nde bulunmuş.

2008-2009’da Afganistan’da görev alan ve ABD’nin “yeniden yapılandırma” ekiplerinde en kıdemli sivil olarak bulunan Espinoza, Pakistan sınırında özel faaliyetlerde yer almış.

Espinoza, 6 Ağustos 2012’de Adana’ya atanmadan önce, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Kafkas İşleri ve Bölgesel Çatışmalar Dairesi Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu.

‘BÜYÜK KÜRDİSTAN’ KARARGÂHI

Adana Konsolosluğu, her şeyden önemlisi ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesinin karargâhıdır. Konsolosluk, Irak’ın kuzeyindeki yapının devletleşmesini sağlayacak Çekiç Güç’ü yönetmekten, Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren hemen her konuda kurmaylık yapmıştır.

Bu nedenle Espinoza, resmi evraklarda da şu illerden sorumlu sayılıyor: Adana, Adıyaman, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hakkâri, Hatay, Mersin, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Mardin, Muş, Osmaniye, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli ve Van. Yani Büyük Kürdistan’ın Türkiye’deki parçaları!

Bu resmi sorumlulukları nedeniyle ABD’nin Adana Konsoloslukları periyodik olarak bu illeri dolaşır, ilginç görüşmeler yapar, dikkat çekici faaliyetlere imza atarlar.

ESPİNOZA’NIN DİYARBAKIR ZİYARETİ

Espinoza da bu türden faaliyetlerine başladı.

2 aydır ABD konsolosu olan Espinoza, ilk olarak Malatya’yı ziyaret etti. Vali ve İnönü Üniversitesi Rektörü’nü ziyaret eden Espinoza, 3 günlük Malatya turunda, AKP ve MHP yöneticileriyle de görüştü.

Espinoza ardından Diyarbakır’a geçti. ABD Konsolosu, burada da dikkat çeken temaslarda bulundu. Espinoza, basına kapalı ve özel bir etkinlikte şu isimlerle bir araya geldi: Diyarbakır Baro Başkanı Emin Aktar, GÜNSİAD Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu, Güneydoğu Genç İşadamları Derneği Başkanı Hakan Akbal, Ortadoğu Sanayici Genç İşadamları Derneği (OSGİAD) Başkanı Hüsnü Pervane, İHD Şube Başkanı Raci Bilici, Çınar Belediye Başkanı Ahmet Cengiz, Meryem Ana Kilisesi papazı Yusuf Akbulut, Sigortacılar Derneği Başkanı Abdulgafur Turkay.

Espinoza, ayrıca Hak ve Özgürlükler Partisi HAK-PAR’ı ziyaret etti. Bu ziyaret dikkat çekici, zira Abdülmelik Fırat’ın 2002’de kurduğu ve geçen aylarda Kemal Burkay’ın da üye kaydedildiği HAK-PAR, açıkça federasyon isteyen bir parti!

HAK-PAR’ın resmi internet sitesinde ziyaretle ilgili şu bilgi veriliyor: “Espinoza, partimiz hakkında bilgi aldıktan sonra, Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme süreci, federasyon istemimiz ve şiddetin son bulması konularında görüşlerimizi dinledi. ABD’nin bu konulardaki görüş ve düşüncelerini açıklayan Espinoza, sadece hükümetle değil, her kesimle görüşerek etraflı bilgi almak amacında olduklarını belirtti.”

Espinoza, “federasyon görüşmeleri” ile hızlı başladığı faaliyetlerini, süresi dolmadan gönderilen Shelton ve Darnell’den daha hızlı tamamlayacak gibi görünüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ekim 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ASIL HEDEFİ TÜRKİYE

Son birkaç ayda ABD-Türkiye hattında ortaya çıkan gelişmeleri alt alta toplarsak ortaya şu sonuçlar çıkıyor:

1) ABD basınında çıkan Beyaz Saray, Dışişleri ve Pentagon kaynaklı haberlerle, Türkiye’nin Suriye faaliyetleri bir bakıma deşifre edildi. Washington, sınırdan geçirilen silahlar, Ankara’nın cihatçı gruplara yatırım yapması gibi yorum-haberlerle Türkiye’yi zorda bıraktı.

2) ABD bu dönemde, Suudi Arabistan ve Katar’ın muhaliflere yaptığı silah yardımına engel olarak, Türkiye’yi fiilen yalnızlaştırdı.

3) Morton Abramowitz gibi ABD’li yetkililer “Türkiye’yi Suriye’de askeri liderlik yapamamakla” eleştirirken, Henri Barkey gibi özel görevliler de,  “Türkiye’nin buna gücünün yetmeyeceğini” açıkladılar.

4) ABD bu dönemde Türkiye’yi sadece Suriye’yle değil Irak, İran ve Rusya’yla da karşı karşıya getirmek için kimi tuzaklar kurdu. Haşimi tuzağından, Moskova’dan kalkan uçakla ilgili verilen istihbarata kadar pek çok olayın hedefi Ankara’ydı.

5) Bugüne kadar Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine sınır ötesi askeri harekât yapmasına karşı çıkan ABD, Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone aracılığıyla bir tavır değişikliği işareti verdi. Bin Ladin örneği üzerinden yapılan Karayılan ve Kandil göndermeleri anlamlı.

PKK’NİN ÜSTLENECEĞİ ROL

Bu gelişmeler ne anlama geliyor? ABD Türkiye’ye karşı tavrını mı değiştiriyor? ABD Türkiye’yi ittiği bataklıkta neden yalnız bırakıyor? Bu sorulara yanıt bulmak hayati…

Kuşkusuz tüm bu gelişmeler, ABD’nin inişe geçen gücüyle ilintili. Doğrudan müdahale gücü olmayan ABD araçları üzerinden kimi hamleler yapıyor ve bu hamleleri doğru analiz edebilmek Türkiye için kritik önemde.

Böyle bir incelemeye soyunmadan önce şu iki veriyi de bir köşeye yazmalıyız:

1) BDP Eş Başkanı Gülten Kışanak ABD dönüşünde “Obama yönetiminden rol istedik” demişti.

2) Aysel Tuğluk ise “Obama yönetimi yeniden seçilirse Türkiye’yi ve AKP’yi masaya yatıracak! Bakın oturtacak demiyorum, masaya yatıracak! Bu, bir dizayn olacak!

FİİLİ KÜRT KORİDORU

Gelin şimdi de tüm bu verileri, Suriye krizinin asıl hedefi olan “Irak’ın kuzeyindeki özerk yapıyı, Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e açmak” hedefi üzerinden değerlendirelim:

1) Daha önce TSK’nin sınır ötesi operasyonlarına Erbil itiraz eder, Bağdat ise sessiz kalırdı. Şimdi Irak’ın birliği mücadelesi veren Bağdat, hem sınır ötesi operasyona itiraz ediyor, hem de Irak’ın kuzeyindeki mevcut Türk askerlerinin çekilmesini istiyor.

Bölgedeki askeri varlık konusunda Erbil ile Bağdat’ın görüş değişikliğine girmesi, siyasal hedefleri nedeniyledir.

2) Türkiye’nin sınır hattı ile Suriye’nin kuzeyi, fiili koridora dönüşmüş durumda.

Birincisi, aylar önce vurguladığımız gibi “Kürt koridoru” olması istenen “tampon bölge” Hatay-Kilis hattında fiilen oluşturuldu.

İkincisi, Türkiye’nin muhaliflere verdiği açık destek nedeniyle Suriye’nin kuzeyinde Şam’ın otoritesi zayıfladı ve PKK etkinlik kazandı.

Üçüncüsü, Türkiye ABD’nin F4 ve Akçakale tuzakları sonrasında oluşturduğu “angajman kuralları” ile Suriye’nin kuzeyini ana hedefe uygun hale getirdi.

Tam bu süreçte AKP-PKK görüşme trafiğinin başlatılması da önemlidir!

ABD, TÜRKİYE’YLE SAVAŞIYOR

ABD’nin araçlarıyla ilişkisini ve araçlarının karşılıklı pozisyonlarını anlayabilmemizi sağlayacak temel formül şudur: ABD’nin bölgedeki ana hedefi Kürdistan’ı büyütmek, Türkiye’yi küçültmektir.

ABD’nin 1991 ve 2003’te Irak’a saldırırken ki ana hedefi de Türkiye’ydi, şimdi Suriye krizindeki ana hedefi de Türkiye’dir!

Bunu Irak’ta görememek “Irak’ın kuzeyinin” inşasına neden oldu!

Şimdi Suriye’de görememek ise daha büyüğüne, Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’a mal olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ekim 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KİM DAHA İSRAİLCİ? AKP Mİ, TSK Mİ?

Başlıktaki soru kuşkusuz tuhaf. Ancak “TSK İsrailcidir”, “28 Şubat ABD-İsrail kaynaklıdır” gibi iddiaların çokça dillendirilmesi nedeniyle sorduk bu soruyu…

Üstelik artık bizi bu sorunun yanıtına götüren bazı resmi açıklamalar da var…

OBAMA’NIN ‘MODEL ORTAKLIĞI’

Başbakan Erdoğan’ın Davos’da “one minute” demesiyle başlayan ve Mavi Marmara saldırısıyla doruğa çıkan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili en başından beri şu tezi dile getirdik: Obama’nın ABD başkanlığı döneminde, AKP Hükümeti’ne İran’ın etkisini sınırlama ve Tahran’ı izole etme görevi verildi. Nitekim Suriye’yle neredeyse ortak kabine kurma noktasına kadar getirilen ilişkiler, Tahran’ı yalnızlaştırmak içindi… Türkiye’nin İran’dan rol çalabilmesi ve Ortadoğu’da Araplar nezdinde bir yer edinebilmesi için de Filistin meselesine sarılması ve dahası İsrail’le ilişkilerin seviyesini düşürmesi gerekirdi.

Davos’ta başlatılan kriz bu nedenleydi. Nitekim siyaseten gerilimli olan ilişkiler, ekonomiye hiç yansımamış, hatta Türk-İsrail ticaret büyüklüğü her yıl artmıştır.

İSRAİL GERİLİME DAVOS’DAN ÖNCE BAŞLADI

Eski Genelkurmay 2. Başkanı Em. Org. Ergin Saygun, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Balyoz” isimli kitabında işte bu sürece ışık tutan çok önemli bilgiler paylaşıyor.

Em. Org. Saygun, ABD ve İsrail’in, Türk-İsrail ilişkilerini bilerek bozduklarını savunuyor. Em. Org. Saygun’un iddiasının dayanağı ise “one minute” krizinden önce meydana gelen şu olaylar:

1) İsrail uçakları 7 Eylül 2007 günü Akdeniz üzerinden Türkiye’ye girdi, bir süre Türkiye-Suriye sınır hattında uçtu ve ansızın Suriye’ye girerek bu ülkedeki kimi hedefleri vurdu. İsrail uçakları, sonra aynı rotayı izleyerek ülkesine döndü. Üstelik büyük pervasızlıkla, yakıt tanklarını da Türkiye topraklarına attı! Türk Ordusu olaya sert tepki gösterdi. Türkiye İsrail’den özür istedi. ABD ise “İsrail gerekçesini açıklayınca siz de hak vereceksiniz” diyerek Türkiye’yi yumuşatmaya çalıştı.

2) ABD’deki önemli Yahudi kuruluşu ADL, hiç gündemde olmamasına rağmen ve genel çizgisine aykırı olarak 2008 yılında “Ermeni soykırımı vardır, olmuştur” açıklaması yaptı. ADL’yi peşi sıra diğer Yahudi kuruluşları izledi.

Oysa İsrail ve Yahudi kuruluşları, Yahudi Soykırımı’yla aynı kefede olmaması için dünyada başka hiçbir soykırım olmadığını hep savunagelmişti…

Siyasi gündemimize pek gelmeyen bu olaya en sert tepkiyi yine Türk Ordusu verdi ve örneğim Genelkurmay Başkanı İsrail’e yapacağı resmi ziyareti iptal etti.

3) İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, BM’nin Lübnan’daki barış gücü UNIFIL bünyesinde görev yapan Türk Deniz Kuvvetleri’ne mensup bir firkateyne radar kilitledi. Bu, uçakların her an gemiye füze atabilecek bir pozisyona geçtikleri anlamına gelmekteydi. İsrail, TSK’nin uyarılarına rağmen bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. En sonunda Türk Ordusu, İsrail’i sert bir şekilde uyardı.

Türkiye’nin Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’i davet etmemesi, ABD’nin de bu yüzden katılmaması, işte bu süreçtedir.

AMAÇ İRAN’I ENGELLEMEK

Em. Org. Ergin Saygun, kimi başka örnekler de veriyor ve İsrail’in ABD bilgisi dahilinde, Türkiye-İsrail ilişkilerini neden bilerek bozmaya çalıştığını sorguluyor.

Em. Org. Saygun’un saptaması önemli: “ABD’nin Irak’tan çekilmesinin bölgede boşluk yaratacağı, Şii yayılmasının artacağı, İran’ın Arap Yarımadası’na girmesinin İsrail için büyük tehdit oluşturacağı ortadaydı. Boşluğu İran yerine Türkiye doldurmalıydı. Ancak Araplar, Türklere karşı kuşkuluydu. O nedenle Türkiye’nin Araplar nezdindeki itibarı artırılmalıydı. Bunun en çabuk, etkili ve sonuç vermesi kesin olan uygulaması ise Türkiye ile İsrail’in arasını açmak, kavga ettirmektir.” (Ergin Saygun, Balyoz, s.286)

Em. Org. Ergin Saygun’un Balyoz isimli kitabından hareketle “kimin daha İsrailci” olduğunu sorgulamayı sürdüreceğiz. Sırada “Füze Kalkanı” tartışmaları var…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın