Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

TÜRKİYE VE İRAN’IN İTTİFAK ZORUNLULUĞU

Sünni Osmanlı ile Şii Safevi devletinin 16. yüzyıldaki mücadelesi, iki gücün aralarında Kürtleri tampon yapmasıyla sonuçlanmıştı. Öyle ki, Şii yörüngesinde görülen Alevi Türkmenler, Sünni Osmanlı’nın hışmından “Kürtleşerek” kurtuldular!

Bugün Kürt ve Alevi olan kimi aşiretlerden özellikle köklerini Horasan diye belirtenler, işte o Kürtleşmiş Alevi-Türkmen aşiretlerdir.

Kuşkusuz derdimiz kimin Türk, kimin Kürt olduğunu saptamak değildir; Türkiye ve İran’ın, Kürt meselesini, Osmanlı ile Safevi’nin mücadelesinden dersler çıkararak, hem kendilerinin, hem de Kürt ve Arapların yararına çözmesidir…

Çünkü Kürt meselesi, Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin sorunudur, ABD’nin değil! ABD sorunu kendi çıkarına ve bölge ülkelerinin zararına çözmeye çalışmaktadır.

Bu nedenle Kürt meselesi, aynı zamanda Türk, Arap ve Fars meselesidir!

PARİS SUİKASTI KİME YARADI?

Oysa süreç tersine işlemektedir. Bakınız, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesi, Türkiye ile İran’ın gayrı-resmi birbirini suçlamasına neden oldu.

AKP ve PKK kalemleri, “Barış en başta İran’ın işine gelmiyor. Paris’te barışa yapılan sabotaj, İran kaynaklıdır” demeye ilk günden başladı…

Fars Haber Ajansı ise “Türkiye, ABD ve İsrail’in ‘PKK üzerinden İran’daki Kürt nüfusu Tahran hükümetine karşı provoke etme’ planını uygulamaya başladı.” diyerek karşı atağa geçti.

Sırf bu açıklamalardan hareketle bile, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesinin en çok ABD’ye yaradığını söyleyebiliriz!

KÜRT MESELESİ HANGİ MODELLE ÇÖZÜLECEK?

Sorun Paris’teki suikasttan çok daha büyüktür ve “Kürt meselesinin” nasıl ele alınacağıyla ilgilidir. Bölge yararına mı, ABD yararına mı?

Neçirvan Barzani’nin Time’a yaptığı şu açıklama, aslında hangi modelin tedavüle girdiğini gösteriyordu: “Irak anayasasından umudumuzu kestiğimiz zaman gerekli kararı vereceğiz. Bağımsız Kürdistan’ın ilanı için en az bir komşu ülkeyi ikna etmemiz gerekiyor. Çünkü hem bölgesel hem de uluslararası desteğe ihtiyacımız var. Şunu söyleyebilirim ki, Bağımsız Kürdistan’a her zamankinden daha yakınız.”

İşte o komşu ülke AKP’nin yönettiği Türkiye’ydi. Türkiye “sıcak para” sorununu Kuzey Irak petrolleriyle çözme karşılığında, Barzanistan’ın hamiliğini kabul ediyordu. Barzanistan ancak Türkiye’nin hamiliğinde, İran, Irak ve Suriye’ye karşı koyabilirdi ve ancak Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılarak varlığını pekiştirebilirdi.

İşte Erdoğan’ın Öcalan’la başlattığı yeni müzakere sürecinin sırrı buradadır! Sadece Açılım ve müzakereler değil, Suriye meselesi, Kürecik Radarı ve NATO patriotları da, ABD’nin bu temel projesi içindedir.

Ancak Barzanistan’ın bağımsızlığı, sadece Irak’ın parçalanması ve bölünmesi anlamına gelmeyecekti. Tahran, İran’ın da bölünmesine gidebilecek bu gelişmeyi, tıpkı AKP öncesinin Türkiye’si gibi kırmızıçizgi ilan ediyor, savaş sebebi sayıyordu.

Irak Başbakanı Nuri El Maliki ise ülkesinin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği için harekete geçmiş, öncelikle Kürdistan’ın kalbi görülen Kerkük düğümünü ülkesi lehine çözmeye çalışıyordu.

Bu gelişmeler, bölgede ilk defa, üstelik Çin ve Rusya’nın desteklediği bir İran-Irak-Suriye hattı da oluşturuyordu!

ABD ADINA İTTİFAK, DÜŞMANLIK GETİRİR

“Kürt meselesinin” ABD modeliyle çözümü kuşkusuz ileride, Türkiye’nin de parçalanması ve Barzanistan’ın Diyarbakır merkezli olarak büyümesi demektir. Ancak daha önemlisi, Türk-Kürt ittifakı(!) ile Fars ve Arap karşıtlığı tuzağına düşülmesidir ki ABD’nin temel hedefi de budur!

Öyle ki, bugün ABD çıkarları üzerine oturtulan Türk-Kürt ittifakı, sadece Türkleri Arap ve Fars milletiyle karşı karşıya getirmeyecek, yarın daha büyük Türk-Kürt ayrılığına dönüşecektir!

Ankara ve Tahran, sadece Kürt meselesi nedeniyle değil, Kafkasya’daki sorunlar ve özellikle Azeri azınlık gibi etkenler nedeniyle de birlikte çözüm üretmek zorundadırlar. Aksi durum, her iki ülkenin de zararına olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ocak 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

PARİS’TE İSTİHBARAT SAVAŞI

Fransa önceki gün Afrika ülkesi Mali’ye girdi. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, ülkesinin Nijerya ve Senegal’le birlikte Mali güvenlik güçlerinin yanında, Konna terör gruplarına karşı operasyon başlattığını açıkladı. Hollande operasyonun “gerektiği kadar” süreceğini açıkladı.

Fransa Mali’ye girerken, Başbakan Erdoğan da Gabon, Nijer ve Senegal’i kapsayan beş günlük Afrika ziyaretini tamamlıyor ve yurda dönüyordu. 300 işadamıyla yapılan ziyarette en dikkat çeken şey ise Başbakan Erdoğan’ın, Senegal’de köle ticaretini simgeleyen heykel için “Bunu Fransa’ya geri göndermek lazım” demesiydi.

Fransa’nın Mali’ye girdiği günün öncesindeki akşam ise Paris’te 3 PKK’li öldürüldü. PKK kurucularından Sakine Cansız, KNK Paris temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez (Söylemez), şifreyle girilebilen bir apartmandaki Kürt Enformasyon Bürosu’nda, susturuculu silah ya da silahlarla ikisi üçer, biri de dört kurşunla başlarından vurulmuştu.

Erdoğan ile Öcalan’ın ABD’nin Kürt Koridoru planı içinde müzakere yürüttüğü bir süreçte işlenen bu cinayet, tarafları karşı karşıya getirdi. AKP sözcüleri olayı “PKK içi infaz” diye nitelerken, BDP Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak, birinci olağan şüphelinin AKP Hükümeti olduğunu söyledi. BDP’nin diğer Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a göre suikast aslında Öcalan’a yapılmıştı!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan ise karşılıklı suçlamaların ardından yeni bir adres gösterdi: Dost ülkeler!

Peki, kimdi bu dost ülke ya da ülkeler? ABD? Almanya? Fransa? Akdoğan isim vermiyordu…

SAKİNE CANSIZ DEĞİL FİDAN DOĞAN!

Çetiner Çetin’in haberine göre Sakine Cansız, 1. ve 4. Oslo görüşmelerine katılmıştı. Hatta MİT, Hakan Fidan’ın Almanya’da tedavi gören Celal Talabani’yi ziyareti sırasında Cansız’la, bu yeni süreç öncesinde, Kasım ve Aralık aylarında iki kez Köln’de görüşmüştü. (Yeni Şafak, 12 Ocak 2013)

Yine iddialara göre Sakine Cansız, Öcalan’ın süreçle ilgili göndereceği dört mektuptan birinin de muhatabı olacaktı.

Ancak böylesi bir suikastın, üstelik izlenen bir büroda, Fransız istihbaratının bilgisi dışında işlenmesinin mümkün olmayacağı gerçeği, Sakine Cansız’dan ziyade Fidan Doğan üstünde durulmasını gerektiriyor. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın onu tanıdığını açıklaması oldukça anlamlı. Fidan Doğan’ın, PKK’nin Avrupa’daki en etkin “diplomatlarından” biri olduğu ve Fransa İçişleri Bakanı ile yakın ilişkisi olduğu da belirtiliyor.

Daha da ilginci, Sakine Cansız ile Leyla Şaylemez’in, Paris’e Fidan Doğan’ı alıp Almanya’ya götürmek üzere geldiği bilgisidir!

Ayrıca suikastın otopsi sonucuna göre 18:00 ile 18:30 arasında yapıldığı belirtilmekteyse de, ölenlerle telefon bağlantısının 6 saat önce, yani 12:00’de kesildiği, üstelik 11:30’da Almanya’ya bilet alındığı gibi olgular, olayı Fransa açısından sorunlu hale getirmektedir.

ABD SONRASI İÇİN MÜCADELE

Kuşkusuz bu tip istihbarat ilintili, örgüt içindeki çelişmelere dayanarak işlenen suikastlarda asıl adres sis perdesinin arkasındadır. Örneğin güçlü bir istihbarat örgütü, daha zayıf bir istihbarat örgütünün içindedir; o istihbarat örgütü içinde kendine bağlı bir klik vardır.

Bu genel doğruyu belirttikten sonra şu olgulara bakalım şimdide…

ABD’nin Asya-Pasifik merkezli bir strateji benimseyerek Kuzey Afrika’yı da kapsayan Büyük Ortadoğu’dan adım adım çekildiği bir süreçte, Türkiye ile Fransa’nın önce Libya’da, sonra da Suriye’de “birbirini dirsekleyerek” aynı cephede yer aldığını biliyoruz.

Eski bir Fransız Mandası olan Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen Paris’le, ABD’nin Kürt Koridoru planından “Kerkük – Musul” petrolleri ile nemalanmak isteyen Ankara arasında bir çelişme olduğu da görülüyor. Özellikle Suriye muhalefetinin nasıl şekillendirileceği konularında dönem dönem bilek güreşi de yaşanmıştı.

Dolayısıyla Ankara ile Paris Ortadoğu’da çıkar çatışması içindedir. Bu çıkar çatışması, tarafları, “Öcalan’la müzakereyi” ve “PKK’ye desteği” birbirleri aleyhlerinde düğümlemeye itmektedir.

Tüm bunlar, kuşkusuz Paris’teki suikastı aydınlatmaz. Ama meseleye farklı bir bakış açısı sunar belki…

İzleri araştırmayı sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’YE KARŞI ÇİN-RUSYA ORTAKLIĞI

2005 yılında başlayan Çin-Rusya Stratejik Güvenlik İşbirliği görüşmelerinin hafta içinde yapılan sekizincisi, iki büyük gücün, ABD’nin füze kalkanına karşı birlikte mücadele etme kararıyla sonuçlandı.

Çin’i Devlet Konseyi üyesi Dai Bingguo’nun, Rusya’yı da Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in temsil ettiği toplantıdan böyle bir karar çıkması, sadece Pasifik açısından değil, dünyanın bütünü açısından kritik önemdedir.

Karar her şeyden önemlisi, Pekin ve Moskova’nın, ABD’nin 2009 yılında ilan ettiği Asya-Pasifik Merkezli yeni savunma stratejisine karşı, “harekete geçmesi” demektir!

ASYA FÜZE KALKANI

Nitekim Rus Ria Novosti ajansına kararı değerlendiren Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in sözleri, iki ülkenin ABD’ye karşı aktif tutum alma dönemine girdiği anlamına gelmektedir.

Patruşev, Pekin’deki toplantıda alına kararı şu sözlerle açıklıyor: “ABD’nin Asya Pasifik bölgesini de içine alacak biçimde küresel bir füze kalkanı sistemi kurma planları konusunda endişeliyiz. Çinli ortaklarımız da bizim kaygılarımızı paylaşıyorlar ve bu yöndeki çabalarımızı birleştirmeye karar verdik.”

Çin ve Rusya’yı bu adımı atmaya iten ise stratejik savunmadaki ABD’nin şu taktik hamleleridir:

1. ABD ve Japonya, geçen Eylül ayında Güney Japonya’da “X band” erken füze uyarı sistemi kurma kararı aldı.

2. Çin’in saptamasına göre ABD, aynı sistemi Filipinler’de de kuracak.

3. ABD, Pasifik’teki uluslararası sularda Aegis füzesi yüklü savaş gemileriyle devriye gezmeye başladı.

4. Asya-Pasifik’te bunlar yaşanırken, ABD Batı Asya’da da (Türkiye’de) Kürecik Radarı kurdu, NATO Patriotları yerleştirdi!

‘ABD’YE DENK KARŞILIK VERİLMELİ’

Peki, Çin ve Rusya ABD’nin Asya Füze Kalkanı’na karşı neler yapmalı?

Yanıtı Rusya’nın Sesi Radyosu’na konuşan Rusya Politik Araştırmalar ve Tahminler Merkezi Başkanı Andrey Vonogradov veriyor.

Vonogradov, ABD’nin eylemlerine denk karşılık verilmesi gerektiğini vurguluyor: “Mesele yalnızca ne zaman ve ne biçimde bir füze savunma sisteminin geliştirileceği değildir. En önemlisi, bu eylemlere ne gibi bir karşılık verilecek? Rusya ve Çin artık oluşturulan füze savunma sistemine karşılık olarak her hangi ortak eylemlerin gerçekleştirilmesi üstüne mutabakata varılırsa bu mutabakat, iki ülke arasındaki güvenin derinliğinin ciddi bir göstergesi ve bölgede durumun gelişme perspektifinin belirtisi olarak nitelendirilebilecektir.”

Vonogradov, topraklarına ABD füzesi kabul eden Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın Pekin ve Moskova tarafından uyarılacağını söylüyor ve bu ülke yöneticilerinin Polonya, Çekya ve Romanya deneyimini hesaba katmasında yarar olduğunu belirtiyor!

ÇOK KUTUPLU YENİDÜNYA

Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı birlikte mücadele etme kararı alması, Amerikan stratejisinin Çin’e karşı Rusya’dan medet umması hedefini de sakatlıyor. Neden?

Çünkü: ABD’nin Asya-Pasifik Merkezli yeni stratejisi, Çin’i hedef alıyor. Ancak ABD, Çin’le baş etmenin tek yolunu, “daha geniş Batı” inşa etmekte görüyor. “Daha geniş Batı” ise ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle birlikte hareket etmesi demek…

Bu köşede daha önce Zbigniev Brzezinski’nin bu tezlerini incelemiştik.

Öte yandan Çin ise “çift kutuplu değil, çok kutuplu dünya” diyor ve ABD’ye karşı birden çok güçlü merkez inşa edilmesini istiyor. Dolayısıyla Çin, aslında ABD’ye karşı dünyayla ittifak kurmuş oluyor!

Kararı Rusya’nın Sesi Radyosu’na değerlendiren Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi Rektörü Yevgeniy Bajanov da bu çok kutupluluk meselesine dikkat çekenlerden: “En önemli mesele şu: Devletlerarası ilişkileri kim yönetmeli, üstün bir güç mü yönetmeli? Yoksa çok kutuplu bir dünya sistemi mi olmalı? Rusya ve Çin de ABD’nin ve bir bütün olarak Batı’nın dünyada üstün rol oynamasına karşı çıkıyor. Rusya ve Çin dünya düzeninin çok kutuplu olmasından yana. Uluslararası sorunlarda BM’nin belirleyici olmasını ve devletlerarası ilişkilerin hak eşitliği temelinde gerçekleştirilmesini savunuyor? İşte bu ortak tutumları Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşmayı arttırıyor.”

Çin ve Rusya’nın birlikte mücadele etme kararı, kuşkusuz Ortadoğu’daki dinamiklere de yansıyacaktır. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ocak 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN ERDOĞAN’A SURİYE’DE İŞBİRLİĞİ ÖNERDİ

AKP Hükümeti PKK’nin silah bırakması için Abdullah Öcalan’la müzakere yürütüyor ama hem Başbakan Erdoğan’ın hem de sözcülerinin açıklamalarına bakılırsa Öcalan karşılığında hiçbir şey istemiyor!

PKK silah bırakacak ama karşılığında genel af yok, Öcalan’a ev hapsi yok… Hatta Öcalan, Hakan Fidan’a, bırakın ayrı devleti, demokratik özerklik bile istemediğinin sözünü veriyor! (Yeni Şafak, 9 Ocak 2013)

Tüm bu yazılanlar ya kamuoyunu esasa hazırlama faaliyetinin bir parçasıdır ya da Öcalan AKP Hükümeti’yle fena halde kafa bulmaktadır!

Hakan Fidan ile Abdullah Öcalan görüşmesine dair ayrıntılı bilgilerin tek kaynağının MİT olduğunu da belirtelim. Zira BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş önceki gün yaptığı grup konuşmasında “müzakere yok, diyalog var” demiş, kendilerine ulaştırılmış bir yol haritası bulunmadığını da belirtmişti!

Ancak MİT’in bazı özel gazetecilere servis ettiği geniş içerikli bir yol haritası var, yaza yaza bitiremiyorlar! Üstelik parça parça verilen o yol haritası birleştirildiğinde ve farklı bir okuma yapıldığında, ortaya yok denilenlerin de olduğu, asıl müzakere konuları çıkmaktadır:

1. AF VE PKK’YE SİYASET YOLU

a. Türkiye’deki PKK’liler, Barış Gücü gözetiminde Kuzey Irak’a çekilecek.

b. 4. yargı paketi ya da gerekirse başka bir ek yasal düzenlemeyle, terör suçlarına “şiddet” kriteri getirilerek KCK tutukluları serbest bırakılacak.

c. Tutuklu PKK’liler, denetimli serbestlik uygulamasıyla, cezasının bir bölümünü tamamladığı için açık cezaevine alınacak, bir yıl sonra da serbest bırakılacak.

d. Eyleme katılmayan PKK’lilerin hızla dağdan inmesinin yasal olanağı sağlanacak.

e. Eyleme katılan PKK’lilerin ülkeye dönüp siyaset yapmasına olanak verecek bir düzenleme yapılacak. Ancak Öcalan, “pişmanlık” ya da “af” gibi kavramları özellikle kabul etmiyor.

f. AKP Hükümeti, 50 üst düzey PKK yöneticisinin başka bir ülkeye yerleştirilmesini istiyor.

g. Öcalan yeniden yargılanarak, serbest bırakılacak!

2. YENİ ANAYASA ORTAKLIĞI

a. Yeni Anayasa’da PKK’yi memnun edecek bir vatandaşlık tanımı yer alacak.

b. Yeni Anayasa’dan “Türklük” çıkarılacak.

3. ANADİLDE EĞİTİM

a. Anadilde savunma hakkı sağlanacak. TBMM’ye sevk edilen AKP taslağındaki eksiklikler giderilecek.

b. Kürtçe seçmeli dersi ve Kürtçe eğitimi, zamanla tüm derslerin Kürtçe verilmesine dönüştürülecek.

4. DEMOKRATİK ÖZERKLİK

a. Yeni Anayasa’da yerel yönetimlere geniş yetkiler tanınacak.

b. Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler kaldırılarak, onaylanacak. Son MGK’de bu konuda bir mutabakat sağlandığı belirtiliyor.

c. AKP’nin çıkardığı Bütünşehir Yasası, Valilerin seçimle belirlenmesi gibi yeni düzenlemelerle güçlendirilecek.

d. Seçim Yasası değişecek.

5. SURİYE’DE İŞBİRLİĞİ

Öcalan, Erdoğan’a Suriye’de işbirliği öneriyor. Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin belirttiğine göre Öcalan, teklifini ete kemiğe büründürmek için PYD’ye şu mesajı gönderiyor: “Diğer oluşumları tasfiye edin. Diğer grupları tasfiye etmek için gerekirse şiddet kullanın. Bunlara vereceğiniz (Esad) enerjiyi, Araplara verin.” (Yeni Şafak, 9 Ocak 2013)

Zaten Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan’a teslim ettiği “açlık grevlerini bitirin” talimatını içeren mektupta da PYD’ye mesaj göndermişti. Öcalan, “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun” demişti! (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

KÜRT KORİDORU AÇILIMI

Yol haritasındaki tüm bu maddeler ve özellikle Suriye’de işbirliği önerisi, en başından beri dile getirdiğimiz gerçeği doğrulamaktadır: 2009’daki Kürt Açılımı, Kuzey Irak açılımıydı. Şimdi ki açılım da, devamı olarak, Kürt Koridoru Açılımı’dır.

Erdoğan-Öcalan müzakeresi, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak ve Basra’dan Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmak göreviyle ilgilidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ocak 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKEŞ-GÜLEN’İN İRAN KARŞITLIĞI

Eski Ülkücü, eski Çiller danışmanı, yeni Cemaatçi ve her daim Amerikancı olan Mümtazer Türköne’ye göre, “Öcalan’la müzakerenin” önündeki en önemli engel, İran. (Zaman, 8 Ocak 2013)

Türköne’nin gerekçesi ise İran-PKK ilişkisi. Öncelikle belirtelim; PKK’nin arkasındaki kuvvet olarak ABD yerine başka ülkeyi görenler, gözleriyle değil, görevleriyle bakanlardır!

Meselenin esasına gelecek olursak, İran’a düşmanlıkları aslında şundandır: İran devleti bölgede bir Kürt devletine izin vermeme kararlılığı ilan etti. “Öcalan’la müzakere” de, son tahlilde AKP’nin Kuzey Irak’ı himaye göreviyle ve ABD’nin Kürt Koridoru planıyla ilgilidir.

Türköne, işte bu nedenle “Öcalan’la müzakereye” itiraz edenleri İrancı diye suçlamaktadır: “İran’ın Türkiye’deki propaganda gücü o kadar yüksek ki, bazı milliyetçi gazetelerde bile doğrudan İran propagandasına rastlayabilirsiniz. MHP liderinin, İran’la PKK arasındaki bağlantıyı bilmemesi mümkün mü? Marjinal sol örgütlerin bugün, Suriye üzerinden İran politikalarını savunmaları tesadüf olabilir mi? İçeride ‘mürteci avı’na çıkan 28 Şubatçıların dışarıda İran’ın dâhil olduğu ‘Avrusya’ eksenine yönelmelerinin mutlaka bir açıklaması olmalıydı. Silivri’deki ‘Mustafa Kemal’in askerleri’nin günlük yayın organı, hâlâ İran’ın sesi olarak yayın yapıyor.”

TÜRKEŞ: GERÇEK DÜŞMANIMIZ SSCB DEĞİL, İRAN’DIR

Mümtazer Türköne, İran düşmanlığına destek bulmak niyetiyle olsa gerek, eski Başbuğ’u Alparslan Türkeş’e yaslanma gereği duymuş. Şöyle diyor: “1977 yılında rahmetli Alparslan Türkeş’ten ‘eğitimciler’ grubu olarak bir seminer dinlemiştim. Türkeş, bir tarih profesörü dikkati ve bilgisi ile Türk-İran ilişkilerini özetlemiş ve sonucu ‘Bizim gerçek düşmanımız Sovyetler Birliği değil; İran’dır’ diye bağlamıştı.” (Zaman, 8 Ocak 2013)

Aslında bu anekdot şu gerçeği doğrulamaktadır: ABD kime düşmansa, yerli işbirlikçileri de ona düşmandır. Bu düşman kimi zaman Sol’dur, SSCB’dir; kimi zaman da bağımsızlık yanlılarıdır, İran’dır!

Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “İran, günümüzün Marx’ıdır” demesi, meseleyi özetlemektedir.

NATOCULUK

Mümtazer Türköne ise bu çizginin en sadık uygulayıcı olması bakımından önemlidir. Onun sırasıyla Türkeşçilik, Çillercilik ve Fethullah Gülencilik yapabilmesi, ancak NATO bağlamında anlaşılabilir.

Bakın bu NATOTürkçülük, daha doğrusu NATO’culuk kritik önemdedir. Alparslan Türkeş’e bağlı bir komandoyu, önce “devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” noktasına, en sonunda da Fethullah Gülen müritliğine getiren NATO’culuktur.

Yol aynı yere çıkmaktadır; Türkeş, Ruzi Nazar’a bağlı olarak sola saldırırken, Fethullah Gülen de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği kuruyordu!

İRAN İLE TÜRKİYE AYNI CEPHEDEDİR

Bölgedeki meseleler bir cepheleşme yaratmıştır. ABD ve bölgedeki aktörleri ile bölge ülkeleri birbirine karşıt konumlanmıştır. Suriye ve Irak, İran ile ittifak yapmaktadır. İran ile Türk milleti nesnel olarak aynı cephededir. AKP ise Barzani, Öcalan ve İsrail ile ABD’nin yanındadır.

Atatürk’e düşman olanların, Esad’a, Suriye’ye ve İran’a da düşman olması bundandır. Ve NATO’cuların bugün İran’a saldırıya geçmesi, Tahran’ın Kürecik Radarı’na, Patriotlara, İsrail’in güvenliğine ve Kürt Koridoru’na karşı çıkması nedeniyledir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ocak 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİLLER’İ KİM KORUYOR?

Hani amacınız faili meçhul cinayetleri aydınlatmaktı? Hani hedefiniz çeteleri ortaya çıkarıp, yok etmekti? Hani “derin devletle” mücadele edecektiniz?

Çiller Özel Örgütü bütün kanıtlarıyla ortada, ama sesiniz çıkmıyor?

İttihat Terakki dönemine kadar bile gittiniz ama 15 yıl öncesine gözlerinizi kapatıyorsunuz!

NİMET BAŞ’IN MİSYONU

Çiller Özel Örgütü’nün varlığına, bu amaçla kurulduğu söylenen Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda gözler kapatılmış önce. Milliyet’ten Fikret Bila’ya röportaj veren Tansu Çiller, bakın bu gerçeği nasıl da sergiliyor: “Sanıyorum Mehmet Şeker Bey sordu. Bu soru bana yöneltilince Komisyon Başkanı sayın Nimet Baş orada bana bir not göndererek ‘Cevap vermeyin bunlar mesnetsiz iddialar’ dedi. Anlaşılıyor ki Sayın Nimet Baş da Sönmez Köksal’ın belirttiği gibi gazete haberlerine dayalı bu raporun mesnetsiz ve saçma iddialar taşıdığı sonucuna varmıştı ve kaale almamamı istiyordu.” (Milliyet, 7 Ocak 2012)

Böylece Nimet Baş’ın da misyonunun ne olduğu somut olarak ortaya çıkmıştır. Zaten Komisyonda bu dosyayı perdeleyen Nimet Baş, bir röportajda, asıl hedefini açıklamaktadır: “28 Şubat süreci eğer bir yargılamaya konu olacaksa, bunun en önemli aktörü dönemin Genelkurmay Başkanı’dır.” (Milliyet, 7 Ocak 2012)

Anlaşılan Nimet Baş, eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın tutuklanmamasını kabullenememiş!

SÖNMEZ KÖKSAL İMZALI RAPOR

Tansu Çiller’e göre dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal “Özel Örgüt” raporunun “mesnetsiz ve saçma iddialar taşıdığını” düşünüyor. Köksal için rapor mesnetsizse de kendi imzasını taşıdığını özellikle belirtelim! Üstelik Köksal’ın raporla ilgili açıklamaları, rapordaki olguları yalanlamamaktadır!

Kaldı ki raporun ortaya çıkma serüveni de ortadadır: Doğu Perinçek, 600 sayfalık bir klasörden oluşan Çiller Özel Örgütü dosyasını, örgüt Susurluk’ta kamyona çarpmadan 16 gün önce, 18 Ekim 1996’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunuyor. Demirel dosyayı inceliyor ve “kişiye özel” damgasıyla, 8 Kasım 1996’da Başbakan Necmettin Erbakan’a gönderiyor. Başbakanlık Müsteşarı Kadri Keskin, “Başbakan, gerekli araştırma yapılarak düzenlenecek raporun çok acele tevdiini emretti” yazısıyla birlikte dosyayı MİT’e yolluyor. Dosyayı inceleyen MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, 17 Aralık 1996 günü 60 sayfalık raporunu Başbakan Necmettin Erbakan’a sunuyor.

ÖZAL’DAN ÇİLLER’E DEVREDİLEN ÖRGÜT

Çiller Özel Örgütü raporunun yeniden gündeme gelmesi sonrası yapılan açıklamalar, şu gerçekleri iyice berraklaştırmıştır:

1. 28 Şubat’ın asıl hedefi Çiller Özel Örgütü adını taşıyan Gladyo’ydu. Nitekim Tansu Çiller, Fikret Bila’ya “28 Şubat’ın asıl hedefi bendim” derken bu gerçeği doğrulamaktadır. Pentagon’un 28 Şubat süreciyle ilgili belgelerinde “Türk Ordusu hizadan çıktı” saptamasının yer alması bundandır!

ABD’nin 28 Şubat’ı, Truva atları marifetiyle sakatlamak ve darbeye dönüştürmek istemesi, dersle doludur.

2. “Derin devlet” dedikleri Türk Ordusu değildir; Kontrgerilladır, Gladyo’dur, SüperNATO’dur… Türk Ordusu’nun kimi mensupları da Gladyo üyeliği yapmıştır ancak kurum bütünüyle Gladyo olmamıştır. Gladyo, ABD’nin Türk devletini yönetme aracıdır ve üst düzey üyeleri çoğu zaman sivildir!

3. Çiller, doğru başbakandır ama daha önemlisi Özel Örgüt’ün başıdır. Nitekim sonraki yıllarda hem Mehmet Eymür hem de Mehmet Ağar, CIA ajanlığı da tartışılan Başbakan Çiller’in, MOSSAD’la gizli görüştüğünü doğrulamıştır. Dahası Ağar, Özel Örgüt’ün silahları olan “kayıp silahların” bu görüşmelerdeki anlaşmalarla alındığını belirtmektedir. “Hani başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar da istihbaratçılarla görüşürdü” diye sormamız bundandır.

4. O dönemde Çiller’in başında olduğu Özel Örgüt, bugün de başka liderlikler altında ayaktadır, faaldir. Üstelik Ergenekon tertibinin de yürütücüsüdür. Tertip, bu nedenle “Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokma operasyonu” olarak ilerlemiştir.

5. Ergenekon davasında 5 yıldır bir türlü örgüt bulunamamıştır çünkü örgüt dışarıdadır ve bugün Yeşil Gladyo’dur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ocak 2012

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YEŞİL GLADYO

Eren Erdem’le İbrahim Horuz’un Ulusal Kanal’daki Ezber Bozanlar programına konuktuk önceki gece… Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Caferi Selahattin Özgündüz ve Yazar Kenan Çamurcu’yla 5 saat süren program boyunca ağırlıklı olarak Suriye eksenli gelişmeleri konuştuk.

Konukların AKP’nin Suriye politikasına yaptıkları eleştiriler hem çok önemliydi hem de emperyalizm ile İslamcı kesimlerin ilişkisi açısından oldukça dikkat çeken saptamalarla doluydu. Bu nedenle hem Aydınlık okurları için özetleyelim, hem de bu önemli saptamaları yazılı olarak kayda geçirelim istedik.

‘ERDOĞAN, KUDÜS’Ü İSRAİL’E BAŞKENT YAPACAK’

AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak yer alan Abdüllatif Şener’in söyledikleri oldukça çarpıcıydı. Şener, Erdoğan’ın uyguladığı politikaların, fiilen İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına yönelik olduğunu savundu.

AKP hükümetine seslenen Abdüllatif Şener, “Haçlı ordusuna Müslüman bir ülkeyi bombalatmak, hangi kitabın neresine uyar!?” dedi. Şener Suriye’deki “muhalefete” dikkat çekerek çetelerin yüzde 80’inin Suriyeli olmadığını da belirtti.

Şener’in şu saptaması ise İslamcı çevreler tarafından mutlaka sorgulanmalıdır: “NATO Patriotları, yabancı askerler Türkiye’ye geliyor, ses yok. Bu nasıl bir tablo? Patriotlar bu hükümetten önce, Ecevit hükümeti döneminde gelseydi, her Cuma eylem olurdu. Camilerden çıkan Müslümanlar Patroitları getireni de protesto ederdi.”

Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in şu saptaması ise AKP’ye oy verenler tarafından mutlaka üzerinde düşünülmelidir: “AKP’nin izlediği Suriye politikası ne insanidir, ne İslamidir, ne de millidir.

‘ABD, TÜRKİYE-İRAN SAVAŞI İSTİYOR’

Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Abdüllatif Şener’in çarpıcı konuşmasına değinerek “sizin seslendiğiniz bu isimler, muhataplarınız, uluslararası bir tezgâhın parçası olmasalardı eğer, onlar da sizin gibi konuşabilirlerdi” dedi.

İran direnişin merkezidir” diyen Namık Kemal Zeybek, emperyalizmin Türkiye ile İran’ı çatıştırmak istediğine dikkat çekti. Zeybek’e göre Şii-Sünni eksenli bir savaşla bölge yeniden tanzim edilmek isteniyor.

Namık Kemal Zeybek, Kürecik Radarı ile Patriot füzelerinin de Şeytan’ın iki gözü olduğunu belirtti.

Zeybek, AKP hükümetinin Suriye için yaptığı “Alevi diktatörlüğü” suçlamasının doğru olmadığını, Esad ailesinin Alevi olduğunu fakat Suriye devlet yönetiminde Sünnilerin çoğunluk olduğunu belirtti. Zeybek Suriye’yi suçlayanlara şu soruyu yöneltti: “Türkiye’de bir tek Alevi Bakan var mı? Alevi Vali var mı? Alevi müsteşar var mı?”

Namık Kemal Zeybek’in şu saptaması ise İslamcılık ve emperyalizm ilişkisi bakımından oldukça çarpıcıydı: “Emperyalizme direnen Hugo Chavez, Allah’a, emperyalizme teslim olan Müslümanlardan daha yakındır.

‘SURİYE ÜZERİNDEN GLADYO İNŞA EDİLİYOR’

Hafta içi Hizbullah lideri Nasrallah’la görüşen Caferilerin lideri Selahattin Özgündüz ise Gazze direnişi örneğini vererek ABD ve İsrail’den korkulmaması gerektiğini belirtti.

Özgündüz, Tayyip Erdoğanların her ne kadar ecdat vurgusu yapsa da, gerçekte İngilizlerin piyonu olarak ecdadımızı arkadan hançerleyen Vahabi Suud ailesiyle işbirliği yaptığına dikkat çekti. Selahattin Özgündüz, Suriye’de Esad’a karşı silahlı eylem yapanların terörist olduğunu, çoluk çocuk demeden katliam yaptıklarını, ABD’nin piyonları olduklarını belirtti.

Yazar Kenan Çamurcu NATO patriotları konusunda oldukça dikkat çeken bir değerlendirme yaptı. Çamurcu, bugün Türkiye’de Suriye meselesi ve NATO faaliyetleri üzerinden “Yeşil Gladyo” inşa edildiğini belirtti!

BİR TEK AYDINLIK

Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek program öncesi sohbetimizde Aydınlık gazetesini çok beğendiğini, eğer tek bir gazete alacaksa, Aydınlık’ı aldığını belirtti. Zeybek Aydınlık ve Ulusal Kanal’ın neden güçlü bir muhalefet yapabildiğini, diğer konuklara şöyle izah etti: “Çünkü tek bir ‘patronu’ yok, binlerce ‘sahibi’ var!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ocak 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU KİMİN BAKANI?

Kerküklü Arapların oluşturduğu Siyasi Konsey, “Türkiye Kerkük’ün Kürdistan bölgesine bağlanmasına olur verdiği” için, Arap Birliği’nden konuya müdahale etmesini istedi.

Bu durum 40 yıllık devlet politikasının AKP yönetimince nasıl ters yüz edildiğinin göstergesidir. AKP dönemine kadar Türk devleti, kimi zaman Barzani’yi Bağdat’ın otoritesinden çıkmaması için zorlayarak, kimi zaman doğrudan Bağdat’la ittifak temelinde Barzani’yi sıkıştırarak “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini” savunuyordu. Ankara biliyordu ki, Irak’ın bölünmesi, Türkiye’nin de bölünmesidir.

Kerkük ise tüm bu denklemlerin düğüm noktasıydı.

AKP Hükümeti’nin Maliki karşıtlığı da işte bu strateji değişikliği nedeniyleydi. Çünkü Maliki, Irak’ın birliğini savunuyordu!

MALİKİ KARŞITI LİSTE ANKARA’DA HAZIRLANMIŞ

Cengiz Çandar’ın “Mezopotamya Ekspresi” isimli son kitabında, AKP hükümetinin bu yeni strateji nedeniyle Irak’ın içişlerine nasıl da müdahale ettiğinin belgeleri var. Aktaralım:

Ahmet Davutoğlu, 1 Mayıs 2010’da bakanlığının birinci yıldönümü münasebetiyle Oxford’a bir konferans vermeye gider. Özel uçağına, yolda “beyin fırtınası” yapmak üzere bazı gazeteci, yazar ve düşünce adamlarını da davet eder. Çandar da ekiptedir.

Konu Irak’ta 1,5 ay önce sonuçlanan seçimlere ve bir türlü kurulamayan hükümete gelir. Davutoğlu, uluslararası skandal anlamına gelen şu açıklamayı yapar: “El-Irakiyye listesi benim evimde kuruldu. İranlılar bize verdikleri sözü tutmamıştı. Bunun üzerine, İyad Allavi’yi çağırdım. O gece, Amman’daki Sünni direnişçilerle de telefon teması kurdum. Bir araya gelmesi mümkün olmayan kişileri bizden başka kimse bir araya getiremezdi. Allavi’den Usame el-Nuceyfi’ye, Tarık el-Haşimi’ye kadar herkesi el-Irakiyye listesinde ben bir araya getirdim.

Davutoğlu, bu anlattıklarına bir parça meşruiyet katmak amacıyla olsa gerek, şunları da ekler: “El-Irakiyye’nin Amerika’nın listesi olduğu doğru değildir. Liste, benim evimde kuruldu. Amerikalılar sonradan, arkadan geldiler.”

Davutoğlu, sonra Cengiz Çandar’a döner ve bugün Talabani’nin Irak’ın birliği cephesinde neden yer aldığının da izlerini taşıyan şu cümleyi kurar: “Talabani, Iraklılarla fazla oynaşıyor. Gerçi kendisiyle görüşeceğiz ama bunu siz de kendisine söyleyin. Cumhurbaşkanlığına bir Sünni Arap’ın gelmesini destekleyeceğiz.

BAĞDAT-TAHRAN İTTİFAKI KAZANDI

Gerçekten de o dönem Ankara Irak’ta cumhurbaşkanlığı için Tarık el-Haşimi’yi, başbakanlık için de İyad Allavi’yi açıkça desteklemişti. Davutoğlu bu isteğini gerçekleştiremeyince B planını devreye soktu ve Allavi’nin cumhurbaşkanlığı ve Adil Abdülmehdi’nin başbakanlığı için bastırdı. Davutoğlu, Talabani’nin Cumhurbaşkanlığı’nı da Barzani üzerinden engelleyebileceğini hesaplıyordu.

Ancak Ankara’nın (ve de Washington’un) istediği değil, Bağdat ile Tahran’ın istediği oldu. Talabani Cumhurbaşkanı, Maliki Başbakan, Nuceyfi de Meclis başkanı oldu. Bu sonuçla Atlantik cephesi Irak seçimlerinde 2-1 yenilmiş oluyordu.

TÜRKİYE’NİN DEĞİL ABD’NİN POLİTİKASI

Ahmet Davutoğlu’nun Washington adına yürüttüğü bu faaliyetleri sanki kendisininkiymiş gibi sunması, kuşkusuz kişiliğiyle de ilgilidir ancak esas olarak anti-Amerikancı dalgayı aşabilmek adına olduğu anlaşılıyor..

Nitekim Çandar şöyle diyor: “Ahmet Davutoğlu’nun bana ‘Türkiye’nin dış politikası’ olarak anlatmış olduklarının, aynı zamanda ABD politikası olduğunu, 22 Eylül 2012’de New York Times gazetesinde yayımlanan bir haber sayesinde öğrenmiş oldum.

Çandar, Michael Gordon imzalı o haberi de özetlemiş. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor! Pes demekle yetinelim!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ocak 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT MESELESİNİN TEK ÇÖZÜMÜ

Başlıklara bakılırsa, AKP’nin Öcalan’la “yeniden Kürt Açılımı” başlatması(!) operasyonunun bir de halkla ilişkiler boyutu var. Öyle ki Cengiz Çandar bile estirilen rüzgârın şiddetinden tedirgin… Kim bilir, belki de “büyük beklenti” yaratarak, başka hesapların peşindedirler.

Öcalan’ın 21 Mart’tan önce çağrı yapacağı, Öcalan ile BDP’nin MİT’in moderatörlüğünde müzakere yaptığı, Hakan Fidan’ın 180 büyükelçiye “asıl sorun PKK’deki yabancılar” dediği, kimi yorumculara göre Erdoğan ile Öcalan’ın Kandil’e karşı ittifak içinde olduğu, hatta BDP’nin Kandil’in sesi olmayı tercih ederek muhatap olma şansını yitirdiği için MİT’in Öcalan’la görüştüğü bile yazıldı, çizildi…

Yazarken “BDP Kandil’in sesi ise Öcalan kimin sesidir” gibi en basit soruyu bile aklına getiremeyecek kadar güdümlü yazan yorumcuları geçtik fakat müzakerelerde Başbakan’ın özel temsilciliğini yapan birinin Suriyeli Kürtleri PKK’deki yabancı diye nitelemesi “Kürt’ten” ne anladığını, daha doğrusu anlamadığını ortaya koyması bakımından önemlidir!

İKİ PKK

Maksat Kürt değil de ABD’nin işleri olunca, haliyle konuyu getirip Aydınlık’a bağlıyorlar ve bizi “MİT’in PKK’ye silah bıraktıracak olmasından rahatsız olanlar” diye sunuyorlar. Hadi bu sağcı gafili geçtik de, solcu olduğunu iddia edene ne demeli? Aydınlık ve Sol gazetesinin manşetlerinden hareketle iki gazetenin “Şefik Hüsnü’nün torbasından düştüğünü” söyleyerek “ortak köken” keşfeden ve “Şefik Hüsnü bütün Kürt ayaklanmalarını İngilizlerin, emperyalizmin oyunu olarak mahkûm etmiştir” diyen bu zavallı, PKK kuyrukçuluğunun sosyalizm düşmanlığına vardığını da mı fark etmez?!

BDP sayesinde TBMM’ye giren ve varlığının dayanağı PKK olanların varacağı yer kuşkusuz PKK’yle birlikte emperyalizmin kucağı olacaktır!

Ancak anımsatalım. PKK’de “Görüşmelerde en zor durumda olan Öcalan’dır. Hükümetin ve Kürt halkının kendisinden beklentileri farklıdır.” (ANF, 4 Ocak 2012) sesleri çıkmaya başlamıştır. Şimdiden hangi PKK’ye yaslanacaklarını düşünmeye başlasınlar!

Nitekim Murat Karayılan da “Kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli. Önemli olan İmralı’nın ne diyeceği değil, devletin ne yapacağıdır” diyerek merkezde kendilerinin olduğu mesajını vermiştir!

KÜRT BAHANE, MAKSAT ABD’NİN İŞLERİ

Aydınlık’ı “PKK’nin silah bırakmasından rahatsızlar” diye suçlamaya kalkanların, aynı zamanda başyazarını, “müzakere” ettikleri Öcalan’ın fikir babası ve PKK’nin iki liderinden biri diye karalamaya yeltenmesi, görevleri gereğidir.

Yoksa gayet iyi bilirler ki, Aydınlık 80’lerde Kürt yurttaşlarımıza dışkı yedirildiğini manşet yapma cesareti gösterdiğinde, köy yakmaları ve kasaplar deresi gibi konuları gündeme getirdiğinde, kart kurt diyenlere inat “Kürt” dediğinde ve bu yayınları nedeniyle en ağır cezalara çarptırıldığında, kendileri Evren-Özal rejiminin şakşakçıları arasındaydılar…

O yüzden de maksatları hiç Kürt olmamıştır, hep ABD’nin işleri gereği Kürt seviciliğine soyunmuşlardır…

Bugünkü “PKK silah bırakacak” rüzgârı da, Irak meselesi de, Suriye meselesi de ABD’nin “Kürt devleti” planı gereğidir. Bu gerçekten atlanamaz!

BATI ASYA BİRLİĞİ

Bakın Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül aradaki bağı nasıl kuruyor: “Irak ve Suriye’nin parçalanmasının son aşaması Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bu parçalanmayı önlemenin tek yolu da (Türkiye-Kuzey Irak) güç ortaklığıdır. Türkiye-Kuzey Irak bu kadar yakınlaşabiliyorsa, terör devre dışı bırakıldıktan sonra bu yakınlaşmanın çok daha kapsamlı bir ortaklığa dönüşmesi de mümkündür. Bu yüzden, İmralı görüşmelerini, bölgenin geleceğine yönelik boyutu ile de ele almakta fayda var.”

Irak’ın ve Suriye’nin parçalanması, doğru, Türkiye’yi de parçalar ama bunu önlemenin yolu Türkiye ile Kuzey Irak’ın birleşmesi değildir! Çünkü Türkiye Kuzey Irak’la birleşerek önce Irak’ı, sonra Suriye’yi bölmüş olacaktır! O zaman da ilk denkleme yine dönülür! Yani Irak’ın ve Suriye’nin parçalanması, Türkiye’yi de parçalar! Ki hedef budur!

Emperyalizmin hedefi gereği bölge ülkelerinin parçalanması bizim çözümümüz değildir! Bizim çözümümüz, emperyalizme rağmen bölge ülkelerinin Batı Asya Birliği içinde ittifak yapmasıdır.

Kürt meselesinin, hiçbir ülkenin parçalanmasını gerektirmeden Kürtler, Türkler, Araplar ve Farslar lehine tek çözümü de budur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ocak 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

‘KÜRT KORİDORU’ AÇILIMI

AKP’nin Yeni Kürt Açılımı’nın yine Kürt yurttaşlarımızla doğrudan bir ilgisi yok. Erdoğan bir yandan Washington’un verdiği esas görev için, bir yandan da Türk tipi Başkanlık sistemi öncesi ayağına dolanacak en önemli konu olduğu için yeniden Kürt Açılımı başlattı.

2009’daki Kürt Açılımı da aslında Kuzey Irak açılımıydı ve ABD Başkanı Barrack Obama’nın TBMM’deki konuşmasında “Kürt sorununu çözün” talimatı vermesi üzerine başlatılmıştı. Irak’tan çekilmeye hazırlanan ABD’nin alt işleri öyle gerektiriyordu. Türkiye kendi Kürt sorunu varken Kuzey Irak’ı himaye etmekte zorlanabilirdi.

Ya bugün?

Yeni Kürt Açılımı, bugün de Kürt Koridoru Açılımı’dır!

Kürt Koridoru ise Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma işidir.

PARÇA PARÇA KÜRDİSTAN

Bakın ABD’nin Kürt planlarında kilit rol alan isimlerden Henri Barkey, The American Interest’de yayımlanan ve “Suriye krizi ve Irak’ın geleceği” başlığı taşıyan uzun makalesinde ne diyor:

Suriyeli Kürtler Esad sonrasında Irak Bölgesel Kürt Yönetimine benzer şekilde kayda değer bir özerklik kazandıkları takdirde iki Kürt bölgesi bir miktar öz yönetime sahip olacaklar ve şüphe yok ki bir yere kadar eşgüdüm halinde hareket edeceklerdir. Türkiye ve İran üzerindeki özendirici etkisini kuşatıp sınırlandırmak güç olacak. Türkiyeli Kürtler, merkezi yönetim gücünün Türkiye’deki tüm bölgelere dağıtılmasını çoktan talep ettiler. Uzun zamandır uykuda olan İranlı Kürt oluşumlar da uykudan kalkma işaretleri veriyorlar.

Barkey ABD’nin nihai hedefini açıkça sergilemiş. Ancak Batı Asya, artık ABD’nin planlarını kolayca gerçekleştireceği bir zemin değil!

Öyle ki, hem ABD’nin stratejik ve taktik araçları içinde kırılmalar ortaya çıkıyor hem de kimi aktörüler bölge kuvvetlerine doğru meylediyor.

KYB’DEN ‘ERDOĞAN TUZAĞI’ UYARISI

Yeni Kürt Açılımı’nın kodları biraz da bu değişimde gizli…

Son günlerde iyice belirginleşen bu değişiklikler, iki önemli açıklamaya yansıdı:

1. Celal Talabani’nin partisi KYB’nin Merkez Komitesi Genel Sekreteri Adil Murad, “Türk tuzağına düşmemek için Maliki’yle diyalog şart” uyarısı yapıyor. Murad, hamlelerinde ötürü Tayyip Erdoğan’ı eskinin İran şahına benzetiyor ve uyarıyor: “Yine ihanete uğramamak için uyanık olmalıyız.”

Adil Murad’ın açıklamaları, Irak’ın bütünlüğünden yana konumlanma işaretleri veren Talabani’nin pozisyonunu daha da netleştiriyor.

‘MALİKİ-BARZANİ DİYALOGU ŞART’

2. Irak parlamentosunun Kürt milletvekillerinden Mahmud Osman’ın şu dört mesajı, Kürt eksenli gelişmelerle ilgili tarafların pozisyonunu anlamamızı sağlıyor:

Mahmud Osman öncelikle Suriye sınırını kapatan Barzani’yi uyarıyor: “Saddam zulmünden kaçarken ne Türkiye, ne İran ve ne de Suriye kapılarını kapatmamıştı. Bu devletler sınırlarını Kürtlere kapatmazken, Kürdün Kürde sınırını kapatması doğru değil.”

Osman, ABD’yi de eleştiriyor: “ABD güçleri daha Irak’tayken yapıcı bir tavır sergilemediler, bu yüzden onlardan bir şey beklemek saflık olur. Irak’ın iç sorunları pek umurlarında değil.”

Mahmud Osman, “Başbakan Erdoğan’ın Kürt sorunu çözme gibi bir niyeti de yok. Söyledikleri kandırmacadır.” diyor.

Osman, Bağdat ile Erbil arasındaki sorun için de “her iki taraf da bu tablodan sorumludur” diyor ve ekliyor: “Umarım 2013 yılında bu durum değişir, her iki yönetim de diyalog yoluyla anlaşmazlıklarını giderir. Kriz askeri değil, siyasidir, bu yüzden de siyasilerin konuyu ciddi ele alması gerekir.”

YENİ SÜREÇ

Dolayısıyla ABD’nin “Büyük Kürdistan” planları içinde rol alan kuvvetlerin, bölgesel güçlerin inisiyatif kazanmasıyla birlikte “kararsız” davranabileceği, bölge kuvvetlerine meyledebileceği ve hatta bölünmeler yaşayabileceği bir sürece girmiş bulunuyoruz.

Yani şartlar AKP için 2009’dan daha da zordur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ocak 2013

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın